Etiket arşivi: SONRA

BOŞANMA DAVASI AÇILDIKTAN SONRA DAVACI KADININ BAŞKA ERKEKLERLE GÖRÜŞMESİ

“YARGITAY 2. Hukuk Dairesi
2016/10424 E.
2016/12629 K.

MAHKEMESİ :Aile Mahkemesi
DAVA TÜRÜ : Boşanma

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davacı kadın tarafından; kusur belirlemesi, müşterek çocuk… ve…’in velayeti, tedbir nafakasının miktarı, reddedilen tazminat istekleri, yoksulluk nafakası ve erkek lehine hükmedilen manevi tazminat yönünden, davalı erkek tarafından ise; müşterek çocuk…. ve…’in velayeti ve manevi tazminatın miktarı yönünden temyiz edilerek; temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılması istenilmekle; duruşma için belirlenen 01.03.2016 günü duruşmalı temyiz eden davacı … ve karşı taraf temyiz eden davalı … geldiler. Gelenlerin konuşması dinlendikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için duruşmadan sonraya bırakılması uygun görüldü. Bugün dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle müşterek çocuk …’nin temyiz inceleme tarihinde ergin olduğunun anlaşılmasına göre davalı erkeğin velayete yönelik, davacı kadının ise aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.

2-Mahkemece boşanmaya sebep olan olaylarda, davacı kadının internetten facebook üzerinden başka erkeklerle görüştüğü ve buluştuğu böylelikle sadakat yükümlülüğünü ihlal ettiği kabul edilerek ağır kusurlu bulunmuştur. Ne var ki, her dava açıldığı tarihteki şartlara tabidir. Davadan sonra oluşan olaylar boşanma kararında esas alınamaz, ancak yeni bir davanın konusu olur. Davacının mahkemece kabul edilen sadakatsizlik eylemi dava tarihinden sonra olup kusur belirlemesinde bu davada nazara alınamaz. Gerçekleşen bu durum karşısında boşanmaya sebep olan olaylarda evlilik birliğinden kaynaklanan görevlerini yerine getirmeyen, müşterek çocuklardan…’ye fiziksel şiddet uygulan davalı erkek tamamen kusurludur. Davacının kusurlu bir davranışı kanıtlanamamıştır. Hal böyle iken davacı kadının ağır kusurlu kabul edilmesi ve bu hatalı kusur belirlemesine bağlı olarak davacının maddi ve manevi tazminat (TMK m. 174/1-2) isteklerinin reddi doğru olmayıp bozmayı gerektirmiştir.

3-Yukarıda 2. bentte açıklandığı üzere boşanmaya sebep olan olaylarda kadının daha ağır kusurlu olmadığı, düzenli bir geliri ve malvarlığının bulunmadığı, boşanma yüzünden yoksulluğa düşeceği gerçekleşmiştir. O halde, davacı kadın yararına geçimi için uygun miktarda yoksulluk nafakası (TMK m. l75) takdiri gerekirken, isteğin reddi doğru görülmemiştir.

4-Boşanmaya sebep olan olaylarda davalı erkek tamamen kusurlu olduğuna göre davalı erkeğin manevi tazminat isteğinin (TMK m. 174/2) reddi gerekirken, yazılı şekilde kabulü doğru olmayıp, bozmayı gerektirmiştir

5-Mahkemece 29.01.2001 doğumlu müşterek Çocuk…’in velayeti babaya bırakılmıştır. Mahkemece alınan sosyal inceleme raporlarında müşterek çocuk…’in velayetinin anneye bırakılmasının çocuğun yararına olacağı belirtildiği gibi idrak çağında olan müşterek çocuk uzmana da annesi ile yaşamak isteğini beyan etmiştir. Bu durumda müşterek çocuk…’in velayetinin anneye bırakılmasına karar verilmesi gerekirken, yetersiz gerekçe ile yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmayıp bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda 2., 3., 4. ve 5. bentlerde gösterilen sebeplerle BOZULMASINA, bozma sebebine göre davalı erkeğin manevi tazminatın miktarına yönelik temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, bozma kapsamı dışında kalan temyize konu diğer bölümlerinin ise yukarıda 1. bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi.16.06.2016(Prş.)”

(www.ictihatlar.net, çevrimiçi: 08.09.2016)

FacebookTwitterGoogle+LinkedInWhatsAppEmailBlogger PostPaylaş

Yargıtay 5.HD.2015/2672E.2015/5635K 04.11.1983 tar. sonra el atmalarda nispi harç ve nispi vekalet ücretine hükmedilmesi gerekir

T.C
YARGITAY
5.HUKUK DAİRESİ
ESAS NO.2015/2672
KARAR NO.2015/5635
KARAR TARİHİ. : 23,03,2015
>04.11.1983 tarihinden sonraki döneme ilişkin el atmalarda nispi harç ve nispi vekalet ücretine hükmedilmesi gerekir.
13.03.2015 gün ve 29294 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Anayasa Mahkemesi'nin 13.11.2014 gün ve 2013/95-2014/176 sayılı kararı nedeniyle
DAVA VE KARAR: Taraflar arasındaki kamulaştırmasız, el atılan taşınmaz bedelinin tahsili davasının kabulüne dair verilen yukarıda gün ve sayılan yazılı hükmün Yargıtay'ca DÜZELTİLEREK ONANMASI hakkında Daireden, çıkan kararı kapsayan 06.11.2014 gün ve 2014/16587 Esas – 2014/25255 Karar sayılı ilama karşı taraf vekillerince verilen dilekçeler ile karar düzeltilmesi istenilmiş olmakla dosyadaki belgeler okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
Kamulaştırmasız el atılan taşınmaz bedelinin tahsili istemine ilişkin davanın kabulüne dair mahkemece verilen karar, taraf vekillerinin temyizi üzerine Dairemizce düzeltilerek onanmış, bu karara, karşı taraf vekillerince karar düzeltme isteminde bulunulmuştur.
Dosyada bulunan kanıt ve belgelere göre, davalı idare vekilinin tüm, davacılar vekilinin aşağıdaki bent dışında kalan karar düzeltme istemleri HUMK'nun 440.maddesinde yazılı nedenlerden hiçbirine uymadığından yerinde değildir. Şöyle ki;
13.03.2015 gün ve 29294 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanan Anayasa Mahkemesinin 13.11.2014 gün ve 2013/95-2014/176 sayılı kararı uyarınca davacılar vekilinin karar düzeltme isteminin kabulü ile Dairemizin 06.11.2014 gün ve 2014/16587-25255 saydı ilamının kaldırılmasına karar verildikten, sonra yapılan incelemede;
Dava, kamulaştırmasız el atılan taşınmaz bedelinin tahsili istemine ilişkindir.
Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş, hüküm taraf vekillerince temyiz edilmiştir.
Bilirkişi incelemesi yaptırılmıştır. Arsa niteliğindeki taşınmaza emsal karşılaştırması yapılarak değer biçilmesinde bir isabetsizlik görülmemiştir. Ancak:
l) Dava konusu taşınmazın el atılan kısmında davacıların payının iptali ve terkini ile yetinilmesi gerekirken infazda tereddüt yaratacak şekilde kime ait olduğu belli olmayan 108/256 pay oranında el atılan kısmın tapu kaydının iptaline karar verilmesi
2) 13.03.2015 gün ve 29294 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Anayasa Mahkemesi'nin 13.11.2014 gün ve 2013/95-2014/176 sayılı kararı ile,
6487 sayılı Yasanın 21. maddesi ile 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun başlığı ile birlikte değiştirilen geçici 6. maddesinin on üçüncü fıkrası "09.10.1.956 ile 04.11.1983 tarihlerini kapsayan dönemde oluşan mağduriyetlerin giderilmesi amacıyla getirilen ve malikler aleyhine bir takım hükümler içeren bu istisnai düzenlemenin 04.11.1983 tarihinden sonraki dönem içinde uygulanmasının hukuk güvenliğini zedeleyeceği" gerekçesiyle Anayasanın 2. ve 35. maddelerine aykırı bulunarak iptal edilmiştir.
Bu durumda; 04.11.1983 tarihinden sonraki döneme ilişkin el atmalarda nispi harç ve nispi vekalet ücretine hükmedilmesi gerektiğinden,
Gerekçeli kararın hüküm fıkrasının;
a) 4. bendinden (tapu kaydının 108/256 hisse) ibaresinin çıkartılmasına, yerine (kısmın davacılar hissesi) kelimelerinin yazılmasına,
b) 6. bendinin çıkartılmasına, yerine (Alınması gereken 10.537,63 TL karar ve ilam harcından peşin alınan harcın mahsubu ile eksik kalan 8.295,50 TL harcın davalı idareden alınarak Hazineye gelir kaydına,) cümlesinin yazılmasına,
c) 9. bendinin çıkartılmasına, yerine (Davacı tarafça yapılan toplam 4.332,00 TL yargılama gideri ve peşin, harcın davalı idareden alınarak davacılara verilmesine,) cümlesinin yazılmasına,
d) 8.bendinin çıkartılarak, yerine (Birleştirilen davalar yönünden, davacılar kendilerini vekil ile temsil ettirdiğinden hüküm tarihinde yürürlükte olan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi uyarınca hesaplanan 13.705,00 TL vekalet ücretinin davalı idareden alınarak davacılara verilmesine,) cümlesinin yazılmasına,
Hükmün böylece DÜZELTİLEREK ONANMASINA, davacılardan peşin alınan temyiz harcı ile karar düzeltme harcının istenildiğinde iadesine ve temyize başvurma harcının Hazineye irad kaydedilmesine, davalı idareden peşin alındığından harç alınmasına yer olmadığına, H.U.M.K'nun 442. maddesi göz önünde bulundurularak takdiren 250,00-TL para cezasının karar düzeltme isteyen davalı idareden alınarak Maliye Hazinesine gelir kaydedilmesine, davalı idareden peşin alınan temyiz harcının istenildiğinde iadesine ve temyize başvurma harcının Hazineye irad kaydedilmesine, 23.03.2015 gününde oybirliği ile karar verildi.

Taraflar Boşanma Davası Açıldıktan Sonra Sadakat Yükümlülüğüne Uymakla Yükümlü Olmaz

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2014/26484 esas ve 2015/8884 karar sayılı 30.04.2015 tarihli kararı,

Dava ve Karar: Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm, davacı-davalı tarafından, kusur belirlemesi, nafaka ve tazminatlar yönünden; davalı-davacı tarafından ise davacı-davalının kabul edilen boşanma davası yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşüldü:

1- Dosyadaki yazılara, mahkemece bozma kararı gereğince hüküm verilmiş olmasına ve bozmanın kapsamı dışında kalarak kesinleşmiş olan yönlere ait temyiz itirazlarının incelenmesi artık mümkün bulunmamasına göre davalı- davacının tüm, davalı-davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.

2- Davacı-davalının açtığı boşanma davası tam kusurlu olduğu gerekçesiyle reddedilmiş, davalı-davacının boşanma davası ise kabul edilmiştir. Hükmün davacı-davalı tarafından temyizi üzerine “davacı-karşı davalının birlik görevlerini yerine getirmemek, eşini tehdit etmek, sık sık evi terk ederek annesinin yanına gitmek, çocuklar hastalandığında ilgilenmemek şeklindeki kusurlarına karşılık; davalı-karşı davacının da eşine ve kayınvalidesine hakaret ettiği, eşini istemediğini, sevmediğini söylediği, evden kovduğu” anlaşılmak suretiyle, davacı-davalının da boşanma davasının kabulü gerekir gerekçesiyle bozulmuştur. Mahkemece bozmaya uyulmuş, tarafların Dairemizce belirlenen kusurları yanında davacı-davalının boşanma davası kesinleşmeden başka bir bayanla nişanlandığını ve böylelikle sadakat yükümlülüğüne aykırı davranışta bulunduğundan davacı-davalı ağır kusurlu kabul edilmiştir. Ne var ki her dava açıldığı tarihteki şartlara tabidir. Davadan sonra oluşan olaylar boşanma kararında esas alınamaz, ancak yeni bir davanın konusu olur.

Türk Medeni Kanununun 185 inci madde hükmü boşanma davalarında bozma kararından sonra taraflara yeni delil sunma hakkı vermez. Davacı-davalının sadakatsizliği dava tarihinden sonra olup bu davada nazara alınamaz. Gerçekleşen bu durum karşısında bozma ilamında belirlenen kusur durumlarına göre boşanmaya neden olan olaylarda taraflar eşit kusurludur. Hal böyle iken davacı-davalı ağır kusurlu kabul edilip davalı-davacı yararına maddi ve manevi tazminat takdiri usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir.

Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda 2. bentte gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma kapsamı dışında kalan temyize konu bölümlerinin ise yukarıda 1. bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, aşağıda yazılı temyiz ilam harcının temyiz eden F.’e yükletilmesine, peşin harcın mahsubuna 123.60 TL temyiz başvuru harcı peşin alındığından başkaca harç alınmasına yer olmadığına, istek halinde temyiz peşin harcının yatıran M.’e geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oyçokluğu ile, karar verildi. 30.04.2015

Basından Hukuk Haberleri • 24 YIL SONRA TARİHE GEÇECEK BİR FİRAR DAHA

24 Yıl Sonra Tarihe Geçecek Bir Firar Daha

24 Yıl Sonra Tarihe Geçecek Bir Firar DahaCezaevinden helikopterle kaçan ilk mahkum olarak bir Türk’ün tarihe geçmesinden 24 yıl sonra, bu kez akıl almaz bir firar haberi de İstanbul’daki yüksek güvenlikli Silivri Cezaevi’nden geldi.

“Uyuşturucu imal etmek” suçundan hakkında kesinleşmiş 12,5 yıl hapis cezası bulunan D. A’nın Silivri Ceza ve İnfaz Kurumu’ndan sahte tahliye kararıyla firar ettiği öğrenildi.

İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nce 19 Şubat 2013’te “uyuşturucu imal etmek”ten 12 yıl 6 ay hapse çarptırılan D. A’nın cezası, Yargıtay 10. Ceza Dairesi tarafından 16 Ekim 2014’te onandı. Silivri Ceza ve İnfaz Kurumu’na konulan D. A. hakkında, 16 Ocak’ta kimliği belirsiz kişilerce yerel mahkemeye, Yargıtay’dan gönderilmiş gibi faksla tahliye ilamı gönderildiği, mahkemedeki memurun da kararı teyit amacıyla Yargıtay’ı aradığını zannederek faksın üzerindeki numarayı aradığı iddia edildi. Memurun sahte tahliye ilamını cezaevine gönderdiği, cezaevinin de mahkeme kalemini arayarak tahliyeyi teyit ettikten sonra D. A’yı serbest bıraktığı ileri sürüldü.

1 AY SONRA FARKEDİLDİ

Cezaevinden sorumlu Bakırköy İnfaz Savcılığı’nın olaydan yaklaşık 1 ay sonra tahliye ilamlarını incelerken, D. A’nın tahliye kararındaki yanlışlığı fark ettiği kaydedildi. Firari D. A. hakkında yakalama kararı çıkaran savcılığın, sahte tahliye ilamıyla ilgili sorumlular hakkında işlem başlattığı bildirildi.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca, 19 Aralık 2010’da İstanbul’da uyuşturucu ve uyarıcı 47 bin hapın ele geçirildiği operasyona ilişkin, aralarında D. A’nın da bulunduğu toplam 22 kişi hakkında, “uyuşturucu ticareti yapmak” ve “örgüt kurmak-örgüte üye olmak” gibi suçlardan 1 ile 43 yıl arasında değişen hapis cezası talebiyle iddianame hazırlanmıştı. “Suç işlemek amacıyla örgüt kurmak” ve “uyuşturucu ticareti yapmak” suçlarından 8,5 yıldan 43 yıla kadar hapisle cezalandırılması talebiyle yargılanan D. A, İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nce 12,5 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı.

CEZAEVİNDEN HELİKOPTERLE KAÇAN İLK TÜRK

Halil Havar adlı mahkum, Hollanda’da tutuklu bulunduğu Leeuwerden Cezaevi’nden 19 Şubat 1991’de İtalyan mafyasının ünlü ailelerinden Trappaniler tarafından helikopterle kaçırılmıştı. İki yıl boyunca izini kaybettiren Havar, kırmızı bültenle arandığı sırada 1992 yılında Türkiye’de yakalandı. Ancak savcılık tarafından serbest bırakılınca tekrar kayıplara karıştı. Adı 1993’te Lucky – S ve Kısmetim – 1 gemisinde ele geçirilen uyuşturucunun sahiplerinden olduğu iddialarıyla tekrar gündeme geldi. Hakkında gıyabi tutuklama kararı çıkarılan Havar, 1994’te tekrar yakalandı ve tutuklandı.

HAYATI FİLM OLDU

Hollanda’da tutuklu bulunduğu cezaevinden Sicilya mafyası tarafından kaçırılmasıyla tüm dünyaca tanınan Havar’ın yaşam öyküsü film ve dizilere de konu oldu. Halil Havar’in hayatı Kurtlar Vadisi isimli diziye de konu oldu. Dizideki, Halo karakteri polis helikopteri ile cezaevinden kaçırıldı.

Bilgiler: Tarih-Gönderici: hukukçu — Sal Mar 24, 2015 3:29 pm


Borçlar Hukuku • Ortaklığın giderilmesi, satıştan sonra usulsüz tebligat nedeniyle bozma…

2000 yılında açmış olduğumuz ortaklığın giderilmesi davasında ortaklardan birisi kendisine tebligat yapılmadığı gerekçesiyle 2012 yılında mahkeme kararını temyiz etti.bu arada ortaklığın giderilmesi sonucu ihaleler yapılıp satışlar sona ermiştir.yargıtay tebligatın usulsü olduğu gerekçesiyle kararı bozdu.ortak aynı zamanda ihalenin feshi davasıda açtı.yeel mahkeme ihalenin feshi davası hakkında hakdüşürücü zaman geçtiği için talebi reddetti.ortaklığın giderilmesi davasında ise karar verilmesine yer olmadığına 2014 yılında karar verdi.İlgili ortak kararı yine temyiz etti.yargıtay yine bozma kararı verdi.tebligatın usulsüz yapıldığı gerekçesiyle..

Şimdi ortaklığın giderilmesi kararı ile bütün taşınmazlar satılıp üçüncü kişilere geçtiğine göre bu davanın sonucu ne olur. dava zamanaşımının dolmasına 8 ay kala bu dava açılmıştır.davayı acan ortağın bir taşınmazda hissesi vardır.fakat davaya konu olan 10 parsel daha vardır.
Teşekkürler.

Bilgiler: Tarih-Gönderici: FILIZ — Pzt Şub 23, 2015 8:43 am


Danıştay İdare ve Vergi Daireleri Kararları • TAM YARGI DAVASININ,İPTAL DAVASI AÇILDIKTAN SONRA AÇIMASI

İdari işlemden ötürü hakları muhtel olan kişilerin, süresinde açacakları iptal davası ile kullanmaları mümkün tazminat talep haklarını, iptal davasının karara bağlanması üzerine kanunda öngörülen süre içinde kullanabilecekleri gibi, iptal davası sonuçlanmadan da ileri sürebilecekleri; ancak, iptal davası sürerken tam yargı davası açılması durumunda, mahkemece iptal davası sonunda verilecek karara kadar davaya bakılmamasının ve bunun bir bekletici sorun sayılmasının gerektiği hakkında.

T.C.
D A N I Ş T A Y
5.DAİRE BAŞKANLIĞI

Esas No :2010/3660
Karar No : 2013/7261
Karar Tarihi: 01.11.2013
Temyiz İsteminde Bulunan (Davacı) : …

Karşı Taraf : Ankara Vergi Dairesi Başkanlığı

İsteğin Özeti : Ankara 8. İdare Mahkemesi’nce verilen 25.02.2010 günlü, E:2009/952; K:2010/261 sayılı kararın dilekçede yazılı nedenlerle temyizen incelenerek bozulması isteminden ibarettir.

Cevabın Özeti : Temyiz isteminin reddi gerektiği yolundadır.

Danıştay Tetkik Hakimi : F. Betül Yıldız

Düşüncesi : Dava; 15.12.2007 tarihinde yapılan Gelir Uzmanlığı Özel Sınavı’nda 78 puan alan davacının gelir uzmanı kadrosuna geç atanması nedeniyle yoksun kaldığı parasal hakların ödenmesi istemiyle yaptığı başvurunun reddine ilişkin işlemin iptali ve parasal haklarının yasal faiziyle birlikte tazmini istemiyle açılmıştır.

Davacının, 18.03.2009 günlü başvurusunun, 2577 sayılı Yasa’nın 10. maddesi kapsamında bir başvuru olduğu, bu sebeple başvurunun reddine dair 25.03.2009 günlü işlemin iptali ve parasal haklarının yasal faiziyle birlikte ödenmesi istemiyle 25.05.2009 tarihinde açılan davanın süresinde olduğu düşünülmüştür.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Hüküm veren Danıştay Beşinci Dairesi’nce işin gereği düşünüldü:

Dava; 15.12.2007 tarihinde yapılan Gelir Uzmanlığı Özel Sınavı’nda 78 puan alarak başarılı olan ancak ataması emsallerine göre geç yapılan davacının, emsallerinin atandığı tarih ile kendisinin atandığı tarih arasında yoksun kaldığı hakların geriye yönelik ödenmesi istemiyle yaptığı

18.03.2009 günlü başvurunun reddine dair 25.03.2009 günlü, 4798 sayılı işlemin iptali ve 11.01.2008 – 05.02.2009 tarihleri arasında mahrum kaldığı parasal hakların yasal faizi ile birlikte tazmini istemiyle açılmıştır.

Ankara 8. İdare Mahkemesi’nce verilen kararla; 15.12.2007 tarihinde yapılan sınav sonucunda ataması yapılan 2500 personel arasına giremediğini, sınavı takiben ve en geç bu sınava göre atamalarının yapıldığı 2008 yılı Ocak ayı içinde öğrendiği açık olan davacının, öğrenme tarihinde işlemeye başlayan yasal dava açma süresi geçtikten çok sonra, atamasının yapıldığından söz ederek, yoksun kaldığı parasal haklarının hak ettiği tarih olan 11.01.2008 tarihi itibarıyla hesaplanarak yasal faiziyle birlikte tarafına ödenmesi istemiyle 18.03.2009 tarihinde yaptığı 2577 sayılı Kanun’un 11. maddesi kapsamındaki başvuru, dava açma süresi içinde yapılmadığından, sona ermiş bulunan dava açma süresini yeniden başlatmayacağı gibi, başvurudaki isteminin reddi yolundaki işlemin 2577 sayılı Yasa’nın 10. maddesi kapsamında bağımsız bir işlem kurulması amacına yönelik bir başvuru üzerine kurulmuş bir işlem olarak değerlendirilmesine ve dolayısıyla yeni bir dava açma süresi başlatmasına olanak bulunmaması karşısında, süresinde açılmayan davanın esasının incelenmesi hukuken olanaklı bulunmadığından davanın süre aşımı nedeniyle reddine hükmedilmiştir.

Davacı, davanın süresinde olduğunu ileri sürmekte ve İdare Mahkemesi kararının temyizen incelenerek bozulmasını istemektedir.

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 12. maddesinde; "İlgililer haklarını ihlal eden bir idari işlem dolayısıyla Danıştay’a ve idare ve vergi mahkemelerine doğrudan doğruya tam yargı davası veya iptal ve tam yargı davalarını birlikte açabilecekleri gibi ilk önce iptal davası açarak bu davanın karara bağlanması üzerine, bu husustaki kararın veya kanun yollarına başvurulması halinde verilecek kararın tebliği veya bir işlemin icrası sebebiyle doğan zararlardan dolayı icra tarihinden itibaren dava süresi içinde tam yargı davası açabilirler." hükmü düzenlenmiştir.

Dosyanın incelenmesinden; 15.12.2007 tarihinde yapılan Gelir Uzmanlığı Özel Sınavı’nda 78 puan alarak başarılı olan davacının, 02.12.2006 tarihinde yapılan Gelir Uzmanlığı Özel Sınavı’nda başarılı olmalarına rağmen boş kadro bulunmaması nedeniyle ataması yapılmayan kişilerin sınav sonuçlarınm,15.12.2007 tarihinde yapılan Gelir Uzmanlığı Özel Sınavı sonucunda başarılı olanların sınav sonuçları ile birlikte değerlendirilmesi şeklinde sıralama yapılması sebebiyle 2500 kişilik sıralamaya giremeyerek gelir uzmanı olarak atanamadığı, bunun üzerine davacı tarafından; atanmamasına ilişkin işlemin, 2006 sınavı sonucuna göre yapılan atamaların iptali ve yürütmenin durdurulması; ayrıca karma liste uygulamasına imkan veren Gelir İdaresi Başkanlığı Merkez ve Taşra Teşkilatı Personelinin Gelir Uzmanı Olarak Atanmalarında Uygulanacak Usul ve Esaslar’ın 7/2 ve 11/2. maddelerinin iptali istemiyle 11.02.2008 tarihli dilekçe ile Dairemiz nezdinde 2008/3300 esasına kayden dava açtığı, bu davada Dairemizce verilen 22.12.2008 günlü, E:2008/3300 sayılı karar ile; davacının atanmamasına ilişkin işlemin ve 2006 sınavı sonucuna göre yapılan atamaların yürütmesinin durdurulmasına hükmedildiği, ancak kararda davacının atanmamasına ilişkin işlemin yürütmesinin durdurulmasının davacının doğrudan atanması sonucunu doğurmadığı, yalnızca 2007 sınavı sonuçlarının değerlendirileceği yeniden yapılacak sıralama sonucuna göre atanıp atanmayacağının belirleneceğinin vurgulandığı, bu arada Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun 17.10.2008 tarih ve YD İtiraz No:2008/745 sayılı kararı ile karma liste uygulamasına imkan veren düzenlemelerin yürütmesinin durdurulduğu ve bu kararın uygulanmasını teminen yeniden yapılan sıralama sonucunda davacının sıralamaya girerek 16.01.2009 tarihinde gelir uzmanı olarak atandığı ve

05.02.2009 tarihinde göreve başladığı, bunun ardından 18.03.2009 tarihinde, emsallerinin atandığı tarih ile kendisinin atandığı tarih arasında yoksun kaldığı hakların geriye yönelik ödenmesi istemiyle davalı idareye başvurduğu, 25.03.2009 tarihli davalı idare işlemiyle başvurusunun reddi üzerine 25.05.2009 tarihinde temyizen incelenen bu davayı açtığı, bu süreç devam ederken Dairemiz nezdinde açtığı davada verilen 12.03.2010 günlü, E:2008/3300; K:2010/1370 sayılı karar ile; davacının atanmamasına ilişkin işlemin iptaline, diğer istemler hakkında karar verilmesine yer olmadığına hükmedildiği, anılan kararın temyiz edilmeksizin kesinleştiği anlaşılmaktadır.

Davacının 2007 sınavı sonrasında atanmamasına ilişkin işleme karşı açtığı (ilk) davadan itibaren başlayan süreç kronolojik olarak incelendiğinde; davacının, atamasının yapılmamasına ilişkin işleme karşı, 11.02.2008 tarihinde, süresinde iptal davası açtığı, bu dava devam ederken Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun yukarıda bahsi geçen kararının uygulanmasını teminen gelir uzmanı olarak atanmasının ardından hukuka aykırılığı yargı kararı ile saptanan düzenleme nedeniyle geç atandığını ileri sürerek yoksun kaldığı parasal haklarının ödenmesini istediği, anılan isteminin yerine getirilmemesi üzerine 25.05.2009 tarihinde temyizen incelenen bu davayı açtığı ve bu tarihte, açmış olduğu ilk davanın (iptal davasının) temyizen inceleme aşamasında olduğu görülmektedir.

2577 sayılı Kanun’un 12. maddesine göre, ilgililerin haklarını ihlal eden bir idari işlem nedeniyle iptal ve tam yargı davalarını birlikte açabilmeleri olanaklı olduğu gibi ilk önce iptal davası açarak bu davanın karara bağlanması üzerine tam yargı davası açabilmeleri de mümkündür. İdari işlemin iptali istemiyle açılan davanın karara bağlanması, işlemin tebliğinden itibaren açılabilecek tam yargı davasına ilişkin olarak işlemeye başlayan dava açma süresini kesmekte ve kararın tebliği ile ilgiliye yeni bir dava açma süresi tanımakta olup, bu durum önceden mevcut dava açma süresini ortadan kaldırmamaktadır. Bu itibarla, idari işlemden ötürü hakları muhtel olan kişiler, süresinde açacakları iptal davası ile kullanmaları mümkün tazminat talep haklarını, iptal davasının karara bağlanması üzerine Kanunda öngörülen süre içinde kullanabilecekleri gibi iptal davası sonuçlanmadan da ileri sürebileceklerdir. Ancak, iptal davası sürerken tam yargı davası açılması durumda Mahkemece, iptal davası sonunda verilecek karara kadar davaya bakılmaması ve bunun bir bekletici sorun sayılması icap etmektedir.

Bakılan davada, davacı tarafından 15.12.2007 tarihli sınavda başarısız sayılması ve atamasının yapılmamasına ilişkin işlemin iptali istemiyle 11.02.2008 tarihli dilekçe ile Dairemiz nezdinde dava açıldığı, Dairemizin 12.03.2010 günlü, E:2008/3300; K:2010/1370 sayılı kararıyla anılan işlemin iptaline karar verildiği; dolayısıyla söz konusu atamama işleminden kaynaklı parasal haklarının tazmini istemiyle 25.05.2009 tarihinde Ankara 8. İdare Mahkemesi’nde açılan davanın süresinde olduğu anlaşıldığından, Dairemizin söz konusu kararı da göz önünde bulundurularak işin esası hakkında bir karar verilmesi gerekirken, süre aşımı nedeniyle davanın reddi yönünde verilen İdare Mahkemesi kararında hukuka uyarlık görülmemiştir.

Açıklanan nedenlerle, davacının temyiz isteminin kabulüyle Ankara 8. İdare Mahkemesi’nce verilen 25.02.2010 günlü, E:2009/952, K:2010/261 sayılı kararın 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 49. maddesinin 1/c fıkrası uyarınca bozulmasına, aynı maddenin 3622 sayılı Kanun’la değişik 3. fıkrası gereğince ve yukarıda belirtilen hususlar da gözetilerek yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın adı geçen Mahkemeye gönderilmesine, 01.11.2013 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.

KARŞI OY

Usul ve hukuka uygun olan İdare Mahkemesi kararının onanması gerektiği görüşüyle çoğunluk kararına katılmıyorum.

GEREKÇEDE KARŞI OY

Düzenleyici işlemlerle ilgili hukuka aykırılıkları saptanarak verilen yargı kararlarından sonra oluşan yeni hukuki durum çerçevesinde ve söz konusu yargı kararlarının sonuçlarından yararlanmaya yönelik olarak yapılan başvuruların, 2577 sayılı Yasa’nın 10. maddesi kapsamında olduğu, dolayısıyla bakılan davada süre aşımı bulunmadığı açık olup, uyuşmazlığın esasının incelenmesine geçilmesi gerekirken süre aşımı bulunduğundan bahisle davanın reddine hükmeden Mahkeme kararının bozulması gerektiği görüşüyle, çoğunluk kararına gerekçe yönünden katılmıyorum.

Bilgiler: Tarih-Gönderici: hukukçu — 27 Ara 2014, 00:02


Yargıtay, bozmadan sonra ıslah yapılması mümkün değildir

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, 2014/4178 esas sayılı ve 2014/11148 karar sayılı, 11.06.2014 karar tarihli

Bankacılık işleminden kaynaklanan alacak istemi
Bozmadan sonra ıslah yapılması mümkün değildir
Maaşın ancak dörtte birinini haczi hukuken mümkündür
2004k/82, 83. madde
1086k/84. madde
6100k/177. madde

ÖZETİ: Mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmesi üzerine davacı tarafın temyizi üzerine karar Dairemizce davacı yararına bozulmuş, bozma sonrasında da davacı vekilince ıslah dilekçesiyle; toplam 14.779,00 TL”nin temerrüt faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesi istenmiştir. Kural olarak, ıslahın 1086 Sayılı HUMK uyarınca yargılama bitinceye kadar yapılması, 6100 Sayılı HMK gereğince de tahkikatın sona ermesine kadar yapılması mümkün olup, Yargıtay’ın İçtihadı Birleştirme kararına göre bozmadan sonra ıslah yapılması mümkün değildir. Buna göre, mahkemece dava dilekçesinde yer alan talep nazara alınarak değerlendirme yapılması gerekirken davacı vekili tarafından bozma sonrası yargılama aşamasında yapılan ve davalı tarafça da muvafakat edilmeyen ıslah işlemine dayalı olarak karar verilmesi doğru görülmemiş, davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle hükmün temyiz eden davalı yararına bozulmasına karar vermek gerekmiştir.

Taraflar arasında görülen davada Bakırköy 8. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce bozmaya uyularak verilen 24/10/2013 tarih ve 2013/270-2013/457 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davalı vekili katılma yolu ile davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi Fatma Serap İmamgiller tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Davacı vekili, müvekkilinin maaşını davalı banka nezdindeki hesabından aldığını, aynı şubeden kullandığı tüketici kredisinin ödeme gecikmeleri nedeniyle maaşının tamamına ve fazla çalışma ücretine el konulduğunu, bankanın yasal yollara başvurmadan direk maaşın tamamına el koymasının hakkın kötüye kullanılması olduğunu ileri sürerek, Şubat ve Mart ayına ait maaş ve sair ödemeleri olan 3.379,12 TL’nin temerrüt faiziyle birlikte iadesine karar verilmesini talep ve dava etmiş; Dairemiz bozma ilamı sorasında verdiği ıslah dilekçesiyle dava değerini 14.779,00 TL ye yükseltmiştir.

Davalı vekili, davacının, imzaladığı tüketici kredi sözleşmesi ile bankanın hesapları üzerindeki rehin hakkını kabul ettiğini ve hesaplarına yatan paraları borcuna karşılık bankaya temlik ettiğini savunarak, davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, dosya kapsamına göre, davacının kullanmış olduğu tüketici kredisinin ödenmeyen taksidinden sonra maaş hesabına bloke koyularak kesinti yapıldığı, davalı banka tarafından İİK’nın 82 ve 83 maddeleri gereğince maaşın ancak 1/4 ünün kesilebileceği, bu düzenlemenin aksine olan sözleşmenin 11. maddesinin geçerli olmadığı, dolayısı ile bankanın davacının maaşının tamamından kesinti yapmasının hukuken mümkün bulunmadığı gerekçesiyle, davanın kısmen kabulüne, toplam 8.280,50 TL kesintinin temerrüt faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir.
Kararı, davalı vekili ve katılma yoluyla davacı vekili temyiz etmiştir.

1- Dosyadaki yazılara, mahkemece uyulan bozma kararı gereğince hüküm verilmiş olmasına, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davacı vekilinin tüm temyiz itirazlarının davalı vekilinin ise aşağıdaki bent dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.

2- Dava, bankacılık işleminden kaynaklanan alacak istemine ilişkindir. Mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmesi üzerine davacı tarafın temyizi üzerine karar Dairemizce davacı yararına bozulmuş, bozma sonrasında da davacı vekilince ıslah dilekçesiyle; toplam 14.779,00 TL”nin temerrüt faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesi istenmiştir. Kural olarak, ıslahın 1086 Sayılı HUMK’un 84′ncü maddesi uyarınca yargılama bitinceye kadar yapılması, 6100 Sayılı HMK’nın 177. maddesi gereğince de tahkikatın sona ermesine kadar yapılması mümkün olup, Yargıtay’ın 04/02/1948 tarihli 10/3 sayılı İçtihadı Birleştirme (Resmi Gazete’nin 17/06/1948 sayılı 6934) kararına göre bozmadan sonra ıslah yapılması mümkün değildir. Buna göre, mahkemece dava dilekçesinde yer alan talep nazara alınarak değerlendirme yapılması gerekirken davacı vekili tarafından bozma sonrası yargılama aşamasında yapılan ve davalı tarafça da muvafakat edilmeyen ıslah işlemine dayalı olarak karar verilmesi doğru görülmemiş, davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle hükmün temyiz eden davalı yararına bozulmasına karar vermek gerekmiştir.

SONUÇ : Yukarıda (1) nolu bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin tüm temyiz itirazlarının davalı vekilinin ise sair temyiz itirazlarının reddine, (2) nolu bentte yazılı nedenlerle davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle hükmün davalı yararına BOZULMASINA, temyiz harcı davacıdan peşin alındığından başkaca harç alınmasına mahal olmadığına, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz eden davalıya iadesine,11/06/2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

hırsızlık suçu tamamlandıktan sonra kullanılan cebir veya tehdit, eylemi yağmaya dönüştürmez

Yargıtay Ceza Genel Kurulu

2012/6-549 esas sayılı ve 2012/1831 karar sayılı 04.12.2012 tarihli kararı

• HIRSIZLIK ( Sanığın Kesintisiz Bir Takip Olmaksızın Uzaklaşarak Suça Konu Telefonu Hâkimiyet Alanına Geçirdiği – Geri Almak İsteyen Mağduru Bıçakla Basit Tıbbi Müdahale İle Giderilebilecek Nitelikte Yaralayan Sanığın Bu Eyleminin Tamamlanmış Olan Hırsızlık Suçunu Yağmaya Dönüştürmeyeceği )

• YAĞMA ( Telefonunu Sanığın Arka Cebinde Görerek Geri Almak İsteyen Mağduru Bıçakla Basit Tıbbi Müdahale İle Giderilebilecek Nitelikte Yaralayan Sanığın Bu Eyleminin Tamamlanmış Olan Hırsızlık Suçunu Yağmaya Dönüştürmeyeceği – Hırsızlık Suçunun Yanında Ayrıca Kasten Yaralama Suçunu Oluşturduğu )

• KASTEN YARALAMA ( Telefonunu Sanığın Arka Cebinde Görerek Geri Almak İsteyen Mağduru Bıçakla Basit Tıbbi Müdahale İle Giderilebilecek Nitelikte Yaralayan Sanığın Bu Eyleminin Tamamlanmış Olan Hırsızlık Suçunu Yağmaya Dönüştürmeyeceği – Hırsızlık Suçunun Yanında Ayrıca Kasten Yaralama Suçunu Oluşturduğu )

• YAĞMAYA DÖNÜŞEN HIRSIZLIK ( Mağdurun İş Yerinden Aldığı Cep Telefonu İle Kesintisiz Bir Takip Olmaksızın Uzaklaşarak Suça Konu Telefonu Hâkimiyet Alanına Geçirdiği – Geri Almak İsteyen Mağduru Yaralayan Sanığın Bu Eylemini 5237 Sayılı Kanunda Yer Verilmemiş Olması Nedeniyle Bu Suça Dönüştürmeyeceği )

• GERÇEK İÇTİMA ( Kesintisiz Bir Takip Olmaksızın Uzaklaşarak Suça Konu Telefonu Hâkimiyet Alanına Geçirdiği – Geri Almak İsteyen Mağduru Yaralayan Sanığın Bu EylemininHırsızlık Suçunun Yanında Ayrıca Kasten Yaralama Suçunu Oluşturduğu )

5237/m.142/1/b,148

ÖZET : Sanığın, mağdurun iş yerinden aldığı cep telefonu ile kesintisiz bir takip olmaksızın 250 metre kadar uzaklaşarak, suça konu telefonu hâkimiyet alanına geçirdiği sabit olup, hırsızlık suçu tamamlanmıştır. Dolayısıyla, cep telefonunu sanığın arka cebinde görerek geri almak isteyen mağduru bıçakla basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek nitelikte yaralayan sanığın bu eylemi, 5237 sayılı TCK’da dolaylı yağma düzenlemesine yer verilmemiş olması nedeniyle, tamamlanmış olan hırsızlık suçunu yağmaya dönüştürmeyip, hırsızlık suçunun yanında ayrıca kasten yaralama suçunu oluşturmaktadır. Bu itibarla, sanığın eylemlerini kasten yaralama ve hırsızlık olarak vasıflandırarak uygulama yapan yerel mahkemenin direnme hükmü isabetli olup, onanmasına karar verilmelidir.

DAVA : Sanık hakkında yağma suçundan açılan kamu davasının yapılan yargılaması sonucunda, eylemlerinin kasten yaralama ve hırsızlık kapsamında kaldığının kabulüyle, 5237 sayılı TCK’nun 86/2, 86/3-e, 142/1-b, 53/1, 54, 63 ve 5275 sayılı Kanunun 99. maddeleri uyarınca 2 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, müsadereye, hak yoksunluğuna ve mahsuba ilişkin, Muğla 2. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 22.11.2005 gün ve 138-232 sayılı hükmün sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 6. Ceza Dairesince 18.01.2010 gün ve 16782-58 sayı ile;

“… Olaydan iki buçuk saat sonra yakınanın kollukta, ‘müşteriyle ilgilendiği sırada pantolon arka cebinde bulunan cep telefonunun yerinde olmadığını fark etmesi üzerine işyerinden az önce ayrılan sanıktan şüphelendiği ve temin ettiği mobiletle işyerinden 200–250 metre kadar uzaklaşmış bulunan sanığı yakaladığını, cep telefonunu istediğini, haberim yok diyerek uzaklaşmaya başlayan sanığın arka cebinde kendisine ait telefonu gördüğünü, telefonunu almak için elini uzattığı sırada sanığın yumruk vurarak suça konu telefon üzerinde olduğu halde kaçmaya başladığını, tekrar arkasından giderek yakaladığını ve cep telefonunu aldığı sırada ele geçirilen bıçakla basit tıbbi tedavi ile iyileşebilir biçimde sanık tarafından yaralandığını’ beyan etmesi; tanık E. D.’nin, ‘müşteki, sanığın cebindeki telefonu almaya çalışıyor, sanık vermemek için direniyordu. Boğuşma sırasında sanık cebinden çıkardığı bıçağı yakınanın sırtına vurdu, kaçtı’ biçimindeki anlatımı karşısında; eylemin bir bütün halinde silahlı yağma suçunu oluşturduğu gözetilmeden, yazılı biçimde uygulama yapılması…”,

İsabetsizliğinden bozulmasına ve 1412 sayılı CMUK’nun 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi uyarınca yürürlükte bulunan 326. maddesi uyarınca ceza süresi bakımından sanığın kazanılmış hakkının gözetilmesine karar verilmiştir.

Muğla 2. Ağır Ceza Mahkemesi ise 13.05.2010 gün ve 77-141 sayı ile;

“… Somut olayda yaralama, cep telefonuna yönelik hırsızlık eylemi tamamlandıktan, fail suç mahallinden iki yüz elli metre uzaklaştıktan ve araya belirgin bir zaman aralığı girdikten sonra gerçekleştirilmiş olmakla, eylem bir bütün halinde yağma değil, bağımsız olarak kasten yaralama suçunu oluşturmaktadır…”,

Şeklindeki gerekçeyle ilk hükmünde direnmiştir.

Bu hükmün de sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının “bozma” istemli 22.03.2012 gün ve 290759 sayılı tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır:

KARAR : Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın eylemlerinin bütün halinde yağma suçunu mu, yoksa hırsızlık ve kasten yaralama suçlarını mı oluşturduğunun belirlenmesine ilişkindir.

İncelenen dosya içeriğine göre;

Hırsızlık suçundan sabıkalı olan sanığın olay günü hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verilen arkadaşı ile birlikte görünüşte alışveriş yapmak amacıyla mağdurun işyerine girdiği, mağdurun diğer müşterilerle ilgilendiği sırada aksi sabit olmayan savunmasına göre şarja takılı bulunan cep telefonunu alarak işyerinden çıktığı, yaklaşık 250 metre uzaklıktaki durağa giderek otobüs beklemeye başladığı, bir süre sonra müşterisinin satın aldığı pantolonun paçasını kısalttırmak için bir arkadaşını aramak isteyen mağdurun cep telefonunun bulunduğu yerde olmadığını görünce dükkan komşusundan aldığı mobiletle işyerindeki hareketlerinden şüphelendiği sanık ve arkadaşını aramaya başladığı, otobüs durağında gördüğü sanıktan telefonunu istediği, sanığın telefonu aldığını inkâr ederek uzaklaşmak istemesi üzerine mağdurun, sanığın arka cebinde telefonunu gördüğü ve almak istediği, bu sırada sanığın cebinden çıkardığı bıçakla mağduru basit tıbbi müdahale ile giderilebilir nitelikte yaraladığı, ardından sanığın çevrede bulunan kişilerce yakalanarak kolluğa teslim edildiği,

Olay yakalama ve zapt etme tutanağının; “… telefon hırsızlığı ve yaralamaya karışan şüpheli bir şahsın vatandaşlar tarafından yakalandığının bildirilmesi üzerine, bahse konu yere intikal edilmiş, şüphelinin tanık tarafından yere oturtulmuş olduğu görülmüş, şüpheli yakalanmış ve bıçak tanıktan alınarak zapt edilmiştir.” şeklinde düzenlendiği,

Dosya içerisinde mağdurun, telefonunun çalındığını sanığın dükkandan ayrılmasından ne kadar süre sonra fark ettiği, mağdurun işyeri ile sanığın yakalanmış olduğu otobüs durağı arasında ne kadar mesafe olduğuna ilişkin herhangi bir bilgi ya da belge bulunmadığı,

Anlaşılmaktadır.

Mağdur H. S.; “Olay günü iş yerimde yabancı müşterilerle ilgilendiğim sırada sanık, yanında bir şahısla birlikte iş yerime geldi. Arkamda gezinerek tekstil ürünlerinin fiyatlarını sordular ve bir süre sonra ayrıldılar. Müşteri pantolonu beğendi ve paçasını kısalttırmak istedi. Bir arkadaşımı çağırmak için arka cebimde bulunan telefonumu almak üzere elimi attığımda yerinde olmadığını anladım. Telefonu bu iki şahsın çaldığından şüphelenerek, komşumun motosikletini alıp şahısların peşine gittim. 200-250 metre sonra sanığı tek başına gördüm. Yanında durarak telefonumu çaldığını söyleyerek geri istedim. Sanık telefonu almadığını söyledi. Bu sırada sağ arka cebinde telefonumun ucunu gördüm ve telefonun kendisinde olduğunu söyleyip vermesini istedim. Telefonumu vermeyince elimle telefonu almak istedim. Bu sırada bana yumruk vurarak kaçtı. Sanığın peşinden giderek tekrar yakaladım. Cebinden telefonumu aldığım sırada sırtımda bir acı hissettim ve beni bıçakladığını anladım. Sanık beni bıçakladıktan sonra kaçtı. Şikâyetçi değilim,”

Tanık O. A.; “Olay günü motosikletle giderken daha önceden tanımadığım sanık ile şikâyetçinin otobüs durağının içinde kavga ettiklerini gördüm ve ayırmak için yanlarına gittim. Şikâyetçi, sanığın cebinden cep telefonunu almaya çalışıyor, ‘telefonumu sen çaldın’ diyordu. Daha sonra şikâyetçiye vuran sanık kaçmaya başladı. Şikâyetçi de mobileti ile peşinden gitti. Ben de peşlerinden gittim. Az ileride terzinin önünde şikâyetçi sanığa yetişti. Telefonunu sanığın cebinden almak üzereyken sanık cebinden çıkarttığı bıçağı şikâyetçinin sırtına batırarak kaçmaya başladı. Terzi dükkânından çıkan birisi şikâyetçiyi araca bindirip hastaneye gönderdi. Ben kaçan sanığı yakalamak için peşinden otele doğru gittim. Otelin önünde sanığı yakalamak istedim. Ancak bana da bıçak çekti. Otel görevlilerinin yardımıyla sanığı yakaladık. Sanık kaçmak için direndi ise de, güç kullanarak kendisini etkisiz hale getirdik. Elindeki bıçağı zorla aldım. Polisi arayarak haber verdim. Olay yerine gelen polislere sanığı ve bıçağı teslim ettim,”

Tanık E. D.; “Olay günü işyerimin önünden kavga sesi duydum. Dışarı çıktığımda şikâyetçinin sanıkla kavga ettiğini ve cep telefonunu sanığın cebinden almaya çalıştığını gördüm. Şikâyetçi, sanığın cebindeki telefonu aldığı sırada sanık cebinden çıkardığı bıçağı aniden açarak şikâyetçinin belinin sağ tarafına saplayıp otele doğru kaçtı. İşyerimdeki kumaşlardan şikâyetçinin beline tampon yaptım ve komşumuzun arabasıyla hastaneye gönderdim” şeklinde anlatımda bulunmuşlardır.

Sanık E. G. kollukta; “Bodrum’a arkadaşım ile birlikte tatil yapmak amacıyla geldim. Olay günü şikâyetçinin işyerinin önünden geçerken tişört almaya karar verdik. Arkadaşım ile birlikte işyerine girdik. İşyerinde bakındığım sırada teybin üzerinde şarja takılı cep telefonunu gördüm. Bir an şeytana uyarak telefonu alıp cebime koydum. Dışarı çıkarak arkadaşımı çağırdım ve işyerinden uzaklaştım. Yolda arkadaşımı kaybettim. İşyerini otuz otuzbeş metre geçtikten sonra otobüs durağında beklemeye başladım. Bu sırada şikayetçi mobiletle gelerek yanımda durdu ve ‘telefonum nerede’ dedi. Kendisine cep telefonunu çalmadığımı söyledim. Arkamı döndüğüm sırada arka cebime koyduğum telefonu görüp aldı ve bana vurmaya başladı. Bıçağımı çektim ve koşarak yolun karşısına geçmek istedim. Motosikletle tekrar önüme geldi. Kaçmak üzere iken açık vaziyette elimde duran bıçak sırtına girdi. Bıçağı bilerek vurmadım. Yaşanan arbede sırasında değdi. Daha sonra kaçmaya başladım. Çevrede bulunanlar peşimden geldiler. Bu şahıslara bıçağı ve cüzdanımı vererek teslim oldum. Beni yakalayan şahıslar önce darp ettiler, sonra da olay yerine gelen polis ekibine teslim ettiler. Bu olaydan dolayı pişmanım,”

Sorguda ve duruşmada da benzer şekilde; “Üzerime atılı suçu kabul etmiyorum. Müştekiyi gasp etmiş değilim. Telefonu masanın üzerinden aldım. Yaklaşık otuzbeş metre kadar ilerledikten sonra müşteki motorla geldi. ‘Telefon nerede’ dedi. Ağabey harbi konuşayım, telefon bende diyerek sağ arka cebimde bulunan telefonu çıkarıp teslim ettim. Müşteki telefonu aldıktan sonra arkamı dönüp uzaklaşacağım sırada beni darp etmeye başladı. Kaçarken cebimden bıçağımı elime aldım. Ağzını üzerime geldikleri sırada açtım. Beni yakalamaya çalışıyorlardı. Müşteki motosikletle gelip önümde durdu. Kaçmak için bıçağı savurunca sırtına geldi. Karakolda ifade verirken alkollüydüm. Bu nedenle olayı karıştırdım. Telefon teybin üzerinde idi. Şikâyetçinin, ilk başta telefonu aldığımı inkâr ettiğim şeklindeki beyanı doğrudur. Ondan sonra kabul edip telefonu kendisine verdim. Daha doğrusu arkamı dönünce telefonunu cebimde görerek almaya çalıştı. Telefonu cebimden çıkarıp teslim ettim. İlk başta bıçak çekmedim. Kendimi yolun karşısına atıp uzaklaşmak isterken müşteki yeniden motorla gelip önümü kesince bıçağı çektim. Geriden gelen bir şahıs da, tut diye seslenince bıçağı müştekiye doğru savurdum. Bıçak müştekiye saplandığında ikimizin yanında kimse yoktu. Olay anında sarhoştum. Öncesinde uyuşturucu hap almış ve bir şişe viski içmiştim. Ayakta duracak halim yoktu. Aşırı sarhoş olduğum için bilimcim çok zayıflamıştı. Çok fazla bir şey hatırlamıyorum. İfademi bu şekilde düzeltirim” biçiminde savunma yapmıştır.

Hırsızlık suçunun temel şekli 765 sayılı TCK’nun 491/ilk maddesinde; “diğerinin taşınabilir malını rızası olmaksızın faydalanmak için bulunduğu yerden alma”, 5237 sayılı Kanunun 141/1. maddesinde ise; “zilyedinin rızası olmadan başkasına ait taşınır bir malı kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla bulunduğu yerden alma” olarak tanımlanmış, bu suçun nitelikli halleri de 765 sayılı TCK’nunn 491. maddesinin 1 ila 5. fıkraları ile 492 ve 493. maddelerinde 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK’nun 142. maddesinde düzenlenmiştir.

Her iki Kanunda da benzer şekilde tanımlanan hırsızlık suçu; başkasına ait taşınabilir bir malı, sahibinin ( zilyed ) rızası olmaksızın faydalanmak kastı ile bulunduğu yerden almaktır.

Yağma suçu ise, 765 sayılı Türk Ceza Kanununun 495. maddesinde;

“Her kim, menkul bir malın zilyedini veya cürüm mahallinde bulunan bir başkasını cebir ve şiddet kullanarak veya şahsen veya malen büyük bir tehlikeye düşüreceği beyanı ile tehdit ederek o malı teslime yahut o malın kendi tarafından zaptına karşı sukut etmeye mecbur kılarsa on seneden yirmi seneye kadar ağır hapis cezasına mahkum olur.

Bir malın yağması esnasında veya akabinde fiili icra veya itmam etmek veya malı kaçırmak yahut kendisini veya şerikini cezadan kurtarmak için mal sahibine veya vaka mahalline gelen başkasına karşı cebir ve şiddet veya tehdit icra eden kimse hakkında da aynı ceza hükmolunur” şeklinde düzenlenmiş iken,

01.06.2005 tarihinde yürürlüğü giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 148. maddesinde;

“Bir başkasını, kendisinin veya yakınının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı gerçekleştireceğinden ya da malvarlığı itibarıyla büyük bir zarara uğratacağından bahisle tehdit ederek veya cebir kullanarak, bir malı teslime veya malın alınmasına karşı koymamaya mecbur kılan kişi, altı yıldan on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır” şeklinde hüküm altına alınmıştır.

Anılan maddenin gerekçesinde de; “Hırsızlık suçundan farklı olarak yağma suçunun oluşabilmesi için mağdurun rızasının cebir veya tehdit kullanılarak ortadan kaldırılması gerekir. Yağma suçunun tamamlanabilmesi için kullanılan cebir veya tehdidin etkisiyle mağdur malı teslim etmeli veya alınmasına karşı koyamamalıdır. Malın teslim edilmesi veya alınması, suçun konusunu oluşturan mal üzerinde mağdurun zilyetliğine son verilmesini, mağdurun bu eşya üzerinde zilyetlikten doğan tasarruf haklarını kullanmasının olanaksız hâle gelmesini ifade eder.

Mal, zilyedin tasarruf olanağı ortadan kalktığı anda alınmış olacağından, bu ana kadar yapılan cebir veya tehdit, hırsızlığı yağmaya dönüştürür. Örneğin evin içindeki eşyayı alıp kapıdan çıkarken mal sahibi ile karşılaşan hırsız, ona karşı cebir veya tehdit kullanacak olursa, yağma suçu oluşur.

Mal alındıktan yani hırsızlık suçu tamamlandıktan sonra, bunu geri almak isteyen kişiye karşı cebir veya tehdide başvurulması hâlinde, artık yağma suçundan söz edilemez. Hırsızlık suçuna konu malın geri alınmasını önlemek amacına yönelik olarak kullanılan cebir veya tehdit ayrı suçların oluşmasına neden olur. Bu durumda gerçek içtima hükümlerinin uygulanması gerekir” denilmektedir.

Yağma suçunun oluşabilmesi için, suça konu malın, elinde bulunduran kişiden cebir veya tehdit kullanılmak suretiyle alınması veya mağdurun malı teslime ya da malın alınmasına karşı koymamaya mecbur kılınması gerekir. Dolayısıyla yağma suçunda mağdur, cebir veya tehdit kullanılması ve bunun sonucunda malın alınması, teslimi ya da malın alınmasına karşı koymamaya mecbur bırakılmaktadır. Cebir veya tehdit bir kimseyi malını teslim etmeye veya alınmasına karşı koymamaya mecbur kılmak için yapılmalıdır. Cebir veya tehdidin bu amaçla ve bu şekilde yapılması, yağmasuçunu malvarlığına karşı işlenen diğer suçlardan ayırmaktadır.

Öğreti ve yargısal kararlarda benimsendiği üzere; malın taşınabilir olması, mal sahibinin rızasının bulunmaması, malın alınması ve faydalanma kastının varlığı gibi hususlar yönünden hırsızlık suçuna benzeyen yağma suçu, failin malı almak veya zilyedinin malın alınmasına rıza göstermesini sağlamak bakımından cebir veya tehdit kullanılarak işlenmesi nedeniyle hırsızlık suçundan ayrılmaktadır.

Failin mağdura yönelttiği cebir veya tehdidi, kendisine veya bir başkasına yarar sağlamak amacıyla bir malı teslime veya alınmasına karşı koymamaya zorlamak amacıyla gerçekleştirmiş olması gerekir. Cebir veya tehdit ile malın alınması veya verilmesi arasında bir nedensellik bağı bulunmalıdır.

Yağma suçunun oluşabilmesi için, baştan itibaren yağma amacıyla hareket eden failin, eylemin başında veya ortasında cebir veya tehdit kullanmasının önemi bulunmamaktadır. Önemli olan cebir veya tehdidi kullanmasıdır. Ancak bazı durumlarda fail, aslında hırsızlık amacıyla harekete geçmesine karşın daha sonraki bir aşamada cebir veya tehdit kullanmaktadır. Bu durumda eylemin hangi suçu oluşturacağı hususunda tereddüt yaşanmaktadır.

Yağma suçu bir kişinin malını cebir veya tehdit kullanarak almak suretiyle oluştuğundan, unsurları itibarıyla hem zilyetliğe hem de kişinin hürriyetine yönelik bir suçtur. Ancak burada kişi hürriyetine yönelen saldırı, mal aleyhine işlenen suçun gerçekleştirilmesi bakımından bir araç niteliğinde bulunduğundan, bu suç sonuç itibariyle “mal aleyhine” işlenen bir suçtur.

Hırsızlık suçu da yağma gibi mala karşı işlenen suçlardandır. Ancak hırsızlık suçunda taşınır mal, sahibinin rızası ve hatta çoğu zaman haberi olmaksızın bulunduğu yerden alındığı halde, yağmasuçunda fail mağdura karşı cebir veya tehdit kullanarak malı bulunduğu yerden almaktadır. Bu nedenle hırsızlık suçunda korunan hukuki yarar, zilyetlik hakları iken, yağmada zilyetlik haklarının yanında, aynı zamanda kişi özgürlüğü de korunmaktadır. Hırsızlık amacıyla malın alınmasından ve mağdurun bu eşya üzerindeki hâkimiyetinin sona ermesinden sonra gerçekleşen cebir veya tehdit,hırsızlık suçunun yanında kasten yaralama veya tehdit suçunu da oluşturacaktır.

765 sayılı TCK’nun 495/2. maddesinde; “bir malın yağması esnasında veya akabinde fiili icra veya itmam etmek veya malı kaçırmak yahut kendisini veya şerikini cezadan kurtarmak için mal sahibine veya vaka mahalline gelen başkasına karşı cebir ve şiddet veya tehdit icra eden kimse hakkında da aynı cezaya hükmolunur” şeklinde yeralan “yağmaya dönüşen hırsızlık” düzenlemesine, “mal, zilyedin tasarruf olanağı ortadan kalktığı anda alınmış olacağından, bu ana kadar yapılan cebir veya tehdit, hırsızlığı yağmaya dönüştürür. Mal alındıktan yani hırsızlık suçu tamamlandıktan sonra bunu geri almak isteyen kişiye karşı cebir veya tehdide başvurulması halinde artık yağma suçundan söz edilemez. Hırsızlık suçuna konu malın geri alınmasını önlemek amacına yönelik olarak kullanılan cebir veya tehdit ayrı suçların oluşmasına neden olur. Bu durumda gerçek içtima hükümlerinin uygulanması gerekir” gerekçesiyle 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Kanunda; yer verilmemiştir. Bunun sonucu olarak, zilyedin hırsızlığa konu mal üzerindeki zilyetliği sona erene kadar kullanılan cebir veya tehdit, hırsızlığı yağmaya dönüştürürken, hırsızlık suçu tamamlandıktan sonra kullanılan cebir veya tehdit, eylemi yağmaya dönüştürmeyecek, hırsızlık ve kasten yaralama veya tehdit gibi iki ayrı suçun oluşmasına neden olacaktır.

Somut olay bu açıklamalar ışığında değerlendirildiğinde;

Sanığın, mağdurun iş yerinden aldığı cep telefonu ile kesintisiz bir takip olmaksızın 250 metre kadar uzaklaşarak, suça konu telefonu hâkimiyet alanına geçirdiği sabit olup, hırsızlık suçu tamamlanmıştır. Dolayısıyla, cep telefonunu sanığın arka cebinde görerek geri almak isteyen mağduru bıçakla basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek nitelikte yaralayan sanığın bu eylemi, 5237 sayılı TCK’da dolaylı yağma düzenlemesine yer verilmemiş olması nedeniyle, tamamlanmış olan hırsızlık suçunu yağmaya dönüştürmeyip, hırsızlık suçunun yanında ayrıca kasten yaralama suçunu oluşturmaktadır.

Bu itibarla, sanığın eylemlerini kasten yaralama ve hırsızlık olarak vasıflandırarak uygulama yapan yerel mahkemenin direnme hükmü isabetli olup, onanmasına karar verilmelidir.

Çoğunluk görüşüne katılmayan yedi Genel Kurulu Üyesi; “sanığın eyleminin yağma suçunu oluşturduğu” görüşüyle karşı oy kullanmışlardır.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;

1- Muğla 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 13.05.2010 gün ve 77-141 sayılı direnme hükmünün ONANMASINA,

2- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 04.12.2012 günü yapılan müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

T.C.

YARGITAY

Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2009/1-238

K. 2010/16

T. 2.2.2010

• HIRSIZLIK ( Tamamlandıktan Sonra Kullanılan Cebir veya Tehdit Yağma Suçunu Değil Olayın Gerçekleşme Biçimine Göre Hırsızlık ve Tehdit veya Hırsızlık ve Yaralama Suçlarını Oluşturacağı )

• YARALAMA ( Hırsızlık Suçu Tamamlandıktan Sonra Kullanılan Cebir veya Tehdit Yağma Suçunu Değil Olayın Gerçekleşme Biçimine Göre Hırsızlık ve Tehdit veya Hırsızlık ve Yaralama Suçlarını Oluşturacağı )

• YAĞMA ( Tehdit veya Cebir Malın Alınması veya Teslimini Sağlamaya Yönelik Olmalı Tehdit veya Cebir Malvarlığına Karşı İşlenen Bu Suçta Araç Olarak Kullanılması Gerektiği – Başka Maksatlarla Kullanılmış Bulunan Cebir veya Tehdidin Etkisiyle Malın Alınması Yağma Suçunu Oluşturmadığı )

• TEHDİT VE CEBİR ( Yağma Suçunda Tehdit veya Cebir Malın Alınması veya Teslimini Sağlamaya Yönelik Olmalı Tehdit veya Cebir Malvarlığına Karşı İşlenen Bu Suçta Araç Olarak Kullanılması Gerektiği )

5237/m.148149

ÖZET : Hırsızlık suçu tamamlandıktan sonra, kullanılan cebir veya tehdit yağma suçunu değil, olayın gerçekleşme biçimine göre hırsızlık ve tehdit veya hırsızlık ve yaralama suçlarını oluşturur.

Yağma suçunda, tehdit veya cebir malın alınması veya teslimini sağlamaya yönelik olmalı, tehdit veya cebir malvarlığına karşı işlenen bu suçta araç olarak kullanılmalıdır. Başka maksatlarla kullanılmış bulunan cebir veya tehdidin etkisiyle malın alınması yağma suçunu oluşturmaz.

DAVA : Sanık Ali’nin öldürmeye teşebbüs suçundan lehe olan 5237 sayılı TCY’nin 81/1, 35/2, 29/1 ve 62/1. maddeleri uyarınca 9 yıl 4 ay 15 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hakkında aynı Yasa’nın 53/1-2. maddesinin uygulanmasına, yağma suçundan lehe olan 5237 sayılı TCY’nin 148/1 ve 62/1. maddeleri uyarınca 5 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hakkında aynı Yasa’nın 53/1-2. maddesinin uygulanmasına, ruhsatsız silah taşımak suçundan 6136 sayılı Yasa’nın 13/1, 765 sayılı TCY’nin 59/2. maddeleri uyarınca 10 ay hapis ve 366 YTL adli para cezası ile cezalandırılmasına, tutukluluk halinin devamına, 5237 sayılı TCY’nin 63/1. maddesi gereğince şahsi hürriyeti sınırlama sonucunu doğuran bütün haller nedeni ile geçirmiş olduğu sürelerin cezasından mahsubuna, müsadereye, vekalet ücretine ve yargılama giderlerine hükmedilmesine ilişkin, ( Malatya İkinci Ağır Ceza Mahkemesi )’nce yağma suçu yönünden oyçokluğuyla, diğer suçlar yönünden oybirliğiyle verilen 02.11.2006 gün ve 11-361 sayılı hüküm, sanık müdafii ve C.Savcısı tarafından sanık lehine temyiz edilmekle, dosyayı inceleyen Yargıtay Birinci Ceza Dairesi’nce 11.11.2008 gün ve 3988-7202 sayı ile;

“… 1-a ) Sanık müdafiin in duruşmalı inceleme isteminin tayin edilen cezanın miktarı itibariyle reddine karar verilmiştir.

b ) Gasp suçunda; olayın konutta meydana geldiği gözetilmeden TCK’nın 149. maddesi yerine, ay m Kanun’un 148/1. maddesinin uygulanması aleyhe temyiz bulunmadığından bozma nedeni yapılmamıştır.

2- Toplanan deliller karar yerinde incelenip, sanığın adam öldürmeye teşebbüs, 6136 sayılı Yasa’ya muhalefet suçlarının sübutu kabul, oluşa ve soruşturma sonuçlarına uygun şekilde suçlarının niteliği tayin, cezayı azaltıcı tahrike ve takdire ilişen sebeplerinin nitelik ve derecesi takdir kılınmış, savunması inandırıcı gerekçelerle reddedilmiş, incelenen dosyaya göre verilen hükümde bozma nedenleri dışında isabetsizlik görülmemiş olduğundan, sanık müdafiinin meşru müdafaa şartlarının varlığına, teşdidin yerinde olmadığına, tahrik indiriminin daha fazla olması gerektiğine yönelen ve yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle,

a )Adam öldürme suçu yönünden; 5237 sayılı TCK’nın53. maddesi uyarınca belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılan sanık hakkında velayet, vesayet ve kayyımlık yetkileri açısından getirilen kısıtlamanın, 53. maddenin 3. fıkrası uyarınca şartla salıverilme tarihine kadar geçerli olduğunun hüküm fıkrasının mahsus bölümüne eklenmesine karar verilmek suretiyle CMUK’nın 322. maddesi gereğince düzeltilen hükmün tebliğnamedeki düşünce gibi onanmasına,

b )Gasp suçu yönünden;

Daha önce mağdur ile aralarında çıkar ilişkisi bulunan sanığın; aralarındaki sorunu görüşmek üzere, olay sabahı mağdurun evine geldiği, konuşma sırasında çıkan tartışma sırasında, polis mağdura ait olan ve eline geçirdiği tabanca ile ateş etmek suretiyle mağduru altı yerinden yaraladığı ve daha sonra tabanca ile birlikte olay yerinden kaçtığı, ertesi gün üzerinde silahla yakalandığı olayda; silahın yağma amacıyla alındığını gösteren kesin ve yeterli kanıt bulunmadığı, eylemin hırsızlık suçunu oluşturduğu anlaşıldığı halde, hırsızlık yerine gasp suçundan hüküm kurulması,

c ) 6136 sayılı Yasa’ya muhalefet suçu yönünden;

Hüküm tarihinden sonra yürürlüğe giren 5728 sayılı Yasa’nın 562. maddesi ile değişik 5271 sayılı CMK’nın 231. maddesi uyarınca sanığın hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması…” nedenleriyle bozulmuştur.

Malatya İkinci Ağır Ceza Mahkemesi’nce 09.03.2009 gün ve 405-69 sayı ile;

“…Sanık, yaralamadan önce mağdura ait tabancayı ele geçirip, onu en ağır şekilde yaralayıp etkisiz hale getirdikten sonra, mağdura ait beylik tabancayı beline takmış ve olay yerinden ayrılmıştır. Sanık, ertesi gün kendisine İlişkin olayı televizyonda izlerken kahvehanede bu silahla birlikte yakalanmıştır. Sanık, silahı alıp götürdükten sonra 25 saat sonra yakalanmıştır. Olayda saikin bir önemi yoktur. Sanık olayda kullandığı tabancayı alarak 25 saat üzerinde taşımıştır. Teslim ve iade kast ve niyeti olduğuna dair herhangi bir emare de bulunmamaktadır. Sanık istese idi tabancayı emniyet veya jandarmaya ya da resmi mercilere iade edecek bir yere teslim edebilirdi. Üniversite terk eden sanığın Cumartesi ve Pazar günleri polis ve jandarmanın çalıştığını bilmemesi mümkün değildir. Ayrıca mağdur çok ağır şekilde yaralanmış ve etkisiz hale gelmiştir. Bu aşamadan sonra mağdurun bu tabanca ile sanığa zarar vermesi de mümkün değildir. Bu itibarla, sanığın bu yöndeki savunmasına katılmak mümkün değildir. Özetle ve sonuç olarak, sanık, mağduru yaraladıktan sonra ona ait 1,5 milyar Ura değerindeki tabancayı alarak olay yerinden uzaklaşmış, tabancayı kendi hakimiyeti altına almış ve 25 saat süre ile üzerinde taşımıştır. Cumhuriyet Savcısı mütalaasında sanığın ruhsatsız tabanca taşıdığını kabul etmektedir. Ruhsatsız tabanca taşıma kasti bulunduğu takdirde yağma kastı bulunmadığını kabul etmek de mümkün görülmemektedir.

Böylece ve sonuç olarak, sanık, mağdura ait tabancayı alıp, bu tabanca ile mağduru yaraladıktan sonra olay yerinden uzaklaştığı, 25 saat üzerinde taşıdığı anlaşıldığından, sanığın mal edinme kastı ile hareket ettiğinin kabulü gerekmiştir. Sanık, yaralamadan önce tabancayı alıp, bu tabanca ile mağduru yaraladığı, onu etkisiz hale getirdiği, bu şekilde cebir uyguladığı gözetildiğinde, sanığın kast ve eyleminin hırsızlıktan ibaret olmayıp, yağma suçunu oluşturduğu kanaatine varılmıştır. Diğer bir anlatımla, olayda hırsızlık suçunun unsurlarının varlığı kabul edildiği takdirde, yaralamadan önce silah ele geçirildiğine göre, zor unsuru da bulunduğundan, mahkememizce önceki kararda direni/erek, sanığın, yağma suçundan cezalandırılmasına karar verilmesi gerekmiştir…” gerekçeleriyle yağma suçu yönünden ilk hükümde direnilmiş, 6136 sayılı Yasa’ya aykırılık suçundan ise bozma ilamına uyulmuştur.

Bu hükmün de sanık müdafii tarafından temyizi üzerine, Yargıtay C.Başsavcılığı’nın yağma suçu yönünden bozma istemli, 09.10.2009 gün ve 207056 sayılı tebliğnamesi ile Birinci Başkanlığa gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulu’nca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır:

KARAR : Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık, öldürmeye teşebbüs ettiği mağdurun silahını alarak olay yerinden uzaklaşan sanığın eyleminin yağma suçunu mu, yoksa hırsızlık suçunu mu oluşturduğu noktasında toplanmaktadır.

Yağma suçları, 765 sayılı TCY’de, cürümlere ait ikinci kitabın onuncu babının, ikinci faslında düzenlenmiştir. Bu fasılda, yağma ( 495/1 ), dolaylı yağma ( 495/2 ), senedin yağması ( 496 ), 495 ve 496. maddelerde düzenlenen suçların ağırlatıcı nedenleri ( 497 ), korkutarak faydalanma ( 498 ), adam kaldırma ( 499 ), adam kaldırmada muhabere nakli ( 500 ), cebir karinesi ( 501 ) ve Ceza Kanunu’nun uygulanmasında gece vakti ( 502 ) ile ilgili düzenlemelere yer verilmiştir.

5237 sayılı TCY’de ise yağma suçları Özel Hükümler Kitabında, Kişilere Karşı Suçlara ilişkin ikinci kısmın malvarlığına karşı suçlar başlıklı onuncu bölümünde 148 ila 150. maddeleri arasında düzenlenmiştir.

148. maddenin 1. fıkrasında yağma suçunun temel şekli, 2. fıkrasında senedin yağması, 3. fıkrasında ise cebir karinesine yer verilmiş, 149. maddesinde nitelikli yağma, 150. maddede ise kişinin hukuki bir ilişkiye dayanan alacağı tahsil amacıyla yağma ile yağmada değer azlığı yaptırıma bağlanmıştır.

765 sayılı TCY’nin 502. maddesinde tanımlanan gece vakti, 5237 sayılı TCY’nin tanımlar başlıklı 6. maddesinin l/e bendine alınmış, 765 sayılı TCY’nin 495/1. fıkrası ile 496. maddelerinde düzenlenen yağma 5237 sayılı Yasa’nın 148/1 ve 2. fıkralarında, 765 sayılı Yasa’nın 501. maddesindeki cebir karinesi ise 5237 sayılı Yasa’nın 148/3. fıkrasında düzenlenmiş, 765 sayılı TCY’nin 498. maddesindeki korkutarak faydalanma, 499. maddesindeki adam kaldırma ve 500. maddedeki adam kaldırma suçlarında muhabere nakli suçlarına ise ayrı bir suç tipi olarak yer verilmemiştir.

765 sayılı TCY’nin 495/1. maddesinde; “…menkul bir malın zilyedini veya cürüm mahallinde bulunan bir başkasını cebir ve şiddet kullanarak veya şahsen veya malen büyük bir tehlikeye düşüreceği beyanı ile tehdit ederek o malı teslime yahut o malın kendi tarafından zaptına karşı sükut etmeye mecbur kılma” şeklinde tanımlanan yağma suçu; esasında cebir veya tehdit kullanmak suretiyle yapılan hırsızlıktan ibarettir. Yani cebri hırsızlıktır. Şu hale göre yağma; bir kimsenin menkul malını cebir, şiddet, tehdit kullanarak almaktır. Hırsızlık ile yağma cürümleri aynı ortak unsurlara malik olup, ayrıldıkları tek nokta ya da başka bir deyişle hırsızlığa oranla sahip olduğu ilave unsur; malı almak için cebir veya tehdit kullanılmasıdır.

Yağmada; hırsızlık suçunda mevcut olan unsurların yanında, fiilin cebir veya tehditle işlenmesi gerekir. Failin malı almak için mağdura karşı cebir veya tehdit kullanması yağma suçunu hırsızlıktan ayırır.

Yine aynı şekilde, basit yağma suçu, 5237 sayılı Yasa’nın 148. maddesinin 1. fıkrasında, 765 sayılı TCY’nin 495/1. fıkrasına benzer biçimde tanımlanmıştır.

5237 sayılı TCY’nin 148/1. maddesi uyarınca; kişinin veya yakınının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı gerçekleştirileceği ya da malvarlığı bakımından büyük bir zarara uğratılacağından bahisle tehdit ederek veya cebir kullanarak, bir malı teslime veya alınmasına karşı koymamaya mecbur bırakılması yağma suçunu oluşturur. Suç, anılan değerlere yönelik bir saldırı gerçekleştireceğinden bahisle tehdit veya cebir kullanılması suretiyle gerçekleşir. Failin isteğinin yerine getirilmemesi halinde belirli bir kötülüğün mağdura bildirilmesi şeklinde tanımlanan tehdit, anılan değerlere yönelik bir saldırı veya malvarlığı bakımından büyük bir zarara uğratılacağından bahisle yapılmalıdır.

765 sayılı TCY’nin 495. maddesinin 2. fıkrasındaki “kendisini veya şerikini cezadan kurtarmak için mal sahibine veya vaka mahalline gelen başkasına cebir ve şiddet veya tehdit icra eden kişinin de yağma suçundan cezalandırılacağına” ilişkin dolaylı yağma suçuna 5237 sayılı TCY’de yer verilmemiş olduğundan, hırsızlık suçu tamamlandıktan sonra, kullanılan cebir veya tehdit yağma suçunu değil, olayın gerçekleşme biçimine göre hırsızlık ve tehdit veya hırsızlık ve yaralama suçlarını oluşturabilir.

Yağma, tehdit veya cebir kullanma ile hırsızlık suçlarının biraraya gelmesiyle oluşmuş bileşik bir suçtur. Bu itibarla, birden çok hukuki değeri korumaktadır. Kendisini oluşturan suçların korudukları hukuki değerler olan, kişi özgürlüğü, zilyetlik ve mülkiyet yağma suçunun da koruduğu hukuksal değerlerdir.

Yağma suçunda, tehdit veya cebir malın alınması veya teslimini sağlamaya yönelik olmalı, tehdit veya cebir malvarlığına karşı işlenen bu suçta araç olarak kullanılmalıdır. Başka maksatlarla kullanılmış bulunan cebir veya tehdidin etkisiyle malın alınması yağma suçunu oluşturmaz.

Yağma suçunun manevi unsuru kasttır. Bu suçun taksirle işlenmesi olanaksızdır. Failin, tehdit veya cebirle mağdurun egemenliğindeki malı aldığını bilmesi ve istemesi gerekir. Kast hem almayı hem de icbarı kapsamalıdır.

Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

Mağdur Mahmut’un M… Emniyet Müdürlüğü’nde polis memuru olarak görev yaptığı, 2004 yılı Haziran ayı içerisinde tanık Selçuk vasıtası ile sanıkla tanıştığı ve arkadaşlık kurduğu, sanığın çevreye borsa, maden, mermer alanları hususunda bilgili olduğunu yaydığı, aldığı maaşla yetinmeyen mağdurun da zengin olma hayalleri kurduğu, bu şekilde sanık ile mağdurun birlikte iş yapmaya karar verdikleri, tanık Selçuk ile mağdur Mahmut’un sanığa para verdikleri, sanığın buna karşılık mermer sahası ruhsatı alacağını söylediği, aradan uzun süre geçtiği halde bu konuda herhangi bir ilerleme olmayınca tanık ile mağdurun paralarını geri isteyip aldıkları, ancak sanık ile mağdurun görüşmeye devam ettikleri, sanığın davetli-davetsiz bekar olarak yaşayan mağdurun evine gidip kaldığı, ancak bu görüşmelerin taraflar arasında huzursuzluk ve sıkıntılar meydana getirdiği, ayrıca taraflar arasında tablo alım satımı konusunda da bir uyuşmazlık yaşandığı, olay günü sabahı da sanığın mağdurun evine geldiği, burada yeniden eski konuları konuşmaya başladıkları, ilk kimin başlattığı saptanamamakla birlikte aralarında tartışma çıktığı, çıkan tartışma sonucunda, mağdurun sanığa fiili saldırıda bulunduğu, bu esnada çıkan boğuşmada, mağdurun elindeki silahı ele geçiren sanığın, mağdura ait beylik tabanca ile mağdura ateş ettiği, bunlardan altısının mağdura isabet ettiği, mağdurun iki yaralamadan dolayı hayati tehlike geçirecek nitelikte yaralandığı, kaldırıldığı hastanede tekrar yaşama döndürüldüğü, sanığın mağdura ateş ettikten sonra suç tarihinde 1,5 milyar lira değerindeki tabancasını yanına alıp olay yerinden uzaklaştığı, 20.11.2004 günü saat 10.00 sıralarında gerçekleşen bu olayın, saat 10.15 sıralarında polis haber merkezine bildirildiği, sanığın ertesi gün saat 11.15 sıralarında kendisine ilişkin haberleri kahvehanede izlerken polis tarafından yakalandığı, böylece sanığın yaklaşık 25 saat sonra tabanca ile birlikte ele geçirildiği toplanan kanıtlardan anlaşılmaktadır.

Görüldüğü gibi, sanığın kullandığı cebir en aleyhe beyan olan katılanın 15.12.2004 tarihli anlatımı esas alındığında dahi, silahın alınmasına yönelik değildir. Yağma suçunu diğer malvarlığı değerlerine yönelik suçlardan ayıran en belirgin özellik, tehdit veya cebrin malın alınması veya teslimini sağlamaya yönelik olmasıdır. Oysa somut olayda, sanık çıkan boğuşmada ele geçirdiği silahla mağdura ateş etmek suretiyle öldürmeye teşebbüs suçunu işlemiş ve bilahare olayın heyecanına da kapılmak suretiyle silahı da alarak olay yerinden uzaklaşmıştır. Sanığın başlangıçtaki kastı kendisine yönelik saldırıyı bertaraf etmek için korunma içgüdüsüyle silahı almaya yönelik olup, olayın ileriki aşamalarında da bu kastın değiştiğine ilişkin hiçbir kanıt bulunmamaktadır. Mağdurun yaralanmasından sonra, ona ait silahın alınarak götürülmesi de yağma suçunu oluşturmaz. Zira malın alınması yönünde cebir veya tehdit kullanılmadığı gibi, mağdurun yaralanmış olması ve bilahare sanık tarafından silahın götürülmesi 765 sayılı TCY’nin 501 ve 5237 sayılı TCY’nin 148/3. maddeleri kapsamında da değerlendirilemez.

Bu itibarla eylemin hırsızlık olarak değerlendirilmesi gerektiğine ilişkin Özel Daire bozma ilamına uyulması gerekirken, direnme kararı verilmesi isabetsiz olup, direnme hükmünün suç vasfındaki yanılgı nedeniyle bozulmasına karar verilmelidir.

Çoğunluk görüşüne katılmayan dört Kurul Üyesi; “mağdurun etkisiz hale getirilmesinden sonra silahın alınarak götürülmesi ve yaklaşık 25 saat taşınması şeklindeki eylemin yağma suçunu oluşturduğu” görüşüyle karşı oy kullanmışlardır.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;

1-İsabetsiz olan yerel mahkeme direnme hükmünün BOZULMASINA,

2-Dosyanın, 6136 sayılı Yasa’ya aykırılık suçu yönünde incelenmek üzere, Yargıtay Birinci Ceza Dairesi’ne gönderilmesi için Yargıtay C.Başsavcılığı’na TEVDİİNE, tebliğnamedeki isteme uygun olarak, 02.02.2010 günü yapılan müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.