Etiket arşivi: OLMASI

eşimi seviyorum demiş olması kadının şiddeti hoşgörü ile karşıladığı anlamına gelmez

 

Yargıtay: Sevmek affetmek değildir

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 25.09.2013 tarihli kararı Sabah Gazetesi’nde haber oldu. Kararın tam metnini Yargıtay dan alınca yayınlayacağız. İşte o haber….

Şiddet mağduru kadının “Eşimi hâlâ seviyorum” sözü üzerine mahkeme ‘Tazminata gerek yok’ dedi. Fakat Yargıtay “Sevmesi affettiği anlamına gelmez” diyerek kararı bozdu

İzmir’de yaşayan Özcan ve Öznur Ü. çifti, 2005′te evlendikten bir süre sonra aralarında geçimsizlik başladı. Koca Özcan Ü., 2009′da eşinin çocuklarıyla ilgilenmediği iddiasıyla boşanma davası açtı. Öznur Ü. ise bu iddialara karşı kocasının evin ihtiyaçlarını karşılamadığını ve kendisine şiddet uyguladığını ileri sürdü. Davanın seyrini değiştirense, boşanma süreci devam ederken kadının İzmir 10. Aile Mahkemesi’ne 2010′da verdiği dilekçedeki, “Kocamı hâlâ seviyorum” sözü oldu. Aile Mahkemesi, tarafların tanıklarını dinledikten sonra karı ve kocanın eşit kusurlu olduğu kanaatine vardı. Mahkeme, “Kadın dilekçesindeki ‘seviyorum’ sözüyle kocasının kusurlu davranışlarını affetmiş sayılır” şeklinde değerlendirerek, Öznur Ü.’nün 10 bin TL’lik maddi, 50 bin TL’lik de manevi tazminat talebini reddetti. Kocanın 2 çocuk için aylık 190 TL nafaka ödemesine karar verdi.

Dosya temyiz üzerine önce Yargıtay 2.Hukuk Dairesi’ne geldi. Daire, Aile Mahkemesi’nin kararının “boşanma” ile ilgili bölümünü onadı. Kadına yoksulluk nafakası verilmemesi ve tazminat ödenmemesini ise yanlış bularak yerel mahkemenin kararını bozdu. Daire, kadının “Kocamı seviyorum” demiş olmasının şiddeti hoşgörü ile karşıladığı anlamına gelmediğini vurguladı. Aile Mahkemesi ilk kararında direnince de dosya Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’na geldi. Genel Kurul, 25.09.2013 tarihinde yaptığı toplantıda, yerel mahkemenin kararını aynı gerekçeyle bozdu. Şimdi dosya İzmir Aile Mahkemesi’ne gidecek. Genel Kurul’un verdiği kararlar kesin ve bağlayıcı nitelikte olduğundan koca eşine maddi ve manevi tazminat ödeyecek, eşe yoksulluk nafakası da bağlanacak.

http://www.sabah.com.tr/Yasam/2013/09/29/yargitay-sevmek-affetmek-degildir

 

Yargıtay HGK. 2012/13-751E., 2013/265K., * AYIPLI İFA – EKSİK İŞ AYRIMI *ZAMANAŞIMI *DAİRE HAVUZUNUN HAZİNEYE AİT OLMASI

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu

2012/13-751 esas sayılı ve 

2013/265 karar sayılı kararı 

Taraflar arasındaki “tazminat ” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İstanbul 2. Tüketici Mahkeme’since davanın reddine dair verilen 30.12.2009 gün ve 2009/685 E. 2009/727 K. sayılı kararın incelenmesi davacılar vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin 24.01.2011 gün ve 2010/5010 E., 2011/574 K. sayılı ilamı ile;

 

(…Davacılar, davalı yükleniciden satın aldıkları dairenin bulunduğu sitenin, havuzu da kapsayacak şekilde bahçesinin kamuya ait olduğunu öğrendiklerini ileri sürerek, bu eksikliğin giderilmesi ya da eksik teslim nedeniyle 620.000,00 TL’nin tahsiline karar verilmesini istemişlerdir.

 

Davalı, davanın reddini savunmuştur.

 

Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacılar tarafından temyiz edilmiştir.

 

Davacılar, davalı yükleniciden satın aldıkları dairenin havuzlu olacağı taahhüt edildiği halde, havuzu da kapsayacak şekilde bahçenin bir kısmının Hazineye ait olduğunu öğrendiklerini ve Apartman Yönetimine ecrimisil ihbarnameleri gelmeye başladığını belirterek, eksikliğin giderilmesi veya eksik teslim nedeniyle 620.000,00 TL’nin tahsili talepli bu davayı açmışlardır. Mahkeme bu eksikleri tespit etmiş, ancak süresinde ayıp ihbarında bulunulmadığı gerekçesiyle davayı reddetmiştir.

 

Davacının iddia ettiği ve Mahkemece tespit edilen hususlar, nitelikleri itibariyle eksik iştir ve eksik işlerde BK’nun 125.maddesi gereğince, on yıllık zamanaşımı süresi içinde her zaman dava açılabilir. Mahkemece davanın esasına girilip taraf delilleri toplandıktan sonra hüküm tesisi gerekirken, yazılı şekilde davanın reddi usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir…)

 

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

 

TEMYİZ EDEN: Davacılar vekili

 

HUKUK GENEL KURULU KARARI

 

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:Dava, tazminat istemine ilişkindir.

 

Mahkemece, davanın hukuki dayanağının ayıplı satışa ilişkin olduğu ve davacılar tarafından süresinde yapılmış bir ayıp ihbarı bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

 

Davacılar vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde gösterilen nedenlerle bozulmuştur.

 

Yerel Mahkemece, önceki kararda direnilmiş; hükmü temyize davacılar vekili getirmiştir.

 

Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacılar tarafından satın alınan taşınmazın bir kısmının Kamu arazisi üzerinde bulunmasının eksik iş mi yoksa ayıplı ifa olarak mı nitelendirilmesinin gerektiği, burada varılacak sonuca göre davacılar tarafından iddia olunan ayıp ihbarının süresinde yapılıp yapılmadığı noktasında toplanmaktadır.

 

Davanın tüketici mahkemesinde açılmış olması, davacıların tüketici olması ve Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’a dayanarak talepte bulunmuş olması karşısında, olayın çözümünde 4077 sayılı “Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun” hükümlerinin uygulanacağında kuşku bulunmamaktadır.

 

Bu saptamada bulunduktan sonra, öncelikle, uyuşmazlığın temelinde yatan ayıp kavramı üzerinde durmakta yarar vardır;

 

Tüketici hukukunda ayıba ilişkin düzenleme, 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun (TKHK)’un 4. maddesinde yer almaktadır.

 

Anılan maddenin birinci fıkrasında; “Ambalajında, etiketinde, tanıtma ve kullanma kılavuzunda yer alan veya satıcı tarafından vaat edilen veya standardında tespit edilen nitelik ve/veya niceliğine aykırı olan ya da tahsis veya kullanım amacı bakımından değerini veya tüketicinin ondan beklediği faydaları azaltan veya ortadan kaldıran maddi, hukuki veya ekonomik eksiklikler içeren mal veya hizmetler, ayıplı mal veya ayıplı hizmet olarak kabul edilir.” denilmekte, devam eden fıkralarda ise buna ilişkin biçimsel koşullar düzenlenmektedir.

 

Ayıp kavramı ile eksik iş birbirinden farklıdır.

 

Ayıp; yasa ya da sözleşmede öngörülen unsurlardan birinin veya birkaçının eksikliği ya da olmaması gereken vasıfların bulunması halidir.Eksik iş; sözleşme konusu işlerin yapılmamasıdır. Öteki deyişle, hiç yapılmayan iştir.

Eksik ifa ise, kanunlarımızda tanımı yapılmamakla birlikte, 4077 sayılı Kanun’un 4 maddesinde sayılan ayıp kavramı içerisinde mütalaa olunmaktadır. (Ör; üç top kumaş yerine iki top kumaş yollanması hali; Cevdet Yavuz, Satıcının Satılan Malın Ayıplarından Sorumluluğu, 1989, s.139)

 

Anılan yasa metninde de belirtildiği üzere ayıp; maddi, hukuki ya da ekonomik eksiklik şeklinde ortaya çıkabilir. Maddi ayıp; bir malda madden hata bulunmasıdır (Ör: Malın yırtık, lekeli olması gibi). Hukuki ayıp; malın kullanımının hukuken sınırlandırılmasıdır (Ör: Malın üzerinde takyitler bulunması gibi). Ekonomik ayıp ise; malın iktisadi vasıflarında eksiklik olmasıdır.

 

Yukarıda da ayrıntısı ile açıklandığı üzere; malın ayıplı olması halinde taraflara ait hak ve yükümlülüklerin nelerden ibaret olduğu, 4822 sayılı Kanun’la değişik 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 4.maddesinde düzenlenmiş; ayıbın gizli ya da açık olması halleri için ayrı başvuru süreleri getirilmiş; hatta ayıbın ağır kusur veya hile ile gizlenmesi halinde zamanaşımı süresinden yararlanılamayacağı, açıkça ifade edilmiştir.

 

Buna göre; satılan maldaki ayıp açık ayıp niteliğinde ise, 4077 sayılı Kanun’un 4.maddesi uyarınca malın teslim tarihinden itibaren 30 gün içinde; gizli ayıp niteliğinde ise, dava zamanaşımı süresi içinde ve ayıp ortaya çıktıktan sonra derhal (dürüstlük kuralına uygun olan en kısa sürede), ihbar edilmesi; ayıbın açık mı, yoksa gizli mi olduğunun tayininde ise, ortalama (vasat) bir tüketicinin bilgisinin dikkate alınması, gerekmektedir.

 

Eğer ayıp, ağır kusur veya hile ile gizlenmişse, zamanaşımı süresinden yararlanılamayacağından, açılan davanın süresinde olduğunun kabulü sonucuna varılacaktır.Aynı maddenin 4. fıkrasında ise, konut satışlarında zaman aşımı süresi beş yıl olarak öngörülmüştür.

 

Hukukumuzda ayıp ihbarı da kural olarak herhangi bir şekle tabi tutulmamıştır. Nitekim, aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulu’nun 27.04.2011 gün ve 2011/13-4 E.2011/230 K. ve 02.11.2011 gün ve 2011/13-459 E., 2011/657 K. sayılı ilamlarında da vurgulanmıştır.

 

Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacılar, davalı yükleniciden satın aldıkları dairelerin bulunduğu parselin havuzu da kapsayacak şekilde bahçesinin bir bölümünün kamuya ait arazi üzerinde olduğunun sonradan öğrendiklerini, oysa bu daireleri satın almalarında havuzlu olmasının etkisinin bulunduğunu belirterek, eksik teslim nedeniyle 620.000,00 TL’nin tahsili talebinde bulunulmuşlardır.

 

Yerel mahkemece, hükme dayanak yapılan bilirkişi raporu ile deniz doldurulmak suretiyle kazanılan alana havuzun ve bahçenin toplam 212 m2 tecavüzlü olduğu belirlenmiştir. Mahkemece, bu husus “ayıp” olarak nitelendirilip, davacıların konutu teslim aldıktan sonra süresinde davalıya ayıp ihbarında bulunmadıkları gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

 

Hukuk Genel Kurulu görüşmeleri sırasında bir kısım üyeler; kamuya ait yere taşkın şekilde yapılan havuzun satın alınan dairelerin bulunduğu parsel sınırları içinde olmadığının aleni olan tapu kayıtlarıyla davacılar tarafından bilinmesinin gerektiği ve bu durumun açık ayıp niteliğinde olduğu kabul edilerek yerel mahkeme kararının onanması yönünde görüş bildirmiş iseler de; çoğunluk tarafından bu görüş kabul edilmemiş ve dava konusu olayda 4077 sayılı yasada düzenlenen “ayıplı ifa” değil “eksik iş” söz konusu olduğu, 4077 sayılı Yasanın 30. maddesine göre bu Kanunda hüküm bulunmayan hallerde genel hükümlere göre uyuşmazlığın çözümü gerekli olduğundan, sözleşmeden kaynaklanan edimin ifasındaki eksiklikler nedeniyle davacının 10 yıllık zamanaşımı süresi içerisinde satıcının sorumluluğunun ileri sürülebileceği sonucuna varılmıştır.

 

 

Bu itibarla; Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

 

SONUÇ: Davacılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanunun 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, aynı Kanun’un 440/1 maddesi uyarınca tebliğden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 20.02.2013 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

kararda yasa yolunun ve süresinin yanılmaya yer vermeyecek şekilde belirtilmemiş olması

Yargıtay 2. Ceza Dairesi
TÜRK MİLLETİ ADINA
Y A R G I T A Y İ L A M I

Esas No : 2010/9338
Karar No : 2012/579
Tebliğname No : 2 – 2008/145292

İNCELENEN KARARIN;
MAHKEMESİ : Menderes Asliye Ceza Mahkemesi
TARİHİ : 18/09/2007
NUMARASI : 2005/388 (E) ve 2007/482 (K)
SANIK : G.H
SUÇ : Elektrik Enerjisi Hırsızlığı
HÜKÜM : Beraat
TEMYİZ EDEN : Katılan Vekili
TEBLİĞNAMEDEKİ DÜŞÜNCE : Bozma

Dosya incelenerek gereği düşünüldü;
2709 Sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 40/2.fıkrasında; “Devlet işlemlerinde, ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve merciilerine başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorundadır” hükmüne yer verilmiş, bu düzenlemeye paralel olarak 5271 Sayılı CMK’nın 34/2. maddesinde; “Kararda başvurulabilecek kanun yolu, süresi, mercii ve şekilleri belirtilir”,
232/6.maddesinde ise; “Hüküm fıkrasında 223.maddeye göre verilen kararın ne olduğunun uygulanan kanun maddelerinin, verilen ceza miktarının, kanun yollarına başvurma ve tazminat isteme olanağının bulunup bulunmadığının, başvuru olanağı varsa süresi ve merciinin tereddüde yer vermeyecek şekilde açıkça gösterilmesi gerekir” şeklinde emredici düzenleme yapılmış,
Aynı yasanın 40.maddesinin 1.fıkrasında kusuru olmaksızın bir süreyi geçirmiş olan kişinin, eski hale getirme isteminde bulunabileceği, 2.fıkrasında ise yasa yoluna başvuru hakkının kendisine bildirilmemesi halinde kişinin kusursuz sayılacağı belirtilmiştir.

Açıklanan tüm bu düzenlemeler karşısında;
Hak sahibi olanlar bakımından gerek yüze karşı gerekse yoklukta verilen hüküm ve kararlarda yasa yolu bildiriminin; başvurulacak yasa yolu, başvuru yapılacak mercii, başvurunun şekli, süresi ve bu sürenin ne şekilde başlayacağını kapsayacak ve hiçbir duraksamaya, yanıltıcı ifadeye yer vermeyecek biçimde yapılması zorunludur.

Sanık K.H müdafiinin yüzüne karşı verilen hükümde kararın tefhim tebliğden itibaren 7 gün içinde temyiz edilebileceği belirtilerek katılanların yanıltıldığı, dolayısıyla yasa yolu bildiriminin yönetimince yapılmadığı, bu durumun ön sorun olarak ele alınması gerektiği gözetilerek, gerekçeli kararın “hükmün tebliğinden itibaren bir hafta içinde hükmü veren mahkemeye veya bulunan yer mahkemesine bir dilekçe verilmesi veya zabıt katibine bir beyanda bulunulması, bu beyanın tutanağa geçirilmesi ve tutanağın hakime onaylattırılması suretiyle, Yargıtay nezdinde temyiz yasa yoluna başvurulabileceğine” dair açıklamalı olarak sanık Kamuran Hepşen müdafiine tebliği ile tebligat ilmuhaberi (alındı belgesi) ile birlikte verilmesi halinde, temyiz dilekçesi de eklenerek incelenmek üzere iadesinin mahallince sağlanması için dosyanın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına GÖNDERİLMESİNE, 19.01.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.

YARGITAY 4. Ceza Dairesi E: 2010/30601 K: 2012/22153 AVUKATIN DOSYANIN İŞLEMDEN KALDIRILMASINA SEBEP OLMASI

YARGITAY 4. Ceza Dairesi
Esas No : 2010/30601
Karar No : 2012/22153

Yerel Mahkemece verilen hükümler temyiz edilmekle, başvurunun süresi ve kararın niteliği ile suç tarihine göre dosya görüşüldü:
 
Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.

Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede başkaca nedenler yerinde görülmemiştir.
1- Sanıklar Ü. G. ve M.K. hakkında görevi savsama suçundan kurulan hükümlerde,
Eylemlere ve yükletilen suçlara yönelik katılan H.D Gıda ve Tur. Ltd. Şti. vekili ve O Yer Cumhuriyet Savcısının temyiz iddiaları yerinde görülmediğinden tebliğnameye uygun olarak, TEMYİZ DAVASININ ESASTAN REDDİYLE HÜKÜMLERİN ONANMASINA,
2- Sanık A. N. A. hakkında kurulan hükme yönelik temyize gelince;başkaca nedenler yerinde görülmemiştir.
Ancak;
Avukat olan sanığın, … 2. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2../… esas sayılı dosyasında 12.000 TL. tutarında alacak davası açtığı, ilk bilirkişi raporunda davacıların 94.443 TL. alacak talep edebileceği bildirilmesi üzerine … 8. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2../… esas sayılı dosyasında saklı tuttuğu kısım için ek dava açtığı; bu dosyasının 16/03/2005 tarihli oturumuna mazeret bildirmeksizin katılmadığından HUMK'nın 409/1. maddesi gereğince dosyanın işlemden kaldırıldığı, 15/04/2005 tarihinde davayı yenilediği ve davanın 15/06/2005 tarihli celsesine de katılmadığından HUMK'nın 409/1 maddesi uyarınca dosyanın yeniden işlemden kaldırıldığı, üç ay içinde yenileme talebinde bulunmadığından HUMK'nın 409/5 maddesi gereğince davanın açılmamış sayılmasına sebep olduğu olayda, … 2. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2001/… esas sayılı dosyasının akıbeti araştırılıp; ayrıca … 31. İcra Müdürlüğünün 2005/… esas sayılı dosyasında teminat mektuplarının iadesine imkan veren 03/07/2006 tarihli protokole esas icra dosyaları getirtilip, denetime olanak verecek biçimde onaylı örnekleri dosyaya konularak, teminat mektubunun paraya çevrilmemesi nedeniyle; kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına yol açıp açmadığı ya da kişilere haksız bir kazanç sağlayıp sağlamadığı araştırılarak, sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, yetersiz bilirkişi raporuna dayanılarak hüküm kurulması, Yasaya aykırı, katılan H.D Gıda ve Tur. Ltd. Şti. vekili ve O Yer Cumhuriyet Savcısının temyiz nedenleri yerinde görüldüğünden tebliğnamedeki onama düşüncesinin reddiyle HÜKMÜN BOZULMASINA, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine, 01.11.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Yargıtay, Haysiyetsiz yaşam için, başkalarıyla ilişkinin yaşam tarzı olması ve süreklilik göstermesi gerekir

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, geçtiğimiz aylarda karara bağladığı bir boşanma davasında kadın için “haysiyetli yaşamın” kriterlerini belirledi.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin kararı, eşinin açtığı davaya karşı dava açan kocanın iddiaları üzerine verildi. Davacı koca, boşanmak isteyen karısının “haysiyetsiz bir hayat sürdüğünü” iddia etti. Buna kanıt olarak da eşinin başka bir erkekle telefonda konuşmasını ve mesajlaşmasını gösterdi. Sunulan kanıtları inceleyen yerel mahkeme, çiftin boşanmasına hükmederken, kadının haysiyetsiz bir yaşam sürdüğünü de kayıt altına aldı. Nafakadan mal paylaşımına kadar birçok konuda kadın açısından olumsuz sonuç yaratabilecek bu karar temyiz edildi.

‘Yaşam tarzı olmalı’

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, yerel mahkemenin çiftin boşanmasına ilişkin kararını yerinde bulundu. Ancak kararın kadının haysiyetsiz hayat sürdüğüne yönelik kısmını bozdu. Kararda, “Haysiyetsiz hayatın varlığından söz edilebilmesi ve bu sebeple boşanma kararı verilebilmesi için başkalarıyla ilişkinin bir yaşam tarzı olarak benimsenmiş ve bu şekilde yaşamanın devamlılık göstermesi gerekir” denilerek, haysiyetsiz yaşam tarifi yapıldı.

Kararda, “kadının bir başka erkekle cep telefonu ile konuştuğu ve mesajlaştığı toplanan delillerle ve dinlenen tanık beyanlarıyla anlaşılmaktadır. Gerçekleşen bu eylem koca bakımından eşiyle birlikte yaşamayı çekilmez hale getirirse de haysiyetsiz yaşam olarak kabul edilemez” denildi.

Açık tanımı yok

Medeni Kanun’un 163. maddesinde, “Eşlerden biri küçük düşürücü bir suç işler veya haysiyetsiz bir hayat sürer ve bu sebeplerden ötürü onunla birlikte yaşaması diğer eşten beklenemezse, bu eş her zaman boşanma davası açabilir” düzenlemesi yer alıyor. Ancak düzenlemede haysiyetsiz yaşamın tanımı yer almıyor.

www.milliyet.com.tr

EVLAT EDİNME / EVLAT EDİNİLENİN EVLAT EDİNENDEN DAHA BÜYÜK OLMASI

T.C.
YARGITAY
İkinci Hukuk Dairesi
E. 2005/19285
K. 2006/3858
T. 21.3.2006
EVLAT EDİNME
EVLAT EDİNİLENİN EVLAT EDİNENDEN DAHA BÜYÜK OLMASI
4721 s. TÜRK MEDENÎ KANUNU [Madde 308]
4721 s. TÜRK MEDENÎ KANUNU [Madde 313]
Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hükmün kanun yararına bozulması Adalet Bakanlığının yazısı üzerine Yargıtay Cumhuriyet B aşsavcılığı tarafından istenilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
Davacılar Hatice Misiroğlu ve Nafiz Misiroğlu müştereken verdikleri 14/4/2005 tarihli dava dilekçesi ile davalı Sevim Musaoğlu’nu evlat edinmelerine izin verilmesini istedikleri, mahkemece davanın kabulüne karar verildiği ve hükmün temyiz edilmeksizin kesinleştiği anlaşılmaktadır.
4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 308. maddesinde “evlat edinilenin, evlat edinenden en az onsekiz yaş küçük olması şarttır” hükmü mevcuttur.
Dosyada mevcut nüfus kayıt örneklerinden, davacı Hatice’nin 1/7/1959 doğumlu olup, 1958 doğumlu davalı
Sevim’den küçük olduğu anlaşılmaktadır.
Evlat edinilen Sevim’in evlat edinen Hatice’den daha büyük olduğu ve bu nedenle Medeni Kanunun 308. maddesindeki şartın gerçekleşmediği gözetilmeksizin davanın reddi yerine kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya aykırı bulunmuştur.
Diğer taraftan; anılan Kanunun 313. maddesinde ergin ve kısıtlıların hangi hallerde evlat edinilebileceği düzenlenmiştir.
Dosya içeriğinden, davacılar ile davalının daha önce ve halen birlikte oturmadıkları, davalının küçükken en az beş yıl süre ile davacıların bakım, gözetim ve eğitiminde olduğuna dair bir delilin de bulunmadığı anlaşılmaktadır.
Mahkemece, Medeni Kanunun 313. maddesinin 1. fıkrasının 1, 2 ve 3. bentlerinde belirtilen şartların mevcut olmadığı düşünülmeksizin davanın kabulüne karar verilmesi de doğru görülmemiştir.
SONUÇ : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 427/6. maddesine dayalı kanun yararına bozma isteğinin açıklanan sebeple kabulü ile hükmün sonuca etkili olmamak üzere BOZULMASINA, 21.3.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.

CEZA KANUNUNUN ZAMAN BAKIMINDAN UYGULANMA İLKESİ / KAMU DAVASIYLA ALAKALI HÜKMÜN ZAMANAŞIMI SÜRESİNİN GEÇİRİLMESİ SEBEBİYLE KURULAMAMASI / YARGILAMA YASALARININ ZAMAN BAKIMINDAN UYGULANMASINDA GENEL İLKENİN DERHAL UYGULAMA İLKESİ OLMASI

T.C.

YARGITAY
Ceza Genel Kurulu
E: 2006/9-44
K: 2006/54
T: 21.03.2006
CEZA KANUNUNUN ZAMAN BAKIMINDAN UYGULANMA İLKESİ
KAMU DAVASIYLA ALAKALI HÜKMÜN ZAMANAŞIMI SÜRESİNİN GEÇİRİLMESİ SEBEBİYLE KURULAMAMASI
YARGILAMA YASALARININ ZAMAN BAKIMINDAN UYGULANMASINDA GENEL İLKENİN DERHAL UYGULAMA İLKESİ OLMASI
5271 s. CEZA MUHAKEMESİ KANUNU [Madde 237]
5271 s. CEZA MUHAKEMESİ KANUNU [Madde 238]
765 s. TÜRK CEZA KANUNU (1) [Madde 102]
1412 s. CEZA MUHAKEMELERİ USULÜ KANUNU (1) [Madde 310]
1412 s. CEZA MUHAKEMELERİ USULÜ KANUNU (1) [Madde 366]
Şikayetçi-Sanık E…. Oğul hakkındaki kamu davasının gerçekleşen zamanaşımı nedeniyle TCK’nun 102/6. maddesi uyarınca ortadan kaldırılmasına,
Sanık Y…….. Aydın’ın ise beraetine ilişkin, Fatsa Asliye Ceza Mahkemesince verilen, 19.10.2004 gün ve 417/412 sayılı hüküm, şikayetçi tarafından temyiz edilmekle, dosyayı inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesince 30.01.2006 gün ve 6947-244 sayı ile;
“Hükümden sonra yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK.nun 237 ve 238. maddeleri karşısında katılma talebiyle ilgili olarak hukuki durumunun değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması,”isabetsizliğinden bozulmuştur.
Yargıtay C.Başsavcılığınca 24.02.2006 gün ve 19095 sayı ile;
“Fatsa Asliye Ceza Mahkemesince 19.10.2004 tarihinde sanığın beraatine karar verilmiş, yargılama aşamasında duruşmalara katılan müşteki sanık Ertuğrul Oğul vekili katılma talebinde bulunmadığı için şikayetçinin davaya katılmasına ilişkin olumlu veya olumsuz bir karar verilmemiştir.
Yargılama sırasında yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK’nun 366. maddesinde katılma usulü düzenlenmiştir. Maddenin 1. fıkrasında “Müdahale, merciine verilecek bir dilekçe veya tutanak tutulmak üzere zabıt katibine yapılacak bir beyanla olur. Bu tutanak reis veya hakime tasdik ettirilir.” hükmü getirilmiştir.
Müşteki sanık veya vekilinin, yargılama aşamasında katılma talebiyle dilekçe ile başvuruda bulunduğuna veya zabıt katibine tutanak düzenlettirdiğine ilişin dosyada hiçbir belgeye rastlanmadığı gibi soruşturmanın genişletilmesi talebine ilişkin dilekçeye de rastlanmadığı, dolayısıyla usulüne uygun olarak katılma talebinde bulunmadığından, yerel mahkemenin bu konuda karar vermemesinde usul ve yasaya aykırılık görülmemiştir.
Ancak; yüze karşı verilen sanık Yakup Aydın’ın beraatine ilişkin 19.10.2004 tarihli Fatsa Asliye Ceza Mahkemesinin kararına karşı müşteki sanık 25.10.2004 tarihli dilekçe ile temyiz yoluna başvurmuş ve temyiz incelemesi sırasında da 01.06.2005 tarihinde 5271 sayılı 238. maddelerindeki yeni düzenlemeler yürürlüğe girmiştir.
Çözümlenmesi gereken sorun katılma ile ilgili olarak 1412 sayılı CMUK’nun mu yoksa hükümden sonra yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK’nun hükümlerinin mi uygulanacağı noktasındadır.
Sorun, yargılama yasalarının zaman bakımından uygulanması ile ilgilidir.
Yargılama yasalarının zaman bakımından uygulanmasında genel ilke derhal uygulama, hemen uygulama ilkesidir. Bunun istisnası yasada aksi uygulamanın belirtilmiş olması halidir. Derhal uygulama ilkesi uyarınca, usul işlemleri, yapılacağı sırada yürürlükte bulunan yargılama yasası hükümlerine tabidir. Yürürlükteki yasaya göre yapılmış işlemler de sonradan yürürlüğe giren yasa nedeniyle geçerliliğini yitirmeyecektir. Yürürlüğe giren yeni yasa yargılaması devam eden davalarda hemen uygulanacaktır. Yüksek Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 30.09.2003 tarih 2003/1-226 Esas, 2003/229 karar ve 24.5.2005 tarih, 2005/7-24 Esas, 2005/56 karar sayılı kararları da aynı doğrultudadır. Yargıtay 11. Ceza Dairesi de 18.10.2005 tarih 2005/6145-10032 sayılı kararında da “Sanık hakkında açılan kamu davasına karar tarihinde uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK’nun 366. maddesi uyarınca usulüne uygun şekilde katılma isteminde bulunup bu sıfatı kazanmayan şikayetçinin temyize yetkisi bulunmadığı, cihetle, vaki temyiz isteminin reddine…” karar verilmiştir.
Somut olayda, karar 19.10.2004 tarihinde verilmiş olup, temyiz tarihinde sanık ve C.Savcılarınca temyiz edilmediğinden hükmün kesinleştiğinin kabulü gerekir. Zira şikayetçi yargılama aşamasında yürürlükte olan 1412 sayılı CMUK’nun 366. maddesi hükümleri doğrultusunda katılma talebinde bulunmadığından hükmü temyize yetkisi yoktur. Aksini kabul etmek sanık açısından kazanılmış hak kuralının da ihlali anlamına gelecektir.” gerekçeleriyle itiraz yasayoluna başvurularak, Özel Daire bozma kararının kaldırılıp, şikayetçinin temyiz isteminin CMUK’nun 317. maddesi uyarınca reddine karar verilmesi isteminde bulunmuştur.
Dosya Birinci Başkanlığa gönderilmekle, Ceza Genel Kurulunca okundu, gereği konuşulup düşünüldü.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Sanığın tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu yaralamaya neden olmak suçundan beraatine karar verilen olayda Özel Daire ile Yargıtay C.Başsavcılığı arasındaki uyuşmazlık, şikayetçinin hükmü temyiz etmesine yasal olanak bulunup bulunmadığının belirlenmesine ilişkindir.
Olağan yasa yollarından olan temyiz incelemesinin yapılabilmesi için, bir temyiz davası açılmış olmalıdır. Temyiz davasının açılabilmesi için de, 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 8/1. maddesi uyarınca yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK’nun 310. maddesine göre iki koşulun varlığı gereklidir.
Bunlardan ilki süre koşuludur. Usul Yasası 310 uncu maddesinde, genel kural olarak tarafların temyiz isteğinde bulunabilecekleri süreyi hükmün tefhiminden, tefhim edilmemişse, tebliğinden başlamak üzere bir hafta olarak belirlemiştir. Temyiz süresi 1412 sayılı CMUK’nun 310. maddesinin 3. fıkrasındaki ayrıksı durum hariç olmak üzere, hükmün açıklanması sırasında hazır bulunanlar yönünden bu tarihte, yokluklarında hüküm verilenler yönünden ise gerekçeli kararın tebliği tarihinde başlar.
Temyiz davasının açılabilmesi için gerekli olan ve uyuşmazlık konusunu da ilgilendiren ikinci koşul ise istek koşuludur. Yargılama hukukunun temel prensiplerinden olan “Davasız yargılama olmaz.” ilkesine uygun olarak temyiz davası kendiliğinden açılmaz, bu konuda bir isteğin bulunması gereklidir. İstek koşulunun ise bu konuda hak ve yetkisi olan kişilerce yerine getirilebileceği yasa gereğidir. CMUK’nun halen yürürlükte bulunan 305. maddesinin 1. fıkrasında bu kuraldan uzaklaşılmış ve bazı ağır mahkûmiyetlerde istek şartından sanık lehine vazgeçilerek, temyiz incelemesinin kendiliğinden (re’sen) yapılması kabul edilmiş ise de, onbeş yıl ve daha fazla hürriyeti bağlayıcı cezalara ilişkin olanlar dışında kalan hükümlerde, süre ve istek koşullarına uygun temyiz davası açılmamışsa hükmün Yargıtay’ca incelenmesi olanaksızdır.
Öte yandan, gerek öğretide gerekse yerleşmiş yargısal kararlarda, yeni yürürlüğe giren yargılama kurallarına ilişkin değişikliklerin, yapılacak yargılama işlemlerinde derhal uygulanması ilkesi benimsenmiştir. Bu ilke usule ilişkin yeni Yasanın eskisinden daha yeterli ve daha yararlı olduğu ön kabulüne ve ülkede aynı anda birden çok yargılama yasasının geçerli olmaması ilkesine, yasaların yürürlükte kalış süreleri içerisinde, düzenledikleri alanlarda uygulanacağı görüşüne dayanmaktadır. Açıklanan ilkenin istisnası da ancak yeni yürürlüğe konulan yasada geçici maddelerle yapılan düzenlemeler ile ayrık tutulan hallerde ortaya çıkmaktadır.
Derhal uygulanırlık ilkesinin doğal sonucu olarak, usul işlemleri, yapıldığı sırada yürürlükte bulunan yargılama yasası hükümlerine tâbi olacak ve ceza yargılaması sırasında, yasada değişiklik olduğunda yeni yasa hemen uygulanacak, ancak, bu durum, önceki yasanın yürürlükte bulunduğu dönemde, o yasaya uygun biçimde yapılmış işlemlerin geçersizliği sonucunu doğurmayacağı gibi yenilenmesini de gerektirmeyecektir.
Bu ilkenin sonucu olarak;
1- Usul işlemleri mutlaka yürürlükteki yasaya göre yapılacaktır.
2-Yürürlükteki yasaya göre yapılmış işlemler, sonradan yürürlüğe giren yasa nedeniyle geçerliliğini yitirmeyecektir.
3- Yeni yasanın yürürlüğünden sonra yapılması gereken usul işlemleri yeni yasaya tâbi olacaktır.
4- Yeni yasanın uygulanmasında, sanığın leh veya aleyhinde sonuç doğurmasına bakılmayacaktır.
Açıklanan bu ilke doğrultusunda, kamu davasına katılma konusundaki yasal düzenlemeler incelendiğinde;
1412 sayılı CMUK’nun 365. maddesi gereğince, suçtan zarar gören herkesin davaya katılması olanaklıdır. Davaya katılma hakkı olan kişiler bu haklarını aynı Yasanın 366. maddesi uyarınca, ya yazılı olarak dilekçeyle ya da tutanak tutulmak üzere zabıt katibine yapılacak bir beyanla kullanabileceklerdir.
01 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 237. maddesinde ise suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişiler ile malen sorumlu olanların davaya katılabilecekleri kabul edilmiş, ancak yasa yolu muhakemesinde bu hakkın kullanılamayacağı esası benimsenmiştir. Anılan Yasanın 238. maddesi uyarınca;davaya katılma hakkının kullanılması için dilekçe ile başvurma yönteminin yanı sıra, sözlü olarak yapılan istemin duruşma tutanağına geçirilmesi de yeterli görülmüş, hatta şikayetçi olduğunu bildiren kişiye mahkemelerce, davaya katılmak isteyip istemediğinin sorulması hususunda zorunluluk getirilmiştir.
Açıklanan yasal düzenlemeler nazara alındığında, 01 Haziran 2005 tarihinden önce sonuçlandırılan yargılamalarda kamu davasına katılma konusunda 1412 sayılı CMUK’nun 365 ve devam eden maddelerine uygun olarak işlem yapılmış olması yeterlidir. Bu süreçte anılan yasal düzenlemeye uygun olarak son soruşturma (kovuşturma) aşamasında katılan sıfatını almayan bir kimsenin, olağan yasa yollarından olan temyiz davasında kamu davasına katılmasına yasal olanak bulunmamaktadır. 5271 sayılı CMK’nun yürürlüğe girmiş olması, daha önce yürürlükte olan yargılama yasasına uygun olarak sonuçlandırılan davalarda, yakınana yeni bir hak bahşetmeyecektir.
Ancak, 5271 sayılı Yasanın yürürlüğe girmesinden sonra, yöntemine uygun bir temyiz başvurusu üzerine hükmün bir başka hukuka aykırılık saptanarak bozulması ile kovuşturma aşamasının kanun yollarından önceki evresine dönüleceğinden, yeniden yapılacak yargılamanın da artık yürürlükte olan 5271 sayılı Yasa hükümlerine göre yapılması gerektiği gözetilmelidir. Bu nedenle, diğer yargılama kurallarının yanında 238. madde uyarınca yakınana, kamu davasına katılma hakkının bulunduğunun hatırlatılmasının gerektiği de açıktır. Fakat, bu durumda da koşulları varsa sanığın kazanılmış hakkının dikkate alınması yasal bir zorunluluktur.
Bu açıklamalar ışığında somut olay incelendiğinde;
05.09.2002 tarihinde E… Oğul’un 3 gün iş ve güçten kalması ile sonuçlanan yaralamalı ve maddi hasarlı trafik kazasında, E…. Oğul ve Y…. Aydın’ın kollukta aynı gün alınan beyanlarında birbirlerinden şikayetçi oldukları ve yapılan ön ödeme önerisine uymadıkları, 26.11.2002 tarihinde yapılan sorgularında da her iki sanığın şikayetlerini sürdürdükleri, 03.07.2003 tarihli oturuma Avukat A…. Orhan’ın E….. vekili olarak duruşmaya katıldığı, 22.10.2003 tarihinde Fatsa Asliye Ceza Mahkemesince yapılan keşifte, E… Oğul vekilinin de hazır olduğu, duruşmada tanık dinletme ve soruşturmanın genişletilmesi yönünde talepte bulunulmuş ise de, katılma istemi anlamına gelebilecek herhangi bir dilekçe sunulmamıştır. Fatsa Asliye Ceza Mahkemesince 19.10.2004 gün ve 417/412 sayı ile;
Şikayetçi-Sanık E…. Oğul hakkındaki kamu davasının gerçekleşen zamanaşımı nedeniyle TCK’nun 102/6. maddesi uyarınca ortadan kaldırılmasına,
Sanık Y… Aydın’ın ise olayda kusursuz olması nedeniyle atılı suçtan beraetine karar verilmesi üzerine, sanık Y…. Aydın hakkındaki hüküm, Şikayetçi-Sanık E….. Oğul tarafından 25.10.2004 tarihinde temyiz edilmiştir, Yargılamanın sürdürülüp, sonlandırıldığı süreçte yürürlükte bulunan yasaya göre davaya katılma isteminde bulunmayan yakınanın, yürürlükteki yasaya uygun olarak verilen hükmü temyiz etme hak ve yetkisinin bulunmadığı açıktır.
O halde Özel Dairece, 5320 sayılı Ceza Yargılama Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanunun 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK’nun 317. maddesi uyarınca, hükmü temyiz etme hak ve yetkisi bulunmayan şikayetçinin temyiz isteminin reddine karar verilmesi gerekirken, hükmün bozulmasına karar verilmesi yasaya aykırıdır. Zira, verilen hüküm kendiliğinden temyize tabi olmadığı gibi, başvuru tarihinde yürürlükte bulunan yargılama kurallarına göre, temyiz davası açmaya yetkili bir kişi tarafından yöntemince açılmış bir temyiz davası da bulunmamaktadır
Bu itibarla, işlem tarihinde hükmü temyize hak ve yetkisi bulunmayan şikayetçinin temyiz inceleme istemi üzerine verilen ve adı geçeni temyiz davası açmaya hak sahibi sayan Özel Daire bozma hükmü bu yönüyle isabetsiz olup, Yargıtay C.Başsavcılığının usul ve yasaya uygun itirazının kabulüne, Özel Daire bozma kararının kaldırılmasına, ancak CMUK’nun 322. maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak şikayetçinin temyiz inceleme isteminin aynı Yasanın 317. maddesi uyarınca reddine karar verilmelidir.
SONUÇ: Açıklanan nedenlerle,
1- Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,
2- Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 30.01.2006 gün ve 6947-244 sayılı bozma ilamının KALDIRILMASINA,
3- Hükmü temyize hak ve yetkisi bulunmayan şikayetçi Ertuğrul Oğul’un temyiz inceleme isteminin CMUK’nun 317. maddesi uyarınca REDDİNE,
4-Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığına tevdiine, 21.03.2006 günü yapılan müzakerede oybirliğiyle karar verildi.

KİRANIN MUACCEL OLMASI

T.C.

YARGITAY
Altıncı Hukuk Dairesi
E: 2006/755
K: 2006/3332
T: 03.04.2006
KİRANIN MUACCEL OLMASI
ÖZET: Kira sözleşmesinde ödeme zamanının belli olma­ması ve muacceliyet koşulunun bulunması halinde muacce­liydin gerçekleşmesi için ayrıca ihtara gerek yoktur.
6570 s. GAYRİMENKUL KİRALARI HAKKINDA KANUN [Madde 7]
İcra mahkemesince verilmiş bulunan karar borçlu tarafından süresi için­de temyiz edilmiş olmakla dosyadaki bütün kâğıtlar okunup gereği görüşü­lüp düşünüldü.
Davacı alacaklı tarafından davalı borçlu hakkında kira alacağının tahsili amacıyla tahliye istekli olarak başlatılan icra takibine itiraz edilmeyerek taki­bin kesinleşmesi üzerine, davalı alacaklı icra mahkemesine başvurarak tah­liye isteminde bulunmuştur. Mahkemece muacceliyet koşulunun gerçekle­şebilmesi için ihtar keşide edilmediğinden bahisle istemin reddine karar ve­rilmesi üzerine karar davacı tarafından temyiz olunmuştur.
Takibe dayanak yapılan ve karara esas alınan 01.05.2004 başlangıç ve üç yıl süreli kira sözleşmesi konusunda taraflar arasında uyuşmazlık bulun­mamaktadır. Sözleşmede aylık kira 90.000.000.-TL olarak kararlaştırılmış, peşin olarak her ayın onuncu gününe kadar ödenmesi belirlenmiştir. Ayrıca özel şartlar bölümün 4. maddesinde, bir ayın kira parasının ödenmemesi ha­linde kira süresinin sonuna kadar olan kira bedelinin tamamı muaccel olur şartı yer almaktadır. Bu koşul geçerli olup tarafları bağlar.
Davacı alacaklı 13.07.2005 tarihinde başlatmış olduğu icra takibi, Aralık 2004 ila Temmuz 2005 ayları kira bedellerin ödenmemesi sebebiyle, diğer aylar kira paralarının muaccel olduğundan bahisle tahliye talepli icra takibi yapmıştır. Davalı yasal sürede icra takibine itiraz etmediğinden takip kesin­leşmiştir. Davalı borçlunun Aralık 2004-Temmuz 2005 aylar kiralarını öde­mediği dosya kapsamından anlaşılmaktadır. Her ne kadar mahkemece muacceliyet koşulunun gerçekleşmesi için önceden ihtar gönderilmesi gerekti­ği görüşüne yer verilmiş ise de muacceliyet koşulu sözleşme gereğince ki­raların kararlaştırılan sürede, usulüne uygun şekilde ödenmediğinden kendi­liğinden muaccel hale geleceğinden ihtara gerek bulunmamaktadır. Takip kesinleştiğine ve yasal sürede de ödeme yapılmadığına göre temerrüt ger­çekleşmiştir. Mahkemece kiralananın tahliyesine karar verilmesi gerekirken istemin reddine karar verilmesi doğru olmadığından, kararın bozulması ge­rekmiştir.
Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacının temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün (BOZULMASINA), istek halinde peşin alınan temyiz har­cının temyiz edene iadesine, 03.04.2006 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.