Etiket arşivi: 13.4.2011

YHGK 13.4.2011 E.2010/13-717 – K.2011/129

– Doktorunun Sorumluluğu (Ameliyat Bölgesinde Yabancı Cisim Bırakmak – Ameliyatta Kalitesiz Malzeme Kullanmak – Adli Tıp Raporu – Vekillik Sözleşmesi – Özen Borcuna Aykırı Hareket) – Ameliyat Bölgesinde Yabancı Cisim Bırakmak – Doktor Hasta İlişkisi (Vekillik Sözleşmesi) – Vekillik Sözleşmesi (Doktor Hasta İlişkisi) – Ameliyatta Kalitesiz Malzeme Kullanılması HUMK.76 – BK.321/1, 386, 390, 394/1 Davacı, […]

Y9HD 13.4.2011 E.2009/49584 – K.2011/11186

– İkale Sözleşmesi (İş Sözleşmesinin Karşılıklı Olarak Feshi) – İş Sözleşmesinin Karşılıklı Feshi (İkale Sözleşmesi – İşe İade Davası Yönünden – İrade Fesadı) İK.20/3 – BK.23, 31 Sözleşmenin doğal yollar dışında tarafların ortak iradesiyle sonra erdirilmesi yönündeki işlem ikale olarak değerlendirilmelidir. Bozma Sözleşmesi (ikale) yasalarımızda düzenlenmiş değildir. İşçi ve işveren iradelerinin fesih konusunda birleşmesi, bir […]

Y19HD 13.4.2011 E.2010/9427 – K.2011/4922

– Çekte Keşide Yeri – Çek Güvence Bedeli (Takasa İbraz Edilen Çek) – Takasa İbraz Edilen Çek (Çek Güvence Bedeli) HUMK.427/6 – 3167 Sa.Ka.6/son,10 – TTK.688 1. Keşide yerinin çekin yasal unsurlarından olup, mahkemece bu hususun gözetilmemesi isabetsizdir. 2. Takasa ibraz edilen çek yönünden davalı bankanın kısmi ödeme yapma yükümlülüğü bulunmamaktadır. DAVA ve KARAR: Taraflar […]

YHGK 13.4.2011 E.2011/18-21 – K.2011/135

– Soyadının Değiştirilmesi (Kocanın Ölümü) – Kocanın Ölümü (Soyadının Değiştirilmesi) – Yargıtay Bozmasına Uyma Kararından Dönülemeyeceği – Usuli Kazanılmış Hak (Yargıtay Bozmasına Uyma Kararından Dönme) – Uyma Kararının Kaldırılamaması TMK.187 – 5490 Sa.Ka.23/2 – 82An.2 – YİBK.9.5.1960 gün 21/9 Sa. Nüfus kaydında soy isminin değiştirilmesi istemine ilişkin davada: 1. Kadının kocasından aldığı soyadı ancak yeniden […]

YHGK 13.4.2011 E.2011/19-17 – K.2011/143

– Kredi Kartı Borcu İçin İtirazın İptali – İtirazın İptali (Ödeme Planı İmzalanan Kredi Kartı Borcu) – Ödeme Taahhüdü (Kredi Kartı Borcu İçin) 5915 Sa.Ka. – 5464 Sa.Ka.26,Geç.4,Geç.5 Kredi kartı borcu sebebiyle yapılan takibi vaki itirazın iptali davasında: Somut olay bakımından uyuşmazlık, davalının ödeme taahhüdüne uygun davranıp davranmadığı ve böylece belirtilen yasa hükmüyle sağlanan haklardan […]

YHGK 13.4.2011 E.2010/1-701 – K.2011/130

– Muris Muvazaası Sebebiyle Tapu İptali (Islahla Tenkis)
– Islah (Muris Muvazaası Ve Tenkis)
– Tenkis (Tercih Hakkının Değiştirilmesi)
– Rücu Koşuluyla Bağış (Tenkis)
– Bağış (Rücu Koşuluyla – Tenkis)
– Saklı Payı Zedeleme Kastı (İkinci Satış)
– Sabit Tenkis Oranı

TMK.561, 563, 564, 565/1-2-3, 570 – BK.511, 517

1. Davacılar gerek satış suretiyle temlik edilen 12, 292 ve 297 parsel sayılı taşınmazların, gerekse ölünceye kadar bakma koşulu
ile temlik edilen taşınmazların miras bırakan tarafından mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla muvazaalı olarak temlik edildiğini
ileri sürdüklerine göre:

Muvazaa iddiasının özünde temliklerin geçerli olmadığı iddiası vardır. Öncelikle satış suretiyle gerçekleştirilen temlik işleminin
muvazaalı olduğu, yani geçersizliği iddia edildiğine göre tenkise konu olamayacaktır. Zaten satış işleminin geçerli olması halinde
de, ivazlı işlem olacağından yine tenkise tabi olamayacaktır.

2. Çekişme konusu edilen taşınmazın 4/5 payı yönünden ise, davalı Nezaket’e rücu koşuluyla bağışlandığı ve onun tarafından da
davalı Hakan’a satış suretiyle temlik edildiği gözetildiğinde, bu taşınmazların da saklı payı zedeleme kastının ispatı halinde
tenkise tabi olacağı açıktır.

3. Dosya içerisindeki veraset ilamından miras bırakanın 4.12.1999 tarihinde vefat ettiği anlaşıldığına göre, eldeki davada ölüm
tarihinde yürürlükte olan 743 Sayılı Türk Kanunu Medenisindeki tenkis hükümlerinin uygulanacağı açıktır.

DAVA ve KARAR:

Taraflar arasındaki “Tapu iptali ve tescil, tenkis” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Bolu Asliye 2. Hukuk Mahkemesinin
davanın kısmen kabulüne dair verilen 6.5.2009 gün ve 2000/102 E. – 2009/125 K. sayılı kararın incelenmesi davacılar vekili ile
davalılar vekilleri tarafından istenilmesi üzerine,

Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 8.12.2009 gün ve 2009/8379-12697 sayılı ilamı;

(“…Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, olmadığı taktirde tenkis isteğine ilişkindir.

Mahkemece, tenkis isteği yönünden davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; miras bırakanın çekişme konusu 12, 292 ve 297 parsel sayılı taşınmazları 11.11.1982
tarihli akitle satış yoluyla davalı Nezaket’e; yine 116, 451, 140 parseller ile 141 parsel sayılı taşınmazın 4/5 payını 20.2.1990
tarihli akitle rücu şartlı hibe suretiyle davalı Nezaket’e, onun da anılan dört parça taşınmazı 18.9.1995 tarihli akitle satışlar
davalı Hakan’a, yine 9, 122 ve 290 parsel sayılı taşınmazları 1.2.1994 tarihli akitle ölünceye kadar bakma koşuluyla davalı
Hakan’a, onun da, aynı taşınmazları 7.1.1997 tarihli akitle davalı Rabia’ya yine satış suretiyle temlik ettiği anlaşılmaktadır.

Davacılar, anılan temliklerin mirasçıdan mal kaçırmak ve saklı paylarının ihlal etmek amacıyla yapıldığını ileri sürerek eldeki
davayı açmışlar ise de, mahkemece muris muvazaası iddiası yönünden bir araştırma ve inceleme yapılmadan tenkis isteği bakımından
hüküm kurulmuş, ne var ki, muris muvazaasına yönelik istek bakımından davacılar tarafından bir temyiz itirazında da
bulunulmamıştır.

Dosya kapsamı ile, çekişmeye konu edilen 205 ada 9, 122 ve 290 parsel sayılı taşınmazların davalı Hakan’a ölünceye kadar bakma akdi
ile temlik edildiği kayden sabittir.

Hemen belirtilmelidir ki; ölünceye kadar bakıp gözetmek sözleşmesi basitçe taraflarına karşılıklı hak ve borçlar yükleyen, bazı
yönleri itibarıyla talih ve tesadüfe, ayrıca şekle bağlı bir sözleşme şeklinde tanımlanabilir. Nitekim, söz konusu sözleşme BK.nun
511. maddesinde, “kaydı hayat ile bakma mukavelesi, akitlerden birinin diğerine ölünceye kadar bakmak ve onu görüp gözetmek
şartıyla bir mamelek yahut bazı malların temlikini iltizam etmesinden ibaret olan bir akit” olarak tarif edilmiştir.

Anılan yasanın bu ve devamı maddelerinin açık hükümlerin de belirtildiği gibi ölünceye kadar bakım sözleşmesi ile, bakım alacaklısı
sözleşmeye konu olan mamelek veya bazı mallarının mülkiyetini bakım borçlusuna geçirme, bakım borçlusu da kural olarak bakım
alacaklısını kendi ailesi içerisine alıp, ona özenle ölünceye kadar bakıp gözetmek yükümlülüğü altına girer.

Bilindiği üzere; bakım borçlusunun bakıp gözetmek yükümlülüğü, aksi kararlaştırılmadığı sürece bakım alacaklısını ailesi içerisine
alıp, ikametini temin etme yanında, besleme giydirme hastalığında hekime götürüp, gerekli ihtimamı gösterme, manevi yönden her
türlü yardım ve desteği sağlama gibi ödevleri de içerisine alır. Kuşkusuz bakım borçlusu yükümlülüklerini yerine getirirken, aldığı
malların kıymetine, bakım alacaklısının önceden sahip olduğu içtimai mevkiine ve hakkaniyet kurallarına göre hareket etmek
zorundadır. Öte yandan, yükümlülüklerin yerine getirilmemesinin sonuçları BK.nun 517. maddesinde açıklanmış sözleşmeden doğan
ödevlere aykırılık yüzünden ilişki çekilmez olmuşsa, ya da başka önemli nedenlerle ilişkinin sürdürülmesi aşırı ölçüde güçleşmiş
veya olanaksız hale gelmişse taraflardan herbirinin tek yanlı olarak sözleşmeyi fesh etme, verdiği şeyi geri alma hatta karşı
tarafın kusurlu olması halinde tazminat isteme hakkı tanınmıştır. O halde, yükümlülüklerini yerine getirmeyen bakım borçlusuna
karşı bakım alacaklısı her zaman fesih hakkını kullanabilmekte, fesih geçmişe etkili (makable şamil) olmak üzere sözleşmeyi sona
erdirdiğinden verdiği şeyi de geri isteyebilmektedir.

Somut olaya gelince; dosya kapsamı, tanık beyanları ile davalılardan Hakan ile annesi olan davalı Nezaket’in tarafların miras
bırakanı İbrahim ile yaşadıkları, yaşam süresi içerisinde onun maddi ve manevi her türlü ihtiyacını giderdikleri ve son
zamanlarında yatalak olan murise karşı bakım görevinin yerine getirildiği görülmektedir.

Kaldı ki, bakım alacaklısı muris İbrahim’in sağlığında akitten kaynaklanan bakım borcunun yerine getirilmediğine dair bir dava
açılmadığı gibi bir iddianın da sebk etmediği açıktır.

Bu durum karşısında, anılan üç parça taşınmazın temlikinin ivaz karşılığı olduğu gözetildiğinde tenkis hükümlerini tabi olmayacağı
da tartışmasızdır. Vurgulamak gerekir ki, miras bırakanın ölüme bağlı tasarrufları ile (vasiyetname ve miras mukavelesi) sağlar
arası (hibe) gibi tasarrufları tenkise tabidir.

O halde, 205 ada 9, 122 ve 290 parsel sayılı taşınmazlar bakımından tenkis isteğinin kabul edilmiş olması doğru değildir.

Öte yandan; her ne kadar 12, 292 ve 297 parsel sayılı taşınmazlar davalı Nezaket’e satış suretiyle temlik edilmiş ise de, yapılan
araştırma ve inceleme sonucunda miras bırakanın gerçek iradesinin satış olmayıp mirasçıdan mal kaçırma amacını taşıdığı, bir başka
ifadeyle yapılan temlikin bağış amaçlı olduğu saptandığına göre tenkise tabi olacağında kuşku yoktur.

Diğer taraftan, 116, 151, 140 parseller ile 141 parsel sayılı taşınmazın 4/5 payının davalı Nezaket’e rücu koşuluyla bağışlandığı
ve onun tarafından da davalı Hakan’a satış suretiyle temlik edildiği gözetildiğinde bu taşınmazların da saklı payı zedeleme
kastının ispatı halinde tenkise tabi olacağı açıktır.

Ayrıca, dosya kapsamı ile miras bırakanın dava dışı 95 parsel sayılı taşınmazı 3.5.1989 tarihinde davacı Nursel Turan’a satış
suretiyle temlikinin bedelsiz olduğunun kanıtlanamadığı da anlaşılmaktadır.

Buna karşın, 95 parsel sayılı taşınmaz bakımından yapılan temlik nedeniyle davacı Nursel’in saklı payını aldığının kabulü doğru
değildir.

Bu açıklamalar ve ortaya konulan ilke ve somut olgular karşısında tenkis hesabının da değişeceği kuşkusuzdur.

Kabul tarzı itibariyle de, davalılar tercih haklarını Türk Medeni Yasasının 564. maddesi hükmü uyarınca ayın olarak verme şeklinde
kullandıkları ve, mahkemece sabit tenkis oranına göre davacıların saklı payı oranında iptal ve tescile karar verilmiş olması da
doğru değildir. Zira, davalılar tercihlerini ayın yönünde kullandıklarına göre, taşınmazların mülkiyetinin davacılara bırakılması
ve davacıların davalılara bedel ödemesi yasal koşul olduğu halde mahkemece bu hususta yanılgıya düşülerek yazılı olduğu üzere hüküm
tesisi isabetsizdir.

Bilindiği üzere; tenkis (indirim) davası, miras bırakanın saklı payları zedeleyen ölüme bağlı veya sağlararası kazandırmaların
(tebberru) yasal sınıra çekilmesini amaçlayan, öncesine etkili, yenilik doğurucu (inşai) davalardandır. Tenkis davasının
dinlenebilmesi için öncelikli koşul; miras bırakanın ölüme bağlı veya sağlararası bir kazandırma işlemi ile saklı pay sahiplerinin
haklarını zedelemiş olmasıdır. Saklı payların zedelendiğinden söz edilmesi ise kazandırma konusu tereke ile kazandırma (temlik)
dışı terekenin tümü ile bilinmesiyle mümkündür. Tereke miras bırakanın ölüm tarihinde bırakmış olduğu mameleki kıymetler ile,
iadeye ve tenkise tabi olarak yaptığı kazandırmalardır. Bunlar terekenin aktifini oluşturur. Miras bırakanın borçları, bakmakla
yükümlü olduğu kişilerin bir aylık iaşe, terekenin defterinin tutulması, mühürlenmesi, cenaze masrafları gibi giderler de
pasifidir. Aktiften belirtilen borçların indirilmesi net terekeyi oluşturur. Tereke bu şekilde tesbit edildikten sonra mirasın
açıldığı tarihteki fiyatlara göre değerlendirilmesi yapılarak parasal olarak miktarının tesbiti gerekir. (MK.565) Miras bırakanın
Medeni Kanunun 564. maddesinde belirlenen saklı paya tecavüz edip etmediği bulunan bu rakam üzerinden hesaplanır. Tasarruf oranı
aşılmış ise tasarrufun niteliğine göre icap ederse kazandırma işleminde, saklı payları zedeleme kastının bulunup bulunmadığı
objektif (nesnel) ve subjektif (öznel) unsurlar dikkate alınarak belirlenmelidir. Zira tasarruf oranını aşan her kazandırmada saklı
payları zedeleme kastının varlığından söz edilemez.

Mutlak olarak tenkise tabi tasarruflarda (ölüme bağlı tasarruflar veya Medeni Kanunun 565. maddesinin 1., 2. ve 3. bentlerinde
gösterilenler) veya saklı payın ihlal kastının varlığı kesin olarak anlaşılan diğerlerinde özellikle muayyen mal hakkında tenkis
uygulanırken Medeni Kanunun 570. maddesindeki sıralamaya dikkat etmek davalı mahfuz hisseli mirasçılardan ise aynı kanunun 561.
maddesinde yer alan mahfuz hisseden fazla olarak alınanla sorumluluk ilkesini gözetmek, dava konusu olup olmadığına bakılmayarak
önce ölüme bağlı tasarruflarla davacının saklı payını tamamlamak, sonra sağlararası tasarrufları dikkate almak gerekir. Bu işlem
sırasında dava edilmeyen kişi veya tasarrufların tenkisi gerekeceği sonucu çıkarsa davacının onlardaki hakkını dava etmemesinin
davalıyı etkilemeyeceği ve birden çok kişiye yapılan teberru tenkise tabi olursa 563. maddede yer alan, alınanla mütenasip
sorumluluk kuralı gözetilmelidir.

Davalıya yapılan tasarrufun tenkisine sıra geldiği takdirde tasarrufun tümünün değeri ile davalıya yapılan fazla teberru arasında
kurulan oranda (SABİT TENKİS ORANI) tasarrufa konu malın paylaşılmasının mümkün olup olamayacağı (MK.564) araştırılmalıdır. Bu
araştırma sonunda tasarrufa konu mal sabit tenkis oranında bölünebilirse bu kısımların bağımsız bölüm halinde taraflar adına
tesciline karar verilmelidir.

Tasarrufa konu malın sabit tenkis oranında bölünmezliği ortaya çıktığı takdirde sözü geçen 564. maddedeki tercih hakkı gündeme
gelecektir. Böyle bir durum ortaya çıkmadan davalının tercih hakkı doğmadan davalının tercihinin kullanması söz konusu olamaz. Daha
önce bir tercihten söz edilmişse sonuç doğurmaz. O zaman davalıdan tercihi sorulmak ve 11.11.1994 günlü 4/4 sayılı içtihadı
birleştirme kararı uyarınca sür`atle dava konusu olup sabit tenkis oranına göre bölünemeyen malın, tercih hakkının kullanıldığı
gündeki fiatlara göre değeri belirlenmeli ve bu değerin sabit tenkis oranıyla çarpımından bulunacak NAKTİN ödetilmesine karar
verilmelidir.

Hal böyle olunca; yukarıda değinilen ilkeler gözetilmek suretiyle bir araştırma, inceleme ve değerlendirme yapılarak sonucuna göre
bir karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere hüküm tesisi isabetsizdir. Tarafların temyiz itirazları yerindedir…”)
gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra
gereği görüşüldü:

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI:

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, olmazsa tenkis isteğine ilişkindir.

Davacılar vekili miras bırakanlarının maliki olduğu 12, 122, 140, 141 (4/5 payı), 290, 292, 297, 116, 451 ve 205 ada 9 parsel
sayılı taşınmazlarının, bir kısmını satış, bir kısmını ölünceye dek bakma akdi ve hibe ile davalılara mal kaçırmak amacıyla temlik
ettiğini, miras bırakanın başkaca malı olmayıp tüm mal varlığını davalılara aktarmasını haklı kılacak hiçbir nedenin bulunmadığını,
bakıma muhtaç olmadığını, satış sureti ile devrettiği taşınmazların gerçekte bağışlandığını, temliklerin hepsinin muvazaalı olması
nedeniyle geçersiz olduğunu ileri sürerek, tapu iptali ile tescil, olmazsa tenkis isteminde bulunmuştur.

Mahkemece, alınan tenkis raporları doğrultusunda davacı Nursel yönünden saklı payının ihlal edilmediği gerekçesi ile davanın
reddine; diğer davacılar yönünden ise davanın kabulü ile pay olarak tapu iptal tescil kararı verilmiştir.

Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle hüküm bozulmuş; Yerel Mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hüküm taraflarca temyiz edilmiştir.

Dosya içeriğindeki belgelerden; miras bırakanın çekişme konusu 12, 292 ve 297 parsel sayılı taşınmazları 11.11.1982 tarihli akitle
satış yoluyla davalı kızı Nezaket’e; yine 116, 451, 140 parseller ile 141 parsel sayılı taşınmazın 4/5 payını 20.2.1990 tarihli
akitle rücu şartlı hibe suretiyle davalı Nezaket’e, O`nun da anılan dört parça taşınmazı 18.9.1995 tarihli akitle davalı oğlu
Hakan’a satış suretiyle; yine 9, 122 ve 290 parsel sayılı taşınmazları ise 1.2.1994 tarihli akitle ölünceye kadar bakma koşuluyla
davalı Hakan’a, O`nun da, aynı taşınmazları 7.1.1997 tarihli akitle davalı eşi Rabia’ya satış suretiyle temlik ettiği
anlaşılmaktadır.

İlk olarak, bozma ilamında da değinildiği üzere davacılardan Nursel Turan`a dava dışı 95 parsel sayılı taşınmazın miras bırakan
tarafından 3.5.1989 tarihinde satış suretiyle temlik edildiği ve onun tarafından da dava dışı İbrahim Sucu`ya 27.11.1998 tarihinde
satıldığı belirgindir. Her ne kadar alınan bilirkişi raporunda anılan parselin satışı nedeniyle davacı Nursel`in saklı payına
herhangi bir el atma olmadığı tenkis isteyemeyeceği görüşü üzerine mahkemece davacı Nursel yönünden davanın reddine karar
verilmişse de, davacının taşınmazı bedelsiz aldığı kanıtlanmış değildir. Öyleyse Mahkemece anılan davacının talepleri irdelenerek
olumlu veya olumsuz bir karar verilmesi gerekirken, davasının reddi doğru değildir.

Öte yandan, bir kısım davacılar her ne kadar başlangıçta muris muvazaası hukuksal nedenine de dayanarak tapu iptal ve tescil
istemişlerse de, mahkemeye sundukları 13.4.2009 havale tarihli ıslah dilekçesi ile taleplerini tenkise çevirmişlerdir.

Bilindiği üzere, saklı paylarının değerini alamayan mirasçıların miras bırakanlarının, mirastan tasarruf edebileceği kısmı aşan
yani saklı paylarına yaptığı tecavüzü ortadan kaldırmak ve geri alınmasını sağlamak için açtıkları davalar öğretide tenkis
(İndirim) davaları olarak adlandırılmakta olup; tenkis davaları, özünde geçerli olan işlemler için açılabilir. Yani geçerli olmayan
işlemlerde tenkis uygulanamaz.

Eldeki davada davacılar gerek satış suretiyle temlik edilen 12, 292 ve 297 parsel sayılı taşınmazların, gerekse ölünceye kadar
bakma koşulu ile temlik edilen taşınmazların miras bırakan tarafından mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla muvazaalı olarak temlik
edildiğini ileri sürdüklerine göre, muvazaa iddiasının özünde temliklerin geçerli olmadığı iddiası vardır. Öncelikle satış
suretiyle gerçekleştirilen temlik işleminin muvazaalı olduğu, yani geçersizliği iddia edildiğine göre tenkise konu olamayacaktır.
Zaten satış işleminin geçerli olması halinde de, ivazlı işlem olacağından yine tenkise tabi olamayacaktır.

Ölünceye kadar bakma akdi ile temlike konu edilen 9, 122 ve 290 parsel sayılı taşınmazlara ilişkin yapılan temliklerin de muvazaalı
olduğu, geçersiz olduğu ileri sürüldüğünden tenkise konu edilemez. Kaldı ki, dosya içeriği ve toplanan delillere göre bakım koşulu
gerçekleştiğinden ve miras bırakan tarafından bakım borcunun yerine getirilmediğine dair sağlığında bir çekişme de yaratılmadığına
göre, temlik ivaz karşılığı yapılmış olduğundan, tenkise tabi olmayacaktır.

Öyleyse geçersiz olmayan ve bir ivaz karşılığı yapıldığı belirlenen ölünceye kadar bakma akdi ile temlik edilen 9, 122, 290 nolu
parseller ile satış suretiyle temlik edilen taşınmazlar yönünden bir kısım davacıların taleplerini tenkis olarak ıslah etmeleri
nedeniyle muvazaa incelemesine de girilemeyeceğinden ve ivazlı işlemlerde tenkis uygulanamayacağından 12, 292 ve 297 nolu parseller
yönünden davanın reddi gerekir.

Çekişme konusu edilen 116, 451, 140 ve 141 parsel sayılı taşınmazın 4/5 payı yönünden ise, davalı Nezaket’e rücu koşuluyla
bağışlandığı ve onun tarafından da davalı Hakan’a satış suretiyle temlik edildiği gözetildiğinde bu taşınmazların da saklı payı
zedeleme kastının ispatı halinde tenkise tabi olacağı açıktır.
O halde, bir kısım davacıların tenkise yönelik talepleri dava konusu edilen hibeye konu taşınmazlar yönünden araştırılmalıdır.

Hemen belirtilmelidir ki, dosya içerisindeki veraset ilamından miras bırakanın 4.12.1999 tarihinde vefat ettiği anlaşıldığına göre,
eldeki davada ölüm tarihinde yürürlükte olan 743 Sayılı Türk Kanunu Medenisindeki tenkis hükümlerinin uygulanacağı açıktır.
Bunun yanı sıra, davalılar her ne kadar ilk cevap dilekçelerinde tercih haklarını mal olarak değil de, para olarak kullanacaklarını
belirtmişlerse de; gerek 26.10.2005 tarihli celsede gerekse 7.11.2007 tarihli celsedeki beyanlarında tercih haklarını mal olarak
kullanacaklarını, para ödeyecek durumları olmadığını bildirmişlerdir. Öyleyse Yerel Mahkemece tenkis incelemesi yapılırken
davalıların bu istekleri gözönünde bulundurulmalıdır.

Bu durumda yerel mahkemece yapılacak iş;

1- Davacılardan Nursel Turan`ın dava dışı 95 parsel sayılı taşınmazı bedelsiz aldığı kanıtlanamadığından, talepleri konusunda
olumlu veya olumsuz bir karar verilmesi,

2- Davalılardan Hakan`a temlik edilen ölünceye kadar bakma akdine konu 9, 122 ve 290 parsel sayılı taşınmazların temlikinin ivaz
karşılığı olduğu anlaşıldığından, çekişmeli parseller yönünden tenkis isteğinin reddine karar verilmesi,

3- Davalı Nezaket`e satılan 12, 292 ve 297 parsellere ilişkin tenkis isteğinin de yukarıda açıklanan gerekçelerle reddine karar
verilmesi,

4- Davalı Nezaket`e hibe edilen ve O`nun tarafından diğer davalı Hakan`a satış suretiyle temlik edilen 116, 451, 140, 141 parsel
(4/5 payı) sayılı taşınmazlar yönünden ise tenkis incelemesi yapılarak olumlu veya olumsuz bir karar verilmesi gerekir.

Açıklanan nedenlerle, Yerel Mahkemenin direnme kararı usul ve yasaya aykırı olup; direnme kararının bu değişik gerekçeyle bozulması
gerekir.

SONUÇ: Taraf vekillerinin temyiz itirazlarının kabulü ile BOZULMASINA, oybirliği ile karar verildi.

Y.H.G.K. 13.4.2011 E.2010/1-701 – K.2011/130

YHGK 13.4.2011 E.2011/2-1 – K.2011/139

– Boşanmaya Karşı Çıkma (Hakkın Kötüye Kullanılması)
– Boşanma (Fiziki Şiddet Ve Karşılığında Hakaret – Hakkın Kötüye Kullanılması)

– Hakkın Kötüye Kullanılması (Boşanmaya Karşı Çıkma)

TMK.166/1-2

Davacının eşine fiziki şiddet uyguladığı, davalının da kocasına hakaret ettiği anlaşılmaktadır.

Evlilik birliğinin temelinden sarsılmasında davacı ziyade kusurlu ise de, davalı da, kusurludur.

Davalının davaya itirazı, hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olup, bu şartlar altında eşleri birlikte yaşamaya zorlamanın artık
kanunen mümkün görülmemesine göre, boşanmaya karar verilecek yerde davanın reddi doğru bulunmamıştır.

DAVA ve KARAR:

Taraflar arasındaki “boşanma” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda;

Denizli 3. Aile Mahkemesince davanın reddine dair verilen 23.9.2008 gün ve 2007/498-658 sayılı kararın incelenmesi davacı vekili
tarafından istenilmesi üzerine,

Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 16.2.2010 gün ve 2008/19815-2652 sayılı ilamı;

(…Yapılan soruşturma ve toplanan delillerden davacının eşine fiziki şiddet uyguladığı, davalının da kocasına hakaret ettiği
anlaşılmaktadır.

Bu halde taraflar arasında ortak hayatı temelinden sarsacak derecede ve birliğin devamına imkan vermeyecek nitelikte bir
geçimsizlik mevcut ve sabittir.

Gerçekleşen olaylara göre, evlilik birliğinin temelinden sarsılmasında davacı ziyade kusurlu ise de , davalı da, kusurludur.

Olayların akışı karşısında davalının davaya itirazı, hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olup evlilik birliğinin devamında
davalı ve çocuk bakımından korunmaya değer bir yarar kalmadığı, Türk Medeni Kanununun 166/2. maddesi şartlarının oluştuğu
görülmektedir. Bu şartlar altında eşleri birlikte yaşamaya zorlamanın artık kanunen mümkün görülmemesine göre boşanmaya
(TMK.m.166/1-2) karar verilecek yerde davanın reddi doğru bulunmamıştır…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle,
yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra
gereği görüşüldü:

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI:

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre,
Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire Bozma Kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya
aykırıdır.
Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile BOZULMASINA, oybirliği ile karar verildi.

Y.H.G.K. 13.4.2011 E.2011/2-1 – K.2011/139

YHGK 13.4.2011 E.2010/2-751 – K.2011/96

– Boşanmada Maddi Ve Manevi Tazminat Koşulları (Mülga Medeni Kanun İle Karşılaştırma – Kocanın Sadakatsiz Davranışları)
– Manevi Tazminat (Boşanmada)

TMK.166, 174/1-2, 185 – HUMK.254 – 4722 Sa.Ka.1/1 – 743 Sa.Ka. 24, 143

Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, boşanmaya neden olan olaylarda davalı kadının kusurunun eşit olup olmadığı, buna göre davacı kadın yararına maddi ve manevi tazminata hükmedilip hükmedilemeyeceği noktalarında toplanmaktadır.

Toplanan deliller ve özellikle davalıya ait telefon kayıtlarının dökümünden davalının yabancı uyruklu bir kadın adına kayıtlı telefon ile yaptığı yoğun telefon görüşmeleri ve davacı tanıkları ile gerekse bir kısım davalı tanıklarının beyanları uyarınca davalının yabancı uyruklu kadın ile evlilik dışı ilişkisi bulunduğu;

Bu durumun 4721 sayılı Kanunun 185. maddesinde düzenlemesini bulan sadakat yükümüne aykırı davranış teşkil ettiği, bu nedenle davalı kocanın boşanmaya neden olan olaylarda ağır kusurlu olduğu;

Davalı kocasının sadakat yükümüne aykırı davranışı karşısında davacı kadının davalıya karşı sözlerinin tepki olarak söylendiğinin kabulü gerekir ve sarf ettiği sözler nedeniyle eşit kusurlu sayılması olanaklı değildir.

Hal böyle olunca, boşanma sonucu diğerinin maddi desteğini yitirecek olan davacı kadın yararına maddi tazminata hükmedilmesi ve ayrıca davalının ağır kusur teşkil eden sadakatsizliğinin davacı kadının kişilik haklarına saldırı teşkil etmesi nedeniyle kişilik hakları saldırıya uğrayan ve eşit kusurlu olmayan kadın lehine manevi tazminata da hükmedilmesi gerektiği yönündeki direnme kararı uygun ve yerindedir.

DAVA ve KARAR:

Taraflar arasındaki “boşanma, velayet, nafaka, maddi ve manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 4. Aile Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 11.6.2008 gün ve 2007/588 E. – 2008/674 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine,

Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 21.12.2009 gün ve 2008/18790 E. – 2009/21989 K. sayılı ilamı;

(“…1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle davacı tanıklarının beyanlarında geçen olayların davacı ve üçüncü kişilerden duyuma dayalı olması nedeniyle itibar edilemeyeceğine, toplanan delillerden evlilik birliğinin çekilmez hale gelmesinde kocasına hakaret eden, birlikte kalmaktan kaçınan davacı kadın ile yabancı bir kadınla sık sık telefon görüşmesi yaparak güven sarsıcı davranışlar sergileyen davalı kocanın eşit kusurlu olduklarının anlaşılmasına göre davalının aşağıdaki bent kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.

2- Eşit kusurlu davacı eş yararına maddi ve manevi tazminata hükmolunması doğru görülmemiştir. (TMK.md.174/1,2)…”) gerekçesiyle hükmün yukarıda 2. bentte gösterilen nedenlerle BOZULMASINA, bozma kapsamı dışında kalan temyize konu sair yönlerin ise yukarıda 1. bentte gösterilen nedenle ONANMASINA…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI:

Dava, boşanma, velayet, nafaka ile maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir.

Davacı vekili dava dilekçesinde, davalı kocanın evliliğin ilk günlerinden itibaren karısı ve evini ihmal ettiği, ihtiyaçları ile ilgilenmediğini, yabancı uyruklu bir kadınla ilişkisi olduğu ve davacıya dayak attığını, bu davranışların evlilik birliğini çekilmez hale getirdiğini beyanla, tarafların boşanmalarına, müşterek çocuklarının velayetinin davacı anneye bırakılmasına, davacı ve müşterek çocuk yararına nafaka tayini ile boşanmada kusuru bulunmayan davacı yararına maddi ve manevi tazminata hükmedilmesini istemiştir.

Davalı vekili, davalı kocanın kötü muamelede bulunduğu iddialarının gerçeği yansıtmadığını, taraflar arasındaki huzursuzluğun nedeninin davacı kadının yaşadıkları şehri sevmemesi ve ikinci çocuklarını aldırmasına izin vermemesi nedeniyle düşürmesi olduğunu belirterek davanın reddini talep etmiş, bilahare artık davalının da boşanmak istediğini bildirmiştir.

Yerel mahkemece, davalı kocanın yabancı uyruklu kadınla ilişkisi olduğu, bu yüzden aralarında çıkan tartışmada davalının davacı karısına tokat attığı, kadının da kocasına hakaretlerde bulunduğu, bu duruma göre kocanın kusurunun daha ağır olduğu, kadının boşanma ile evlilik birliğinin sağladığı haklardan yoksun kalacak olması ve evliliğin devamı sırasında kocanın yabancı kadınla ilişkisi nedeniyle kişilik haklarının zedelendiği gerekçesiyle tarafların boşanmalarına, müşterek çocuğun velayetinin davacı anneye verilmesine, müşterek çocuk yararına iştirak nafakası takdirine, davacı kadın yararına maddi ve manevi tazminata hükmedilmiştir.

Davalı vekilinin temyizi üzerine verilen karar Özel Dairece yukarıda belirtilen nedenlerle bozulmuş, yerel mahkemece, kanaate varılırken davalı tanıklarının beyanları dikkate alındığı gibi davalının 24 saat içinde yabancı uyruklu bir bayanla yaptığı sık telefon görüşmelerinin de kanaatin oluşmasına etkili olduğu, kocanın davranışının evlilikte olması gereken güven ve sadakat duygusunu yok edecek nitelikte olduğu, karısını tartaklayan kocaya hakaret eden kadının bu davranışını eşit kusur olarak görmenin adalet duygusunu zedeleyeceği, geçimsizlikte kadının kocaya göre daha az kusurlu olduğu gerekçesi ile maddi ve manevi tazminat yönünden önceki kararda direnilmiştir.

Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmektedir.

Karar, bozma ve direnmenin kapsamına göre yerel mahkeme kararının tarafların boşanmasına, müşterek çocuğun velayetinin davacı anneye verilmesine ve nafaka tayin ve takdirine ilişkin kısımları kesinleşmiştir.

Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, boşanmaya neden olan olaylarda davalı kadının kusurunun eşit olup olmadığı, buna göre davacı kadın yararına maddi ve manevi tazminata hükmedilip hükmedilemeyeceği noktalarında toplanmaktadır.

Hemen belirtilmelidir ki, 4722 sayılı Türk Medeni Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 1. maddesinin 1. fıkrası

“Türk Medeni Kanununun yürürlüğe girdiği tarihten önceki olayların hukuki sonuçlarına, bu olaylar hangi kanun yürürlükte iken gerçekleşmişse kural olarak o kanun hükümleri uygulanır” hükmünü taşımaktadır.

Buna göre; Türk Medeni Kanunu 1 Ocak 2002 tarihinde yürürlüğe girmiş, görülmekte olan dava ise 1.6.2007 tarihinde açılmış olduğundan, olayda 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu hükümlerinin uygulanması gerekmektedir.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu uyarınca maddi ve manevi tazminat talepleri boşanmanın eşlerle ilgili mali sonuçlarından biridir.

Anılan Kanunun 174. maddesinin 1. fıkrası uyarınca, mevcut veya beklenen bir menfaati boşanma yüzünden haleldar olan kusursuz ya da daha az kusurlu tarafın, kusurlu taraftan uygun bir maddi tazminat isteyebileceği belirtilmiş; 2. fıkrasında ise boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik hakkı saldırıya uğrayan tarafın kusurlu olan diğer taraftan manevi tazminat olarak uygun bir para isteyebileceği öngörülmüştür.

Maddenin anlatımından görüldüğü üzere maddi tazminat istenebilmesi, tazminat isteyenin kusursuz veya daha az kusurlu olması, tazminat istenenin kusurlu olması yanında bir zararın ile nedensellik bağı ve hukuka aykırılık unsurlarının gerçekleşmesine bağlıdır. Buna göre, mevcut veya beklenen menfaatleri boşanma yüzünden zedelenmiş olan eş kusursuz veya az kusurlu ise maddi tazminata hükmedilebilir.

Bilindiği üzere (Mülga) 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi maddi tazminata hükmedilebilmesi için tazminat isteyenin kusursuz olmasını (Yargıtay uygulamasına göre boşanmaya yeterli bir kusurunun bulunmamasını) ararken, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu ile kusursuz veya daha az kusurlu tarafın maddi tazminat talebinde bulunabileceği belirtilmiş, 4721 sayılı Kanun ile kendisinden maddi tazminat istenenin kusurlu olması konusunda ise (Mülga) 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi hükümlerine nazaran değişiklik yapılmamıştır.

Bunun yanında 743 sayılı Kanunun 143. maddesinde yer alan mevcut ve hatta muntazar bir menfaati boşanma yüzünden haleldar olan ifadesi 4721 sayılı Kanunun 174. maddesi hükmünde mevcut ve beklenen menfaatleri boşanma yüzünden zedelenen ifadesine dönüştürülmüş, maddi tazminatta zarar koşulunda bir değişiklik yapılmamıştır.

Öte yandan, manevi tazminat, bozulan manevi dengenin yerine gelmesi için kabul edilmiş bir telafi şeklidir, boşanmaya sebep olan olayların kişilik haklarına saldırı teşkil etmesi halinde manevi tazminata hükmedilir.

Bu yönde 743 sayılı Kanunun 143. maddesi uyarınca, boşanmaya sebebiyet vermiş olan hadiseler, kabahatsiz karı veya kocanın şahsi menfaatlerini ağır bir surette haleldar etmiş ise hakim manevi tazminat namıyla muayyen bir meblağa hükmedebilir iken 4721 sayılı Kanunun 174. maddesi uyarınca boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik hakkı saldırıya uğrayan taraf daha kusurlu olan diğer taraftan manevi tazminat isteyebilir.

Yukarıda belirtilen maddi tazminat talebinde bulunabilme şartları gibi, manevi tazminat talebinin kabul edilebilmesi yönünden de tazminat isteyenin kusursuz veya az kusurlu olması, tazminat istenenin daha kusurlu olması, zarar oluşması, nedensellik bağı bulunması ve hukuka aykırılık unsurlarının bulunması gerekmektedir. 743 sayılı Kanunda yer alan davacının kusursuz olması şartı 4721 sayılı Türk Medeni Kanunundan çıkarılmış, davalının kusurlu olması yeterli görülmüştür.

743 sayılı Kanunun 143. maddesinde yer alan şahsi menfaat deyişi 743 sayılı Kanunun 24. maddesinin karşılığı idi. 743 sayılı Kanunun 24. maddesinde yer verilen şahsi menfaatleri, kişisel değerler olarak tanımlayabiliriz. Kişisel değerler maddi ve manevi değerleri kapsar. Kişinin yaşam ve sağlığı gibi maddi değerler ile onur, saygınlık, özgürlükler, özel yaşam gibi manevi değerler kişisel değerler olarak kabul edilmektedir. 743 sayılı Kanun uyarınca manevi tazminat istemi için kusursuz eşin kişisel değerlerinin zedelenmesi ağır surette olmalıydı. 4721 sayılı Kanun ile “şahsi menfaatleri ağır bir surette haleldar olma” deyimi “kişilik hakkı saldırıya uğrayan” şeklinde değişmekle artık manevi tazminat istenebilmesi için kusursuz ya da az kusurlu eşin kişisel değerlerinin zedelenmesi şartı aranmakta olup; kişisel değerlerin zedelenmesinin ağır surette olması zorunlu değildir.

Öte yandan, emredici hukuk kurallarına, ahlâka, örf ve adetlere ilişkin kuralların ihlali o eylemi hukuka aykırı hale getirir. Bu kurallardan birinin ihlali de eşin bir başkasıyla yaşıyor olması, ilişki kurması hali gibi sadakat yükümüne aykırı hareketi veya güven sarsıcı hareketi ile meydana gelir ve manevi kişiliği, ruhsal bütünlüğü saldırıya uğrayana manevi tazminat talebinde bulunma hakkını verir. Öte yandan bu eylemler 4721 sayılı Kanunun 185. maddesinde yerini bulan ve evlilik birliğinin süresince devam etmesi gereken, eşlerin yasal olarak birbirlerine karşı hak ve yükümlülüklerinden olan sadakat yükümüne de açıkça aykırılık oluşturması nedeniyle kişilik haklarına saldırı teşkil etmektedir.

Manevi tazminatın miktarının belirlenmesinde ise kişilik haklarına yapılan saldırının niteliği ve tarafların ekonomik sosyal durumu da nazara alınmalıdır.

Yeri gelmişken belirtilmelidir ki, 4721 sayılı Kanunun 174. maddesinin gerekçesinden anlaşıldığı üzere, maddi ve manevi tazminat davasının boşanma kararından sonra da açılabilen bir dava olması, boşanmış olanlara halen “eş” demenin mümkün olmaması nedeniyle 743 sayılı Kanunun 143. maddesinde yer alan “eş” sözcüğü yerine “taraf” sözcüğü kullanılmıştır.

Tüm bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; tarafların 2004 yılında evlendikleri, bu evliliklerinden 2005 doğumlu müşterek çocukları bulunduğu, yerel mahkemece 4721 sayılı Kanunun 166. maddesi uyarınca verilen “tarafların boşanmalarına, müşterek çocukların velayetinin davacı anneye verilmesine” dair kararın kesinleştiği anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 254. maddesi uyarınca aksine ciddi ve inandırıcı delil ve olaylar bulunmadıkça asıl olan tanıkların gerçeği söylemiş olmalarıdır. Akrabalık veya diğer bir yakınlık başlı başına tanık beyanını değerden düşürücü bir sebep sayılamaz. Dosyada tanıkların olmamışı olmuş gibi ifade ettiklerini kabule yeterli delil ve olgu da yoktur.

O halde, toplanan deliller ve özellikle davalıya ait telefon kayıtlarının dökümünden davalının yabancı uyruklu bir kadın adına kayıtlı telefon ile yaptığı yoğun telefon görüşmeleri ve davacı tanıkları ile gerekse bir kısım davalı tanıklarının beyanları uyarınca davalının yabancı uyruklu kadın ile evlilik dışı ilişkisi bulunduğu, bu durumun 4721 sayılı Kanunun 185. maddesinde düzenlemesini bulan sadakat yükümüne aykırı davranış teşkil ettiği, bu nedenle davalı kocanın boşanmaya neden olan olaylarda ağır kusurlu olduğu, davalı kocasının sadakat yükümüne aykırı davranışı karşısında davacı kadının davalıya karşı sözlerinin tepki olarak söylendiğinin kabulü gerekir ve sarf ettiği sözler nedeniyle eşit kusurlu sayılması olanaklı değildir.

Hal böyle olunca, boşanma sonucu diğerinin maddi desteğini yitirecek olan davacı kadın yararına maddi tazminata hükmedilmesi ve ayrıca davalının ağır kusur teşkil eden sadakatsizliğinin davacı kadının kişilik haklarına saldırı teşkil etmesi nedeniyle kişilik hakları saldırıya uğrayan ve eşit kusurlu olmayan kadın lehine manevi tazminata da hükmedilmesi gerektiği açıktır.

Yukarıda belirtilen maddi ve yasal olgular dikkate alındığında yerel mahkemenin davalı kocanın boşanmaya sebep olan olaylarda ağır kusurlu olduğuna ve davacı kadın yararına maddi ve manevi tazminata hükmedilmesi gerektiğine ilişkin direnme kararı uygun ve yerindedir.

Ne var ki, Özel Dairece hükmedilen maddi ve manevi tazminat miktarına ilişkin davalının diğer temyiz itirazları incelenmemiş olup, dosyanın temyiz itirazlarının incelenmesi için Özel Dairesine gönderilmesi gerekir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle direnme uygun bulunduğundan dosyanın maddi ve manevi tazminat miktarına ilişkin diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için 2. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, oyçokluğu ile karar verildi.

Y.H.G.K. 13.4.2011 E.2010/2-751 – K.2011/96