Etiket arşivi: GENEL

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2013/12-19 E. , 2013/817 K. Tebligat Kanunu 21.Maddesine Göre Tebliğ Usulü

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2013/12-19 E. , 2013/817 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : Ankara 3. İcra Hukuk Mahkemesi
TARİHİ : 10/05/2012
NUMARASI : 2012/278-2012/331
Taraflar arasındaki “şikayet” isteminden dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 3. İcra Hukuk Mahkemesi'nce şikayetin reddine dair verilen 25.11.2010 gün ve 2010/1253 E., 2010/1434 K. sayılı kararın incelenmesi şikayetçi/borçlu vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 12. Hukuk Dairesi'nin 25.10.2011 gün ve 2011/3926 E., 2011/20217 K. sayılı ilamı ile;
(…Borçluya örnek 7 ödeme emrinin 7201 Sayılı Tebligat Kanunu'nun 21. maddesi uygulanmak suretiyle tebliğ edilmek istenildiği anlaşılmaktadır.
7201 sayılı Tebligat Kanunu'nun "Tebliğ imkansızlığı ve tebellüğden imtina" başlıklı 21. maddesinde; "Kendisine tebligat yapılacak kimse veya yukarıdaki maddeler mucibince tebligat yapılabilecek kimselerden hiçbiri gösterilen adreste bulunmaz veya tebellüğden imtina ederse, tebliğ memuru tebliğ olunacak evrakı, o yerin muhtar veya ihtiyar heyeti azasından birine veyahut zabıta amir ve memuruna imza mukabilinde teslim eder ve tesellüm edenin adresini ihtiva eden ihbarnameyi gösterilen adresteki binanın kapısına yapıştırmakla beraber, adreste bulunmama halinde tebliğ olunacak şahsa keyfiyetin haber verilmesini de mümkün oldukça en yakın komşularından birine, varsa yönetici veya kapıcıya da bildirir. İhbarnamenin kapıya yapıştırıldığı tarih, tebliğ tarihi sayılır." hükmü yer almaktadır. Madde bu haliyle iki hali birlikte düzenlemiştir. Bunlardan ilki "adreste bulunmama", diğeri ise "tebellüğden imtina"dır. Muhatabın adreste bulunmaması halinde tebliğ memurunun ne şekilde davranması gerektiğini düzenleyen Tebligat Tüzüğünün 28. maddesinin birinci fıkrasında; "Muhatap veya adına tebliğ yapılabilecek olanlardan hiçbiri gösterilen adreste bulunmazsa, tebliğ memurunun adreste bulunmama sebebini bilmesi muhtemel komşu, yönetici, kapıcı, muhtar, ihtiyar kurulu veya meclisi üyeleri, zabıta amir ve memurlarından tahkik ederek beyanlarını tebliğ tutanağına yazıp altını imzalatması, imzadan çekinmeleri halinde de bu durumu yazarak kendisinin imzalaması gerekir." hükmü öngörülmüştür. Burada Tüzüğün 28. maddesi, tebliğ memuruna ilgilinin neden adreste bulunmadığını "tahkik etme" görevini yüklemiştir. Buna göre tebliğ memuru tahkik etmekle kalmayıp, buna tevsike yönelik olarak yaptığı tahkikatın sonucunu tebliğ evrakına yazacak ve maddede açıkça belirtildiği üzere ilgilisine imzalatacaktır. Ancak bu şekilde yapılan işlemin usulüne uygun olup olmadığı, Hakim tarafından denetlenebilir.
Muhatabın tebliğ adresinde ikamet etmekle birlikte, kısa ya da uzun süreli ve geçici olarak adreste bulunmadığının, tevziat saatlerinden sonra geleceğinin beyan ve bunun tevsik edilmesi halinde ancak;maddede sayılanlardan, örneğin muhtara imza karşılığı tebliğ edilip, 2 numaralı fişin kapıya yapıştırılması ve komşunun durumdan haberdar edilmesi işlemlerine geçilebilecektir. Tahkikatta muhatabın adresten kesin olarak ayrıldığının ya da öldüğünün tespiti halinde ise Tüzüğün 28. maddesinin 2.,3.,4. fıkraları gereğince işlem yapılacaktır.
Bu itibarla; Tüzüğün 28. maddesinde öngörülen şekilde ve maddede belirtilen kişilere sorularak imzaları da alınmak suretiyle, şayet imzadan çekinmeleri halinde bu husus da belirtilerek; muhatabın adreste geçici olarak bulunmama sebebi ve tevziat saatlerinden sonra geleceği "tevsik edilmeden", Tebligat Kanunu'nun 21. maddesine göre yapılan tebligat işlemi geçersizdir. Zira bu belgeleme işlemi, devamı işlemleri belirlemesi yanında muamelenin doğru olup olmadığına karar verilmesi yönünden yardımcı olacak ve tebliği isteyen makam ve Hakimin denetimini sağlayacaktır. 21. maddeye göre yapılan tebligatlarda tebliğ tarihi, maddenin son cümlesinde açıkça belirtildiği üzere, iki numaralı fişin yani ihbarnamenin kapıya yapıştırıldığı tarihtir. Tebliğ tarihinin bu şekilde belirlenmesi ve geçerli sayılabilmesi, tebliğ memurunun yukarıda açıklanan araştırmayı mutlaka yapmasına ve belgelemesine bağlıdır. ( HGK. nun 25.01.2006 tarih ve 200512-772/17 sayılı kararı) Somut olayda tebliğ işleminin, muhatabın adresinin kapalı olması nedeni ile tebligatın mahalle muhtarı imzasına teslim edilip 2 no'lu formülün kapısına yapıştırılarak beyanda bulunanın imzadan imtina ettiği belirtilmek suretiyle yapıldığı görülmektedir.
Görüldüğü üzere muhatabın tevziat saatlerinden sonra adresine dönüp dönmeyeceği, dönecekse ne zaman döneceği tevsik edilmediğinden ödeme emrinin Tebligat Kanunu'nun 21.maddesine göre yapılan tebligatı usulsüzdür.
Bu durumda 7201 Sayılı Kanunun 32. maddesi gereğince tebliğ tarihinin öğrenme tarihine göre düzeltilmesine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir…)
gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
İstek, borca ve yetkiye itiraz ile ödeme emrinin iptali istemine ilişkindir.
Şikayetçi/borçlu vekili; karşı taraf/alacaklı tarafından müvekkili aleyhine Ankara 17. İcra Müdürlüğü'nün 2010/12975 E sayılı dosyası ile takip başlatıldığını, müvekkilinin adresinin “H.. Mah. A..İ. Cad. No:..Daire:.Ş.-İstanbul” olduğunu, bu durumun vekaletname ve muhtarlıktan alınan belge ile sabit olduğunu, alacaklının kasten ve kötü niyetli olarak müvekkili ile ilgisi olmayan bir adrese ödeme emrini tebliğ ettirdiğini, tebligat yapılan adresin D.-D. AŞ.'nin yasal ikametgahı olduğunu, yapılan tebligatın usulüne uygun olmadığını, müvekkilinin icra takibinden 18.10.2010 tarihinde tapuda işlem yaptırmak isterken haberdar olduğunu belirterek, Ankara İcra Müdürlüğü'nün yetkisizliğine, ödeme emrinin iptaline, takibin durdurulmasına, hacizlerin kaldırılmasına karar verilmesini talep etmiştir.
Karşı taraf/alacaklı vekili; şikayetçinin, müvekkili aleyhine başlattığı İstanbul 8. İcra Müdürlüğü'nün 2009/32784 E sayılı dosyasında, ..ada ..parselin satışına ilişkin resmi senette, 28.03.2007 tarihli satış senedinde ve bir çok belgede adresini “T..B.Ş. Sok. No:.A.D. İş Merkezi, Ş.. İstanbul” olarak bildirdiğini, borçluya yapılan ödeme emri tebligatının usulüne uygun olduğunu belirterek şikayetin reddine karar verilmesini istemiştir.
Mahkemece, şikayetin reddine dair verilen karar, şikayetçi vekilinin temyizi üzerine Özel Daire'ce başlık bölümünde yer alan gerekçe ile bozulmuş, Yerel Mahkemece, borçluya yapılan ödeme emri tebliğine ilişkin işlemin Tebligat Kanunu’nun 21. maddesine göre usulüne uygun yapıldığı gerekçesi ile önceki kararda direnilmiştir.
Direnme hükmünü, şikayetçi/borçlu vekili temyize getirmiştir.
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu'nun önüne gelen uyuşmazlık; borçluya yapılan ödeme emrinin tebliğine dair işlemin Tebligat Kanunu 21. maddesi ve mülga Tebligat Tüzüğü'nün 28. maddesine göre usulüne uygun şekilde yapılıp yapılmadığı noktalarında toplanmaktadır.
Hemen belirtmek gerekir ki; tebliğ ile ilgili 7201 sayılı Tebligat Kanunu ve Yönetmelik (tebligatın yapıldığı tarihte yürürlükte bulunan Tebligat Tüzüğü) hükümleri tamamen şeklidir. Gerek tebliğ işlemi ve gerekse tebliğ tarihi, Kanun ve Yönetmelikte (tebligatın yapıldığı tarihte yürürlükte bulunan Tebligat Tüzüğü’nde) emredilen şekillerle ispat olunabilir. Anılan Kanun ve Yönetmeliğin (tebligatın yapıldığı tarihte yürürlükte bulunan Tebligat Tüzüğü’nün) bu konuda etkili önlemler almış olmasının tek amacı, tebliğin muhatabına ulaşmasını ve onun tarafından kabul edilmesini sağlamaktır.
Buna göre; tebligat, bir davaya ilişkin işlemleri o davayla ilgili kişilere bildirmek için, mahkemelerce Kanuna uygun biçimde yapılan bir belgelendirme işlemidir. Dolayısıyla, Kanun ve Yönetmelik (tebligatın yapıldığı tarihte yürürlükte bulunan Tebligat Tüzüğü) hükümlerinin en küçük ayrıntılarına kadar uygulanması zorunludur.
Muhatabın adreste bulunmaması halinde tebliğ memurunun ne şekilde davranması gerektiği Tebligat Kanunu’nun 21. maddesi ile tebligat tarihinde yürürlükte olan mülga Tebligat Tüzüğü’nün 28.maddesinde düzenlenmiştir. Mülga Tüzüğün 28.maddesi gereğince, tebliğ memurunca muhatabın neden adreste bulunmadığı, kısa ya da uzun süreli veya geçici olarak mı adresten ayrıldığını, tevziat saatlerinden sonra gelip gelmeyeceği hususları araştırılarak, araştırma sonucu tebliğ evrakına yazılıp ilgilisine imzalatılmalıdır. Ancak bu şekilde yapılan tebligat işleminin usulüne uygun olup olmadığı, Hâkim tarafından denetlenebilir.
Tüm bu açıklamalar ışığında somut olaya bakıldığında; borçluya gönderilen ödeme emri TK 21. maddeye göre yapılmış; ancak tebligat evrakında muhatabın neden adreste bulunmadığı, adresten kısa süreli mi yoksa uzun süreli mi ayrıldığına ilişkin bir kayıt bulunmamaktadır. Dolayısıyla borçluya yapılan ödeme emrinin tebliği işleminin usulüne uygun olduğundan söz edilemez.
Hal böyle olunca; aynı hususa işaret eden ve Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
S O N U Ç : Şikayetçi/borçlu vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının bozma ilamında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanunun 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’na 5311 sayılı Yasanın 29. maddesi ile eklenen “Geçici Madde 7” atfıyla aynı yasanın 366. maddesi uyarınca tebliğden itibaren 10 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 12.06.2013 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2013/423E.,2014/328 K.*Hakimin diğer Hakim ve Savcıları Araması* Yargı Görevi Yapanı Etkileme

Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2013/423 E. , 2014/328 K.
"İçtihat Metni"
Yargıtay Dairesi : Ceza Genel Kurulu
Mahkemesi : YARGITAY 4. Ceza Dairesi
Günü : 21.03.2013
Sayısı : 1-3
Yargı görevi yapanları etkileme suçundan sanık N.. T..'ın yapılan yargılaması sonucunda Yargıtay 4. Ceza Dairesince 12.04.2012 gün ve 1-18 sayı ile; sanığın 2005, 2008-2009 ve 2010 yıllarında gerçekleştirdiği eylemlerle ilgili olarak 5237 sayılı TCK’nun 277, 62, 50, 52/4 ve 53. maddeleri uyarınca 3 kez 3.000 Lira adli para, 2009-2010 yıllarında gerçekleştirdiği eylemle ilgili olarak ise aynı kanunun 277, 43/1, 62, 50, 52/4 ve 53. maddeleri uyarınca 3.740 adli para cezası ile cezalandırılmasına, taksitlendirmeye ve hak yoksunluğuna karar verilmiş,
Hükmün sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay Ceza Genel Kurulunca 25.09.2012 gün ve 956-1781 sayı ile;
"Sanığın yargı görevi yapanları etkileme suçundan cezalandırılmasına karar verilen somut olayda, Yargıtay Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık, sanığın eylemlerinin yargı görevi yapanları etkileme suçunu oluşturup oluşturmadığının belirlenmesine ilişkin ise de; Yargıtay İç Yönetmeliğinin 27. maddesi uyarınca, öncelikle;
1) 05.07.2012 gün ve 28344 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6352 sayılı Kanunun Geçici 2. maddesinin birinci fıkrası ile yapılan düzenlemenin, yargı görevi yapanları etkileme suçunu da kapsayıp kapsamadığı,
2) Anılan düzenlemenin yargı görevi yapanları etkileme suçunu kapsadığının belirlenmesi halinde temyiz merciince gönderme kararı mı, yoksa bozma kararı mı verileceği,
3) Düzenlemenin yargı görevi yapanları etkileme suçunu kapsamadığının kabulü halinde 6352 sayılı Kanunun 90. maddesi ile 5237 sayılı TCK'nun 277. maddesinde yapılan değişiklik nedeniyle sanığın hukuki durumunun değerlendirilmesi amacıyla işin esasına girilmeden bozma kararı mı verileceği, yoksa dosyanın esastan incelenerek suçun oluşumu, sübutu ve uygulamanın denetlenip lehe yasa değerlendirmesi yapılarak ortaya çıkan sonuca göre mi karar verileceğinin ön sorun olarak ele alınması gerekmiştir.
6352 sayılı Kanunun Geçici 2. maddesi ile yapılan düzenlemenin, yargı görevi yapanları etkileme suçunu da kapsayıp kapsamadığı, anılan düzenlemenin yargı görevi yapanları etkileme suçunu kapsadığının kabulü halinde temyiz merciince gönderme kararı mı, yoksa bozma kararı mı verileceği, düzenlemenin yargı görevi yapanları etkileme suçunu kapsamadığının belirlenmesi halinde ise anılan kanunun 90. maddesi ile 5237 sayılı TCK'nun 277. maddesinde yapılan değişiklik nedeniyle sanığın hukuksal durumunun değerlendirilmesi amacıyla işin esasına girilmeden bozma kararı mı verileceği, yoksa dosyanın esastan incelenerek suçun oluşumu, sübutu ve uygulamanın denetlenip lehe yasa değerlendirmesi yapılarak ortaya çıkan sonuca göre mi karar verileceğine ilişkin uyuşmazlık konularının birlikte değerlendirilmesinde fayda bulunmaktadır.
6352 sayılı Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkındaki Kanunun Geçici 2. maddesinin birinci ve ikinci fıkralarında;
'Bu Kanunda yapılan değişiklikler karşısında; ilgili suçlardan dolayı açılan ve temyiz aşamasında bulunan dava dosyalarından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığında bulunanlar Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca, Yargıtay ilgili dairesinde bulunan dosyalar ise bu dairece hükmü veren mahkemeye gönderilir.
Abonelik esasına göre yararlanılabilen elektrik enerjisinin, suyun ve doğalgazın sahibinin rızası olmaksızın ve tüketim miktarının belirlenmesini engelleyecek şekilde tüketilmesi dolayısıyla bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla hakkında hırsızlık suçundan dolayı kovuşturma yapılan veya kesinleşmiş olup olmadığına bakılmaksızın hakkında hüküm verilen kişinin, bu Kanun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren altı ay içinde, zararı tamamen tazmin etmesi hâlinde, hakkında cezaya hükmolunmaz, verilen ceza tüm sonuçlarıyla ortadan kalkar' hükmüne yer verilmiştir.
Uyuşmazlığın sağlıklı bir şekilde çözümlenmesi için öncelikle anılan kanunun Geçici 2. maddesinin yasalaşma sürecinin, diğer bir anlatımla kanun koyucunun bu düzenlemedeki amacının ne olduğunun tespiti gerekmektedir.
Hükümetçe Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulan tasarıda yer almayan, ancak verilen bir önerge üzerine kanunun Geçici 2. maddesi ile ilgili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Alt Komisyonu görüşmeleri sırasında oluşturulan raporda;
'Kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla, elektrik enerjisi, su ve doğal gaz hırsızlığı nedeniyle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığında bulunan dosyaların Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca, Yargıtay ilgili dairesinde bulunan dosyaların ise bu dairece hükmü veren mahkemeye gönderilmesinin ve bu sayede dosyaların gereksiz şekilde dolaşarak zaman kaybının önlenmesinin sağlanması amacıyla yeni geçici madde ihdasına ilişkin önerge Komisyonumuzca kabul edilerek, Geçici 2. madde olarak metne eklenmiştir' açıklamasına yer verilmiş olup, Alt Komisyonca hazırlanan madde metni; 'bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla, elektrik enerjisi, su ve doğal gaz hırsızlığı nedeniyle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığında bulunan dosyalar Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca, Yargıtay ilgili dairesinde bulunan dosyalar ise bu dairece, hükmü veren mahkemeye gönderilir' şeklinde iken; Adalet Komisyonunca, 'Alt Komisyon metninin geçici ikinci maddesi, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce yürütülen kovuşturmalar veya hakkında hükmolunan cezalarla ilgili olarak, ilgililerin etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmalarını teminen intikal hükümlerini içeren değişikliğin yapılması amacıyla verilen önergenin kabulüyle Komisyonumuzca kabul edilmiştir' şeklindeki açıklama ile kabul edilen düzenleme ise;
'1) Bu Kanunda yapılan değişiklikler karşısında; ilgili suçlardan dolayı açılan ve temyiz aşamasında bulunan dava dosyalarından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığında bulunanlar, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca; Yargıtay ilgili dairesinde bulunan dosyalar ise bu dairece, hükmü veren mahkemeye gönderilir.
2) Abonelik esasına göre yararlanılabilen elektrik enerjisinin, suyun ve doğal gazın sahibinin rızası olmaksızın ve tüketim miktarının belirlenmesini engelleyecek şekilde tüketilmesi dolayısıyla bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla hakkında hırsızlık suçundan dolayı kovuşturma yapılan veya kesinleşmiş olup olmadığına bakılmaksızın hakkında hüküm verilen kişinin, bu Kanun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren altı ay içinde, zararı tamamen tazmin etmesi hâlinde, hakkında cezaya hükmolunmaz, verilen ceza tüm sonuçlarıyla ortadan kalkar' şeklinde geçici ikinci madenin ilk iki fıkrasının yasalaşmış hali olup, Türkiye Büyük Millet Meclisindeki görüşmeler sırasında maddeye ayrıca başka fıkralar da eklenmiştir.
6352 sayılı Kanunun genel gerekçesinde; 'yargı hizmetlerinin hızlandırılması amacıyla bugüne kadar yapılan düzenlemelerin devamı niteliğinde olan bu tasarı, icra-iflas, ceza ve idarî yargı mevzuatının uygulanmasından kaynaklanan bazı sorunlara çözüm getirmek amacıyla hazırlanmıştır' açıklamasına yer verilmek suretiyle bu kanunun yargı hizmetlerinin hızlandırılması amacıyla hazırlandığının belirtilmiş olması, anılan kanun ile elektrik enerjisi, su ve doğalgaz hakkında hırsızlık suçu tamamen değiştirilerek karşılıksız yararlanma suçuna dönüştürülürken, diğer suçlarda yapılan değişikliklerde ise başka bir suça dönüştürülmelerinin söz konusu olmaması ve anılan kanunun Geçici 2. maddesinin bir ve ikinci fıkralarının birlikte değerlendirilmesinde; kanun koyucunun asıl amacının yalnızca karşılıksız yararlanma suçuna dönüştürülen elektrik enerjisi, su ve doğalgaz hakkında hırsızlık suçlarına ilişkin dosyaların ilgili merci tarafından incelenmeksizin kararı veren mahkemeye gönderilmesi olduğu kabul edilmelidir.
Karşılıksız yararlanmaya dönüşen hırsızlık suçları dışında kalan suçların da aynı kanunun Geçici 2. maddesinin birinci fıkrası kapsamında kaldığının kabulü, dosyaların yeniden ele alınması ve yargılamaların uzaması sonucunu doğuracaktı ki, bu durum Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 141. maddesinin dördüncü fıkrasının; 'davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması, yargının görevidir" şeklindeki düzenlemesi ile usul ekonomisine aykırı olacak, yargılamanın uzamasına ve yeni yargılama giderlerine yol açacak, aynı zamanda Anayasanın 90. maddesi uyarınca iç hukuk normu haline gelen ve yasaların aynı konuda farklı düzenleme getirmesi durumunda bile uygulanması zorunlu olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 'Adil Yargılanma Hakkı' başlıklı 6. maddesinin 'herkes gerek medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili nizalar, gerek cezai alanda kendisine karşı serdedilen bir isnadın esası hakkında karar verecek olan kanuni, müstakil ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde hakkaniyete uygun ve aleni surette dinlenmesini istemek hakkını haizdir' şeklindeki hükmüne de aykırılık oluşturacaktır.
Bu itibarla, 6352 sayılı Kanunun Geçici 2. maddesinin birinci fıkrasının sadece karşılıksız yararlanmaya dönüşen hırsızlık suçlarını kapsadığına ve anılan kanun ile değiştirilen ve karşılıksız yararlanmaya dönüşen hırsızlık suçları dışında kalan suçlara ilişkin dosyaların ise esasının incelenmesine karar verilmelidir. (oy çokluğuyla)
Uyuşmazlık konusunun bu şekilde çözüme kavuşturulması karşısında sanığın eyleminin sabit olup olmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir:
İncelenen dosya içeriğine göre;
Halen emekli olan sanığın, suç tarihinde birinci sınıf hâkim olduğu ve Kartal 3. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı olarak görev yaptığı, aynı adliyede değişik mahkemelerde görülmekte olan ve sanıklarının ya hemşehrisi ya da avukat olan kızının müvekkili olduğu dört ayrı dosya ile ilgili olarak mahkeme hâkimlerini ve Cumhuriyet savcılarını telefonla aradığı, bir kısmına ise bizzat giderek davalarla ilgili görüşmeler yaptığı yönündeki şikâyetler üzerine Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığınca işlem başlatıldığı, yapılan soruşturma sonucunda sanık hakkında soruşturma izni verildiği ve Kartal Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen iddianame üzerine Kadıköy 1. Ağır Ceza Mahkemesince kovuşturma açılmasına karar verildiği,
Tanık Y. Y.'ın; 'Kartal 3. Ağır Ceza Mahkemesi Yazı İşleri Müdürü olarak görev yaparım. Daha önce de çocuk ve çocuk ağır ceza mahkemelerinde görev yaptım. 2004 yılından beri sanıkla birlikte çalışırız. 6. Asliye Ceza Mahkemesinin 2005/447 sayılı dosyasının sanığını tanımam. İki üç yıl önce sanık, bu dosya numarasını vererek taraflarını, duruşma gününü ve ara kararlarını öğrenmemi istemişti. Ben de mahkeme kalemini arayarak bilgi almıştım. Daha sonra dosyanın akıbetini sorup sormadığını veya fotokopi isteyip istemediğini hatırlamıyorum. Başkanın bu dosyaya neden ilgi duyduğunu, dosyanın tarafları ile bir yakınlığı olup olmadığını bilmiyorum',
Tanık Sevil Budak'ın; 'Kartal 6. Asliye Ceza Mahkemesi Yazı İşleri Müdürü olarak görev yaparım. 2005/447 sayılı dosyanın yargılaması sürerken her celseden sonra o zaman Çocuk Mahkemesi Yazı İşleri Müdürü olan Y.Y.dâhili hattan beni arayarak N.. T..'ın talimatı ile aradığını söylüyor, dosyanın akıbeti ile ara kararları hakkında soru soruyor ve fotokopi istiyordu. Durumu hâkim İbrahim Fikri Talman'a iletiyor, onun izin verdiği ölçüde yalnızca bilgi veriyordum. Dosya karara çıkıncaya kadar bu şekilde ilgi ve takip sürdü',
Tanık H.T.i'nin; 'Kartal 5. Sulh Ceza Mahkemesi Yazı İşleri Müdürü olarak görev yaparım. Bir kaç ay önce 3. Ağır Ceza Mahkemesi Mübaşiri gelerek N.. T..'ın numarasını hatırlamadığım bir değişik iş dosyasını istediğini söyledi. Dosyanın konusu idari para cezasına itiraz idi. Mahkeme hâkimine haber vermeden ve dosyayı zimmetlemeden mübaşire teslim ettim. Yaklaşık on dakika sonra dosya geri geldi. İstemeden önce zaten karar verilmişti',
Tanık Neslihan Aboşoğlu'nun; 'Kartal 5. Sulh Ceza Mahkemesi Hâkimi olarak görev yaparım. N.. T.., yaklaşık altı ay önce numarasını hatırlamadığım değişik iş dosyası için dâhili telefondan beni arayarak, 'bu dosyaya bakabilir misiniz' dedi. Dosyanın konusu idari para cezasına itirazdı. Kendisine karar verdiğimi söyledim. Ne karar verdiğimi sorunuca itirazı kabul ettiğimi söyledim. İyi o zaman dedi',
Tanık L. Y.'ın; 'Kartal 2. Ağır Ceza Mahkemesi Hâkimiyim. Yetkiler belli olmadan önce komisyon yetkisi ile sulh ceza mahkemesinde görev yaptım. 2010 yılı kurban bayramı tatilinden iki gün önce nöbetçi sulh ceza hâkimi idim. Sanık odama geldi. Yeni başladığım için hayırlı olsun ziyaretine geldiğini düşündüm. Bir süre sohbet ettikten sonra savcılık aşamasındaki bir dosyadan bahsetti. Yaralamaya ilişkin dosyada, 'tutuklu sanığı tahliye ederseniz kızıma vekâlet verecek' dedi. Kusura bakmayın, böyle bir şey mümkün değil dedim',
Tanık Enver Kumbasar'ın; 'Kartal 2. Asliye Ceza Mahkemesi Hâkimiyim. N.. T.. bir yıl önce yaralama suçu ile ilgili telefonla ya da yüz yüze, dosyada azmettirici konumundaki bir kişi için; 'bu şahıs aslında mağdurdur, komplo ile karşı karşıyadır, durumuyla ilgilenir misiniz' diye ricada bulundu. Dava önemli, uzak durmakta yarar var, hukuk ne gerektiriyorsa yapılacaktır diye nazik bir şekilde cevap verdim. Sonuçta mahkûmiyet kararı çıktı. Karardan sonra bana bir şey söylemedi. Duruşmada sanığın kızının bu şahsın vekili olarak duruşmaya girdiğini fark ettim. Konuşma sırasında kızından bahsetmemişti',
Tanık Mustafa Övüç'ün; '2007 yılından itibaren asliye ceza mahkemesinin çift numaralı dosyalarına bakmaktayım.Hizmet nedeniyle görevi kötüye kullanma suçuyla ilgili bir dosyada şüpheli tutuklu idi. Sanık beni dâhili telefondan arayarak dosyanın tutuklu olduğunu, suçun oluşmayabileceğini söyledi ve 'daha iyi bakınız' dedi. Ancak serbest bırakılması veya şüpheliyi tanıyıp tanımadığı hususunda bir şey söylemedi. N.. T..'ın kızı dosyada sanığın avukatı idi. Aradıktan sonra sanık bir celse daha tutuklu kaldı. Adli Tıp'tan rapor geldiğinde karar verdik. Duruşma savcısı, sanığın aynı dosya için kendisini de aradığını söyledi',
Tanık M. M.'un; 'Kartal 1. Sulh Ceza Mahkemesi Hâkimi olarak görev yaparım. Sanığı tanırım. Ancak samimiyetimiz yoktur. Herhangi bir dosya için aramadı ve bir talebi olmadı. Toki dolandırıcılığı ile ilgili yürütülen soruşturma dosyasındaki sanıklar için bana herhangi bir tavassutta bulunmadı. Cumhuriyet savcılığının talebi üzerine firari sanık hakkında yakalama emri vermiştim. 13.09.2010 günü mevcutlu olarak sevk edildiğinde dosyayı inceledim. Şahsın mühendis ve belgeler üzerinde de bilirkişi incelemesi yapılmamış olması nedeniyle tutuksuz yargılanması gerektirdiğini düşünerek serbest bırakılmasına karar verdim. İtiraz üzerine ret kararı vererek dosyayı gönderdim. Sonraki süreci bilmiyorum. Sanığın bazı dosyalar için hâkim ve savcıları arayarak tavassutta bulunduğu yönünde adliyede dedikodular yapılıyordu. Bu konu meslektaşlar arasında hoş karşılanmıyor, bazı arkadaşlar serzenişte bulunuyordu',
Tanık İbrahim F.T.'ın; 'Kartal Asliye Ceza Mahkemesi Hâkimi olarak görev yaparım. N.. T.. Çocuk Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı olduğu dönemde dâhili telefonla aramıştı. Düşük ayarlı altın satma ve dolandırıcılık konulu dosyada sanıklardan biri ihbarda bulunmuştu. İhbarı yapan bayan sanık dâhil dört tutuklu vardı. On gün sonra iki sanık 1. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı A.N. A. tarafından tahliye edilmişti. Bu iki sanık altın ayarı ile oynayan asıl faillerdi. Asıl olayı organize eden ve tahliye olan sanık Muşlu idi. N.. T.. beni dâhili telefondan arayarak Muşlu olan sanığın iyi biri olduğunu, zararı karşılayacağını söyleyerek durumuna bakmamı istedi. Yargılama devam ediyordu. Sonuçta dosyadaki delilleri değerlendirerek mahkûmiyet kararı vermiştim. Sanık, ölümlü trafik kazası dosyası için yargılama devam ederken yine dâhili telefondan arayarak, bu dosyada hem alkollü, hem bir gözü kör, hem de ehliyetsiz sürücü için bu kişinin uzun süre tutuklu kaldığını, iyi biri olduğunu, mağdur edilmemesi için durumuna bakmamı söylemişti. 15.09.2010 tarihinde Cumhuriyet savcısı S.Ilgar, Toki adını kullanarak dolandırıcılık ve sahte evrak düzenlemek suçndan tutuklamaya sevk edilip sulh ceza mahkemesince serbest bırakılan S.B.isimli şahıs için yakalama kararı istedi. Şahıs Pamukova'da sahte bir kimlikle yakalanmıştı. Soruşturma savcısı beni dâhili telefondan arayarak sulh ceza mahkemesi kararına itiraz edeceğini, şahsın mağdurlarla yüzleştirildiğini söyleyerek yakalama talep etti. Büyük bir dolandırıcılık olayı vardı. Toki yetkililerinin imza ve mühürleri taklit edilerek yaklaşık yüz yirmi kişinin mağdur edildiğini, dolandırıcılığın bedelinin bir milyon lirayı geçtiğini, polisin büroyu basmasından beş dakika önce elebaşı olan bu şahsın kaçtığını, diğer sanıkların yakalandığını dosyadan tespit ettim. N.. T.. dâhili telefondan arayarak adı geçen şahsı tanıdığını, şahsın mühendis ve iyi birisi olduğunu, olayın hukuki mahiyette olduğunu, şahsın mağdurların parasını ödeyeceğini söyleyip, ona göre değerlendirme yapmamı istedi. Ancak aramadan önce kafamda kararımı vermiştim. Bakacağımı söyleyerek yakalama kararı çıkarttım. Uyap'ta sıkıntı çıktı ve işler uzadı. Yakalama kararını imzalayarak gönderdim. Dosya gecikince saat 17.30'dan sonra çıktım. Yakalama kararı infazı için Nöbetçi Asliye Ceza Mahkemesi Hâkimi A.A.Uz.'e gönderilmiş ve Hâkim Bey yeniden sorgu yaparak şahsı serbest bırakmıştı. Ben serbest bırakmayı yadırgadım. Hâkim Bey'in neden böyle bir karar verdiğini, N.. T..'ın, Hâkim A.B.'i veya Sulh Ceza Hâkimi M.M.'u arayıp aramadığını bilmiyorum. Savcı S.B.daha sonra bana M.B.'in Komisyon Başkanı N.B.'den çekinmiş olabileceğini söyledi. A. N. A. ile N.. T.. çok iyi arkadaş olup, sürekli beraber olurlardı. N.. T.. en az beş altı kez dâhili telefondan bana benzer ifadelerle ricada bulunmuştu. Çok rahatsız oluyordum, ancak nazik bir şekilde dosyanın gereğini yapacağımı söyleyerek her seferinde dosyadaki delillere göre vicdani kanaatim doğrultusunda karar veriyordum. N.. T.. genelde ceza hâkimlerini arıyordu. Hukuk mahkemeleriyle ayrı bölümlerde olduğumuz için onları arayıp aradığını bilmiyorum. 2008 yılında ölen 2. Sulh Ceza Mahkemesi Hâkimi S. Ç.bu konuda çok dertli idi. Sanığın dosya için aramasından bıktığını söylerdi. Aranan tüm hâkimler bu durumdan rahatsızdı. Ancak beyanda bulunacaklarını tahmin etmiyorum. Asliye Ceza Hâkimleri M. Ö.ve E. K. bu durumu dile getirmişlerdi. Sanığın kızı avukattır. Ancak beni aradığı dosyaların hiçbirinde kızı bir tarafın vekili değildi. Sanıkları tanıdığından bahisle arıyordu. Tanışıklığın nerden kaynaklandığını bilmiyorum. Fakat Muşlu olan N.. T..'ın; Muş, Ağrı, Van gibi illerden epey bir çevresinin olduğu adliyede konuşuluyordu. Zaten ziyaretçisi de boldur. Hatta çevresinin genişliğinden midir ilk geldiğimde kendisine 'çete' lakabı takıldığını duymuştum. Ancak tam olarak bu lakaptan neyin kastedildiğini bilmiyorum',
Tanık Kamil Şahan'ın; '2007 yılı Ağustos ayında Kartal Adliyesinde göreve başladım. Cumhuriyet savcısı S. I. ile beş ay aynı odada görev yaptık. S. I.'ın 2010/16622 soruşturma dosyası olduğunu sadece duydum. 2007 yılı Eylül ayında soruşturma numarasını hatırlayamadığım ancak olay tarihi itibarıyla jandarma bölgesinde gerçekleşen adam öldürme dosyası, nöbetçi olmam nedeniyle bana gelmişti. Dosyada delil toplamada sıkıntılar vardı. Tanıklar korktukları için beyanda bulunmak istemediklerinden jandarmanın yazılı talebi doğrultusunda gizlilik kararı talep edildi. Mahkeme de gizlilik kararı verdi. Soruşturma sürerken sanık dâhili hattan beni arayıp dosyadan bir iki isim söyleyerek bilgi istedi. Ben de gizlilik kararı olduğunu, bu yüzden bilgi veremeyeceğimi söyledim. bu görüşmenin yapıldığı sıralarda Cumhuriyet savcısı S. I. ile aynı odada oturuyorduk. Bu yüzden konuşma duyulmuştur. Daha sonra ben dosyayı muktezaya bağlayarak Kartal 1. Ağır Ceza Mahkemesine gönderdim. Mahkeme benim katılmadığım gerekçelerle iddianameyi iade etti. Bunun üzerine itiraz ettim. 2. Ağır Ceza Mahkemesi itirazı haklı bularak iade kararını kaldırdı ve dava açılmış oldu. 1. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı A.N. A. ile N.. T..'ın aralarının çok iyi olduğu, 1. Ağır Ceza Mahkemesindeki bazı dosyalarda N.. T..'ın kızı Avukat G. T.'ın vekâlet aldığı biliniyordu. N.. T..'ın bazı dosyalar için Cumhuriyet savcılarından bilgi istediğini duyduğum için odasına gitmemiştim. Zaten ziyaretime de gelmemişti',
Tanık Y. G.un; 'Kartal Cumhuriyet savcısı olarak görev yaparım. 2009 yılı yaz aylarında bir gün sanık dâhili telefonla arayarak çay içmeye geleceğini söyledi. Biraz şaşırmıştım. Zira atandığımda bana hayırlı olsun ziyaretine gelmemişti. Herhangi bir diyaloğumuz da yoktu. Telefondan kısa bir süre sonra odama geldi. Biraz sohbet ettikten sonra bir dosyadan bahsetti ve hizmet nedeniyle görevi kötüye kullanma suçuna ilişkin dosyada, suçun oluşmadığı şeklinde hukuki beyanda bulundu, fakat bir talepte bulunmadı. Bu sırada Hâkim Mustafa Övüç geldi. Kısa süre sonra sanık gitti. M. Ö. sanığın kızının dosyada sanık vekili olduğunu söyledi. Sanık başka bir dosya için aramadı',
Tanık A. Ç.in; 'Kartal 3. Ağır Ceza Mahkemesinin yedek duruşma savcısıyım. Duruşma sürecinde bu güne kadar sanığın bana bir tavassutu olmamıştı. Ancak yaklaşık üç dört yıl önce bir iki dosya için ricada bulunmuş ve elimdeki dosyaların taraflarını tanıdığını söylemişti. Beni bilirsiniz, benden talepte bulunmayın diyerek karşılık verdiğim için bir daha bu konuda talebi olmadı. Sanığın avukat olan kızının dosyaları için meslektaşları aradığı adliyede konuşuluyordu',
Tanık Alpay Göçmen'in; 'Kartal Cumhuriyet savcısı olarak görev yaparım. İki yıl önce fırıncılar arasında çalışma hürriyetini tahdit konulu bir dosya vardı. Şüpheliler oda ve dernek başkanı ve yardımcısı olmasına rağmen jandarma işi ağırdan alıyor, adres tespit edilemedi şeklinde tutanak geliyordu. Jandarma tarafından alınan ifadelerde adresler belli idi. Mağdurlardan şahısların bulunabilecekleri yerleri de tespit ettim. Şahısları getirtmek için yaklaşık bir yıl uğraştım. Jandarma Komutanını arayarak ikaz ettim. Bir gün çocuk mahkemesi hâkimi beni dâhili telefonla arayarak, aranan şahısların sanığın tanıdığı olduklarını ve ifade vermeye geleceklerini söyledi. Sanırım şahıslar bu sırada yanlarında idi. Çünkü kısa süre sonra geldiler. Kedilerine, sizi bir yıldır arıyorum, neden araya adam koyup geliyorsunuz, ne değişecek dedim. İfadelerini aldım ve daha sonra dava açtım. Savcı A.Ç.'den, bir soruşturma dosyasında sanığın kızının vekâlet verdiğini, komisyon başkanı ile sanığın gelip bu konuyu konuştuklarını duymuştum. Savcı A.B.sanığın kendisine 'dosyada kızımın vekâleti var, gözünden kaçmasın, iyi bak' şeklinde sözler söylediğini söylemişti',
Tanık H. M.T.'nün; 'Kartal Cumhuriyet savcısı olarak görev yaparım. Sanık dâhili hattan beni arayarak 'sizin yürüttüğünüz bir soruşturmada müşteki benim ahbabım olur, çok mağdur olmuş, bir dinler misiniz' dedi ve soruşturma numarasını söyledi. Ben de yasal gereği neyse yaparız dedim. Sanırım müşteki telefon konuşması sırasında yanında idi. Dosyayı çıkarıp incelerken odaya geldi ve beyanını aldık. N.. T..'ın kızının şikayetçi vekili olarak vekâleti bulunduğunu, şikâyet konusunun inşaat yapımı ile ilgi ve ihtilaf bedelinin yaklaşık yirmi milyon lira olduğunu tespit ettim. Şikayetçinin iddiası, sözleşme gereği ortaklığın iki imza ile temsil edilmesi gerekirken sanıkların tek imza ile işlem yaparak sahtecilik ve dolandırıcılık suçlarını işlediğine dairdi. Delilleri topladıktan sonra ihtilafın hukuki nitelikte olduğu gerekçesiyle takipsizlik kararı verdim. Soruşturma devam ederken müştekiyi tekrar dinleme ihtiyacı doğdu. Ancak müştekiye ulaşamadık. Kâtip aracılığı ile sanığın avukat olan kızına ulaştık. Artık dosyayı takip etmeyeceğini söylemişti. Takipsizlik kararını dosyada istifası bulunmadığı için kendisine tebliğ ettik. Herhangi bir itiraz olmadı ve karar kesinleşti. N.. T..'ın müşteki ile ahbaplığının nereden kaynaklandığını bilmiyorum. Bunun dışında beni herhangi bir dosya için aramadı. Ancak Cumhuriyet savcısı K.Ş. N. B.in kendisini aradığını, hatta görüşmeden sonra kızının dosyaya vekâlet sunduğunu söylemişti. Adliyede sanığın diğer meslektaşları da aradığı konuşulmaktadır',
Tanık S. I.'ın; 'Kartal Cumhuriyet savcısı olarak görev yapıyorum. Toki adını kullanarak E.D., S. B.l ve S. D. Toki'den izin aldıklarından bahisle kişi başı 4.000 ila 5.000 TL karşılığında aracılık yaptıkları gerekçesiyle yaklaşık yüzotuz kişiyi dolandırmışlardı. Mayıs ayında sanıkların bürolarına baskın yapılmıştı. Şüphelilerden Enver ve Selda yakalanmış ve tutuklanmıştı. S. B. ise kaçtığı için yakalama emri çıkartılmıştı. İki ay sonra şahıs Pamukova'da yakalandı ve sahte nüfus cüzdanı taşıma suçundan tutuklandı. Tahliye olduktan sonra ise bize getirtildi. İfadesini aldıktan sonra tutuklama talebiyle sulh ceza mahkemesine sevk ettim. Sulh Ceza Hâkimi M. M. sorgudan sonra şahsı serbest bıraktı. Hâlbuki ayrıntılı üç sayfalık talep yazısı yazmıştım. Ayrıca ilk yakalama ve yurt dışına çıkış yasağı kararını veren de aynı hakim olduğu için kendisi dosyaya vakıftı. Karara itiraz ettim. M.Bey itirazı reddederek dosyayı asliye ceza mahkemesine gönderdi. Bu sırada sanığı mağdurlarla yüzleştiriyordum. Asliye Ceza Hâkimi İbrahim F. T. itirazımı haklı görerek yakalama kararı çıkarttı. Uyap sisteminde problem oluştu ve işlemler mesai saatine yetişmedi. Mesaiden sonra yakalama kararının infazı için dosya nöbetçi sulh ceza mahkemesine gönderildi. Hâkim A.A. U. yeniden savunma alıp şahsı serbest bıraktı. Bu işleme de itiraz ettim. 1. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı A. N.A. itirazımı reddetti. Birkaç gün sonra sanığın avukat olan kızı vekâlet sunmadan dosyayı incelemek istediğini, vekâlet alma durumunun olduğunu söyledi, ancak daha sonra vekâlet sunmadı. N.. T.. beni bu dosya veya başka bir dosya için aramadı. N.. T.. 2007 yılı yaz aylarında oda arkadaşım Cumhuriyet Savcısı K.Ş.'ı benim olduğum sırada, adam öldürme dosyası için aradı ve bilgi almak istedi. Ancak Savcı Bey bilgi veremeyeceğini söyledi. Masalarımız bitişik olduğu için konuşmaları net bir şekilde duydum. Bu dosyayı şüpheli müdafii olarak kızı takip etti. Savcı A. Ç. ve H. M. T.'yü de dosya için aradığını sonradan adliyede duydum. Genelde aradığı dosyaları daha sonra avukat olan kızı takip etmektedir. Sanığın özellikle savcıları ve ceza hâkimlerini dâhili hattan aradığı ve bu konuda bir hoşnutsuzluk olduğu konuşuluyordu',
Şeklinde beyanda bulundukları anlaşılmaktadır.
Sanık aşamalarda yazılı ve sözlü olarak özetle;
'Muşlu olduğum için, belediye başkanvekili, yeğeni olan sanığın kandırılmaya müsait bir kişiliğe sahip olduğunu, mağdurların varsa zararını karşılayacağını bildirince bunu davaya bakan hâkime söyledim. Diğer olayda, tanıdığım emekli bir hâkimin, yeğeninin davası ile ilgili olarak; belediye başkanı hakkında muhtelif suçlardan kamu davası açıldığını ve halen tutuklu olduğunu, şahsın kendisini asılsız olarak suçladığını, davanın sanığı yani yargıcın yeğeninin olayın faili olmadığını, kendisine komplo kurulduğunu anlatması ve kendisini iyi tanımam nedeniyle bu hususu davaya bakan yargıca intikal ettirdim. İki olayın sanıkları hakkında mahkûmiyet kararı verilmiştir. Yargı görevi yapanı etkilemem söz konusu değildir. Diğer olaylarda da hâkimleri etkileme kastıyla hareket etmedim. Birlikte çalıştığım hâkimler dinlendiklerinde kişiliğimi iyi tanıdıklarından, hiçbir zaman görülmekte olan davalarla ilgili kimseyi etkilemeye çalışmadığımı söyleyeceklerdir. Bu olaylarla ilgili bir yargıcın etkilenmesi düşünülemez. Zayıf kişilikteki bir insanın yargıçlık yapması mümkün değildir. Yıllarca yargıçlık yaptım. Kötü niyetli davranmış olsam, bu durum davalarına bakmış olduğum kişilere yansır, şikâyet konusu edilir ve soruşturma açılırdı. Bu nedenlerle suç işleme kastıyla hareket etmediğim ve yüklenen suçun unsurları oluşmadığından beraatıma; şayet mahkûmiyetime karar verilecekse ki suçsuzluğuma inanıyorum hakkımda hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesini istiyorum' şeklinde savunmada bulunmuştur.
5237 sayılı Türk Ceza Kanunun 'Yargı Görevi Yapanları Etkileme' başlıklı 277. maddesinin suç ve hüküm tarihinde yürürlükte bulunan halinde;
'Bir davanın taraflarından birinin veya bir kaçının veya sanıkların veya davaya katılanların, mağdurların leh veya aleyhinde, yargı görevi yapanlara emir veren veya baskı yapan veya nüfuz icra eden veya her ne suretle olursa olsun adı geçenleri hukuka aykırı olarak etkilemeye teşebbüs eden kimseye iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası verilir. Teşebbüs iltimas derecesini geçmediği takdirde verilecek ceza altı aydan iki yıla kadardır' hükmü yer almaktadır.
Tanımlanan suçun maddi öğesi, yargı görevi yapanları emir vermek, baskı yapmak, nüfuz icra etmek suretiyle veya her ne suretle olursa olsun hukuka aykırı olarak etkilemeye kalkışmaktır. 765 sayılı Kanundaki düzenlemeden farklı olarak 5237 sayılı TCK'nda bu suçta 'yakınlık, düşmanlık veya yarar' şeklinde saikler aranmamıştır. Ayrıca iltimas suretiyle etkileme, önceki düzenlemede suça vücut veren seçimlik hareketlerden biri iken, 5237 sayılı Kanunda, etkileme teşebbüsünün iltimas düzeyini aşmaması, bir başka deyimle iltimas suretiyle etkileme, suçun daha hafif cezayı gerektiren nitelikli bir hali olarak düzenlenmiştir.
Bu düzenleme ile yargı görevinin bağımsız ve tarafsız biçimde gerçekleştirilmesi ve adil yargılanma hakkının korunması amaçlanmış, suçun oluşması için, bir kamu davasının yargılaması sırasında, yargı görevini yapanlara emir verme veya baskı yapma veya nüfuz icra etme şeklindeki davranışların gerçekleşmesi ya da her ne suretle olursa olsun hukuka aykırı olarak etkilemeye teşebbüs edilmesi yeterli görülmüş, ayrıca 'bir zarar meydana gelmesi' ve 'etkileme sonucunun doğması' da aranmamıştır.
Somut olay bu açıklamalar ışığında değerlendirildiğinde;
Sanığın hakim olarak çalıştığı adliyede, bir kısmının taraflarının hemşehrisi, bir kısmının ise avukat olan kızının müvekkili olduğu dosyalarda hakim ve Cumhuriyet savcılarını arayarak, ya tutuklu sanıkların tahliye edilmesi ya da dosyalara iyi bakılması ve kızının vekaletnamesinin gözden kaçırılmaması yönünde telkinlerde bulunduğu, gerek tanık anlatımları gerekse sanığın kısmi ikrarı ile sabit olup, soruşturma ve kovuşturma aşamalarında değişmeyen, tutarlı ve samimi tanık anlatımlarına göre, sanığın meslektaş olmalarından kaynaklanan yakınlığı kullanarak birlikte çalıştığı hakim ve Cumhuriyet savcılarını hukuka aykırı olarak etkilemeye teşebbüs ettiği, ancak bu eylemleri karşılığında herhangi bir maddi menfaat temin etmediği anlaşıldığından, sanığın eylemi 5237 sayılı TCK'nun 277. maddesinin 6352 sayılı Kanunun 90. maddesi ile değiştirilmeden önceki halindeki son cümlesi kapsamında yargı görevini yapanları etkileme suçunu oluşturmaktadır.
Özel Dairece de 'sanığın eylemini menfaat veya kazanç amacıyla yaptığına ilişkin dosyada delil bulunmadığı, eylemin hatıra binaen ricada bulunmak anlamına gelen iltimas derecesini geçmediği' gerekçesiyle sanık hakkında 5237 sayılı TCK'nun 277/1. maddesinin son cümlesi uyarınca mahkumiyet hükmü kurulmuştur.
Bu itibarla, sanığın suçun oluşmadığına yönelik temyiz itirazları yerinde olmadığından, Özel Daire mahkûmiyet kararının bu açıdan isabetli olduğu kabul edilmelidir.
Ancak, yargı görevi yapanı etkileme suçu Türk Ceza Kanunun 277. maddesinde;
'Bir davanın taraflarından birinin veya bir kaçının veya sanıkların veya davaya katılanların, mağdurların leh veya aleyhinde, yargı görevi yapanlara emir veren veya baskı yapan veya nüfuz icra eden veya her ne suretle olursa olsun adı geçenleri hukuka aykırı olarak etkilemeye teşebbüs eden kimseye iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası verilir. Teşebbüs iltimas derecesini geçmediği takdirde verilecek ceza altı aydan iki yıla kadardır' şeklinde düzenlenmiş iken, hüküm tarihinden sonra 05.07.2012 gün ve 28344 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6352 sayılı Yasanın 90. maddesi ile;
'1) Görülmekte olan bir davada veya yapılmakta olan bir soruşturmada, gerçeğin ortaya çıkmasını engellemek veya bir haksızlık oluşturmak amacıyla, davanın taraflarından birinin, şüpheli veya sanığın, katılanın veya mağdurun lehine veya aleyhine sonuç doğuracak bir karar vermesi veya bir işlem tesis etmesi ya da beyanda bulunması için, yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı hukuka aykırı olarak etkilemeye teşebbüs eden kişi, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
2) Birinci fıkradaki suçu oluşturan fiilin başka bir suçu da oluşturması halinde, fikri içtima hükümlerine göre verilecek ceza yarısına kadar artırılır" şeklinde değiştirilmiştir.
Maddenin değişiklik gerekçesinde de; 'Bu suçun oluşabilmesi için, failin belirli bir amaç doğrultusunda hareket etmesi gerekmektedir. Failin, söz konusu suçu oluşturan fiili, gerçeğin ortaya çıkmasını engellemek veya bir haksızlık oluşturmak amacıyla, yani görülmekte olan bir davanın taraflarından birinin ya da yapılmakta olan bir soruşturma veya kovuşturmada şüpheli veya sanığın ya da davaya katılanın veya mağdurun leh veya aleyhine sonuç doğuracak bir karar verilmesini veya işlem tesis edilmesini ya da gerçeğe aykırı mütalaa veya beyanda bulunulmasını sağlamak amacıyla işlemesi gerekmektedir' açıklamasına yer verilmiştir.
01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK'nun 'zaman bakımından uygulama' başlıklı 7. maddesi, aynı tarihte yürürlükten kalkmış olan 765 sayılı Kanunun 2. maddesine benzer şekilde düzenlenmiş olup, her iki maddede de ceza hukuku kurallarının yürürlüğe girdikleri andan itibaren işlenen suçlara uygulanacağına ilişkin 'ileriye etkili olma' ilkesi ile bu ilkenin istisnasını oluşturan 'fail lehine olan yasanın geçmişe etkili olması, geçmişe etkili uygulama' veya 'geçmişe yürürlük' ilkesine yer verilmiştir.
Anılan ilke uyarınca, suç tarihinden sonra yürürlüğe giren ve fail lehine hükümler içeren kanun, hükümde ve infaz aşamasında dikkate alınmalıdır.
İnceleme konusu olayda, sanığın eylemine uyan suç tipinin önceki düzenlemeden farklı unsurlar içerecek biçimde suç ve hüküm tarihinden sonra yürürlüğe giren 6352 sayılı Kanunun 90. maddesi ile yeniden düzenlenmesi karşısında, suçun vasıflandırılması ve iddianamede tanımlanan eylemin, yeniden düzenlenen suçun unsurlarını taşıyıp taşımadığı, suç teşkil edip etmediği ya da hangi suçu ya da suçları oluşturabileceğinin Özel Dairece değerlendirilmesi gerekmektedir.
Öte yandan 5237 sayılı TCK'nun 'Belli Hakları Kullanmaktan Yoksun Bırakılma' başlıklı 53. maddesinin birinci fıkrasında;
'1) Kişi, kasten işlemiş olduğu suçtan dolayı hapis cezasına mahkûmiyetin kanuni sonucu olarak;
a) Sürekli, süreli veya geçici bir kamu görevinin üstlenilmesinden; bu kapsamda, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliğinden veya Devlet, il, belediye, köy veya bunların denetim ve gözetimi altında bulunan kurum ve kuruluşlarca verilen, atamaya veya seçime tâbi bütün memuriyet ve hizmetlerde istihdam edilmekten,
b) Seçme ve seçilme ehliyetinden ve diğer siyasî hakları kullanmaktan,
c) Velayet hakkından; vesayet veya kayyımlığa ait bir hizmette bulunmaktan,
d) Vakıf, dernek, sendika, şirket, kooperatif ve siyasî parti tüzel kişiliklerinin yöneticisi veya denetçisi olmaktan,
e) Bir kamu kurumunun veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşunun iznine tâbi bir meslek veya sanatı, kendi sorumluluğu altında serbest meslek erbabı veya tacir olarak icra etmekten,
Yoksun bırakılır.
2) Kişi, işlemiş bulunduğu suç dolayısıyla mahkûm olduğu hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar bu hakları kullanamaz…' şeklindeki hüküm ile hak mahrumiyetleri ve kısıtlılıklar, güvenlik tedbiri olarak tek bir madde altında toplanmıştır.
Anılan maddenin ikinci fıkrası hükmünden de açıkça anlaşıldığı üzere, hak yoksunlukları kural olarak hapis cezasının infazı ile sınırlandırılmış, infaz tamamlanmakla herhangi bir yargısal karara gerek olmaksızın bu hak yoksunluklarının kendiliğinden ortadan kalkacağı öngörülmüştür. Maddenin üçüncü fıkrası uyarınca mahkûm olduğu hapis cezası ertelenen veya koşullu salıverilen hükümlü hakkında birinci fıkranın (c) bendinde yer alan kendi altsoyu üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık yetkilerinin kullanılmasına ilişkin yasaklama hükmü uygulanamayacak, ayrıca cezası ertelenen hükümlü hakkında birinci fıkranın (e) bendindeki hak yoksunluğunun uygulanmamasına da karar verilebilecek, kısa süreli hapis cezası ertelenenler veya adli para cezasına çevrilenler ile suçu işlediği sırada onsekiz yaşını doldurmamış olan kişiler hakkında ise birinci fıkradaki hak yoksunluğuna hiçbir şekilde karar verilemeyecektir.
Aynı kanunun 50/5. maddesinin; 'uygulamada asıl mahkumiyet, bu madde hükümlerine göre çevrilen adli para cezası veya tedbirdir' şeklindeki hükmü göz önünde bulundurulduğunda, somut olayda adli para cezası ile mahkum olan hükümlü hakkında hak yoksunluklarına karar verilmesi yasaya aykırıdır.
Bu itibarla, Özel Daire kararının, hüküm tarihinden sonra yürürlüğe giren yasal düzenleme karşısında sanığın hukuksal durumunun yeniden değerlendirilmesi gerektiği ve adli para cezası ile cezalandırılan sanık hakkında ayrıca hak yoksunluklarına hükmedilemeyeceğinin gözetilmemesi isabetsizliğinden bozulmasına" karar verilmiştir.
Bozmaya uyarak yeniden yargılama yapan Yargıtay 4. Ceza Dairesince 21.03.2013 gün ve 1–3 sayı ile; sanığın eylemlerinin 5237 sayılı TCK’nun 6352 sayılı Kanunla değişik 277. maddesine göre de suç oluşturduğu kabul edilerek, 2005, 2008-2009 ve 2010 yıllarında gerçekleştirdiği eylemlerle ilgili olarak 5237 sayılı TCK’nun lehe olan değişiklikten önceki 277, 62, 50 ve 52/4 maddeleri uyarınca 3 kez 3.000 lira adli para, 2009-2010 yıllarında gerçekleştirdiği eylemle ilgili olarak ise aynı kanunun lehe olan değişiklikten önceki 277, 43/1, 62, 50 ve 52/4. maddeleri uyarınca 3.740 adli para cezası ile cezalandırılmasına ve taksitlendirmeye, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilmiştir.
Bu hükmün de sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının; "2005 yılı Nisan ayında gerçekleştirilmiş olan eylem yönüyle dava zamanaşımının dolduğundan bahisle düşme, diğer üç eylem yönüyle kurulan hükümler yönünden ise onama" istekli 23.05.2013 gün ve 386425 sayılı tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
Sanığın yargı görevi yapanları etkileme suçundan mahkûmiyetine karar verilen somut olayda, Yargıtay Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar; suç tarihi 2005 yılı Nisan ayı olan eylem yönüyle dava zamanaşımının gerçekleşip gerçekleşmediği ve sanığın 5237 sayılı TCK’nun 05.07.2012 günlü Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6352 sayılı Kanun ile değişik 277. maddesinin değişiklikten önceki haline göre yargı görevi yapanı etkileme suçunu oluşturan 2008-2009, 2009-2010 ve 2010 yıllarında gerçekleştirdiği diğer üç eyleminin, maddenin değişiklikten sonraki haline göre de yargı görevi yapanı etkileme suçunu oluşturup oluşturmadığının belirlenmesine ilişkindir.
Suç tarihi 2005 yılı Nisan ayı olan eylem yönüyle dava zamanaşımının gerçekleşip gerçekleşmediği:
Dava zamanaşımı yönünden sanık hakkında lehe olduğunda şüphe bulunmayan ve suç tarihinde yürürlükte bulunan 765 sayılı TCK'nun 102. maddesinde, kanunlarda aksine bir hüküm bulunmadıkça kamu davasının maddede yazılı sürelerin geçmesiyle ortadan kalkacağı düzenlenmiş, maddenin dördüncü fıkrasında da beş seneden fazla olmamak üzere hapis ya da para cezalarını gerektiren suçlarda bu sürenin beş sene olacağı hüküm altına alınmıştır.
Zamanaşımını kesen sebepler ise aynı kanunun 104. maddesinde sayılmış olup, kesen bir nedenin bulunması halinde zamanaşımı, kesilme gününden itibaren yeniden işlemeye başlayacak ve zamanaşımı, ilgili suça ilişkin olarak kanunda belirlenen sürenin en fazla yarısına kadar uzayacaktır.
Ceza Genel Kurulunun 15.01.2013 gün ve 524-5 sayılı kararında da açıkça vurgulandığı üzere, yargılama yapılmasına engel olup davayı düşüren hallerden biri olan dava zamanaşımının yargılama sırasında gerçekleşmesi durumunda, yerel mahkeme ya da Yargıtay, re’sen zamanaşımı kuralını uygulayarak kamu davasının düşmesine karar verecektir.
Bu bilgiler ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Sanığa yüklenen yargı görevini yapanı etkileme suçu, suç tarihinde yürürlükte bulunan 765 sayılı TCK'nun 232. maddesinin birinci fıkrasında; "Görülmekte olan bir davanın tarafeyninden biri hakkında sahabet veya garaz ve menfaata müsteniden hakimlere emir ve tahakküm veya nüfuz veya iltimas eden kimse birinci ve ikinci surette iki seneden ve üçüncü takdirde altı aydan az olmamak üzere hapis olunur. Fail memur ise başkaca müebbeden veya muvakkaten memuriyetten mahrumiyet cezasiylede cezalandırılır" şeklinde düzenlenmiş olup, anılan kanunun 15. maddesinin "Hapis cezası yedi günden yirmi seneye kadardır. Kanunda açıklanmıyan yerlerde yukarı haddi beş senedir" biçiminde hüküm altına alınmış olan birinci fıkrası da göz önünde bulundurulduğunda, somut olayda yargı görevi yapanı etkileme fiili iltimas derecesinde kalan sanığın eylemi için altı aydan beş yıla kadar hapis cezası öngörülmüştür.
Suç niteliği yönünden aleyhe temyizin bulunmadığı, daha ağır başka bir suçu oluşturma ihtimali bulunmayan somut olayda, öngörülen ceza miktarı göz önüne alındığında suç 765 sayılı TCK'nun 102/4 ve 104/2. maddelerinde öngörülen 5 yıllık asli, 7 yıl 6 aylık kesintili dava zamanaşımına tâbi olup, 01.04.2005 tarihinde gerçekleştirildiği kabul edilen eylemle ilgili olarak 765 sayılı TCK'nun 102/4 ve 104/2. maddelerinde öngörülen 7 yıl 6 aylık dava zamanaşımının Özel Daire kararından önce 01.10.2012 tarihinde dolduğu anlaşılmaktadır.
Bu itibarla, Özel Daire kararının 2005 yılı Nisan ayında işlenen eylem yönünden, dava zamanaşımının gerçekleştiğinin gözetilmemesi isabetsizliğinden bozulmasına, yeniden yargılama yapılmasını gerektirmeyen bu konuda, 1412 sayılı CMUK'nun 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 322. maddesi uyarınca karar verilmesi mümkün olduğundan, 2005 yılı Nisan ayında gerçekleştirilmiş olan eylem yönüyle kamu davasının 765 sayılı TCK'nun 102/4, 104/2 ve 5271 sayılı CMK’nun 223. maddeleri uyarınca düşmesine karar verilmelidir.
Sanığın 5237 sayılı TCK’nun 05.07.2012 günlü Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6352 sayılı Kanun ile değişik 277. maddesinin değişiklikten önceki haline göre yargı görevi yapanı etkileme suçunu oluşturan 2008-2009, 2009-2010 ve 2010 yıllarında gerçekleştirdiği diğer üç eyleminin, maddenin değişiklikten sonraki haline göre de yargı görevi yapanı etkileme suçunu oluşturup oluşturmadığının belirlenmesine gelince:
İncelenen dosya kapsamından;
Suç tarihleri itibariyle Kartal 3. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı olarak görev yapan sanığın, Kartal 6. Asliye Ceza Mahkemesinin taksirle ölüme sebebiyet verme suçuna ilişkin 2009/1071 esas sayılı dosyasında, tutuklu bulunan sanık F.Ö. için mahkeme hâkimi İbrahim Fi. T.'ı telefonla arayıp, sanığın uzun süre tutuklu kaldığını ve iyi birisi olduğunu söyleyerek, mağdur edilmemesini ve durumuna bakılmasını talep ettiği, aynı mahkemenin 2007/884 esas sayılı dosyasında, hırsızlık suçundan tutuklu bulunan sanık M.A.B. için mahkeme hakimi M.Ö.'ü telefonla arayıp, sanığın tutuklu olduğunu ve suçun oluşmayabileceğini söyleyerek, durumuna daha iyi bakmasını istediği, aynı dosya ile ilgili olarak duruşma savcısı olan Yalçın Gençsoy'un odasına giderek, duruşmasına çıktığı dosyada yapılan yargılama için suçun oluşmayacağı şeklinde görüş açıklamasında bulunarak, yargılama sürecine etki etmeye çalıştığı, Kartal 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 2008/855 esas sayılı dosyasında ise azmettirici konumunda bulunan sanık H.Ç. için mahkeme hakimi E.K.r'a sanığın aslında mağdur olup, komplo ile karşı karşıya kaldığını söyleyip, sanığın durumuyla ilgilenmesini talep ettiği anlaşılmaktadır.
5237 sayılı TCK'nun "Yargı görevi yapanı etkileme" başlıklı 277. maddesi;
"Bir davanın taraflarından birinin veya bir kaçının veya sanıkların veya davaya katılanların, mağdurların leh veya aleyhinde, yargı görevi yapanlara emir veren veya baskı yapan veya nüfuz icra eden veya her ne suretle olursa olsun adı geçenleri hukuka aykırı olarak etkilemeye teşebbüs eden kimseye iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası verilir. Teşebbüs iltimas derecesini geçmediği takdirde verilecek ceza altı aydan iki yıla kadardır" şeklinde düzenlenmiş iken, 05.07.2012 gün ve 28344 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6352 sayılı Kanunun 90. maddesiyle madde başlığıyla birlikte,
"Yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı etkilemeye teşebbüs
'1) Görülmekte olan bir davada veya yapılmakta olan bir soruşturmada, gerçeğin ortaya çıkmasını engellemek veya bir haksızlık oluşturmak amacıyla, davanın taraflarından birinin, şüpheli veya sanığın, katılanın veya mağdurun lehine veya aleyhine sonuç doğuracak bir karar vermesi veya bir işlem tesis etmesi ya da beyanda bulunması için, yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı hukuka aykırı olarak etkilemeye teşebbüs eden kişi, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
2) Birinci fıkradaki suçu oluşturan fiilin başka bir suçu da oluşturması halinde, fikri içtima hükümlerine göre verilecek ceza yarısına kadar artırılır" biçiminde değiştirilmiştir.
Öncelikle maddenin ilk halinde suçun işlenebilmesi için görülmekte olan bir davanın bulunması zorunlu, diğer bir ifadeyle sadece kovuşturma aşaması itibariyle suçun işlenmesi mümkün iken, değişiklikten sonra kapsam genişletilerek yapılmakta olan herhangi soruşturma da maddenin uygulanma alanına dahil edilmiştir. Ayrıca maddenin ilk halinde teşebbüsün, iltimas derecesini, diğer bir ifadeyle hatıra binaen ricada bulunmayı geçmemesi daha az cezayı gerektiren nitelikli bir hal olarak düzenlenmiş iken, yapılan değişiklikle daha az cezayı gerektiren bu hal madde metninden çıkarılmak suretiyle, yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı etkilemeye teşebbüs eyleminin iltimas derecesini geçmemesi halinin dahi iki ila dört yıl arasında hapis cezasıyla cezalandırılması gerektiği hüküm altına alınmıştır.
Davaların ve ceza soruşturmasının doğruluk, dürüstlük ve gerçeğe ulaşma ilkelerine uygun olarak görülüp yapılmasında ve bu suretle adaletin gerçekleşmesinde bütün tarafların, şüphelinin ve nihayetinde toplumu oluşturan her bireyin yararı bulunmaktadır. Bu nedenle, adil yargılanma hakkını ihlâl eden, yargılamanın veya soruşturmanın doğruluk, dürüstlük ve gerçeğe ulaşma ilkelerine uygun olarak yerine getirilmesi yönündeki toplumsal beklentiyi zedeleyen tutum ve davranışlar kanun koyucu tarafından yaptırıma bağlanmıştır.
Maddede tanımlanan suçun konusunu herhangi bir adli uyuşmazlık oluşturmaktadır. Bu uyuşmazlık, özel hukuk hükümlerine göre açılmış olan bir davaya ya da idare veya vergi mahkemesinde açılmış olan bir davaya konu olabileceği gibi ceza soruşturması veya kovuşturmasına konu olan bir suç olgusuna ilişkin uyuşmazlık da olabilecektir. Önemli olan uyuşmazlığın, herhangi bir davaya ya da soruşturma veya kovuşturmaya konu edilmiş olmasıdır.
Yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı etkilemeye teşebbüs suçunun işlenebilmesi için, yargı görevi yapanlar ile bilirkişi veya tanıkla doğrudan bir ilişki kurulması zorunlu olup, bu ilişkiyle beraber belirli bir yönde karar vermesi veya işlem tesis etmesi hususunda yargı görevi yapandan, gerçeğe aykırı mütalâa veya beyanda bulunması hususunda bilirkişiden veya tanıktan talepte bulunulması gerekmektedir.
Kamu hukuku veya özel hukuk ayırımı yapılmaksızın, her türlü uyuşmazlıkla ilgili olarak görülmekte olan davada veya yapılmakta olan soruşturmada, davanın taraflarından birinin, şüpheli veya sanığın, katılanın veya mağdurun lehine veya aleyhine sonuç doğuracak bir karar vermesi veya işlem tesis etmesi ya da gerçeğe aykırı mütalâa veya beyanda bulunması için, yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı hukuka aykırı olarak etkilemeye teşebbüs edilmesi suretiyle suçun işlenmesi mümkündür.
Suçun tanımında "hukuka aykırı olarak etkilemeye teşebbüs" unsuruna yer verildiğinden, suçun oluşabilmesi için, yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı etkileme girişiminin hukuka aykırı olması gerekmektedir.
Yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı hukuka aykırı olarak etkileme teşebbüsünde bulunulmasıyla suç tamamlanmış olup, suçun oluşabilmesi için, yargı görevi yapanın, bilirkişinin veya tanığın hukuka aykırı olarak kendisine iletilen talebi yerine getirerek herhangi bir karar vermesi veya işlem tesis etmesi ya da gerçeğe aykırı mütalâada veya beyanda bulunması gerekmemektedir.
Tanımlanan suçun maddi unsurları arasında yer alan hareket (fiil) unsuru, yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı davanın taraflarından birinin, şüpheli veya sanığın, katılanın veya mağdurun lehine veya aleyhine sonuç doğuracak bir karar vermesi veya bir işlem tesis etmesi ya da beyanda bulunması için hukuka aykırı olarak etkilemeye kalkışmaktır.
Bu suçun oluşabilmesi için, kasten hareket edilmesi yetmemekte bunun yanında failin belirli bir amaç doğrultusunda hareket etmesi, diğer bir ifadeyle suçu oluşturan fiili, gerçeğin ortaya çıkmasını engellemek veya bir haksızlık oluşturmak özel saikleri ile gerçekleştirmesi gerekmektedir. Nitekim bu hususa ilişkin madde gerekçesinde; "Bu suçun oluşabilmesi için, failin belirli bir amaç doğrultusunda hareket etmesi gerekmektedir. Failin, söz konusu suçu oluşturan fiili, gerçeğin ortaya çıkmasını engellemek veya bir haksızlık oluşturmak amacıyla, yani görülmekte olan bir davanın taraflarından birinin ya da yapılmakta olan bir soruşturma veya kovuşturmada şüpheli veya sanığın ya da davaya katılanın veya mağdurun leh veya aleyhine sonuç doğuracak bir karar verilmesini veya işlem tesis edilmesini ya da gerçeğe aykırı mütalaa veya beyanda bulunulmasını sağlamak amacıyla işlemesi gerekmektedir" açıklamasına yer verilmiştir.
Bu bilgiler ışığında somut olay değerlendirildiğinde;
Sanığın mahkeme başkanı olarak çalıştığı adliyede, tarafların bir kısmının hemşehrisi, bir kısmının ise avukat olan kızının müvekkili olduğu dosyalarda hakim ve Cumhuriyet savcılarını arayarak, ya iyi kişiler olduğunu belirttiği tutuklu sanıkların tahliye edilmesi ya dosyalara iyi bakılması ya da eylemlerin suç oluşturmayacağı ve kızının vekaletnamesinin gözden kaçırılmaması yönünde telkinlerde bulunduğu sabit olup, sanığın meslektaş olmalarından kaynaklanan yakınlığı ve sahip olduğu ağır ceza mahkemesi başkanlığı ünvanını kullanarak birlikte çalıştığı hakim ve Cumhuriyet savcılarını, görülmekte olan davalarda müşteki veya mağdurlar yönüyle haksızlık oluşturacak şekilde, sanıklar lehine karar vermeleri ve görüş açıklamaları yönünde hukuka aykırı olarak etkilemeye teşebbüs ettiği, ancak bu eylemleri karşılığında herhangi bir maddi menfaat temin etmediği anlaşıldığından, sanığın 2008-2009, 2009-2010 ve 2010 yıllarında gerçekleştirdiği eylemleri 5237 sayılı TCK'nun 277. maddesinin 6352 sayılı Kanunun 90. maddesi ile değişiklikten sonraki haline göre de yargı görevini yapanları etkileme suçunu oluşturmaktadır.
Anılan kanunun 277. maddesinin 6352 sayılı Kanunun 90. maddesi ile değişiklikten önceki halinde, eylemin hatıra binaen ricada bulunmak anlamına gelen iltimas derecesini geçmemesinin daha az cezayı gerektiren nitelikli bir hal olarak düzenlenmiş olması nedeniyle sanık lehine olup, Özel Dairece maddenin değişiklikten önceki son cümlesi uyarınca mahkumiyet hükmü kurulması usul ve kanuna uygundur.
Bu itibarla, sanığın 2008-2009, 2009-2010 ve 2010 yıllarında gerçekleştirdiği eylemler nedeniyle cezalandırılmasına ilişkin Özel Daire kararı isabetli olup, sanık müdafiinin temyiz itirazlarının reddiyle, Özel Daire mahkumiyet hükmünün, sanığın 2008-2009, 2009-2010 ve 2010 yıllarında gerçekleştirdiği eylemler yönüyle onanmasına karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan bir Genel Kurul Üyesi; "sanığın 2008-2009, 2009-2010 ve 2010 yıllarında gerçekleştirdiği eylemlerinin 5237 sayılı TCK'nun 277. maddesinin 6352 sayılı Kanunun 90. maddesi ile değişiklikten sonraki haline göre yargı görevini yapanları etkileme suçunu oluşturmadığından bahisle, Özel Daire kararının bozulması gerektiği" düşüncesiyle karşı oy kullanmıştır.
Diğer taraftan, yargılama süreci boyunca maddi gerçeğe ulaşma ve adaleti sağlama yolunda çaba harcayan, sanığı birebir gözlemleyen Özel Dairece, 5271 sayılı CMK'nun 231. maddesi uyarınca, sanığın kişilik özellikleri ve duruşmadaki tutum ve davranışları gözönünde bulundurularak, yeniden suç işlemeyeceği hususunda olumlu kanaate ulaşılmayarak hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilmiş olması, dosya kapsamına uygun ve yerindedir.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Yargıtay 4. Ceza Dairesinin 21.03.2013 gün ve 1-3 sayılı kararının,
A- 2005 yılı Nisan ayında gerçekleştirilmiş olan eylemle ilgili olarak, dava zamanaşımının gerçekleştiğinin gözetilmemesi isabetsizliğinden BOZULMASINA,
Ancak bu husus yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden, 1412 sayılı CMUK’nun 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 322. maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak, 2005 yılı Nisan ayında gerçekleştirilmiş olan eylem yönüyle sanık hakkındaki kamu davasının, 765 sayılı TCK’nun 102/4, 104/2 ve 5271 sayılı CMK’nun 223/8. maddeleri uyarınca DÜŞMESİNE,
B- 2008-2009, 2009-2010 ve 2010 yıllarında gerçekleştirilmiş olan diğer üç eylemle ilgili olarak ONANMASINA,
2- Dosyanın, Yargıtay 4. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 17.06.2014 günü yapılan müzakerede 2005 yılı Nisan ayında gerçekleştirilmiş olan eylemle ilgili olarak dava zamanaşımının gerçekleşip gerçekleşmediğine ilişkin uyuşmazlık konusu yönüyle oybirliğiyle, 2008-2009, 2009-2010 ve 2010 yıllarında gerçekleştirilmiş olan eylemlerin suç oluşturup oluşturmadığına ilişkin uyuşmazlık konusu yönüyle ise oyçokluğuyla karar verildi.

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU E. 2013/2-2445 K. 2015/1522 * ÖN İNCELEME DURUŞMASI KANUNDA YAZILI OLDUĞU ŞEKİLDE YAPILMALIDIR.

T.C.
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
E. 2013/2-2445
K. 2015/1522
T. 10.6.2015
DAVA : Taraflar arasındaki “boşanma” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 2.Aile Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 06.12.2012 gün ve 2011/1793 E-2012/1612 K sayılı kararın incelenmesinin davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 2.Hukuk Dairesinin 03.07.2013 gün ve 2013/6260 E-2013/18820 K sayılı ilamı ile ;
(…Mahkemece, "davalı vekilinin, cevap dilekçesinde hangi olayı hangi delille kanıtlayacağını bildirmediği" gerekçesiyle tanık dinletme talebinin reddine" karar verilerek, gösterdiği deliller toplanmadan sadece davacı tanıklarının beyanları ile sonuca gidilmiştir.
Davalı vekili, davaya süresinde cevap vermiş, hem davacının ileri sürdüğü vakıalar hakkında hem de davacının kusuruna ilişkin savunmasını bildirmiştir. Cevap dilekçesinde savunmanın dayanağı olarak ileri sürülen vakıaların hangi delillerle ispat edileceğine ilişkin bir bilgi yer almamıştır. Ne var ki cevap dilekçesindeki bu husustaki eksiklik, kanuni süre içinde olmak koşuluyla davalının delil gösterme ve delilerini sunma hakkını ortadan kaldırmaz. Diğer bir ifade ile davalı vekili, cevap dilekçesinde " savunmasını dayandırdığı vakıaları hangi delillerle ispat edileceğini" (HMK. md. 129/1-e) belirtmemiş olsa bile kanunda belirtilen süre içinde olmak koşuluyla delil gösterebilir. Çünkü, delil uyumazlığın çözümünde etkili olabilecek çekişmeli hususların ispatı için gösterilir. Çekişmeli hususlar ise ön inceleme duruşmasında tespit edilir. O halde ön inceleme duruşmasında tarafların anlaştıkları ve ayrıştıkları hususlar belirlenmeden; delil göstermeleri ve sunmaları da beklenemez. Ön inceleme duruşmasına davalı vekili mazeret bildirmiş, mahkemece mazereti kabul edilerek duruşma 18.10.2012 gününe bırakılmış, davalı vekili 18.10.2012 günlü oturuma gelmiş, tanık bildirme isteğini ifade etmiş, mahkemece, aynı oturumda tanık dinletme talebi reddedilmiştir. Davalı vekiline delillerini göstermesi ve sunması için bundan önce herhangi bir mehil verilmemiştir. Bu durumda davalı tarafın delil ( bu arada tanık) bildirme hakkı düşmüş değildir. Öyleyse davalı vekili tarafından gösterilen tanıklar usulünce davet edilip dinlenmeli ve tüm deliller birlikte değerlendirilerek sonucuna göre karar verilmelidir. Bu husus nazara alınmadan eksik inceleme ile hüküm kurulması davalının hukuki dinlenilme hakkının (HMK. md. 27) ihlali niteliğinde olup, bozma sebebidir. Hükmün açıklanan sebeple bozulması gerekmiştir…)
gerekçesi ile bozularak dosya yerine çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonucu mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
KARAR : Dava, TMK’nun 166/1 uyarınca evlilik birliğinin sarsılması hukuksal sebebine dayalı boşanma davası ile boşanmanın fer’isi niteliğindeki velayet, nafaka ve tazminat isteklerine ilişkindir.
Davacı, davalı inin evliliğin ilk günlerinden itibaren kendisine şiddet uyguladığını, hakaretlerde bulunduğunu, tehdit ettiğini, sürekli para talep ettiğini son olarak 19.12.2011 tarihinde telefonla arayarak kendisini ve yakınlarını öldürmekle, kaçırmakla ve tecavüz etmekle tehdit ettiğini belirterek evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedeniyle tarafların boşanmalarına, müşterek çocuğun velayetinin kendisine verilmesine, müşterek çocuk için aylık 400 TL tedbir ve iştirak nafakasına, boşanma ile yoksulluğa düşeceğinden lehine aylık 500 TL nafakaya, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 70.000 TL. maddi ve 100.000 TL manevi tazminata hükmedilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı, evlilik birliğinin sona ermesini gerektirecek bir sebep bulunmaması ve ini sevdiği gerekçesi ile öncelikle davanın reddine karar verilmesini, mahkemece boşanmaya karar verilmesi halinde ise; davalının evlilik birliğinin sona ermesinde tam kusurlu olması sebebiyle müşterek çocuğun velayetinin kendisine verilmesini, çocuk için 250 TL iştirak nafakasına, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak koşulu ile lehine 50.000 TL maddi ve 50.000 TL manevi tazminata hükmedilmesini talep etmiştir.
Mahkemece; davalı vekilinin cevap dilekçesinde hangi olayı hangi kanıtla kanıtlayacağını bildirmediği gerekçesi ile ve yine HMK’nın 129/e-194 ve 145.madde hükümleri uyarınca tanık dinletme isteği reddedilmiş, davalının davacı ine darp uyguladığı ve hakaret ettiği , boşanmaya neden olan olaylarda davalının tam kusurlu olduğu ve davacıya atfı kabil kusur bulunmadığı gerekçesi ile davanın kabulü ile tarafların TMK’nın 166/1 maddesi uyarınca boşanmalarına karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde gösterilen sebeplerle bozulmuştur.
Yerel mahkemece, önceki kararda direnilmiş, hükmü davalı vekili temyiz etmiştir.
Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; cevap dilekçesinde savunmanın dayanağı olarak ileri sürülen vakıaların hangi delillerle ispat edileceğini belirtmeyen davalının delil gösterme ve delillerini sunma hakkının ortadan kalkıp kalkmadığı, ön inceleme duruşmasında tarafların anlaştıkları ve uyuşamadıkları hususlar belirlenmeden taraflardan delil gösterme ve sunmalarının beklenip beklenemeyeceği, HMK’nın 137 maddesinde belirlenen ön inceleme duruşmasında taraflara delillerini sunmak için süre verilmesinin koşulları ;bunların sonucu olarak davalının hukuki dinlenilme hakkının ihlal edilip edilmediği noktasında toplanmaktadır.
Hukuk Genel Kurulunca yapılan görüşmeler sırasında davalı vekilinin ön inceleme duruşmasına mazeret bildirmesi ve mazeretinin de mahkemece kabul edilmesi ve 6100 sayılı HMK’nun 137/2 maddesi hükmü gözetilerek mahkemece yapılan ön inceleme duruşmasının usulüne uygun bir ön inceleme olup olmadığı, usulüne uygun ön inceleme olmadığı kabul edilirse ön inceleme duruşması usule uygun yapılmadan tahkikat duruşmasına geçilip geçilemeyeceği öncelikli olarak tartışılmıştır.
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile usul hukukumuzda ilk derece yargılamasının beş temel aşamadan oluşması öngörülmüştür. Bunlar sırası ile; dilekçelerin karşılıklı verilmesi, ön inceleme, tahkikat, sözlü yargılama ve hükümdür. Bu aşamalar içinde yeni olan ise ön inceleme aşamasıdır.
Yargılamanın gereksiz yere uzamasının engellenmesi; mahkemenin ve tarafların yargılamada gereken hazırlığı davanın başında yapmasının sağlanması bakımından, Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile dilekçelerin verilmesinden sonra ve tahkikat aşamasından önce gelmek üzere "ön inceleme" adıyla yeni bir yargılama aşaması kabul edilmiştir (H. Pekcanıtez/O. Atalay/ M.Özekes, Medeni Usul Hukuku, 11 Bası, 2011, s.375-376).
6100 sayılı HMK’nın 137.maddesinde, ön incelemenin kapsamı, HMK 138.maddesinde ön inceleme aşamasında dosya üzerinden dava şartları ve ilk itirazlar hakkında verilecek kararlar, HMK 139.maddesinde öninceleme duruşmasına davet, HMK140. maddesinde ise yapılması zorunlu olan ön inceleme duruşması düzenlenmiştir.
6100 sayılı HMK ön incelemenin kapsamı başlıklı 137.maddesinde “dilekçelerin karşılıklı verilmesinden sonra ön inceleme yapılacağı, 138.madde dikkate alınarak öncelikle dava şartları ve ilk itirazlar hakkında dosya üzerinden karar vereceği, dava şartları ve ilk itirazlar hakkında gerektiği takdirde kararını vermeden önce, bu konuda tarafları ön inceleme duruşmasında dinleyebileceği, ön inceleme duruşmasında tarafların iddia ve savunmaları kapsamında uyuşmazlık konularını tam olarak belirleyebileceği, hazırlık işlemleri ile tarafların delillerini sunmaları ve delillerin toplanması için gereken işlemleri yapacağı, tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebileceği davalarda onları sulhe veya arabuluculuğa teşvik edeceği ve bu hususların tutanağa geçirileceği belirtilmiştir. Ön inceleme duruşmasında dava şartları ve ilk itirazlar ile sınırlı olmak üzere tanık dinleme, belge inceleme, bilirkişi görüşü alma, keşif yapma ve yemin teklif etme gibi işlemler yapılabilir, ancak tahkikata yönelik işlemler yapılamaz.
HMK 137.maddenin ikinci fıkrasında ise ön inceleme tamamlanmadan ve gerekli kararlar alınmadan tahkikata geçilemeyeceği ve tahkikat için duruşma günü verilemeyeceği düzenlenmiştir. Gereksiz duruşmalara ilişkin uygulamadaki eski alışkanlıkların devam etmesinin kesin olarak önüne geçilmesi amacıyla Kanun koyucu, ön inceleme aşaması tamamlanmadan ve bu aşamada alınması gereken kararlar alınmadan tahkikat aşamasına geçilmesini ve tahkikat için duruşma günü belirlenmesini kesin bir ifade ile (emredici nitelikteki bir düzenlemeyle) yasaklamıştır (H. Pekcanıtez/O. Atalay/M.Özekes, a.g.e., s.375-376).
Tüm bu hususlar dikkate alındığında, dilekçeler aşaması tamamlandıktan sonra öncelikle dosya üzerinden dava şartları ve ilk itirazların incelenmesi; bu konularda olumlu veya olumsuz bir karar verilmesi, dosya üzerinden karar verilemeyen dava şartları ile ilk itirazlar hakkında karar verilmek ve diğer ön inceleme işlemlerini yapmak üzere tarafların öninceleme duruşmasına davet edilmesi, 6100 sayılı HMK 137 ve 140 maddelerine göre ön inceleme duruşmasında gerekli usul işlemleri yapıldıktan sonra, tahkikat duruşmasına geçilmesi gerekir.
Somut olayda; dava 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun yürürlüğe girdiği 01.10.2011 tarihinden sonra 26.12.2011 tarihinde açılmıştır. Mahkemece 01.06.2012 tarihli tensip tutanağı ile ön incelemenin duruşmalı yapılmasına ve ön inceleme duruşmasının 12.07.2012 gününe bırakılmasına karar verilmiştir. Mahkemece ön inceleme günü olarak belirlenen 12.07.2012 tarihli oturuma davalı vekili mazeret bildirmiş, mahkemece davalı vekilinin mazereti kabul edilmiştir. Ön inceleme duruşması olarak belirlenen oturumda davacı vekilinin dava dilekçesi içeriğini ve talepleri tekrar eden beyanı ve imzası alınmış ve duruşma, ön inceleme aşamasının tamamlanıp tamamlanmadığı ve tahkikata geçilip geçilmediği belirtilmeksizin 18.10.2012 gününe bırakılmıştır.
Davalı vekilinin ön inceleme duruşmasına mazeret bildirmesi ve mahkemece bu mazeretin haklı görülerek kabul edilmesi göz önüne alındığında bu halde yeni bir ön inceleme duruşma günü tayin edilerek, ön incelemede yapılması gereken usul işlemlerinin (HMK.m.140) yapılması, tarafların anlaştıkları ve anlaşmadıkları hususların tek tek tespit edilmesi, ön inceleme sonuç tutanağı düzenlenip bu tutanağın taraflara imzalatılması ve ön inceleme aşamasında yapılması gereken işlemler yapıldıktan sonra tahkikata geçilmesi gerekirken ön inceleme duruşması usulüne uygun yapılmadan tahkikat aşamasına geçilerek davanın esası hakkında karar verilmesi doğru bulunmamıştır. .
O halde yukarıda açıklandığı üzere direnme kararının ön inceleme duruşmasının usulüne uygun olarak yapılmaması nedeniyle kararın, değişik gerekçe ile bozulması gerekmiştir.
SONUÇ : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda açıklanan değişik nedenlerden dolayı usulden BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, 10.06.2015 gününde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğu ile karar verildi.

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU E:2013/18-1755 K:2015/1039 *VELAYET VE BOŞANMA HAKKI ÇOCUĞUN SOYADININ DEĞİŞTİRİLMESİ HAKKI VERMEZ

 

 

YARGITAY

HUKUK GENEL KURULU

Esas Numarası: 2013/18-1755

Karar Numarası: 2015/1039

Karar Tarihi: 13.03.2015

 

 

 

Taraflar arasındaki 'soyadı değişikliği' davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara Batı 4. Asliye Hukuk ( Kapatılan Sincan 4. Asliye Hukuk ) Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 23.01.2013 gün ve 2012/216 E. 2013/12 K. sayılı kararın incelenmesi davalı temsilcisi tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 18. Hukuk Dairesinin 09.05.2013 gün ve 2013/5954 E. 2013/7893 K. sayılı ilamı ile;

 

( … Davacı vekili dava dilekçesinde; davacının eski eşi A. G. ile olan evliliklerinden kızı F.M. G.'ın dünyaya geldiğini, daha sonra aralarında çıkan anlaşmazlık nedeniyle boşandıklarını ve küçüğün velayetinin kendisine verildiğini, boşanmadan dolayı annenin soyadı ile kızı F.M.'in soyadlarının farklı hale geldiğini bu durumun çocuğu okulda rahatsız ettiğini ve psikolojik olarak rahatsızlık duyduğunu ileri sürerek F.M. G.'ın soyadının annesinin soyadı olan İ. şeklinde değiştirilmesini istemiş, mahkemece davanın kabulüne karar verilmiştir.

 

Dosya içindeki bilgi ve belgelerden; davacı ile dava dışı A. G.'ın evliliklerinden 09.08.2003 tarihinde soyadının değiştirilmesi istenen F.M. G.'ın dünyaya geldiği, davacı Z.S. ile A.'ün Bağcılar Aile Mahkemesinin 25.07.2007 gün ve 2005/1488-2007/658 sayılı kararı ile boşandıkları, mahkemece dava dışı baba ile çocuk F.M. G. arasında şahsi ilişki tesisine karar verildiği, F.M.'in velayetinin davacı anne Z.S.'e bırakıldığı anlaşılmaktadır.

 

2525 sayılı Soyadı Kanununun 4. maddesinin ikinci fıkrasının 'evliliğin feshi veya boşanma hallerinde çocuk anasına tevdi edilmiş olsa bile babasının seçtiği veya seçeceği soyadı alır' şeklindeki birinci cümlesinin Anayasa Mahkemesince iptal edilmesinden sonra bilhassa boşanmalar sebebiyle somut olayda olduğu gibi zaruri nedenlerle velayetin anneye bırakılması hallerinde velayet hakkına sahip annelerin çocuklarına kendi soyadlarını vermek için bir çaba içine girip bu tür soyadı değişikliği davalarını açtıkları görülmektedir.

 

2525 sayılı Kanunun 4.maddesindeki düzenlemenin, Yasanın genel gerekçesinden de anlaşılacağı gibi Soyadı Kanununun, ilk defa soyadı alınması ile ilgili olduğu ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 321. maddesindeki hüküm karşısında, bu kuralın günümüzde sadece bazı istisnai durumlarda uygulanabilmesinin söz konusu olduğu Anayasa Mahkemesince de kabul edilmektedir. Yüksek Mahkeme sözü edilen maddeyi Türk Medeni Kanununun 335 ve 366. maddeleriyle Anayasanın 10. ve 41. maddelerine aykırılığı nedeniyle iptal etmiştir. Tüm bu maddeler, velayet hakkının kullanılmasında kadın ve erkeğin birbirlerine eşit oldukları ilkesini ön plana çıkarmaktadır. Eski 743 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun eşitliğe aykırı hükümleri, bu yasanın yürürlükten kaldırılmasıyla son bulmuştur.

 

Birleşmiş Milletler Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesi hükümleri ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarında da çok geçerli nedenlerin varlığı dışında yalnızca cinsiyete dayalı bir farklı muamelenin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 14. maddesinde düzenlenen ayrımcılık yasağını ihlal ettiği kabul edilmektedir. Eşitlik ilkesi, Anayasa Mahkemesinin kararında da değinildiği gibi aynı konumda bulunan kadın ve erkeğin yasalar önünde eşit haklara sahip olmasını gerektirir. Durumdan vazife çıkartarak ya da geçici elde edilmiş bazı hak ve imkanlardan yararlanarak kadın veya erkeğin kendi lehine bir üstünlük yarışına girmesine yasalar milli ve evrensel hukuk düzeni izin vermez. İptal kararına konu olan yasa maddesini Kanunun kabul edildiği 21.06.1934 tarihinin koşullarına göre misyonunu tamamlamış bulunmaktadır. Aradan geçen zaman içinde yukarıda kısmen değinilen hukuki gelişmeler karşısında iptalinden başka bir çare de kalmamıştır. Bununla birlikte 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 321. maddesi Anayasa Mahkemesinin incelemesinden geçmiş olup 'çocuk, ana ve baba evli ise ailenin' soyadını taşıyacağı hükmünün anayasaya aykırı olmadığına karar vermiştir.Buradaki 'aile' deyiminden babanın anlaşılacağı Anayasa Mahkemesince de kabul edilmiştir ( Anayasa Mahkemesinin 02.07.2009 gün ve 2005/114-2009/105 sayılı kararı ). Buna karşılık Türk Medeni Kanununun sözü edilen bu maddesindeki 'evli değilse ananın' ibaresi Anayasanın 10 ve 41. maddelerine aykırı bulunarak baba lehine iptal edilmiştir. Bu madde iptal edilmezden önce anne ve babanın sonradan evlenmesi ( Türk Medeni Kanununun 292. maddesi ) ile yine, aynı Kanunun 27. maddesine bağlı haklı nedenlerden dolayı soyadının değiştirilmesi halleri dışında çocuk babanın soyadını tanıma vs. sebeplerle alamamakta idi.

 

O halde bir çocuğa soyadı verilmesi için o çocuğun doğum tarihinde annesi ile babasının evli olup olmadığına bakmak gerekir. Doğum gününde anne ve baba evli ise çocuk babanın, diğer bir anlatımla ailenin soyadını alacaktır. Çocuğun soyadı bu surette belirlendikten sonra onun soyadını velayet hakkına vesair nedenlere dayanarak değiştirmek Türk Medeni Kanununun 321. maddesindeki düzenleme karşısında mümkün değildir. Ancak çocuk, ergin olduktan sonra Türk Medeni Kanununun 27. maddesindeki koşulların varlığı halinde soyadını her zaman değiştirmek hakkına sahiptir. Velayet hakkı anne ve baba için normal şartlarda çocuğun ergin olmasına yani on sekiz yaşını tamamlamasına kadar devam eden geçici bir haktır. Evliliğin sonradan boşanma gibi nedenlerle ortadan kalkması hallerinde velayet hakkının sırf anneye verilmiş olması onun soyadının değiştirilmesi için haklı bir neden sayılmadığı gibi hukuki mevzuat da buna cevaz vermemektedir. Bir an için mevzuatın böyle bir duruma izin verdiği kabul edilse dahi sonradan gelişen sebeplerden dolayı çocuğun yararı açısından velayetin babaya yeniden verilmesi hallerinde bu kez baba, velayet hakkına dayanarak tekrar çocuğun soyadını değiştirmek isteyecektir. Madem ki velayet kimde ise çocuk onun soyadını taşıyacaktır o halde baba bu haktan mahrum edilemez. Böyle bir uygulamanın nüfus kütüklerindeki kaydın güvenilirliği ve istikrarı zedeleyeceği gibi asıl bu gibi uygulamalar çocuğun ruh hali üzerinde çok derin ve etkili travma yaratacaktır. Yargı mercileri bu durumu gözeterek anne ile babanın ya da ailelerin çocuk üzerinden inatlaşarak onun yararlarını hiçe sayıp, hukuken oluşmuş statüleri gerçek dışı ve yapay sebeplerle değiştirmeye çalışmalarına izin vermemeleri, söz konusu istemlerine alet olmamaları gerekir.

Somut olaya gelince; soyadının değiştirilmesi istenen F.M. G.'ın doğum günü olan 09.08.2003 tarihinde anne ve babası resmen evlidir. Çocuk evlilik içinde doğmuştur ve Türk Medeni Kanununun 321. maddesine göre ailenin diğer bir deyimle babanın soyadını almıştır. Böylece bu çocuk reşit oluncaya kadar veya baba Türk Medeni Kanununun 27. maddesindeki koşulları kanıtlayarak soyadını değiştirmedikçe soyadı değiştirme konusu yasal olarak kapanmıştır. Bu çocuğun anne ve babasının sonradan 19.01.2009 tarihinde boşanmış olması sadece boşanma ve velayet hakkı nedeniyle anneye böyle bir dava açma hakkı bahşetmez. Boşanma ilamı uyarınca babasının çocukla kişisel ilişki tesis etme hakkı bulunması ve bu nedenle anne ve babanın ister istemez karşılaşması dikkate alındığında davacının dilekçesinde ileri sürdüğü iddiaların hukuki bir dayanağı bulunmadığı gibi soyadı değişikliğinin çocuğun evlilik içinde doğmakla kazandığı meşru statüye ve onun menfaatlerine zarar vereceği gerçeği karşısında mahkemece davanın reddine karar verilmesi gerekirken, kabulü doğru görülmemiştir… ),

 

Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

 

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

 

KARAR : Dava eşinden boşanan kadının, evlilik birliği içerisinde doğan ve velayeti kendisine ait olan küçük çocuğunun boşandığı kocasının değil kendisinin soyadını kullanmasına izin verilmesi, olmadığı taktirde iki soyadını birlikte kullanmasına izin verilmesi ve bu hususta nüfus kayıtlarının düzeltilmesi isteğine ilişkindir.

 

Davacı vekili, müvekkili Z.S. İ. ile dava dışı eski eşi A. G.'ın boşandıklarını, müşterek çocukları F.M. G.'ın velayetinin annesi davacı Z.S. İ.'a verildiğini, ortak çocuk F.M.'in anne babasının çok küçükken ayrılmış olması ve babasının İzmir'de, çocuğun da annesi ile birlikte Ankara'da yaşaması ve çok seyrek olarak babası ile görüşebilmesi gibi sebeplerle babası ile yakın bir ilişki kuramadığını, halen ilköğretim öğrencisi olan F.M.'in annesinin soyadının İ., kendisinin soyadının ise babasının soyadı olan G. olmasını okulda büyük sorun haline getirdiğini, anne babasının boşanmış olduğunu arkadaşlarına açıklamak zorunda kalmasının çocuğu psikolojik olarak yıktığını, F.M.'in, okulda ve arkadaş çevresinde soyadının İ. olduğunu söylediğini, G. soyadını kullanmaktan imtina ettiğini, bu sebeplerle müvekkilinin soyadının İ. olarak değiştirilmesine, bu talebin kabul görmemesi halinde soyadının G. İ. olarak değiştirilmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

 

Davalı Nüfus Müdürlüğü temsilcisi; 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 321. madde hükmüne göre nesebi düzgün olan çocuğun babanın soyadını taşıyacağını, somut uyuşmazlıkta soyadı değişikliğine kanunen engel bulunduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.

 

Mahkemece ' … 2525 sayılı Soyadı Kanunu'nun 4. maddesinin 2. fıkrasında 'evliliğin feshi veya boşanma hallerinde çocuk anasına tevdi edilmiş olsa bile babasının seçtiği veya seçeceği soyadını alır' biçimindeki 1. cümlesinin iptaline ilişkin anılan Anayasa Mahkemesi kararında anlatıldığı üzere boşanan çocuğun özellikle velayeti annesine verilmesine rağmen, babasının soyadını taşımak durumunda kalmasının çocuk yönünden ayrımcılığa neden olduğu ve bu kapsamda eşitlik ilkesine aykırı bulunduğunun değerlendirilmiş olmasına, uluslararası hukuk belgelerinde kadın erkek eşitliğini düzenleyen hükümlere yer verilmiş olması ve bu kapsamda ülkemizce de imzalanarak kabul edilen uluslararası sözleşmeler ile Çocuk Hakları Sözleşmesi ve bu belirtilen sözleşmeler kapsamında, uluslararası sözleşmelerin ve özellikle Anayasanın 10 ve 41. maddesi, eşitlik ilkesi ve çocukların korunmasına ilişkin evrensel hükümleri nazara alındığında, mevcut hali itibari ile Anayasaya ve uluslararası sözleşmelere uygun bulunmayan TMK'nın 321, 335 ve 336 maddesi kapsamında çocuğun reşit oluncaya kadar babasının soy ismini taşımaya devam ettirilerek, reşit olduğunda dilediği soy ismi kullanma hakkı tanınarak, söz konusu talep yönünden vaki davaların kabul edilmemesi halinde anlatılan biçimde Anayasaya, eşitlik kurallarına ve cinsiyet ayrımcılığı ve diğer ayrımcılıkları önlemeye ilişkin uluslararası sözleşmelere aykırı davranmış olunacağı ve tüm bu değerlendirmeler ışığında davacının talebinin hukuka, hakkaniyete, Anayasal kurallara ve Anayasa hükmü niteliği taşıyan uluslararası sözleşmelere uygun meşru bir talep olduğu değerlendirilerek, her ne kadar yürürlükte bulunsa da TMK'nın 316. maddesinin hukuka, Anayasaya ve uluslararası Sözleşmelere uygun bulunmaması nedeni ile yasa hükmüne itibar edilmeyerek davalı tarafın savunduğu gerekçeler ve Anayasa hükümlerinin yasadan önce uygulanacak olması nedeni ile bu konuda Türk Medeni Kanunu 321 maddesi kapsamında davanın reddi gerektiği yönündeki Yüksek Yargıtay İçtihatlarına da itibar edilmeyerek, davanın hukuka ve hakkaniyete uygun olduğu' gerekçesiyle davanın kabulüne, küçüğün annesinin soyadı olan İ. soyadını kullanmasına ve nüfus kayıtlarının bu şekilde değiştirilmesine dair verilen karar; davalı temsilcisinin temyizi üzerine; Özel Daire tarafından yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuş, Mahkemece; önceki gerekçelerle direnme kararı verilmiştir.

 

Direnme kararı davalı temsilcisi tarafından temyiz edilmiştir.

 

Uyuşmazlık eşinden boşanan kadının, evlilik birliği içerisinde doğan ve velayeti kendisine ait olan küçük çocuğunun; boşandığı kocasının değil kendisinin soyadını kullanmasına ya da her iki soyadını birlikte kullanmasına izin verilip verilemeyeceği noktasında toplanmaktadır.

 

2525 sayılı Soyadı Kanunu'nun 4. maddesinin ikinci fıkrasının 'evliliğin feshi veya boşanma hallerinde çocuk anasına tevdi edilmiş olsa bile babasının seçtiği veya seçeceği soyadını alır' şeklindeki düzenlemenin, kanunun genel gerekçesinden de anlaşılacağı gibi Soyadı Kanunu'nun, ilk defa soyadı alınması ile ilgili olduğu ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 321. maddesindeki hüküm karşısında, bu kuralın günümüzde sadece bazı istisnai durumlarda uygulanabilir olduğunu belirten Anayasa Mahkemesi maddeyi Türk Medeni Kanunu'nun 335 ve 366. maddeleriyle Anayasanın 10. ve 41. maddelerine aykırılığı nedeniyle iptal etmiştir.

 

Tüm bu maddeler, velayet hakkının kullanılmasında kadın ve erkeğin birbirlerine eşit oldukları ilkesini ön plana çıkarmaktadır. Mülga 743 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun eşitliğe aykırı hükümleri, bu yasanın yürürlükten kaldırılmasıyla son bulmuştur.

 

Eşitlik ilkesi, Anayasa Mahkemesinin kararında da değinildiği gibi aynı konumda bulunan kadın ve erkeğin yasalar önünde eşit haklara sahip olmasını gerektirir.

 

Birleşmiş Milletler Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesi hükümleri ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarında da çok geçerli nedenlerin varlığı dışında yalnızca cinsiyete dayalı farklı muamelenin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 14. maddesinde düzenlenen ayrımcılık yasağını ihlal ettiği kabul edilmektedir.

 

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu ( TMK )'nın konuya ilişkin ve 'Soyadı' başlıklı 321. maddesinde,

 

'Çocuk, ana ve baba evli ise ailenin: evli değilse ananın soyadını taşır…' düzenlemesi yer almaktadır.

 

Türk Medeni Kanunu'nun 321. maddesinin gerekçesinde ise '… maddeye göre çocuk, ana ve baba birbirleriyle evli ise ailenin, birbirleriyle evli değilse yani çocuk yasal olmayan bir birleşme sonucunda dünyaya gelmişse ananın soyadını taşır. Baba ile çocuk arasında tanıma ve babalık hükmü ile soybağı kurulduğu halde dahi çocuk ananın soyadını alacaktır. …' denilmektedir.

 

Bilindiği üzere, soyadı aileleri ayırmaya yarayan bir simge olup her vatandaş kanunda öngörülen şekilde usulüne uygun bir soyadı taşımak zorundadır.

TMK'nın 321. maddesi son derece açık olup anılan madde uyarınca anne baba evli değilse ve çocuk baba tarafından tanınmışsa veya çocuk hakkında babalığa dair bir hüküm yoksa çocuk ancak annenin soyadını alır ve annenin bekarlık hanesine kaydedilir.

 

Bu nedenle evlilik içinde doğan bir çocuk diğer bir deyişle annesi ile babası evli olan bir çocuk erginliğe erişinceye kadar babanın soyadını taşımakla yükümlüdür; erginliğe eriştikten sonra haklı sebep varsa soyadını değiştirmek üzere dava açma yoluna gidebilir.

 

Uyuşmazlığın çözümünde velayet hakkının niteliğinin de değerlendirilmesi gerekmektedir.

 

Bilindiği üzere, velayet hakkı anne ve baba için normal şartlarda çocuğun ergin olmasına yani on sekiz yaşını tamamlamasına kadar devam eden geçici bir haktır. Evliliğin sonradan boşanma gibi nedenlerle ortadan kalkması hallerinde velayet hakkının sırf anneye verilmiş olması onun soyadının değiştirilmesi için haklı bir neden sayılmadığı gibi hukuki mevzuat da buna cevaz vermemektedir. Bir an için mevzuatın böyle bir duruma izin verdiği kabul edilse dahi sonradan gelişen sebeplerden dolayı çocuğun yararı açısından velayetin babaya yeniden verilmesi hallerinde bu kez baba, velayet hakkına dayanarak tekrar çocuğun soyadını değiştirmek isteyecektir. Velayet hakkı kimde ise çocuk onun soyadını taşıyacak ise baba da bu haktan mahrum edilemez. Böyle bir uygulama ise nüfus kütüklerindeki kaydın güvenilirliği ve istikrarı zedeleyeceği gibi asıl bu gibi uygulamaların çocuğun ruh hali üzerinde çok derin ve etkili travma yaratacağı açıktır.

 

Mevzuatımızda çocuğun velayetinin verildiği kişinin soyadını taşıyacağı yönünde bir düzenleme bulunmadığı gibi 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 321. maddesi Anayasa Mahkemesinin incelemesinden geçmiş olup 'çocuk, ana ve baba evli ise ailenin' soyadını taşıyacağı hükmünün Anayasa'ya aykırı olmadığına karar verilmiştir. Buradaki 'aile' deyiminden babanın anlaşılacağı Anayasa Mahkemesince de kabul edilmiştir ( Anayasa Mahkemesinin 02.07.2009 gün ve 2005/114-2009/105 sayılı kararı ).

 

Buna karşılık Türk Medeni Kanununun sözü edilen bu maddesindeki 'evli değilse ananın' ibaresi Anayasanın 10 ve 41. maddelerine aykırı bulunarak baba lehine iptal edilmiştir. Bu madde iptal edilmezden önce ise anne ve babanın sonradan evlenmesi ( Türk Medeni Kanunu'nun 292. maddesi ) ile yine, aynı Kanun'un 27. maddesine bağlı haklı nedenlerden dolayı soyadının değiştirilmesi halleri dışında çocuk babanın soyadını tanıma vs. sebeplerle alamamakta idi.

 

Kaldı ki, ana babanın evlilik birliği içinde birlikte verecekleri bir karar ile bile çocuğun soyadını değiştirmeleri mümkün olmadığından, eşitlik ilkesinin ihlal edildiğinden bahsedilemez.

 

O halde Hukuk Genel Kurulunun 25.12.2013 gün ve 2013/18-464 E. 2013/1698 K. sayılı kararında da benimsendiği üzere, bir çocuğa soyadı verilmesi için o çocuğun doğum tarihinde annesi ile babasının evli olup olmadığına bakmak gerekir. Doğum gününde anne ve baba evli ise çocuk babanın, diğer bir anlatımla ailenin soyadını alacaktır. Çocuğun soyadı bu surette belirlendikten sonra onun soyadını velayet hakkına vesair nedenlere dayanarak değiştirmek Türk Medeni Kanunu'nun 321. maddesindeki düzenleme karşısında mümkün değildir. Ancak çocuk, ergin olduktan sonra Türk Medeni Kanunu'nun 27. maddesindeki koşulların varlığı halinde soyadını her zaman değiştirmek hakkına sahiptir.

 

Somut olayda soyadının değiştirilmesi istenen F.M. G.'ın doğum günü olan 09.08.2003 tarihinde anne ve babası resmen evlidir. Çocuk evlilik içinde doğmuştur ve Türk Medeni Kanunu'nun 321. maddesine göre babanın soyadını almıştır.

 

Yukarıda yapılan açıklamaların ışığında çocuk reşit oluncaya kadar veya baba Türk Medeni Kanunu'nun 27. maddesindeki koşulları kanıtlayarak soyadını değiştirmedikçe soyadı değiştirme mümkün değildir. Sadece boşanma ve velayet hakkı anneye çocuğun soyadı değişikliği için dava açma hakkı vermez.

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında bir kısım üyeler tarafından, Anayasa Mahkemesinin iptal kararı ile, çocuğun talebi doğrultusunda uluslararası sözleşmelere uygun olan direnme kararının onanması gerektiği görüşü dile getirilmiş ise de, bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.

 

O halde, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

 

SONUÇ : Davalı İdare temsilcisinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, 13.03.2015 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararları – İHALE İLE ALINAN YERDEN KİRACININ TAHLİYESİ,DÜKKANIN YIKILMASI, TAZMİNATIN REDDİ

T.C
YARGITAY HUKUK GENEL KURUL KARARI
ESAS NO.2010/4-220
KARAR NO.2010/269
KARAR TARİHİ:12.05.2010

GAYRIMENKULÜN İHALE İLE SATIN ALINMASI – KİRACIYA TAHLİYE EMRİ DÜZENLENMESİ – KİRACININ İCRANIN ERTELENMESİ İSTEMLİ TEMYİZ ETMESİ – KARAR BEKLENMEDEN DÜKKANIN YIKILARAK İÇİNDEKİ MALLARA ZARAR VERİLMESİ – MADDİ VE MANEVİ TAZMİNAT DAVASININ REDDİ.

ÖZET: Davacı, kiracı olarak bulunduğu taşınmazın ihale sonucunda davalıya satıldığını, hakkında tahliye emri düzenlendiğini, tahliye emrinin durdurulması istemiyle açtığı davanın reddine ilişkin kararı icranın ertelenmesi istemli olarak temyiz ettiğini, icranın geri bırakılması kararını sunmak üzere kendisine verilen 30 günlük süre içinde davalının yıkım işlemlerini başlatması sonucu eşyasının zarara uğradığı iddiasıyla maddi ve manevi tazminat isteminde bulunmuşsa da talep reddedilmiştir.

Davalının 28.4.2004 günü gerçekleştiği tahliye eylemi hukuka aykırıdır. Ancak, davacının da bu süreç içindeki tutum ve davranışları bölüşük kusur niteliğindedir. Bu durumda, davalının maddi tazminat istemi yönünden sorumluluğu bulunduğu benimsenerek zararın kapsamı belirlenmeli, davacının da bölüşük kusuru bulunduğu gözetilerek belirlenen maddi tazminat tutarından uygun bir indirim yapılmalıdır.

Taraflar arasındaki ‘‘Maddi ve manevi tazminat’’ davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce davanın reddine dair verilen 14.02.2008 gün ve 2005/180 E-2008/57 K. Sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 27.04.2009 gün ve 2008/10868-2009/5914 sayılı ilamı ile ;

(‘‘…..1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davacının manevi tazminat istemine ilişkin temyiz itirazları reddedilmelidir.

2-Davacının maddi tazminat istemine yönelik temyiz itirazlarına gelince; dava, haksız eylem nedeniyle uğranılan zararın ödetilmesi istemine ilişkindir. Yerel mahkemece istem reddedilmiş; karar davacı tarafından temyiz olunmuştur.

Davacının kiracı olarak oturduğu taşınmaz ihale sonucunda davalı tarafından satın alınmış ve davacı hakkında tahliye emri düzenlenmiştir. Tahliye emrinin durdurulması istemi ile açtığı davanın reddine ilişkin karar, davacı tarafından icranın ertelenmesi istemli olarak temyiz edilmiş ve davacıya 26.04.2004 gününde icranın ertelenmesine ilişkin kararı sunması için 30 günlük süre verilmiştir. Davalı tarafından 28.04.2004 günü davacının da taşınmazda bulunduğu sırada yıkım işlemleri başlatılmış ve dava konusu eşyaya zarar verilmiştir.

Davacı, icranın ertelenmesi kararının sunulması için tanınan süre içerisinde yapılan tahliye işlemlerinin hukuka aykırı olduğu ileri sürülerek uğradığı zararın ödetilmesini istemiştir.

Yerel mahkemece, davacının taşınmazı tahliye edilmediği ve zararın doğumuna neden olduğu gerekçesiyle istemin tümden reddine karar verilmiştir.

Davacı, tahliye emrinin durdurulması isteminin reddine ilişkin karara karşı temyiz yoluna başvurmuş ve davacıya icranın ertelenmesi kararı sunulması için 26.04.2004 günü 30 günlük süre tanınmıştır. Davacının bu yasal hakkını kullanmasını bekleyerek, 30 günlük içerinde tahliyeye yönelik eylem ve işlemlerde bulunmaması gereken davalının 28.04.2004 günü gerçekleştirdiği tahliye eylemi hukuka aykırıdır. Ancak, davacının da taşınmazın tahliyesine ilişkin süreç içerisindeki tutum ve davranışları bölüşük kusur niteliğindedir. Şu durumda, davalının maddi tazminat istemi yönünden sorumluluğu bulunduğu benimsenerek zararın kapsamı belirlenmeli, davacının da bölüşük kusuru bulunduğu gözetilerek belirlenen maddi tazminat tutarından uygun bir indirim yapılmalıdır.

Yerel mahkemece açıklanan yönler gözetilmeyerek, yerinde olmayan yazılı gerekçeyle istemin tümden reddedilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir….’’)

Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Davacı, çekişmeli taşınmazı gözlükçü olarak kiraladığını, taşınmazın bulunduğu binanın ortaklığın giderilmesi davası sonucu davalıya satıldığını, davalının tahliye emri gönderdiğini, buna karşın tahliye emrinin iptali için dava açtığını, dosya Yargıtay aşamasında iken İcra Müdürlüğü’nden tehiri icra kararı getirmek üzere 26.04.2004 tarihinde 30 gün süre almasına rağmen, bu süreye uyulmayarak, davalının dükkanının içinde bulunduğu binayı yıktığını ve gözlüklerinin zarar gördüğünü, kendisinin de küçük düştüğünü ileri sürerek, maddi ve manevi tazminat isteminde bulunmuştur.

Mahkemece, davacının kendi kusuru ile zarara sebebiyet verdiği gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.

Özel Dairece, davacının manevi tazminat istemesine ilişkin temyiz itirazları reddedilmekle bu konuda verilen red kararı kesinleşmiştir.

Uyuşmazlık, davacı lehine maddi tazminata hükmedilip hükmedilmeyeceği noktasındadır.

Somut olayda, davacının kiracı olarak oturduğu taşınmazın ihale sonucunda davalı tarafından satın alınıp davacı hakkında tahliye emri düzenlendiği, davacının tahliye emrinin durdurulması istemi ile açtığı davanın reddedildiği, bu kararın davacı tarafından icranın ertelenmesi istemli olarak temyiz edilerek davacıya 26.04.2004 gününde icranın ertelenmesine ilişkin kararı sunması için 30 günlük süre verildiği, bu aşama da davalı tarafından 28.04.2004 günü davacının da taşınmazda bulunduğu sırada yıkım işlemlerinin gerçekleştirildiği ve bu sırada da dava konusu eşyaya zarar verildiği belirgindir.

Açıklanan maddi olgu ve dosya içeriğine göre, çekişmeli taşınmazı ihale sonucunda satın alan davalının tahliye istemi haklı olmakla beraber, davacının tahliyeye ilişkin icranın ertelenmesi yönünde karar alma konusundaki yasal hakkını kullanmasını ve erteleme için verilen süreyi beklemeden 28.04.2004 tarihinde yıkım olayını üstelik davacının dükkanında eşyalar mevcutken, bu eşyaları binadan tahliye etmeden gerçekleştirilmesi, böylece üzerine düşen özeni göstermemek suretiyle davacının zararına neden olması hukuka aykırıdır.

Ancak, bozma ilamında da değinildiği üzere, davacının da taşınmazın tahliyesine ilişkin süreç içerisindeki tutum ve davranışları da bölüşük kusur niteliğindedir.

Şu durumda mahkemece yapılacak iş, davalının maddi tazminat istemi yönünden sorumluluğu bulunduğu benimsenerek zararın kapsamının belirlenmesi, davacının bölüşük kusurunun varlığı da gözetilerek belirlenen bu maddi tazminat tutarından uygun bir miktarda indirim yapılması olmalıdır.

Açıklanan nedenlerle, Hukuk Genel Kurulu’nca benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ ;Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK’un 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 12.05.2010 gününde oy birliği ile karar verildi.


Yargıtay Ceza Genel Kurulu Kararları • HER OLAY İÇİN, TANIK YA DA YARDIMCI DELİL BEKLEMEK, MAĞDURİYET YARATIR

YARGITAY Ceza Genel Kurulu
ESAS: 2013/206
KARAR: 2014/93

Hakaret suçundan, sanıkların 5237 sayılı TCK’nun 125/1, 125/4 ve 52. maddeleri gereğince 2.100 Lira adli para cezasıyla cezalandırılmasına ilişkin, Aydın 2. Sulh Ceza Mahkemesince verilen 14.01.2008 gün ve 738-6 sayılı hükmün sanıklar tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 2. Ceza Dairesince 23.11.2011 gün ve 2310-39493 sayı ile;

"Sanıkların atılı hakaret suçunu işledikleri konusunda müştekinin soyut iddiası dışında, cezalandırılmalarını gerektirecek kanıt bulunmadığından, beraatları yerine mahkumiyetlerine karar verilmesi" isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.

Yerel mahkeme ise 15.02.2012 gün ve 54-198 sayı ile;

"…Tarafların komşu olduğu ve sanıkların gürültülü şekilde müzik dinleyip müştekiyi rahatsız etmeleri üzerine tartışma çıkması sonucu sanıkların birlikte müştekiye hakaret ettikleri anlaşılmıştır. Her hakaret eylemi için ille de tanık gerekmemektedir. Tarafların hangi sebeple kavga ettiği ve tartıştığı her üç tarafın ifadesinde de bellidir. Hayatın olağan akışıyla birlikte değerlendirildiğinde hakaret eyleminin sanıklar tarafından birlikte yapıldığı vicdani kanaatine varılmıştır. Her olay için tanık ya da yardımcı delil beklemek olayların mağduru yönünden hukuka aykırı bir sonuç teşkil edecektir. Yani olayın müştekilerine bunu ayrıca delillendirmesi mesela video kamerayla kayda alması beklenemez. Kaldı ki dava aşamasında müşteki ölmüştür. Öldü diye müştekinin iddiasını ispatlayamadığını söylemek hakkaniyete uygun düşmeyeceği" gerekçesiyle önceki hükmünde direnmiştir.

Sanıkların temyizi üzerine yerel mahkemece 21.02.2012 gün ve 54-198 sayı ile, verilen ceza miktarı itibarıyla hükmün kesin nitelikte olduğundan bahisle temyiz isteğinin reddine karar verilmiştir.

Temyiz isteminin reddi kararının da sanıklar tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının "onama" istemli 15.02.2013 gün ve 90796 sayılı tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; eylemin sabit olup olmadığının belirlenmesine ilişkin ise de, sanıkların direnme hükmünü temyize ilişkin isteminin yerel mahkemece reddedilmesinin isabetli olup olmadığının öncelikle değerlendirilmesi gerekmektedir.

1412 sayılı CMUK’nun 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi gereğince halen yürürlükte bulunan 305. maddesi uyarınca, ceza mahkemesince verilen hükümler temyiz kanun yoluna tâbidir.

Ancak 1412 sayılı CMUK’nun 305. maddesinin 2. fıkrasının 1. bendinin yerel mahkemece verilen ilk hüküm tarihi itibarıyla yürürlükte bulunan haline göre;

1 – İkimilyar liraya kadar (iki bin lira – ikimilyar dahil) para cezalarına dair olan hükümler,
2 – Yukarı sınırı onmilyar lirayı (on bin lira) geçmeyen para cezasını gerektiren suçlardan dolayı verilen beraat hükümleri,
3 – Bu Kanun ile sair kanunlarda kesin olduğu yazılı bulunan hükümler,

Kesin olup, bu hükümler hakkında temyiz kanun yoluna başvurulamayacaktır.

“İkimilyar liraya kadar (iki bin lira – ikimilyar dahil) para cezalarına dair olan hükümlerin” temyiz edilemeyeceğine ilişkin 1412 sayılı CMUK’nun 305. maddesinin 2. fıkrasının 1. bendinin, Anayasa Mahkemesinin 07.10.2010 tarihinde yürürlüğe giren 23.07.2009 gün ve 65–114 sayılı kararı ile iptal edilmesinden sonra verilen, ister hapis cezasından çevrilen, ister doğrudan hükmolunan adli para cezasına ilişkin mahkûmiyet hükümlerinin 14.04.2011 tarihine kadar hiçbir miktar gözetilmeksizin, 14.04.2011 gün ve 27905 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6217 sayılı Yargı Hizmetlerinin Hızlandırılması Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 23. maddesi ile 5271 sayılı CMK’nun 272. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendinde; “Hapis cezasından çevrilen adlî para cezaları hariç olmak üzere, sonuç olarak belirlenen 3.000 Türk Lirası dâhil adlî para cezasına mahkûmiyet hükümlerine karşı istinaf yasa yoluna başvurulamayacağı” şeklinde yapılan değişiklik ve aynı kanunun 26. maddesi ile 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanuna eklenen; “Bölge adliye mahkemeleri faaliyete geçinceye kadar hapis cezasından çevrilenler hariç olmak üzere, sonuç olarak belirlenen üçbin Türk Lirası dâhil adlî para cezasına mahkûmiyet hükümlerine karşı temyiz yoluna başvurulamaz” şeklindeki geçici 2. madde gözönünde bulundurulduğunda, 14.04.2011 tarihinden sonra ise, ancak doğrudan hükmolunan 3.000 Türk Lirasından fazla adli para cezalarına ilişkin mahkumiyet hükümlerinin temyizinin mümkün hale geldiği konusunda bir tereddüt bulunmamaktadır.

1412 sayılı CMUK’nun 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan “Temyiz talebinin kabule şayan olmamasından dolayı hükmü veren mahkemece reddi” başlıklı 315. maddesinde; “Temyiz isteği kanuni sürenin geçmesinden sonra yapılmış veya temyiz edilemeyecek bir hüküm temyiz edilmişse veya temyiz edenin buna hakkı yoksa, hükmü temyiz olunan mahkeme bir karar ile temyiz dilekçesini reddeder.

Temyiz eden taraf ret kararının kendisine tebliğinden itibaren bir hafta içinde Yargıtaydan bu hususta bir karar verilmesini taleb edebilir. Bu takdirde dosya Yargıtaya gönderilir. Şu kadar ki, bu sebepten dolayı hükmün infazı tehir olunmaz”,

“Yargıtayca Temyiz İsteğinin Reddi” başlıklı 317. maddesinde de; “Yargıtay, süresi içinde temyiz dilekçesinin verilmediğini veya beyanının yapılmadığını, hükmün temyiz edilemez olduğunu, temyiz edenin buna hakkı olmadığını görürse, temyiz isteğini reddeder, görmezse incelemesini yapar” düzenlemelerine yer verilmiştir.

1412 sayılı CMUK’nun 315. maddesinde, temyiz talebinin kabule değer olup olmadığı ön incelemesinin ilk derece mahkemesince yapılması öngörüldüğü halde, 317. madde ile aynı incelemenin Yargıtay’ca da yapılması hüküm altına alınmıştır.

Buna göre temyiz başvurusunda bulunulması halinde hükmü veren mahkemece öncelikle temyiz başvurusunun kabul edilebilir olup olmadığı araştırılacak, bu bağlamda da temyiz talebinin süresinde yapılıp yapılmadığı, kararın temyiz edilebilir nitelikte olup olmadığı ve başvuruda bulunanın hükmü temyiz etmeye hak ve yetkisinin bulunup bulunmadığı incelenecektir.

Mahkemece temyiz isteğinin kabul edilebilir bulunması halinde herhangi bir karar verilmeden aynı kanunun 316. maddesi uyarınca tebligat işlemleri tamamlandıktan sonra dosya temyiz incelemesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilecektir. Buna karşılık, temyiz başvurusu kanuni süre geçtikten sonra yapılmışsa ya da karar temyiz edilebilir nitelikte değilse veya başvuruda bulunanın temyiz etme hakkı bulunmuyor ise temyiz talebi ilk derece mahkemesince CMUK’nun 315. maddesi uyarınca reddedilecektir. Başvuru sahibi de ret kararına karşı tebliğden itibaren bir hafta içinde temyiz kanun yolu başvurusunda bulunabilecek ve bu durumda da dosya Yargıtaya gönderilecektir.

Bu bilgiler ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

Sanıkların hakaret suçundan 5237 sayılı TCK’nun 125/1, 125/4 ve 52. maddeleri gereğince doğrudan hükmolunan 2.100 Lira adli para cezasıyla cezalandırılmasına karar verilen olayda, yerel mahkemenin 15.02.2012 olan direnme hükmünün tarihi 6217 sayılı Kanunun yürürlük tarihi olan 14.04.2011’den sonra olup doğrudan hükmolunan 2100 Liradan ibaret olan adli para cezasına ilişkin mahkumiyet hükmünün temyiz kabiliyeti bulunmadığından, temyiz isteminin reddine yönelik olarak verilen yerel mahkeme kararı isabetlidir.
Bu itibarla yerel mahkemenin temyiz isteminin reddine ilişkin kararı isabetli olduğundan onanmasına karar verilmelidir.

SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Aydın 2. Sulh Ceza Mahkemesinin 21.02.2012 gün ve 54-198 sayılı temyiz isteminin reddi kararının ONANMASINA,
2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 25.02.2014 günü yapılan müzakerede oybirliğiyle karar verildi.

Bilgiler: Tarih-Gönderici: hukukçu — Çrş Mar 25, 2015 5:55 am


Yargıtay Ceza Genel Kurulu Kararları • TRAFİK KAZASI SONUCU TAKSİRLE ÖLÜME SEBEBİYET VEREN YAYA, BASİT/BİLİNÇLİ TAKSİR

YARGITAY Ceza Genel Kurulu
ESAS: 2013/10
KARAR: 2014/80

Taksirle bir kişinin ölümüne neden olmak suçundan sanık M.. A..’nin 5237 sayılı TCK’nun 85/1, 62, 50, 52/4 ve 53/6. maddeleri uyarınca 18.200 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına, taksitlendirmeye ve sürücü belgesinin dört ay süre ile geri alınmasına ilişkin, Fatsa 1. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 30.10.2007 gün ve 366-262 sayılı hükmün, sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesince 28.12.2011 gün ve 15963-10055 sayı ile;

“…Olay tarihinde sanık yayanın aniden yola çıkarak trafik kazasına sebebiyet vererek mobilet sürücüsü A.. Ö..’nün taksirle ölümüne sebebiyet verdiğinden hakkında kamu davası açılmış ve yapılan yargılama sonunda sanığın mahkumiyetine karar verilmiştir.

Yayanın sebebiyet verdiği trafik kazasından dolayı sanık olup olamayacağı sorununun öncelikle çözümlenmesi gerekmektedir.
Taksir, istisnai bir kusurluluk şeklidir. Toplumsal yaşamda belli faaliyetlerde bulunan kimselerin başkalarına zarar vermemek için bir takım önlemler alma ve bazı davranış kurallarına uyma zorunlulukları bulunmaktadır. Bu kurallar toplum olarak yaşama zorunluluğundan doğabileceği gibi, Devletin müdahalesiyle de ortaya çıkabilmektedir. Taksirli suç bu kuralların ihlal edilmesi sonucu belirir. Fail, tedbirli ve öngörülü davranmamış olduğu için cezalandırılır. Bu bakımdan sorumluluğun nedeni, öngörebilme olanak ve ödevinin varlığına rağmen sonuca iradi bir hareketle neden olmak olup Türk Ceza Kanunun 22/2. maddesi; taksiri, ‘dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla, bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesi’ olarak tanımlamaktadır.

Yargıtay Ceza Genel Kurulunun son olarak verdiği 07.06.2011 gün 54-120 sayılı kararı başta olmak üzere birçok kararında da vurgulandığı gibi, öğretide ve uygulamada taksirin unsurları;

1- Fiilin taksirle işlenebilen bir suç olması,
2- Hareketin iradi olması,
3- Neticenin iradi olmaması,
4- Hareketle netice arasında nedensellik bağının bulunması,
5-Neticenin öngörülebilir olmasına karşın fail tarafından öngörülememesi, şeklinde kabul edilmektedir. Yayanın karşıdan karşıya geçerken kendisine motorlu bir vasıtanın çarpacağı ve bu vasıtada bulunanların yaralanacağını öngörebilmesinin kabulü toplumda yaygın olan ortak düşünceye aykırıdır. Yayaların motorlu taşıt sürücülerine zarar vereceklerini, bu nedenle daha fazla basiretli davranmaları gerektiğini bildikleri ve cezalandırılmaları gerektiği kabul edilemez. İntihar etmek için kendisini hızla gelen otomobilin altına atan ve kazaya neden olan şahsın amacı, kendi yaşamına son vermek olup sürücünün yaralanabileceğini de önceden görebileceği söylenemez. Bu nedenle taksirin ‘neticenin öngörülebilmesi’ unsuru bu gibi olaylarda gerçekleşmemiştir.

2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun 46-67. maddelerinde sürücülerin uyacakları kurallar, 68-70. maddelerde ise yayalar, hayvanla çekilen veya elle sürülen araçlarla hayvan sürücülerinin ve yarışlar hakkında kurallar düzenlenmiştir. Yayalarla ilgili düzenlemelerde uyacakları kurallar belirtilmiş, ışıklı işaret veya yetkili kişilerin bulunmadığı geçitlerde veya kavşaklarda güvenlikleri açısından araçların uzaklık ve hızını göz önüne almaları, yolu kontrol ederek kendi güvenliklerini sağladıktan sonra en kısa zamanda taşıt yolunu geçebilecekleri hükme bağlanmıştır. Belirtilen kurallara uymayanlar hakkında ise idari para cezasına hükmolunacaktır. Kanun koyucu tarafından da yayanın kendi can güvenliğini sağlaması için bir takım kurallar konulmuş, trafik kazaları ile ilgili 81. madde ve devamı maddelerinde sadece sürücülerden bahsedilmiş, yayaların motorlu taşıt sürücülerine veya başkalarına verebilecekleri zararlardan dolayı cezai sorumlukları yönüne gidilmemiştir. Ayrıca ister kasdi, isterse taksirli olsun, bir fiilin cezalandırılabilmesi için uygunluk, elverişlilik, yeterlilik koşulları gerçekleşmelidir. Bir yayanın motorlu taşıt vasıtasına çarpmasında bu koşulların gerçekleştiği öne sürülemez. Örneğin, bir yayanın otobüse çarpması halinde meydana gelen kazada otobüs içindekilerin ölmesinde veya yaralanmasında, aranılan bu yeterlilik, elverişlilik ve uygunluk koşulları yoktur. Bu nedenle trafik kazasına karışan yayanın TCK’nun 85 veya 89. maddeleri gereğince cezalandırılması ceza hukukunun vurgulanan bu temel kriterlerine aykırıdır.

Bir olayda hukuki sorumluluk ile cezai sorumluluk farklı olup taksirli cezai sorumluluk daha dar olarak düzenlenmiş ve bunun çerçevesi TCK’nun 22. maddesinde çizilmiştir. Trafik kazasında yayanın hukuki sorumluluğunun bulunması cezai yönden de sorumlu olmasını gerektirmez. Yayanın kusurlu olması, yeni Türk Ceza Kanunu uygulamasında sürücünün cezasının belirlenmesinde ve hakkında lehe hükümlerin uygulanmasında nazara alınıp adaletli bir cezalandırma sağlanmaya çalışılmaktadır.

Yayaların kusurlu olmaları tazmini sorumluluğu gerektirir. Meydana gelen kazadan dolayı cezai sorumluluğun var olduğu kabul edilemez.

Bununla beraber Ceza Genel Kurulunun 21.10.1997 gün ve 1997/2-99-202 sayılı kararında sürücüler yanında yayaların da sanık olabileceğini kabul eden tek bir kararı bulunsa da, Ceza Genel Kurulunun gerek bu karardan önce ve gerekse bu karardan sonraki kararları ile ceza dairelerinin istikrarlı uygulamaları yayaların kusurlu davranışları ile birlikte trafik kazasına sebebiyet vermeleri durumunda sadece sürücüler hakkında kamu davası açılmakta ve sanık olarak bunlar gösterilmektedirler.

Her ne kadar Adli Tıp Kurumu Başkanlığı yaya M.. A..’nin olayda asli kusurlu olduğunu belirtse bile tüm açıklanan bu nedenlerden dolayı sanığın beraati yerine mahkumiyetine karar verilmesi,

Kabule göre de, davaya katılan olmadığı halde katılanlar lehine vekalet ücretine hükmedilmesi ve yayalara ait kusuru ihlal eden sanığın sürücü belgesinin geri alınmasına karar verilmesi" isabetsizliklerinden oyçokluğuyla bozulmasına karar verilmiş, Daire Üyeleri G. Y. ve A. Y. “04.06.2006 günü saat 16.00 sıralarında, yaya geçidi olmayan mahalde seyir halinde olan araçların geçişini beklemeden sol taraf orta refuj aralığından sol şerit içerisine geçmek suretiyle sürücü A.Ö.ın kaza yapmasına ve ölmesine neden olan, Adli Tıp Kurumu Trafik İhtisas Dairesinin 28.06.2007 gün ve 34296/3539 sayılı raporuna göre de sanık yayanın asli kusurlu olduğu olayda;

Oluş ve kabulde, uyuşmazlık bulunmamaktadır.

Uyuşmazlık, bu olaya neden olan failin herhangi bir aracı kullanmaması nedeniyle taksirle öldürme suçundan cezalandırılıp cezalandırılamayacağıdır.

Daire çoğunluğunu sanığın cezalandırılamayacağı sonucuna götüren nedenler kararda ayrıntılı olarak izah edilmekle birlikte;
a) Yayalar açısından öngörme unsurunun gerçekleşmeyeceği,

b) Yayaların cezalandırılmasının ceza hukukunun temel ilkelerine aykırı olacağı,

c) Bu güne kadarki uygulamaların da bu şekilde olduğu,

Şeklinde özetlenebilir.

765 sayılı TCK’nın 45. maddesinde, cürümlerde kastın aranacağı kuralına yer verildikten sonra, bu kuralın istisnası olarak ‘failin bir şeyi yapmasının veya yapmamasının neticesi olan bir fiilden dolayı kanunun o fiile ceza tertip ettiği ahval müstesnadır’ hükmüyle, kast olmaksızın da bir kimsenin taksirli davranışı nedeniyle cezalandırılabileceği kabul edilmiş, ancak, taksir tanımlanmamış, bazı hükümlerinde ‘tedbirsizlik’, ‘dikkatsizlik’, ‘meslek ve sanatta acemilik’, ‘nizamat ve evamir ve talimatlara riayetsizlik’ şeklinde taksir kalıplarına yer verilmiştir.

5237 sayılı TCK’nun 21. maddesinin 1. fıkrasında da, suçun oluşmasının kasta bağlı olduğu belirtildikten sonra, 22. maddenin 1. fıkrasında taksirle işlenen fiillerin kanunda açıkça belirtildiği hallerde cezalandırılacağı hükmüne yer verilmiş, 2. fıkrasında ise taksir, ‘dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla, bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesi’ şeklinde tanımlanmıştır.

Görüldüğü gibi, taksir, istisnai bir kusurluluk şeklidir. Toplumsal yaşamda belli faaliyetlerde bulunan kimselerin başkalarına zarar vermemek için bir takım önlemleri alması ve bazı davranış kurallarına uyması zorunlu olup, bu kurallar toplum olarak yaşama zorunluluğundan doğabileceği gibi, Devletin müdahalesiyle de ortaya çıkabilmektedir. Taksirli suç bu kuralların ihlal edilmesi sonucu belirir, fail tedbirli ve öngörülü davranmamış olduğu için cezalandırılır. Bu bakımdan sorumluluğun nedeni, öngörebilme imkân ve ödevinin varlığına rağmen sonuca iradi bir hareketle neden olmaktan kaynaklanmaktadır.

Taksir sonuçta bir haksızlık biçimidir, taksirli suçun haksızlık unsurunu, dikkat ve özen yükümlüğünün ihlali oluşturmaktadır, ancak, sadece objektif özen yükümlülüğüne aykırı bir davranışın varlığı taksirden dolayı cezalandırılmayı gerektirmez, buna bağlı olarak bir sonucun ortaya çıkması, ortaya çıkan bu sonucun da, fail tarafından öngörülmemiş olsa bile öngörülebilir nitelikle olması gerekmektedir.

Fail, kendi yetenekleri, algılama gücü, tecrübeleri, bilgi düzeyi ve içinde bulunduğu koşullar altında, objektif olarak varolan dikkat, özen yükümlüğünü öngörebilecek ve yerine getirebilecek durumda olmasına rağmen, objektif özen yükümlülüğüne aykırı davranması nedeniyle öngörmediği bir neticenin meydana gelmesine neden olmalı, hareket ile sonuç arasında nedensellik bağı bulunmalı, failin hareketinden bağımsız bir etken sonuca tek başına neden olmamalı, başka bir anlatımla hareket ile sonuç arasındaki nedensellik bağı kesilmemelidir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 09.10.2001 gün ve 181-204; 21.10.1997 gün ve 99-202; 13.12.1993 gün ve 221-317 sayılı kararları başta olmak üzere birçok kararında ve öğretide vurgulandığı gibi failin taksirden dolayı cezalandırılabilmesi için;
Taksirin cezalandırılacağı konusunda kanunda bir hüküm,
Dikkat ve özen yükümlülüğünün yerine getirilmemesi,
Hareketin bilerek ve istenerek yapılması,
Sonucun (neticenin) öngörülebilir olması,
Failin neticeyi istememiş olması,
Hareket ile sonuç arasında nedensellik bağı bulanması,
Şartlarının bir arada bulunması gerekmektedir.
Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

Taksirli öldürme suçları gerek 765 gerekse 5237 sayılı TCK’da açıkça düzenlenip yaptırıma bağlanmıştır. Fail yaya dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranmak suretiyle, geçmemesi gereken bir yerden geçmiştir. Failin bu davranışı hem ortak tecrübe kurallarına hem de pozitif hukuk kurallarına aykırıdır. Zira fail yoldan karşıdan karşıya geçerken, Trafik Kanununun 68 ve Yönetmeliğin 138. maddelerine açıkça aykırı davranmıştır. Fail hareketini bilerek ve isteyerek gerçekleştirmiştir. Yola başkası tarafından itilmiş veya yola çıkmak için zorlanmış değildir. Akan bir trafiğe yayanın kendisini atması halinde, bu hareketin trafikte tehlike veya zararlı bir sonuca yol açacağı, makul orta zekâdaki her insan tarafından kabul edilebilecek bir durumdur. Şüphesiz ki doğan sonuç fail tarafından istenmiş değildir, zaten istenmiş olsaydı, taksirden dolayı değil kasten sorumluluğu söz konusu olacaktı. Yayanın hareketi ile doğan sonuç arasında da illiyet bağı bulunmakta, dolayısıyla failin taksirli suçtan cezalandırılması için yasanın aradığı tüm koşullar gerçekleşmiştir.
Ancak burada, taksirli davranışta bulunanın bu davranışı nedeniyle yalnızca kendisinin zarar görmesi hali ile somut olaydaki durum karıştırılmamalıdır. Yerleşik uygulamada, yayalar hakkında davanın açılmaması, fiilin sonucunda yayaların kendilerinin zarar görmesinden kaynaklanmaktadır, yoksa yasada yayaların bu suçun faili olamayacağında veya yayanın davranışlarının taksiri oluşturmayacağından değildir. Zira mevcut yasamızda, taksirli suçlarda faillik açısından hiçbir sınırlama bulunmamaktadır. Elbette kişi intihar etmek için yola atlar ve sonuç gerçekleşirse, meydana gelen sonuçtan yalnızca kendisi zarar gördüğünden bu eylemden dolayı cezalandırılamayacaktır. Peki, bu eylemden yaya değil de, başkaları zarar görürse yine de yayanın cezalandırılamayacağını söyleyebilecek miyiz? Kaldı ki, taksirli suçlardan cezalandırılabilmek için mutlaka sürücü olmaya da gerek bulunmamaktadır. Aracını yol kenarına usulsüz bırakıp da giden kişi bu eyleminden zararlı bir sonuç doğduğunda cezalandırılmamakta mıdır? Sürüyü yoldan geçiren çoban, bu eylemi nedeniyle bir zarara yol açmışsa cezalandırılmamakta mıdır?

Karayolları Trafik Kanununun 3. maddesi ile ‘Trafik’ kavramının yayaların, hayvanların ve araçların karayolları üzerindeki hal ve hareketleriyle açıklandığı, sanığın kusurunun tespitinde bu kanunun belirleyici olduğu ve ceza kanunlarının sadece araç-alet kullananları değil ‘kusuru’ cezalandırdığı da dikkate alındığında sanığın eyleminin karşılıksız kalması da yasa koyucunun amacına ve toplumsal adalete aykırı düşecektir.

Sanık meydana gelen ölüm olayında asli kusurludur, meydana gelen sonuç öngörülebilir bir sonuç olup, fiil ile sonuç arasında da illiyet bağı bulunmaktadır” görüşüyle karşı oy kullanmışlardır.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 07.02.2012 gün ve 108714 sayı ile;

“Sanık olay günü yaya geçidi olmayan mahalde seyir halinde olan araçların geçişini beklemeden refuj aralığından sol şerit içerisine geçmek suretiyle yola çıkmış, oluşa uygun Adli Tıp Kurumu Başkanlığının raporuna göre asli kusurla araç sürücüsünün kaza yapmasına ve ölümüne neden olmuştur.

5237 sayılı TCK uyarınca kanunda ancak taksirle işlenebileceği kabul edilen suçlarda eylemin cezalandırılabileceği, TCK’nun İkinci Kısım, Birinci Bölümünde yer alan hayata karşı suçların kasten veya taksirle işlenebileceği, böylelikle suçun tipiklik unsururun varlığı ortadadır.
Eylemin kabahat olarak da yaptırıma bağlanması onun TCK kapsamında suç olmasına engel teşkil etmeyecek, tek eylemin bu şekilde varlığı halinde TCK’nun 44. maddesinin tatbiki ile sorunun çözümüne gidilmesi gerekecektir.

Sanık yaya asli kusurla trafik düzenine aykırı davranmış olup, eylemde ‘işi gereği gibi yapmama, eksik ve kusurlu davranma’ haliyle taksirin unsuru gerçekleşmiştir. Yayanın doğabilecek neticeyi öngörmesi beklenebilir nitelikte olduğundan sorumlu olacağında kuşku bulunmamaktadır. Ayrıca sanığı sorumluluktan kurtaracak üçünçü kişi veya mağdurun, hareket ve netice arasındaki illiyet bağını tamamen kesecek nitelikte kusurlu davranışı yoktur. Bu durumda sanığın neticeye etkili ortak kusuru bulunduğu, cezai yönden sorumluluğu da söz konusu olacağından, bozma ilamının bu kısmı yerinde görülmemiştir.

Bozma ilamının diğer bölümlerinde yer alan ‘Davaya katılan olmadığı halde, katılanlar lehine vekalet ücretine hükmedilmesi ve yayalara ait kusuru ihlal eden sanığın sürücü belgesinin geri alınmasına karar verilmesi’ hususlarının isabetli olduğu, ancak birinci kısımda yer alan bozma nedeninin ortadan kalkması ile diğer kısımların da düzeltilerek onanmasına karar verilebileceği” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur.

CMK’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 12. Ceza Dairesince 26.11.2012 gün ve 27090-25174 sayı ile, itiraz nedenlerinin yerinde görülmemesi üzerine dosya Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

Sanığın taksirle bir kişinin ölümüne neden olmak suçundan cezalandırılmasına karar verilen olayda, Özel Daire Çoğunluğu ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; bir kişinin ölümü ile sonuçlanan trafik kazasında, asli kusurlu olduğu tespit edilen sanığın yaya olması ve herhangi bir trafik aracını kullanmaması nedeniyle, taksirle ölüme neden olma suçundan cezai sorumluluğunun bulunup bulunmadığının belirlenmesine ilişkindir.

İncelenen dosya kapsamından;

Suç tarihinde sahile gitmek için Fatsa-Ordu istikametindeki yolu yaya olarak geçen sanığın, orta refüjde sağ tarafına baktığında iki otomobilin yolun sağ şeridinden seyrettiğini görmesine rağmen, seyir halinde olan bu araçların geçişini beklemeden refüj aralığından yola indiği, yol üzerinde sol şeritte otomobillerin geçmesini beklediği sırada otomobillerin arkasından motosikleti ile çıkan ölenin sanığa çarptığı, ikisinin de yere düştükleri, motosiklet üzerinden fırlayarak asfalta düşen motosiklet sürücüsünün olay yerinde hayatını kaybettiği,

Ölüm sebebinin; genel beden ve kafa travmasına bağlı kafatası, boyun omuru, nazal kemiği sağ zigomatik kırıkları ile müterafık beyin doku hasarı sonucu gelişen solunum ve dolaşım durması şeklinde tespit edildiği,

Olay sırasında yaya olan sanık hakkında taksirle ölüme neden olma suçundan kamu davası açıldığı,

Mahkemece yapılan keşif sonucunda trafik bilirkişisi tarafından düzenlenen raporda; motosiklet sürücüsü olan ölenin Karayolları Trafik Kanunun 84. maddesi uyarınca 66. maddedeki; "bisiklet ve motosikletleri kurallara uymadan sürmek" ve 78. maddedeki; "motosiklet kullanırken koruma başlığı kullanmamak" kurallarını ihlal ettiğinden, kazanın oluşumunda 2/8 oranında kusurlu olduğu, yaya olan sanığın ise yaya kusurlarından araçlara ilk geçiş hakkını vermediği, taşıt trafiği için bir zorluk veya engel yaratmamak şartıyla ve yoldan gelen taşıtların uzaklık ve hızını kontrol ederek kendi güvenliğini sağladıktan sonra en kısa doğrultuda ve en kısa zamanda taşıt yolunu geçmesi gerekirken, yine taşıt yoluna girmeden güvenle duramayacak kadar yaklaştığı anlaşıldığından, taşıta ilk geçiş hakkını verip geçişlerini beklemek suretiyle karşıya geçmesi gerekirken bu kuralların ihlali nedeniyle 6/8 oranında kusurlu olduğu yönünde görüş bildirildiği,

Adli Tıp Kurumu Trafik İhtisas Dairesinin 28.06.2007 gün ve 3539 sayılı raporunda ise; sanığın olay mahallinde yolun karşı tarafına geçmeden önce seyir halinde olan vasıtaları dikkate alması, geçiş için emniyetli ortamın oluşmasını kaplama dışında beklemesi gerekirken, bahsedilen bu hususlara riayet etmemesi, seyir halindeki vasıtaları dikkate almadan kaplamaya girdiğinde sağ tarafından gelen motosikletten korunma tedbiri almayarak motosikletin sadmesine maruz kalması nedeniyle, devrilen motosikletteki sürücünün ölümü ile neticelenen olayda asli kusurlu olduğu, ölenin idaresindeki motosikletle gündüz görüşe açık ve meskun mahal olan kesimde seyri sırasında yola gereken dikkati vermesi, aracının hızını mahal şartlarına göre ayarlaması gerekirken bahsedilen bu hususlara riayet etmemesi, sol taraf orta refüj aralığından sol şerit içerisine girmiş olan yayaya rağmen mevcut sürati ile seyredip hiçbir tedbire başvurmadan yayaya çarpması ve akabinde motosikletin hakimiyetini kaybetmesi ile meydana gelen olayda tali kusurlu olduğu görüş ve kanaatinin belirtildiği,

Anlaşılmaktadır.

Uyuşmazlığın sağlıklı bir hukuki çözüme kavuşturulabilmesi bakımından, öncelikle taksir ve unsurları üzerinde durulması gerekmektedir.

Kural olarak suç, ancak kastla, işlenebilecekken, kanunda açıkça gösterilen hallerde taksirle de işlenebilecektir. Failin cezalandırılabilmesi için kanunda açık bir düzenleme bulunmasının zorunlu olduğu istisnai bir kusurluluk şekli olan taksir, 5237 sayılı TCK’nun 22/2. maddesinde; “dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla bir davranışın, suçun yasal tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesi” şeklinde tanımlanmıştır.

Ceza Genel Kurulunun 07.06.2001 gün ve 54-120 ile 06.10.2009 gün ve 189-220 sayılı kararlarında da; "Taksir istisnai bir kusurluluk şeklidir. Toplumsal yaşamda belli faaliyetlerde bulunan kimselerin başkalarına zarar vermemek için bir takım önlemler alması ve bazı davranış kurallarına uyma zorunlulukları bulunmaktadır. Bu kurallar toplum olarak yaşama zorunluluğundan doğabileceği gibi, Devletin müdahalesiyle de ortaya çıkabilmektedir. Taksirli suç bu kuralların ihlal edilmesi sonucu belirir, fail tedbirli ve öngörülü davranmamış olduğu için cezalandırılır. Bu bakımdan sorumluluğun nedeni, öngörebilme imkân ve ödevinin varlığına rağmen sonuca iradi bir hareketle neden olmaktan kaynaklanmaktadır" açıklamalarına yer verilmiştir.

Öğretide de benimsendiği üzere, Ceza Genel Kurulunun birçok kararında taksirin unsurları;
1- Fiilin taksirle işlenebilen bir suç olması,
2- Hareketin iradi olması,
3- Neticenin iradi olmaması,
4- Hareket ile netice arasında nedensellik bağının bulunması,
5- Neticenin öngörülebilir olmasına rağmen öngörülememiş olması,
Şeklinde kabul edilmektedir.
Uyuşmazlığa konu olayda, diğer şartların gerçekleştiği konusunda bir tereddüt bulunmaması nedeniyle,
5. bentte yer alan neticenin öngörülebilir olmasına rağmen öngörülememiş olması şartının gerçekleşip gerçekleşmediği üzerinde durulmalıdır.

Taksirle gerçekleştirilen bazı eylemlerin suç olarak tanımlanıp cezaî yaptırıma bağlanmasıyla, insanların gittikçe yoğunlaşan ve karmaşık hale gelen toplum hayatı içinde daha dikkatli davranmalarının temin edilmesi amaçlanmaktadır. Kanun ve ortak hayat tecrübesinin sonucu olarak kendisine toplum tarafından yüklenen dikkat ve özen görevini ihlal eden ve bu hareketiyle öngörülebilir zararlı neticeye sebep olan kişinin taksirle işlenen suçlara ilişkin cezaî sorumluluğu benimsenmiş, fakat taksirden sözedilemek için de kanunî tarife uygun fiilin işlenebileceğinin öngörülme imkanının mevcut olması aranmıştır.

Bilindiği üzere, failin iradesi kasten işlenen suçlarda neticeye, taksirli suçlarda ise harekete yöneliktir. Gerek kanun tarafından konulan, gerekse ortak deneyimler ürünü olan kurallara iradi olarak riayetsizlik suretiyle dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranıldığı takdirde, bir takım zararlı neticelerin doğabileceği öngörülebiliyorsa taksir söz konusu olacaktır. Yapılan hareketin neticesi ortak tecrübeye göre öngörülemiyorsa ve hukuken de böyle bir yükümlülük getirilmemişse, taksirli hareketten söz edilemeyecek, "kaza" ya da "tesadüf" olarak adlandırılan bu hal nedeniyle cezai sorumluluk gündeme gelmeyecektir.

Diğer bir anlatımla; taksirle işlenen suçlarda icrai ya da ihmali hareketin iradi olması ve meydana gelen neticenin öngörülebilir olması gerekmekte olup, iradi bir davranış bulunmadığı takdirde taksirden bahsedilemeyeceği gibi, öngörülemeyecek bir sonucun gerçekleşmesi halinde de kaza ya da tesadüf söz konusu olacağından, failin taksirli suçtan sorumluluğuna gidilemeyecektir. Öngörülebilme, belirli niteliklere sahip olan failin gerçekleştireceği hareketinin zararlı neticelerini tahmin edebilmesi imkanı olarak açıklanabilecek olup, öngörülebilme imkansız ise, kaza ve tesadüf söz konusu olacaktır.

Aslında öngörülebilirlik taksiri kaza ve tesadüften ayırdığı gibi, ayrıca bilinçli – bilinçsiz taksir ayrımında da önem arzetmektedir. 5237 sayılı TCK’nun 22/3. fıkrasında ise bilinçli taksir; “kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi” şeklinde tanımlanmış ve bu halde taksirli suça ilişkin cezanın üçte birden yarıya kadar arttırılacağı hüküm altına alınmıştır.

Buna göre, basit taksir ile bilinçli taksir arasındaki ayırıcı ölçüt; taksirde failin öngörülebilir nitelikteki neticeyi öngörememesi, bilinçli taksir halinde ise bu neticeyi öngörmüş olmasıdır. Bilinçli taksirde gerçekleşen sonuç, fail tarafından öngörüldüğü halde istenmemiştir. Gerçekten neticeyi öngördüğü halde, sırf şansına veya başka etkenlere, hatta kendi beceri veya bilgisine güvenerek hareket eden kimsenin hali, bunu öngörmemiş olan kimsenin hali ile bir tutulamayacağından ve neticeyi öngören kimse ne olursa olsun bu sonucu meydana getirecek harekette bulunmamakla yükümlü olduğundan, neticeyi öngöremeyen faile oranla yaptırımı ağırlaştırılarak cezasının artırılması öngörülmüştür. Özetle, öngörülebilir neticenin öngörülmemiş olması taksirin basit şekli, öngörülebilir neticenin öngörülmüş ancak istenmemiş olması hali ise bilinçli taksir olarak nitelenecek, neticenin istenmesi halinde ise kasıt gündeme gelecektir.

Taksirle işlenen suçlarda "neticenin öngörülebilirliği" şartı ile ilgili olarak Ceza Genel Kurulunun 12.10.2004 gün ve 163-194 sayılı kararında; "Neticenin istenmemiş olması (iradi olmaması), taksirin önemli bir özelliğini oluşturmakta ve onu kasttan ayırmaktadır. Yine, neticenin öngörülebilir olması, taksirin başlıca şartını hatta sınırını oluşturur. Netice öngörülebilir değilse, bu gibi neticeleri doğurabilecek hareketlerde bulunmaktan çekinmesi kimseden doğal olarak istenemeyeceği için, ortada kusurluluk kalmaz ve artık bir kaza veya tesadüfün bulunduğundan söz edilir"; 11.05.2004 gün ve 97-115 sayılı kararında da; "Neticenin öngörülebilmesi (tahmin edilebilmesi) ise failin hareketlerinin sonuçlarını tahmin edebilme yeteneğini ifade eder. Bu bakımdan failce neticenin öngörülebilir olup olmadığının belirlenmesi bakımından failin yaş, görgü, meslek vs. gibi niteliklerinin nazara alınmasını zorunlu kılar. Zira öngörülebilmenin imkansız olması durumunda taksirden değil, kaza ve tesadüflerden söz edilebilir.

Öngörebilme olanağının belirlenmesinde nasıl bir ölçüt uygulanacağı hususu uygulama ve öğretide de tartışılmış, failin kişisel niteliklerini gözönünde bulunduran subjektif görüş eğilim kazanmıştır. Bu görüşe göre failin görgüsü, sosyal seviyesi, yaşam tecrübesi, bedeni ve akli hali, zeka düzeyi gibi hususlar öngörme olanağının belirlenmesinde nazara alınacaktır" açıklamalarına yer verilmiştir.
Öğretide de; sonucun öngörülebilirliğinin, failin içinde bulunduğu, sosyal çevre, mensup olduğu meslek, eğitim durumu, ortak tecrübe, bilgi düzeyi ve failin kişisel özellikleri dikkate alınarak saptanması gerektiği, öngörülebilir sonucun, fiilen meydana gelen sonuç olmayıp, failin yaptığı iradi hareketin neden olabileceği benzer sonuçlar olduğu, fiilen oluşan sonucun sadece genel olarak öngörülebilir olması taksirin varlığı için yeterli olup, sonucun bütün inceliklerinin öngörülmesine gerek bulunmadığı görüşleri ileri sürülmüştür. (Timur Demirbaş, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınları, 8. Bası, İstanbul, 2012, s. 358 vd.; Hamide Zafer, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Beta Yayımcılık, 3. Bası, İstanbul, 2013, s. 277; Mahmut Koca – İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınları, 6. Bası, Ankara, 2013, s.219; Hakan Hakeri, Ceza
Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, 15. Bası, Ankara, 2013, s.216 vd.)
Bu genel açıklamalardan sonra, Türk Ceza Kanununun taksirle yaralama ve taksirle öldürme suçlarına ilişkin hükümleri ile Karayolları Trafik Kanununun konuyla ilgili düzenlemelerinin gözden geçirilmesi gerekmektedir.

5237 sayılı TCK’nun "Taksirle yaralama" başlıklı 89. maddesi; "(1) Taksirle başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, üç aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır.
(2) Taksirle yaralama fiili, mağdurun;
a) Duyularından veya organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflamasına,
b) Vücudunda kemik kırılmasına,
c) Konuşmasında sürekli zorluğa,
d) Yüzünde sabit ize,
e) Yaşamını tehlikeye sokan bir duruma,
f) Gebe bir kadının çocuğunun vaktinden önce doğmasına,
Neden olmuşsa, birinci fıkraya göre belirlenen ceza, yarısı oranında artırılır.
(3) Taksirle yaralama fiili, mağdurun;
a) İyileşmesi olanağı bulunmayan bir hastalığa veya bitkisel hayata girmesine,
) Duyularından veya organlarından birinin işlevinin yitirilmesine,
c) Konuşma ya da çocuk yapma yeteneklerinin kaybolmasına,
d) Yüzünün sürekli değişikliğine,
e) Gebe bir kadının çocuğunun düşmesine,
Neden olmuşsa, birinci fıkraya göre belirlenen ceza, bir kat artırılır.
(4) Fiilin birden fazla kişinin yaralanmasına neden olması hâlinde, altı aydan üç yıla kadar hapis ccezasına hükmolunur.
(5) Taksirle yaralama suçunun soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlıdır. Ancak, birinci fıkra kapsamına giren yaralama hariç, suçun bilinçli taksirle işlenmesi halinde şikâyet aranmaz",
"Taksirle öldürme" başlıklı 85. maddesi ise; "(1) Taksirle bir insanın ölümüne neden olan kişi, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Fiil, birden fazla insanın ölümüne ya da bir veya birden fazla kişinin ölümü ile birlikte bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına neden olmuş ise, kişi iki yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır",
Şeklinde düzenlenmiştir.
2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun "Tanımlar" başlıklı 3. maddesinde trafik; yayaların, hayvanların ve araçların karayolları üzerindeki hal ve hareketleri olarak tanımlanmış, "Karayollarında trafiğin akışı" başlıklı 46. maddesinde sürücülerin, 81. maddesinde trafik kazalarına karışanların uymak zorunda olduğu kurallar hüküm altına alınmış ve anılan kurallara uymayanlar için idari para cezaları öngörülmüş, 68. maddesinde ise; Yayaların uyacakları kurallar aşağıda belirtilmiştir.
a) Yayalar, aşağıda sayılan haller dışında, taşıt yolu bitişiğinde ve yakınında yaya yolu, banket veya alan varsa burada yürümek zorundadır.
1. Yönetmelikte belirtilen tedbirler alınmak şartı ile diğer yayalar için ciddi rahatsızlık verecek boyutta eşyaları iten veya taşıyan kişiler ile, taşıt yolunun en sağ şeridinden fazla kısmını işgal etmemek, gece ve gündüz görüşün az olduğu hallerde de imkan oranında tek sıra halinde yürümek şartı ile bir yetkili veya görevli yönetiminde düzenli şekilde yürüyen yaya kafileleri taşıt yolu üzerinde yürüyebilirler.
2. Yayaların yürümesine ayrılmış kısımların kullanılmasının mümkün olmaması veya bulunmaması hallerinde yayalar, bisiklet trafiğine engel olmamak şartı ile bisiklet yolunda bisiklet yolu yoksa taşıt yolu üzerinde, imkan oranında taşıt yolu kenarına yakın olmak şartı ile yürüyebilirler.
3. Her iki tarafında, yaya yolu ve banket bulunmayan veya kullanılır durumda olmayan iki yönlü trafiğin kullanıldığı karayollarında yaya kafileleri dışındaki yayalar, taşıt yolunun sol kenarını izlemek zorundadır.
b) Taşıt yolunun karşı tarafına geçmek isteyen yayaların taşıt yolunu, yaya ve okul geçidi ile kavşak giriş ve çıkışları dışında herhangi bir yerden geçmeleri yasaktır.
Yayalar, bu yerlerden geçerken;
1. Yaya ve okul geçitlerinin bulunduğu yerlerde, geçitte yayalar için ışıklı işaret varsa bu işaretlere uymak,
2. Geçitte yayalar için ışıklı işaret yoksa ve geçit sadece taşıt trafiği ışıklı işareti veya yetkili kişi tarafından yönetiliyorsa geçecekleri doğrultu açıldıktan sonra taşıt yoluna girmek,
3. Işıklı işaret veya yetkili kişilerin bulunmadığı geçitlerde veya kavşaklarda güvenlikleri açısından yaklaşan araçların uzaklık ve hızını göz önüne almak,
Zorundadırlar.
Ancak, yüz metre kadar mesafede yaya geçidi veya kavşak bulunmayan yerlerde yayalar, taşıt trafiği için bir engel teşkil etmemek şartı ile ve yolu kontrol ederek kendi güvenliklerini sağladıktan sonra en kısa doğrultuda ve en kısa zamanda taşıt yolunu geçebilirler.
c) Yaya yollarında, geçitlerde veya zorunlu hallerde taşıt yolu üzerinde bulunan yayaların, trafiği engelleyecek veya tehlikeye düşürecek şekilde davranışlarda bulunmaları veya buraları saygısızca kullanmaları yasaktır.
Bu madde hükümlerine uymayan yayalar 1.800.000 lira para cezası ile cezalandırılırlar" şeklindeki hükme yer verilerek yayaların uyacakları kurallar belirlenmiştir.
Karayolları Trafik Yönetmeliğinin "Karayollarında trafiğin akışı ve karayolunun kullanılması" başlıklı 94. maddesinde; "Karayollarında trafik sağdan akar.
Aksine bir hüküm veya işaret bulunmadıkça karayollarında;
…C) Yayalar;
Bu Yönetmeliğin 95 inci maddesinde sayılan hal ve şartlar dışında;
a) Taşıt yolu bitişiğindeki ve yakınındaki yaya yolu, banket ve alanlarda yürümek, buralarda ve mecburi hallerde taşıt yolunda yürüme halinde bu Yönetmeliğin 138 ncı maddesindeki şartlara uymak,
b) Taşıt yolunun karşı tarafına; yaya ve okul geçitleri ile kavşak giriş ve çıkışlarından, bunların bulunmadığı yerlerde ise, şartlarına uyulmak suretiyle taşıt yolunun uygun kısımlarından geçmek,
c) Yaya ve okul geçitlerinden geçerken, geçidin sağ bölümünden yürümek,
Zorundadırlar",
"Trafik İşaretlerine Uyma" başlıklı 95. maddesinde; "Araç ve hayvan sürücüleri ile yayalar yolu kullanırken;
a) Trafiği düzenleme ve denetlemeye yetkili üniformalı veya özel işaret taşıyan görevlilerin uyarı ve işaretlerine,
b) Işıklı ve sesli trafik işaretlerine,
c) Trafik işaret levhaları, tertipleri ve yer işaretlemelerine,
d) Trafik güvenliği ve düzeni ile ilgili olarak Karayolları Trafik Kanununda ve Karayolları Trafik Yönetmeliğinde gösterilen diğer kural, yasak, zorunluluk ve yükümlülüklere,
Uymak zorundadırlar.
Bunlara uymadaki öncelik yukarıda yapılan sıralamaya göredir",
"Yayalar" başlıklı 138. maddesinde; "Yayaların uyacakları kurallar aşağıda belirtilmiştir.
a) Yayalar taşıt yolu bitişiğinde veya yakınında yaya yolu, banket veya alan varsa buralardan yürümek, her iki tarafında banket bulunan ve kullanılabilir durumda olan yollarda kendi gidiş yönüne göre sol bankette yürümek zorundadırlar.
Ancak;
1) Diğer yayalar için ciddi rahatsızlık ve tehlike verecek boyut veya biçimde eşya iten veya taşıyan kişiler, taşıt yolunun en sağ şeridinde mümkün olan en az kısmı işgal etmek, araçların ilerlemelerine engel olmamak, çarpmayı önleyici ve uyarıcı tedbirleri almak şartıyla taşıt yolu üzerinde yürüyebilirler.
2) Bir yetkili veya görevli yönetiminde düzenli şekilde yürüyen yaya kafileleri taşıt yolunun en sağ şeridinden fazla kısmını işgal etmemek, gece ve gündüz görüşün az olduğu hallerde imkan oranında tek sıra halinde yürümek, araçların hareketlerini engellememek ve güçleştirmemek, çarpmayı önleyici ve uyarıcı tedbirleri almak şartıyla taşıt yolu üzerinde yürüyebilirler.
3) Yayaların yürümesine ayrılmış kısımların kullanılmasının mümkün olmaması veya mevcut bulunmaması halinde, bisiklet yolu varsa bisiklet trafiğine engel olmamak şartıyla bisiklet yolunda, bisiklet yolu yoksa imkan oranında taşıt yolu kenarına yakın olmak şartıyla taşıt yolu üzerinde yürüyebilirler.
4) Her iki tarafında yaya yolu ve banket bulunmayan veya kullanılır durumda olmayan iki yönlü yollarda yaya kafileleri taşıt yolunun sağ kenarında diğer yayalar gidişlerine göre taşıt yolunun sol kenarında yürümek zorundadırlar.
b) Karşıdan karşıya geçişler;
Taşıt yolunun karşı tarafına geçmek isteyen yayalar, taşıt yolunu yaya ve okul geçidiyle kavşak giriş ve çıkışlarından geçmek zorundadırlar.
1) Yaya ve okul geçitlerinin bulunduğu yerlerde yayalar için ışıklı işaret varsa bu işaretlere uymak,
2) Geçitte yayalar için ışıklı işaret yoksa ve geçit sadece taşıt trafiği ışıklı işareti veya yetkili kişi tarafından yönetiliyorsa, geçecekleri doğrultu açıldıktan sonra taşıt yoluna girmek,
3) Işıklı işaret veya yetkili kişilerin bulunmadığı geçitlerde veya kavşaklarda güvenlikleri açısından yaklaşan araçların uzaklık ve hızını göz önüne alarak uygun zamanda geçmek,
Zorundadırlar.
Ancak, 100 metre kadar mesafede yaya geçidi, okul geçidi veya kavşak bulunmayan yerlerde yayalar, taşıt trafiği için bir zorluk veya engel yaratmamak şartıyla ve yoldan gelen taşıtların uzaklık ve hızını kontrol ederek kendi güvenliklerini sağladıktan sonra en kısa doğrultuda ve en kısa zamanda taşıt yolunu geçebilirler.
Yollarda güvenli geçiş, önce sola sonra sağa bakılarak sakınca yoksa taşıt yoluna girmek, geçiş sırasında sola ve sağa bakılarak yürüyüşe devam etmek, taşıt yoluna girmeden güvenle duramayacak kadar yaklaşmış taşıtlar varsa ilk geçiş hakkını onlara verip geçişlerini beklemek suretiyle yapılır.
Yayalar için özel olarak yapılmış alt veya üst geçit, yaya köprüsü veya yaya tüneli gibi tesisler varsa yayalar buralardan yararlanmak zorundadırlar.
c) Yaya yolu bulunmayan yollarda yürümek zorunda kalan yayalar, araç sürücülerine karşı görünürlüklerini sağlamak, can güvenliklerini daha olumlu yönde artırmaları için alaca karanlık ve gece karanlığında üzerlerinde reflektif aksesuar bulundurmak, uyarıcı açık renk elbise giymek veya ışık taşımak gibi tedbirleri almak zorundadırlar.
d) Yaya yollarında, geçitlerde veya mecburi hallerde taşıt yolu üzerinde bulunan yayaların, trafiği engelleyecek, tehlikeye düşürecek davranışlarda bulunmaları, dikkatsiz hareket etmeleri, oynamaları veya bu yerleri saygısızca kullanmaları yasaktır" ,
Şeklinde düzenlemelere yer verilmiştir.

Görüldüğü gibi, ne Karayolları Trafik Kanunu ne de Karayolları Trafik Yönetmeliğinin münhasıran taşıtlara özgülenen kurallardan ibaret olduğu söylenemeyecektir. Zira kanunda bizzat "yayaların, hayvanların ve araçların karayolları üzerindeki hal ve hareketleri" olarak tanımlanan trafiğin tüm unsurlarının sorumlulukları ile ilgili düzenlemeler ayrıntılı bir şekilde öngörülmüştür. Belirtilen kanun ve yönetmeliğin amacı, karayollarında can ve mal güvenliği yönünden trafik düzenini sağlamak ve trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak önlemleri belirlemek olduğundan, bu hükümler sadece yayaların güvenliği için değil, tüm trafik güvenliğini ve düzenini sağlamak için kabul edilmiştir. Yayaların karşıdan karşıya nereden ve nasıl geçecekleri, karayollarında nasıl hareket edecekleri, ilk geçiş hakkının kime ait olduğu gibi hususlar kanuni düzenleme ile açıklanmak suretiyle yayalar da dahil olmak üzere herkesin uymakla yükümlü olduğu hükümler oluşturulmuştur. Bu kapsamda, Trafikte kazaya karışmış olan kişinin ceza hukuku bakımından sorumluluğundan söz edilebilmesi için karayolu trafiği için belirlenmiş olan bu kurallardan en az birini ihlal etmiş olması gerekmektedir.
Diğer taraftan, 5237 sayılı TCK’nun “Taksirle öldürme” başlıklı 85 ve “Taksirle yaralama” başlıklı 89. maddelerindeki hükümler, münhasıran nakil vasıtaları ile işlenen ya da araç sürücüleri tarafından gerçekleştirilen eylemler için kabul edilmediğinden fail herkes olabilecektir. Nitekim 85. maddede; "Taksirle bir insanın ölümüne neden olan kişi…", 89. maddede ise; "Taksirle başkasının … neden olan kişi" denmek suretiyle, bu suçun herkes tarafından işlenebileceği kabul edilmiş ve failin herkes olabileceği ortaya konulmuştur. Bu hükümlerde belirli niteliklere sahip faile özgülenmiş suç tipi düzenlenmediğinden, bahse konu suçların münhasıran nakil vasıtaları ile işlenebileceği ya da sadece araç sürücülerinin gerçekleştirdiği eylemlerin taksirle yaralama ya da öldürme suçlarını oluşturacağı ileri sürülemeyecek, kategorik şekilde yayaların bu suçların sanığı olamayacaklarına ilişkin ön kabul de isabetli olmayacaktır.
Kendileri için öngörülen trafik kurallarına uymamak suretiyle kusurlu hareket eden yayalar çoğunlukla bizatihi suçtan zarar görmüş oldukları için, örneğin kusurlu olan yayanın hareketi sonucunda kendi ölümü gerçekleştiği ya da ağır şekilde yaralandığı için yayaların sanık olarak yargılandığı uygulamaların sayıca az olduğu görülmektedir. Ancak bu durum, kusurlu hareket eden ve davranışı sonucunda başkalarının zararına neden olan yayanın taksirle öldürme ya da taksirle yaralama suçlarından sanık olamayacağı anlamına gelmemektedir. Sürücü ya da yayanın, kurallara aykırı hareket ettiğinde bir trafik kazasının meydana gelebileceğini tahmin etme imkanının bulunduğu hallerde öngörülebilirlik şartının gerçekleştiği ve buna bağlı olarak kişinin taksirli hareketinden dolayı sorumlu olması gerektiği kabul edilmelidir.

Nitekim 5237 sayılı TCK’nun 22. maddesinin gerekçesinde de açıkça; “…bir trafik kazasında sürücü ile yaya veya her iki sürücü de taksirle hareket etmiş olabilir. Bu gibi durumlarda neticenin oluşumu açısından her kişinin taksirli fiili dolayısıyla kusurluluğu bir diğerinden bağımsız olarak belirlenmelidir…” denilmek suretiyle meydana gelen trafik kazalarında yayaların da taksirle hareket edebilecekleri belirtilmiştir.

Kaldı ki, taksirli suçlarda öngörülebilir sonucun tüm detaylarının öngörülmesi ya da öngörülebilir olması da şart değildir, yayanın trafik kurallarını ihlal etmek suretiyle aniden yola çıkması halinde bir aracın ona çarpabileceği ya da çarpmamak için direksiyonu kırması nedeniyle trafik düzeninin bozulabileceği, böylelikle de başkalarının hayatı ve vücut bütünlüğüne yönelik olarak yaralanma ya da ölüm olayının gerçekleşebileceği herkes için öngörülebilir bir durumdur. Gerçekleşen neticenin bütün ayrıntı ve inceliklerinin tahmin edilebilir olmasına gerek bulunmayıp, sonucun genel olarak öngörülebilir olması taksirin varlığı için yeterlidir. Bunun yanında yayaların zarara uğrama ihtimalinin daha yüksek olması, araç yoluna kontrolsüz giren yayanın başkalarına zarar vermek suretiyle tehlikeye neden olacağının öngörülebilir olması gerçeğini değiştirmeyecektir.

Benzer uyuşmazlık, 765 sayılı Türk Ceza Kanununun yürürlükte olduğu dönemde Ceza Genel Kurulu kararlarına konu olmuş, 13.12.1993 gün 221-317 sayılı kararda taksirle ölüme ya da yaralanmaya neden olma suçlarında taksirin önceden öngörülebilir olma şartı gerçekleşmediğinden yayaların ceza sorumluluklarının bulunmadığı kabul edilmişken, 21.10.1997 gün ve 99-202 sayılı kararda ise yayaların ceza sorumluluğunun bulunduğu kabul edilerek önceki karardan dönülmüştür.

Öte yandan, yayaların trafik kurallarına uymamaları nedeniyle idari para cezası ile cezalandırılmalarının hüküm altına alınmış olması, TCK’nun 85 veya 89. maddeleri ile cezalandırılmalarına engel teşkil etmemektedir. Trafik kurallarına uymama nedeniyle idari para cezası ile cezalandırılabilir olma durumu araç sürücüleri için de söz konusu olduğundan bu hususun cezai sorumluluk ile karıştırılmaması gerekir.

Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

Suç tarihinde sanığın seyir halinde olan araçların geçişini beklemeden sol taraf orta refüj aralığından yola inip sol şerite geçmek suretiyle motosiklet sürücüsü A. Ö.’ın kendisine çarpmasına ve meydana gelen kaza sonucu ölümüne neden olduğu olayda, yolun karşı tarafına geçmeden önce seyir halinde olan araçları dikkate alma ve geçiş için emniyetli ortamın oluşmasını taşıt yolunun dışında bekleme yükümlülüğü olduğu halde, bu yükümlülüğe uymayarak ve böylece kendisi için öngörülmüş trafik kurallarını ihlal etmek suretiyle yola çıkan sanık, bu davranışı ile bir kazaya sebep olacağını, bir aracın kendisine çarpabileceği gibi, çarpmamak için direksiyonu kırmak suretiyle seyir düzenini bozup başka bir yaya veya araca da çarpabileceğini, böylece kendisi dışındaki kişilerin yaralanma veya ölüm sonucunun meydana gelme ihtimalini düşünüp bu konuda gerekli dikkat ve özeni göstermesi gerekirken sözkonusu yükümlülüğe uymamış, böylelikle trafiğin tüm unsurlarının sorumlulukları ile ilgili düzenlemeler öngören ve hem yayaların hem sürücülerin can güvenliklerini koruma amacı güden 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun ilgili hükümlerini ihlal etmek suretiyle ortak hayat tecrübesine göre öngörülebilir ölüm neticesini öngörmeden hareket etmiştir.

Sanığın yola inme hareketinin iradi olması ve fakat meydana gelen ölüm neticesinin iradi olmaması, hareket ile netice arasında nedensellik bağının bulunması, olayın oluş şekline göre öngörülebilir olmasına rağmen sanık tarafından ölüm neticesinin öngörülememiş olması ve Türk Ceza Kanununda öldürme suçunun taksirle de işlenebileceğinin hüküm altına alınmış bulunmasına göre, somut olayda, 5237 sayılı TCK’nun 22. maddesi uyarınca taksirin şartları ve 85. maddesi uyarınca taksirle ölüme neden olma suçunun unsurları gerçekleşmiş olduğundan yaya olan asli kusurlu sanığın hukuki sorumluluğunun yanında cezai sorumluluğunun da mevcut olduğu kabul edilmelidir.

Bu nedenle, yerel mahkemece sanığın taksirle ölüme neden olma suçundan cezalandırılmasına karar verilmesi usul ve kanuna uygun olup, bir kişinin ölümü ile sonuçlanan trafik kazasında, asli kusurlu olduğu tespit edilen sanığın yaya olması ve herhangi bir trafik aracını kullanmaması nedeniyle, taksirle ölüme neden olma suçundan ceza sorumluluğu bulunmadığından bahisle hükmün bozulmasına ilişkin Özel Daire kararı isabetsizdir.

Öte yandan, Özel Daire bozma kararında da belirtildiği üzere yerel mahkeme tarafından davaya katılan olmadığı halde katılanlar lehine vekalet ücretine hükmedilmesi ve yayalara ait kusuru ihlal eden sanığın sürücü belgesinin geri alınmasına karar verilmesi ise usul ve kanuna aykırıdır. Ancak, bu aykırılıklar yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden, 1412 sayılı CMUK’nun 5320 sayılı kanunun 8. maddesi gereğince halen yürürlükte bulunan 322. maddesi uyarınca yerel mahkeme hükmünün düzeltilmek suretiyle onanması mümkündür.
Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne, Özel Daire bozma kararının kaldırılmasına, yerel mahkeme hükmünün "Davaya katılan olmadığı halde katılanlar lehine vekalet ücretine hükmedilmesi ve yayalara ait kusuru ihlal eden sanığın sürücü belgesinin geri alınmasına karar verilmesi" isabetsizliklerinden bozulmasına, ancak bu hususlar yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden, yerel mahkeme hükmünün düzeltilerek onanmasına karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul Üyesi M. A."Yayanın sanık olarak yargılanamayacağını ifade ederken, kastettiğimiz karayolu ulaşımında trafik kazasına karışan araç ile yolda yürümekte olan insanın çarpışan veya çarpışma ile karşı karşıya kalan kişi olması halidir. Daire kararındaki azınlık görüşünde belirtildiği gibi ‘aracını yol kenarına bırakıp giden kişi bu eyleminden zararlı bir sonuç doğduğunda’ kusurlu olması halinde tabi ki sanık olarak yargılanabilecektir. Çünkü dikkat ve özen yükümlülüğüne uymamanın meydana getirdiği netice dolayısıyla kişi kusurludur.
12. Ceza Dairesinin yayanın sanık olamayacak olduğuna dair bozma kararında belirtilen gerekçelere ilaveten aşağıdaki nedenlerle sayın çoğunluğun yayanın sanık olabilecek olduğuna dair görüşüne katılmıyoruz.
1- Türk Ceza Kanununda trafikle ilgili iki suç bulunmaktadır. Bunlardan biri 179. maddedeki ‘Trafik güvenliğini (Kasten) tehlikeye sokma’ suçu ile 180. Maddedeki ‘Trafik güvenliğini taksirle tehlikeye sokma’ suçudur.
Bu suçlardan kasten işlenen 179. maddenin fıkralarında insanın (yayanın) bizzat vücut bütünlüğü ile kasten trafik güvenliğini tehlikeye sokmasında (Örneğin, kırmızı ışıkta geçmesi, yola atlama, yola yatma) sanık olması kabul edilmemiştir.
Maddenin birinci fıkrasında sürücü olmayanların, yani insanların (yayanı) hep ortaya koydukları maddi bir engel, koyma, kaldırma ve bozmadan bahsedilmiştir. İkinci ve üçüncü fıkralarında ise sürücülerin kasten sebebiyet verdikleri tehlikeler suç olarak gösterilmiştir.
Aynı şekilde 180. Maddedeki ‘trafik güvenliğini taksirle tehlikeye sokma’ suçunda insanların (yayaların) sanık olabilecekleri kabul edilmiş, ancak madde de tehlikeye sokmanın deniz, hava veya demiryolu ulaşımında olması hali düzenlenmiştir. Karayolu ulaşımıyla ilgili bir düzenleme yapılmamıştır. Denizde yüzen deniz ulaşımını, raylar üzerinde gezen demiryolu ulaşımını, havaalanında gezen havayolu ulaşımını taksirle tehlikeye soktuğunda taksirle işlenen bu suçlar oluşmakta, buna mukabil aynı hareketler karayolunda yapıldığında suç olarak değil kabahat olarak kabul edilmektedir.
Kısaca karayolu ulaşımıyla ilgili hem kasten hem de taksirle işlenen suçlarda yayanın (insanın) sanık olması, fail olması kabul edilmemiştir. Bu bilinçli bir tercih ve düzenlemedir.
2- 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunun yedinci kısmının başlığı ‘Trafik Kazalarıdır’
Bu bölüm dört maddeden oluşmakta ve kazayla ilgili olarak sürücüler için düzenlemeler getirilmiştir. Bu bölümün son maddesi olan 84. madde ise ‘Trafik kazalarında sürücü kusurlarının tespiti ve asli kusur sayılan haller’ başlığı altında sürücüler için 12 asli kusurlu hal gösterilmiş, yayalarla ilgili, yayaların kusurlarının tespiti ve asli kusurlu sayılan hiçbir hal gösterilmemiştir. Maddedeki sıralama dahi trafik kazalarında kişilerin sanık olamayacaklarının en önemli göstergesidir.
3- Yine 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu sürücücüler için birçok düzenleme getirmiştir.
Bunlar sağlık şartı ki, gözün görmesi, kulağın işitmesi yeterli görülmemiş ayrıca bunlar için hekim raporu, sürücü olmak için kullanılacak araca uygun sürücü belgesi ve trafiğe elverişli araçla yola çıkılması aranmıştır.
Bunun yanında yaya olmak için bunlardan hiç birisi aranmamış, demek ki öyle kolay sürücü olunamıyor. İşte bu bile yaya ile sürücü arasındaki farkı ortaya koyuyor.
4- Kararımızda ve Ceza Genel Kurulu’nun yayanın sanık olamayacak olduğuna dair 13.12.1993 tarih ve 1993/221 Esas ve 1993/317 sayılı kararında açıkça belirtildiği gibi, taksirin unsurlarından biri de neticenin öngörülebilir olmasıdır. Bunu hem yaya hem de sürücü olarak ayrı ayrı değerlendirdiğimizde trafikle karşı karşıya kalan yayanın önceliği, önce kendi canının zarar görmemesidir.
Olayımızda olduğu gibi karşıya geçmeye çalışan yaya sanığımızın öngördüğü netice çok dikkatli geçmem lazım kazaya sebebiyet vermemem gerekir, aksi takdirde yaralanır veya ölebilirim. Öngördüğü netice budur.
Başka bir anlatımla araç bana çarpar, ben de yaralanırım ama, bunun yanında sürücü de, yanındakiler de yaralanır veya ölür şeklinde düşünmez. Dolayısıyla öngörülen kendisi hakkındaki neticedir.
Aynı şekilde sürücü olarak olaya baktığımızda da yayayla karşı karşıya geldiğimizde ne düşünürüz. ‘Ben bu yayaya çarpmayayım. O anda öngörülen yayanın yaralanmamasıdır. Hatta belirtilen husus sürücüler bakımından o kadar önemsenir ki yolda bir yaban hayvanına, köpeğe çarpmamak için çeşitli manevralar yapılır ve neticesinde araç sürücüleri ve içindekiler yaralanır veya ölürler. İşte sürücülerin bile öngördüğü ve olmamasını istediği yayaya çarpmamak iken yayalar bakımından aksini düşünmek mümkün değildir.
5- Yüksek Ceza Genel Kurulu’ndan geçen 21.1.2014 tarih, 2013/405 Esas ve 2014/22 sayılı kararda, kendisine yeşil ışık yandığı ve yeşil ışıkta geçtiği halde ölümlü trafik kazasında sanık sürücünün kusurlu olduğu kabul edilmiştir.
Mahalli mahkeme beraat kararında ısrar edince dosya Yüksek Genel Kurula gelmiş, sürücüler ışıklara yaklaştıklarında hızlarını azaltmak zorunda olmaları nedeniyle kendilerine yeşil ışık yansa bile her zaman kusursuz olamayacakları kabul edilmemiştir.
Yayalardan yürüyüş hızlarını azaltmaları gerekir diye pozitif bir hukuk kuralı veya ortak bir hayat tecrübesi yoktur. Öyle olmuş olsaydı yeşil ışıkta hızlıca geçmeyen yaya içinde kusur kabul edip, onu da sanık yapmamız gerekirdi.
Yaşam alanları insanlar için vardır, teknolojik gelişmeler, çağın bir çok sorunları, insanların ruh yapılarını bozmuştur. Onun için yayalar dalgın, düşünceli ve unutkan olmaları nedeniyle her zaman trafik ihlallerini yapma ihtimalleri daha fazladır. Bundan dolayı korunmaları gerekir. İşin bu yönü de düşünülerek yayaların trafik kazalarında sanık olarak yargılanmamaları gerekir.
7- Yayaların katıldıkları trafik kazalarında kusuru olan yayanın sanık olması, işin içinden çıkılmaz bir uygulama olarak karşımıza çıkacaktır. Her gün örneklerini gördüğümüz, okul çıkışında çocukların, köy yolu kenarında yürüyen yayaların kazaya sebebiyet vermeleri halinde binlercesinin sanık olması sonucunu doğurur ki bunun pratikte uygulaması düşünüldüğünde karmaşık bir sorunlar yumağı oluşturacağı anlaşılacaktır.
8- Trafik kazasına sebep olan sürücü ve yaya eşit kusurlu olduğu bir olayda meydana gelen ölümün aracın çarpması sonucu mu ya da yayanın çarpması sonucu mu meydana geldiği düşünüldüğünde aracın çarptığının kabulü gerekeceği ve neticeyi oluşturanın yaya olmadığı açıktır. Görüldüğü gibi elverişlilik olma bakamından da yayanın hareketi, sonucu meydana getirmeye elverişli değildir.
9- Yayanın sanık olarak kabul edilemeyeceğini söylerken, yayanın hiç sorumlu olmadığını düşünmüyoruz. Kusuru oranında maddi ve manevi tazminattan sorumludur.
Tarihsel gelişime baktığımızda karşımıza cezalandırıcı adalet, ıslah edici adalet, ve onarıcı anlayışı çıkmaktadır. Bunlardan en sonuncusu olan onarıcı adaletten ayrı olarak günümüzde bir adım ötesi ‘dönüştürücü adalet’ fikri tartışılmaya başlanmıştır. Bu görüşe göre; bir oluştan başka bir oluşa geçiş, bu geçiş yıkıp yeniden yapma değil, mevcut olana olumlu katkıda bulunarak faili suç dışı bir hayata kanalize etme demektir. Buna kısaca yanlışlık yapanı doğru yola sevketme, kötüyü iyiye dönüştürme süreci de denir. (Ceza Adaleti, Mehmet Arıcan, Ankara, 2009, s.71)
İşte bu amaçla yayanın meydana getirdiği maddi ve manevi zararı tazmin etmesi amacının gerçekleşmesine yardımcı olmanın da onun sanık olarak değil, tazminat davasının davalısı olarak yargılanmasıdır" düşüncesiyle,
Çoğunluk görüşüne katılmayan on üç Genel Kurul Üyesi de, benzer düşüncelerle itirazın reddine karar verilmesi gerektiği yönünde karşı oy kullanmışlardır.

SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,
2- Yargıtay 12. Ceza Dairesinin 28.12.2011 gün ve 15963-10055 sayılı bozma kararının KALDIRILMASINA,
3- Fatsa 1. Asliye Ceza Mahkemesinin 30.10.2007 gün ve 366-262 sayılı hükmünün, "Davaya katılan olmadığı halde katılanlar lehine vekalet ücretine hükmedilmesi" ve "yayalara ait kusuru ihlal eden sanığın sürücü belgesinin geri alınmasına karar verilmesi" isabetsizliklerinden BOZULMASINA,
Ancak, yeniden yargılama gerektirmeyen bu konuda, 1412 sayılı CMUK’nun 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 322. maddesindeki yetkiye istinaden karar verilmesi mümkün bulunduğundan, hüküm fıkrasından; "Sanığın sürücü belgesinin aynı yasanın 53/6. maddesi uyarınca cezanın tümü ile infazından başlamak üzere taktiren 4 ay süre ile geri alınmasına,
Müdahilleri kendilerini vekil ile temsil ettirdiklerinden avukatlık asgari ücret tarifesine göre 400 YTL vekalet ücretinin sanıktan tahsili ile müdahillere verilmesine" bölümünün çıkarılması suretiyle, diğer yönleri usul ve kanuna uygun bulunan hükmün DÜZELTİLEREK ONANMASINA,
4- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 04.02.2014 günlü birinci müzakerede yeterli çoğunluk sağlanamadığından, 18.02.2014 günü yapılan ikinci müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.

Bilgiler: Tarih-Gönderici: admin — Pzt Mar 23, 2015 8:38 am


Yargıtay Ceza Genel Kurulu Kararları • EK SAVUNMA, DAVASIZ YARGILAMA OLMAZ İLKESİ, YARGILAMANIN SINIRLILIĞI

YARGITAY Ceza Genel Kurulu
ESAS: 2013/274
KARAR: 2014/78

Sanıklar M.. D.. ve U.. L..’in hırsızlık suçundan 5237 sayılı TCK’nun 142/1-b maddesi uyarınca 2 yıl 9 ay hapis, konut dokunulmazlığının ihlali suçundan aynı kanunun 116/1. maddesi uyarınca 1 yıl 6 ay hapis, mala zarar verme suçundan ise aynı kanunun 151/1 ve 53. maddeleri uyarınca 1 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmalarına ve hak yoksunluğuna ilişkin, Ceyhan 2. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 06.02.2008 gün ve 377-27 sayılı hükmün, sanıklar müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 13. Ceza Dairesince 20.12.2012 gün ve 25057-27715 sayı ile onanmasına karar verilmiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 21.01.2013 gün ve 158200 sayı ile;

“…İdianamede suçun neden ibaret olduğu daha doğru bir ifade ile yüklenen eylemlerin neler olduğu açıklanmalıdır. Olayın anlatılmaması; eylemin açıklanmaması durumunda mahkeme hangi eylemden dolayı yargılama yapıldığını sanık da hangi suçla yargılandığını bilemez, en azından duraksayabilirler. Esas olan iddianamedeki olayın anlatılışı ve sevk maddeleri, açılan davanın sınırlarını belirler. Bir olayın anlatımında başka olaydan bahsedilmesi o olaydan dava açıldığını da göstermez.

Somut olay incelendiğinde; sanıklar hakkında, müşteki N.. E..’a ait konutundan hırsızlık yaptığı iddiasıyla TCK’nun 142/1-b, 53. maddelerinden kamu davası açılmıştır. Mahkeme duruşma aşamasında 12.12.2007 tarihli celsede mala zarar verme ve konut dokunulmazlığının ihlali fiilinden TCK’nun 116/1 ve 151/1. maddelerinden ek savunma vererek her iki fiilden de mahkumiyet hükmü kurmuştur.

İddianamede sanığın, müştekiye ait konuttan hırsızlık yaptığı belirtilmekte olup, konut ve konuta giriş şekli sanığın hırsızlık fiilini gerçekleştirdiği yer ve biçim olarak anlatılmaktadır. İddianame kapsamı incelendiğinde sanıkların şikayetçiye ait konutuna zarar vererek izinsiz girmek suretiyle konut dokunulmazlığının ihlali ve mala zarar verme suçlarına dair herhangi bir vasıflandırma mevcut değildir.
Bu durumda, iddianamede yüklenen suçun unsurlarını oluşturan fiil/fiillerin nelerden ibaret olduğunun hiçbir duraksamaya yer bırakmayacak biçimde açıklanması gerekirken, konut dokunulmazlığının ihlaline yönelik açılmış bir kamu davasının bulunmadığı anlaşılmaktadır.

Bu nedenlerle sanıklar hakkında iddianamenin sınırı dışına çıkılarak mala zarar verme ve konut dokunulmazlığının ihlali suçundan ceza tayini edilmek suretiyle 5271 sayılı CMK’nun 225/1. maddesine aykırı davranılmıştır” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurarak, Özel Daire onama kararının mala zarar verme ve konut dokunulmazlığının ihlali suçları yönünden kaldırılmasına, yerel mahkeme hükmünün bu suçlar yönünden bozulmasına karar verilmesi talebinde bulunmuştur.

CMK’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 13. Ceza Dairesince 14.02.2013 gün ve 1479-3055 sayı ile, itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

Sanıkların hırsızlık, konut dokunulmazlığının ihlali ve mala zarar verme suçlarından cezalandırılmalarına karar verilen olayda, Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanıklar hakkında konut dokunulmazlığının ihlali ve mala zarar verme suçlarından açılmış bir kamu davası olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir.
İncelenen dosya kapsamından;

Ceyhan Cumhuriyet Başsavcılığınca sanıklar hakkında; "Olay tarihinde şüphelilerin 2007/5501 soruşturma sayılı dosyadan hırsızlığa teşebbüs suçundan yakalandıkları, aynı şüphelilerin 05.11.2007 tarihinde şikayetçi Nural’ın kapısını zorlamak suretiyle evine girdikleri ve evden altın set, 2 bilezik, 2 cumhuriyet altını, bir miktar çeyrek altın, 1 adet bileklik, 100 YTL para çaldıkları, şüphelilerin apartmandan çıkarken görgü tanığı A.G., R.. T.. ve Y.. C.. tarafından görüldükleri ve teşhis tutanağı ile şüphelilerin teşhis edildiği, şikayetçi N. olay nedeniyle şikayetçi olduğu, şüphelilerin alınan beyanlarında suçlamaları kabul etmedikleri iş aramak için apartmanlara girip çıktıklarını beyan ettikleri, şüphelilerin üzerine atılı suçu işledikleri" açıklamasına yer verilen iddianame ile kamu davası açılırken, sevk maddelerinin "5237 sayılı TCK’nun 141/1, 142/2-b, 53 ve 58" olarak gösterildiği ve suçun hırsızlık olarak adlandırıldığı, yerel mahkemece ek savunma hakkı verilerek hırsızlık, konut dokunulmazlığının ihlali ve mala zarar verme suçlarından hüküm kurulduğu anlaşılmaktadır.

Ceza muhakemesi hukukumuzda mahkemelerce bir yargılama faaliyetinin yapılabilmesi ve hüküm kurulabilmesi için, yargılamaya konu edilecek eylemle ilgili, usulüne uygun olarak açılmış bir ceza davası bulunması gerekmektedir. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 170/1. maddesi uyarınca ceza davası, dava açan belge niteliğindeki icra ceza mahkemesine verilen şikâyet dilekçesi, son soruşturmanın açılması kararı gibi istisnai hükümler dışında, kural olarak Cumhuriyet savcısı tarafından düzenlenecek bir iddianame ile açılır. Belirtilen kanunun 170. maddesinin 4. fıkrasında da; “iddianamede, yüklenen suçu oluşturan olaylar, mevcut delillerle ilişkilendirilerek açıklanır” düzenlemesine yer verilmiştir.

CMK’nun 225. maddesi uyarınca da; “Hüküm, ancak iddianamede unsurları gösterilen suça ilişkin fiil ve faili hakkında verilir. Mahkeme, fiilin nitelendirilmesinde iddia ve savunmalarla bağlı değildir”. Bu düzenleme gereğince hangi fail ve fiili hakkında dava açılmış ise, ancak o fail ve fiili hakkında yargılama yapılarak hüküm verilebilecektir.

Anılan kanuni düzenlemelere göre, iddianamede açıklanan ve suç oluşturduğu iddia olunan eylemin dışına çıkılması, dolayısıyla davaya konu edilmeyen fiil veya olaydan dolayı yargılama yapılması ve açılmayan davadan hüküm kurulması kanuna açıkça aykırılık oluşturacaktır. Öğretide “davasız yargılama olmaz” ve “yargılamanın sınırlılığı” olarak ifade edilen bu ilke uyarınca hâkim, ancak hakkında dava açılmış bir fiil ve kişi ile ilgili yargılama yapabilecek ve önüne getirilen somut uyuşmazlığı hukuki çözüme kavuşturacaktır.

Diğer taraftan CMK’nun 226. maddesinde ise; “Sanık, suçun hukukî niteliğinin değişmesinden önce haber verilip de savunmasını yapabilecek bir hâlde bulundurulmadıkça, iddianamede kanunî unsurları gösterilen suçun değindiği kanun hükmünden başkasıyla mahkûm edilemez.

Cezanın artırılmasını veya cezaya ek olarak güvenlik tedbirlerinin uygulanmasını gerektirecek hâller, ilk defa duruşma sırasında ortaya çıktığında aynı hüküm uygulanır.

Ek savunma verilmesini gerektiren hâllerde istem üzerine sanığa ek savunmasını hazırlaması için süre verilir.

Yukarıdaki fıkralarda yazılı bildirimler, varsa müdafie yapılır. Müdafii sanığa tanınan haklardan onun gibi yararlanır” hükmü getirilmiştir.
Soruşturma aşamasında elde ettiği delillerden ulaştığı sonuca göre iddianameyi hazırlamakla görevli iddia makamı, düzenlenen iddianame ile CMK’nun 225/1. maddesi uyarınca kovuşturma aşamasının sınırlarını belirlemektedir. Bu bakımdan iddianamede, yüklenen suçun unsurlarını oluşturan fiil/fiillerin nelerden ibaret olduğunun hiçbir tereddüte yer bırakmayacak biçimde açıklanması zorunludur. Böylelikle sanık; iddianameden üzerine atılı suçun ne olduğunu hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde anlamalı, buna göre savunmasını yapabilmeli ve delillerini sunabilmelidir. CMK’nun 226. maddesindeki düzenlemeyle iddianamede anlatılan eylem değişmemiş olduğunda, kanun koyucu o eylemin hukuki niteliğinde değişiklik olmasını "yargılamanın sınırlılığı" ilkesine aykırı görmemiş, bu gibi hallerde sanığa ek savunma hakkı verilerek değişen suç niteliğine göre bir hüküm kurulmasına imkan sağlamıştır. Bu düzenlemenin bir sonucu olarak mahkeme, eylemin hangi suçu oluşturacağına ilişkin nitelendirmede iddia ve savunmayla bağlı değildir. Örneğin, iddianamede hırsızlık olarak nitelendirilen eylemin suç eşyasının kabul edilmesi suçunu oluşturacağı görüşünde olan mahkemece, sanığa ek savunma hakkı da verilmek suretiyle bahse konu suçtan hüküm kurulabilecektir. İddianamede anlatılan ve kapsamı belirlenen olayın dışında bir fail ve fiilin yargılanması söz konusu olduğunda ise, suç duyurusunda bulunulması ve iddianame ile dava açılması halinde gerekli görülürse her iki iddianame ile açılan davaların birleştirilmesi yoluna gidilebilecektir.
Nitekim, Ceza Genel Kurulunun 16.04.2013 gün ve 1307-151 sayılı kararında da aynı sonuca ulaşılmıştır.

Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;

Yerel mahkemece iddianamede tarif edilen ve cezalandırılması istenen eylemin konut dokunulmazlığının ihlali ve mala zarar verme suçunu da oluşturduğu değerlendirilerek ek savunma hakkı verilmek suretiyle sanıklar hakkında mahkûmiyet hükmü kurulmuş ise de, hırsızlık suçunu oluşturduğu iddia olunan fiile ilişkin açıklamalar ve anlatım içeren iddianamede konut dokunulmazlığının ihlali ve mala zarar verme suçlarını oluşturduğu düşünülen eylemlerin açıkça tarif edilmediği görülmektedir. Yargılamaya konu edilen ve hüküm kurulan konut dokunulmazlığının ihlali ve mala zarar verme suçlarından usulüne uygun olarak açılmış bir ceza davası bulunmadığından, öncelikle mahkemesince Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunulması ve sonucuna göre sanıkların hukuki durumunun yeniden belirlenmesi gerekirken, iddianamede açıklanan ve suç oluşturduğu ileri sürülen fiilin dışına çıkılarak, davaya konu edilmeyen eylemden dolayı yargılama yapılıp, hüküm kurulması kanuna aykırıdır.

Bu nedenle, yerel mahkeme hükmü ve bu hükmün onanmasına ilişkin Özel Daire kararı konut dokunulmazlığının ihlali ve mala zarar verme suçları yönüyle isabetsizdir.

Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne, Özel Daire onama kararının konut dokunulmazlığının ihlali ve mala zarar verme suçları yönünden kaldırılmasına ve yerel mahkeme hükmünün bu suçlar yönünden iddianamede açıklanan ve suç oluşturduğu ileri sürülen fiilin dışına çıkılarak, davaya konu edilmeyen eylemlerden dolayı yargılama yapılıp hüküm kurulması isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir.

SONUÇ :
Açıklanan nedenlerle,
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,
2- Yargıtay 13. Ceza Dairesinin 20.12.2012 gün ve 25057-27715 sayılı onama kararının konut dokunulmazlığının ihlali ve mala zarar verme suçlarına ilişkin olarak KALDIRILMASINA,
3- Ceyhan 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 06.02.2008 gün ve 377-27 sayılı hükmünün, konut dokunulmazlığının ihlali ve mala zarar verme suçlarına ilişkin olarak BOZULMASINA,
4- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 18.02.2014 günü yapılan müzakerede oybirliğiyle karar verildi.

Bilgiler: Tarih-Gönderici: admin — Pzr Mar 22, 2015 8:57 pm