Etiket arşivi: 17.2.2010

YHGK 17.2.2010 E.2010/6-46 – K.2010/75

– Ziynet Eşyalarının Kimde Kaldığını İsbat Külfeti – İsbat Külfetinin El Değiştirmesi (Ziynet Eşyalarının Kimde Kaldığı Yönünden) – Tamamlayıcı Yemin (Ziynet Eşyası Davasında İsbat Külfetinin El Değiştirmesi) TMK.6, 220, 222, 226 Davacının evden kavgalı bir şekilde ve ayrılma düşüncesi ile ayrılmadığı, eşi ile birlikte İzmir’e gittikleri, İzmir’de bir kafede oturdukları sırada aralarında çıkan bir tartışma […]

Y2HD 17.2.2010 E.2009/1211 – K.2010/2855


 Y2HD 17.2.2010 E.2009/1211 – K.2010/2855

– Akıl Hastalığı Nedeniyle Boşanma (Eş İçin Müşterek Yaşamı Çekilmez Kılma Şartı)
– Boşanma (Akıl Hastalığının Müşterek Hayatı Çekilmez Kılması)
– Müşterek Hayatın Çekilmez Hale Gelmesi Şartı (Akıl Hastalığı) –

TMK.165, 182, 183

Davalının akıl hastalığının davacı eş için müşterek hayatı çekilmez hale getirdiği kanıtlanmamıştır. Davacının davasının reddi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi isabetsizdir.

DAVA ve KARAR:
Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle, evrak okunup, gereği görüşülüp düşünüldü:
YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ KARARI:
Dava akıl hastalığına dayalı boşanma istemine ilişkindir.
Türk Medeni Kanunu`nun 165. maddesi uyarınca, eşlerden biri akıl hastası olup da bu yüzden ortak hayat diğer eş için çekilmez hale gelirse, hastalığın geçmesine olanak bulunmadığı resmi sağlık kurulu raporuyla tespit edilmek koşuluyla bu eş boşanma davası açabilir.
Toplanan delillerle, davalının akıl hastalığının davacı eş için müşterek hayatı çekilmez hale getirdiği kanıtlanmamıştır. Davacının davasının reddi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi doğru olmamıştır.

SONUÇ: Temyiz edilen hükmün gösterilen sebeple BOZULMASINA, oybirliği ile karar verildi.
Y.2.H.D. 9.4.2010 E.2009/5912 – K.2010/8623

 
– Çocukla Şahsi İlişki

– Baba İle Çocuk Arasında Şahsi İlişki –

TMK. 182, 183

Baba ile müşterek çocuk arasında babalık duygularını tatmin edecek ve yatılı kalacak şekilde ayın belirli haftalarında, yarıyıl ve yaz tatillerinde daha uygun süreli kişisel ilişki tesisi gerekir.

DAVA ve KARAR:

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm velayet ve şahsi ilişki yönünden temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ KARARI:
1- Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delilerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin taktirinde bir yanlışlık görülmemesine gore davalı kocanın aşağıdaki bent kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.
2- Taraflar farklı şehirlerde oturmakta olup, davalı baba ile düzenlenen kişisel ilişki müşterek çocuğun yaşı gözetildiğinde yetersiz kalmaktadır. Baba ile müşterek çocuk arasında babalık duygularını tatmin edecek ve yatılı kalacak şekilde ayın belirli haftalarında, yarıyıl ve yaz tatillerinde daha uygun süreli kişisel ilişki tesisi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi doğru görülmemiştir.

SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda 2. bentte açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, bozma kapsamı dışında kalan temyize konu bölümlerin yukarıda 1. bentte açıklanan nedenlerle ONANMASINA, oybirliği ile karar verildi.

Y.2.H.D. 17.2.2010 E.2009/1211 – K.2010/2855

PicLensButton Y2HD 17.2.2010 E.2009/1211 – K.2010/2855

Y7CD 17.2.2010 E.2007/4257 – K.2010/2737


 Y7CD 17.2.2010 E.2007/4257 – K.2010/2737

– Sit Alanı İçindeki Taşınmazda İzinsiz Tadilat
– Eski Eserler Kanununa Muhalefet

2863 Sa.Ka.65

SİT alanı içindeki taşınmazda izinsiz tadilat, sanıkların açık ikrarı, keşif sonucu düzenlenen bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamından anlaşılmakla atılı suçun oluşmuştur.

DAVA ve KARAR:

Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle; başvurunun nitelik, ceza türü, süresi ve suç tarihine göre dosya okunduktan sonra Türk Milleti adına gereği görüşülüp düşünüldü:

YARGITAY 7. CEZA DAİRESİ KARARI:

İstanbul 1 no.lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu kararı ile kentsel ve tarihi Sit alanı olarak tescil edilen yarımada içinde kalan suç konusu taşınmazın, sanıklar tarafından koruma kurulundan izin almadan dıştan ahşap kaplandığı, pencere doğramaları, demir parmaklık ve çatısının yenilendiği; içeride duvar ve tavanların sıvanıp boyandığı, mutfak olarak düzenlenen alt katın duvarlarının fayans ile kaplanmak suretiyle aş evine dönüştürüldüğü;

sanıkların açık ikrarı, keşif sonucu düzenlenen bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamından anlaşılmakla atılı suçun oluştuğu gözetilmeden, dosya içeriğine uygun olmayan gerekçelerle yazılı şekilde hüküm tesisi,

SONUÇ: Bozmayı gerektirmiş, katılan vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebeplerden dolayı BOZULMASINA, oybirliği ile karar verildi.

Y.7.C.D. 17.2.2010 E.2007/4257 – K.2010/2737

PicLensButton Y7CD 17.2.2010 E.2007/4257 – K.2010/2737

YHGK 17.2.2010 E.2010/13-93 – K.2010/88


 YHGK 17.2.2010 E.2010/13 93 – K.2010/88

– Kredi Kartı Üyelik Sözleşmesine Kefalet (İstirdat Davası)

– Kredi Kartı Sözleşmesi Kefilinin Limit Dışı Ödemesi (Sözleşme Hukuku – Sebepsiz Zenginleşme Kuralları – Zamanaşımı – İstirdat)

– Kefalet (Kredi Kartı Üyelik Sözleşmesine – İstirdat)

– İstirdat (Kredi Kartı Sözleşmesi Kefilinin Limit Dışı Ödemesi)

– Zamanaşımı (İstirdat Davası – Sözleşme Hukuku – Sebepsiz Zenginleşme Kuralları)

– Sebepsiz Zenginleşme Kuralları (Kefilin Kredi Kartı Limiti Dışında Ödemesi – İstirdat – Zamanaşımı) –

818 Sa.Ka.60,61,66,125

Dava, kredi kartı sözleşmesine dayalı istirdat istemine ilişkindir.
Uyuşmazlık; dava zamanaşımı süresinin sözleşme hukuku çerçevesinde mi, yoksa sebepsiz zenginleşme kurallarına göre mi belirleneceği, dava açma süresi ve bu sürenin başlangıç tarihinin ne olduğu; sonuçta eldeki davanın yasal sürede açılıp açılmadığı, noktalarında toplanmaktadır.

Davanın kabulü sonucu itibariyle doğru ise de; Yerel Mahkemenin gerekçesi usul ve yasaya uygun olmadığından, direnme kararının:

Taraflar arasındaki uyuşmazlığın sözleşmeden kaynaklanması nedeniyle geri alma davasının B.K.125. maddesindeki on (10) yıllık zamanaşımına tabi olması karşısında, yasal süre içerisinde açılan davanın bu nedenle kabulü gerektiği yönündeki değişik gerekçe ile onanması gerekmiştir.

DAVA ve KARAR:

Taraflar arasındaki “İstirdat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Antalya Tüketici Mahkemesince “davanın kabulüne” dair verilen 25.4.2007 gün ve 2006/22 – 2007/162 sayılı kararın incelenmesi davalı vekilince istenilmesi üzerine,
Yargıtay 13. Hukuk Dairesi`nin 14.1.2008 gün ve 2007/10418 E. – 2008/200 K. sayılı ilamı:
(…Davacı, 1997 yılında dava dışı Gültekin Yılmaz ile davalı banka arasında düzenlenen kredi kartı üyelik sözleşmesini kefil sıfatı ile imzaladığını, borcun ödenmemesi nedeniyle davalı bankanın 4.1.2005 tarihli 4.529,52.- YTL.`lik borcun ödenmesi talebini içeren ihtarnamesi üzerine, borcun tamamını 11.1.2005 tarihinde ödediğini, ancak yapmış olduğu araştırmada kefalet limiti dışındaki borçtan sorumluluğu bulunmadığını, kefalet limitinin de 1.000.000.000.- TL. olduğunu öğrendiğini ileri sürerek, limit haricinde ödediği miktar nedeniyle fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere, şimdilik 1.000,00.- YTL.`nin ödeme tarihinden itibaren reeskont faizi ile birlikte iadesine karar verilmesini istemiş, ıslah dilekçesi ile de talebini 3.654,00.- YTL.`ye çıkarmıştır.
Davalı, ödemenin 11.1.2005 tarihinde yapılmasına rağmen davanın ise bir yıllık zamanaşımı süresinden sonra 27.1.2006 tarihinde açıldığını savunarak, davanın öncelikle zamanaşımı nedeniyle, kabul edilmediği takdirde ise esastan reddini dilemiştir.
Mahkemece, Davacının kefalet limiti ile sorumlu olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiş; hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir.
Davacı, kefil sıfatıyla imzalamış olduğu, davalı ile dava dışı asıl borçlu arasındaki kredi sözleşmesine ilişkin borcun ödenmemesi nedeniyle, davalı banka tarafından borcun ödenmesi istemiyle gönderilen 4.1.2005 tarihli ihtar üzerine 11.1.2005 tarihinde borcu ödemiş, 27.1.2006 tarihinde de eldeki davayı açmıştır. Davanın hukuki niteliği, sebepsiz zenginleşmeye ilişkin olup, Borçlar Kanununun 60. maddesi gereğince davalının sebepsiz zenginleştiği ödeme tarihinden itibaren 1 yıl içerisinde bu davanın açılması gerekirken, 1 yıl geçirildikten sonra açılmış olması nedeniyle davada zamanaşımı süresi dolmuştur. O halde davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde kabulüne karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu`nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI:

Dava, kredi kartı sözleşmesine dayalı istirdat istemine ilişkindir.
Mahkemenin, davanın kabulüne dair verdiği karar, Özel Daire`ce yukarıda yazılı gerekçeyle bozulmuş; Yerel Mahkemece, “Davacının kefalet limitini ve borçlu olmadığı kısmı yargılama sırasında öğrendiği, zamanaşımı süresinin haksız ödeme tarihinde değil, öğrenmeden itibaren başlayacağı, bu nedenle davada bir yıllık zamanaşımı süresinin henüz dolmadığı” gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Hükmü temyize davalı vekili getirmektedir.
Dosyadaki mevcut belge ve delillerden anlaşıldığı üzere; davalı banka tarafından matbu olarak düzenlenen 14.2.2000 tarihli dava dışı Gültekin Yılmaz ve davalı banka arasındaki kredi kartı sözleşmesini davacı Sedat Kalaycıoğlu müşterek ve müteselsil borçlu (kefil) sıfatıyla imzalamıştır. Davalı banka tarafından Antalya 7. Noterliğinin 4.1.2005 tarih ve 380 yevmiye no.’lu ihtarnamesiyle kredi kartı sözleşmesi feshedilerek, 4.1.2005 tarihi itibariyle gecikme faizi ile birlikte 4.529,52.- YTL.`nin fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere bir (1) gün içerisinde ödenmesinin istenilmesi üzerine, davacı anılan ihtarnamenin tebliğ edildiği 11.1.2005 tarihinde 4.654,00.- YTL. ödeme yapmak suretiyle borcu kapatmıştır. Sözleşmede el yazısı ile kefalet limiti yazılı olmakla birlikte limitin “bir milyar” TL. (Bin YTL.) mi yoksa “beş milyar” TL. (Beşbin YTL.) mi olduğunun anlaşılamaması üzerine, yargılama sırasında yaptırılan bilirkişi incelemesi sonucu kefalet limitinin “bir milyar” TL. (Bin YTL.) olduğu anlaşılmıştır.
Yerel Mahkeme ile Yüksek Özel Daire arasında, gerek maddi olgunun gerçekleşme biçimi ve gerekse davanın sebepsiz zenginleşme (haksız iktisap) hukuki sebebine dayanan bir geri alma davası olduğu konusunda, herhangi bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Yerel Mahkeme, gerek bozulan ilk kararında ve gerekse direnme kararında, davanın sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre çözümlenmesi gerektiğini kabul etmiş; bu kabul şeklini, Yüksek Özel Daire de benimsemiştir.
Ne var ki, Hukuk Genel Kurulu`ndaki görüşmeler sırasında bir kısım üyeler, Yerel Mahkeme ile Özel Daire arasında davanın sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre çözümlenmesi gerektiğini kabul etmeleri karşısında, artık bu kabul şeklinin dışına çıkılamayacağını ileri sürmüşler ise de, çoğunluk bu görüşe katılmamıştır.
Bu şekliyle uyuşmazlık; dava zamanaşımı süresinin sözleşme hukuku çerçevesinde mi, yoksa sebepsiz zenginleşme kurallarına göre mi belirleneceği, dava açma süresi ve bu sürenin başlangıç tarihinin ne olduğu; sonuçta eldeki davanın yasal sürede açılıp açılmadığı, noktalarında toplanmaktadır.
Öncelikle sebepsiz zenginleşme kavramı ve hukuki işlemlerden doğan borçlardan farkının açıklanması gerekmektedir.
Sebepsiz zenginleşmeden söz edilebilmesi için; bir taraf zenginleşirken diğerinin fakirleşmesi, zenginleşme ve fakirleşme arasında uygun nedensellik bağının bulunması ve zenginleşmenin hukuken geçerli bir nedene dayalı olmaması gerekir.
818 sayılı Borçlar Kanunu`nun konuya ilişkin 61 ve devamı maddelerindeki düzenlemelere göre, sebepsiz zenginleşme; geçerli olmayan veya tahakkuk etmemiş yahut varlığı sona ermiş bir nedene ya da borçlu olunmayan şeyin hataen verilmesine dayalı olarak gerçekleşebilir.
Sebepsiz zenginleşme bunlardan hangisi yoluyla gerçekleşmiş olursa olsun, sebepsiz zenginleşen, aleyhine zenginleştiği tarafa karşı, geri verme borcu altındadır.
Öte yandan, hukuki işlemin borç doğurmasının nedeni irade açıklamasıdır. Sebepsiz zenginleşmenin borç doğurmasının nedeni ise, tam aksine, kişinin iradesi dışında malvarlığında bir eksilmenin meydana gelmesidir.
Bunun sonucu olarak, taraflar arasında malvarlıkları arasındaki değişim bir sözleşmeye, yani tarafların açıkladıkları iradeye dayanırsa, sebepsizlikten ve dolayısıyla sebepsiz zenginleşmeden söz edilemez.
Hukuki işlemlerden ve bunun en yaygın türü olan sözleşmeden doğan borçlarda, borçlunun borcunu anlaşmaya uygun olarak yerine getirmesi gerekir. Borçlu anlaşmaya uygun hareket etmezse, alacaklı borca aykırılık hükümlerini işletir ve mümkün ise borcun aynen ifasını, değilse doğan zararının giderilmesini talep eder. Sebepsiz zenginleşmede ise, sadece mal varlığındaki eksilmenin giderilmesinin talep edilmesi söz konusudur.
Bütün bu açıklamalara göre, sebepsiz zenginleşme alacaklıya, ikinci derecede (tali nitelikte) bir dava hakkı temin eder. Malvarlığındaki azalmanın başka asli nitelikteki davalarla önlenmesi mümkün ise, sebepsiz zenginleşme davası gündeme gelemez.
Aynı ilkenin bir sonucu olarak, sözleşmeden doğan bir hukuki ilişkinin bulunduğu hallerde tarafların sebepsiz zenginleşmeye dayanan bir talepte bulunması olanaklı değildir.
Yukarıda değinilen ilkeler, Hukuk Genel Kurulu`nun 13.6.2007 gün ve 2007/18-330 E. – 350 K. sayılı kararında da benimsenmiş olup, sözleşme niteliğindeki yüklenme senedinden kaynaklanan uyuşmazlıkta, fazla ödenen paranın geri alınmasının sözleşme hükümleri çerçevesinde çözümlenmesi gerektiği kabul edilmiştir.
Nitekim, Hukuk Genel Kurulu`nun 6.1.1968 gün ve E.1966/T-1728 – K.6 sayılı kararında da, feshedildiği ileri sürülen bir sözleşmeden kaynaklanan uyuşmazlığın, sözleşme hükümleri çerçevesinde çözümlenmesi ve zamanaşımının da buna göre belirlenmesi gerektiği kabul edilmiştir.
Somut olayda; kefalet, taraflar arasında imzalanan ve feshedildiği ileri sürülen kredi kartı sözleşmesine dayalı olup, uyuşmazlık sözleşme ilişkisinden kaynaklanmaktadır. Bu itibarla, taraflar arasında imzalanan sözleşmeden sonra, sözleşmeden kaynaklanan uyuşmazlığın; sebepsiz zenginleşme kurallarına göre değil, sözleşme hukuku çerçevesinde çözümlenmesi gerektiği kuşkusuzdur.
Bu nedenle, eldeki davada 818 sayılı Borçlar Kanunu`nun 125. maddesinde öngörülen on yıllık zamanaşımı süresinin uygulanması gerekir.
Diğer taraftan, Hukuk Genel Kurulu`ndaki görüşmeler sırasında bir kısım üyeler, uyuşmazlıkta sebepsiz zenginleşme hükümlerinin uygulanması gerektiği, somut olayda davacının sözleşmedeki kefalet limitini bildiği, bu nedenle B.K. 66. maddesindeki zamanaşımı süresinin ödeme tarihinden itibaren başlayacağını ileri sürmüşler ise de, çoğunlukça, sebepsiz zenginleşme hükümlerinin uygulanması gereken durumlarda sürenin ödeme tarihinden itibaren değil, davacının sorumlu olduğu kefalet limitini yargılama sırasında öğrendiği, bu nedenle zamanaşımı süresinin kanunun sözüne daha uygun düşen öğrenme tarihinden itibaren başlayacağı dolayısıyla da, davanın yasal süresi içerisinde açıldığı benimsenmiştir.
Tüm bu açıklamalar ışığında; davanın kabulü sonucu itibariyle doğru ise de, Yerel Mahkemenin gerekçesi usul ve yasaya uygun olmadığından, direnme kararının yukarıda ayrıntısıyla açıklanan şekilde taraflar arasındaki uyuşmazlığın sözleşmeden kaynaklanması nedeniyle geri alma davasının B.K.125. maddesindeki on (10) yıllık zamanaşımına tabi olması karşısında, yasal süre içerisinde açılan davanın bu nedenle kabulü gerektiği yönündeki değişik gerekçe ile onanması gerekmiştir.

SONUÇ: Açıklanan gerekçeyle; davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile temyiz olunan direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçelerle ONANMASINA, oyçokluğu ile karar verildi.

Y.H.G.K. 17.2.2010 E.2010/13-93 – K.2010/88   

PicLensButton YHGK 17.2.2010 E.2010/13 93 – K.2010/88

YHGK 17.2.2010 E.2010/8-58 – K.2010/78


 YHGK 17.2.2010 E.2010/8 58 – K.2010/78

– ZİLYETLİKLE İKTİSAP (Yasal Hasımların Yargılama Giderlerinden Muafiyeti)

– OLAĞANÜSTÜ ZAMANAŞIMI İLE İKTİSAP (Yasal Hasımların Yargılama Giderlerinden Muafiyeti) – TAPU İPTALİ VE TESCİL (Olağanüstü Zamanaşımı ile İktisap)

– YARGILAMA GİDERLERİ (Olağanüstü Zamanaşımı ile İktisap Davasında Yasal Hasımlar) –

HUMK.94/2,416,417 – TMK.501,713/1-2-3

Olağanüstü zamanaşımı ile iktisap davasında, yasal hasım durumunda bulunan Hazine ve diğer kamu tüzel kişileri ve gerekse iptal ve tescil isteği nedeniyle davada taraf durumunu almış bulunan kayıt malikinin mirasçıları davalılar harç, avukatlık ücreti ve diğer yargılama giderlerinden sorumlu tutulamazlar.

DAVA ve KARAR:

Taraflar arasındaki “Tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Osmaniye 2. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 22.7.2008 gün ve 2008/80 E. – 287 K. sayılı kararın incelenmesi davalılar vekili tarafından istenilmesi üzerine,
Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 27.4.2009 gün ve 2009/41-2011 sayılı ilamı;

(…Ancak; dava TMK.nun 713/2. maddesine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkin olduğundan TMK.nun 713/2. maddesindeki yollama nedeniyle bu tür davaların aynı maddenin diğer fıkralarında yazılı koşullara tabi olması gerektiği sonucuna ulaşılır. Aynı maddenin 3. fıkrasındaki “tescil davası” sözcüğünün 1. ve 2. fıkraya göre açılacak davaları kapsadığının kabulü gerekir. (M. R. Karahasan – İ. Özmen, Zilyetlik – Tescil – Tapu İptali Davaları, 1983 – Sh:1451). Buna göre gerek yasal hasım durumunda bulunan Hazine ve diğer kamu tüzel kişileri ve gerekse iptal ve tescil isteği nedeniyle davada taraf durumunu almış bulunan kayıt malikinin mirasçıları davalılar harç, avukatlık ücreti ve diğer yargılama giderlerinden sorumlu tutulamazlar. Mahkemece bu husus gözden kaçırılarak gerçek kişi davalılar aleyhine harç, yargılama gideri ve avukatlık ücreti yükletilmiş olması doğru olmamıştır…) gerekçesiyle kısmen bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu`nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI:

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu`nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ: Davalılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, oyçokluğu ile karar verildi.

Y.H.G.K. 17.2.2010 E.2010/8-58 – K.2010/78

KARŞI OY YAZISI

Dava, TMK. nun 713/2. maddesi fıkrası gereğince tapu kaydının hukuki değerini yitirdiği gerekçesiyle açılan mülkiyetin aktarılmasına ilişkin tapu iptali ve tescil davasıdır.
Davanın kabulüne ilişkin hükmün temyiz edilmesi üzerine Yüksek Daire çoğunluğunca harç, yargılama gideri ve vekalet ücretinin davalılara yükletilemeyeceği gerekçesiyle bozulmasına karar verilmiştir.

Yerel Mahkemece, verilen direnme kararının davalılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yüksek Hukuk Genel Kurulu çoğunluğunca bozulmuştur.
Uyuşmazlık, TMK. nun 713/2. fıkrasındaki hukuki sebeplere dayanılarak açılan tapu iptali ve tescil davalarında davanın kabulüne karar verilmesi halinde harç, yargılama gideri ve vekalet ücretinin davalılara yükletilip yükletilemeyeceği noktasında toplanmaktadır.
TMK. nun 713/2. fıkrasındaki hukuki nedenlere dayanılarak açılan tapu iptali ve tescil davaları; kamusal yönü ağır basan, kamu düzenini yakından ilgilendiren, tapu sicilinin sağlıklı ve düzenli tutulması işlevini (amacını) öngören özel nitelikli davalar olduğundan duraksamamak gerekir. Açıklanan bu nitelikleriyle sözü edilen davalar kendiliğinden (re`sen) araştırma ve inceleme yöntemine tabi olup, dava koşulunun (taraf teşkilinin) yargılama sırasında da tamamlanması ve yerine getirilmesi mümkündür. Yani hakim bu tür davalarda tarafların iddia ve savunmasıyla bağlı değildir. Şu halde saptanan bu özellikleri ile anılan davalar HUMK.nun öngördüğü klasik tapu iptali ve tescil davalarından ayrılmaktadırlar. Esasen bu konuda bir uyuşmazlıkta yoktur.
İlke olarak, tüm tapu iptali ve tescil davalarında, (TMK.nun 713/2. fıkrasında öngörülen davalarda dahil olmak üzere) husumet tapuda kayıt maliki görünen kişiye yöneltilir. Kayıt maliki ölmüş ise, mirasçılarına, malik mirasçı bırakmadan ölmüş ise TMK.nun 501. maddesi hükmü uyarınca son mirasçının Hazine olduğu düşünülerek Hazineye husumet yöneltilir. Bu yönüyle TMK.nun 713/1. fıkrası gereğince açılan tescil davalarından ayrılmaktadırlar. Gerçekten çoğunluğun da vurguladığı gibi TMK.nun 713/1. fıkrasında; “aynı koşullar altında, …” denilmek suretiyle TMK.nun 713/1. fıkrasına yollama yapılmıştır.
Ancak; bu tapu iptali ve tescil davası olarak açılan davalarda davanın kabulü halinde tüm yargılama giderlerinin davacı üzerinde bırakılacağı ve davacı yararına vekalet ücretine hükmedilemeyeceği biçiminde yorumlanmamalıdır. Dava koşulunu, yargılama sırasında yerine getirme hususu ile, araştırma ve inceleme yöntemi klasik tapu iptali ve tescil davalarından farklı da olsa, sonuç itibariyle dava bir tapu iptali ve tescil davasıdır ve böyle olduğunun kabulü gerekir. Kaldı ki, davalılar davaya karşı koymuş ve davanın reddini savunmuşlardır. Somut olayda HUMK.nun 94/2. fıkrasındaki iki koşulda gerçekleşmemiştir.
O halde, saptanan bu olgular karşısında HUMK.nun 417. maddesinde açıklanan genel kural uyarınca davayı kaybeden taraf sözü edilen tüm yargılama giderlerini ödemekle yükümlüdür.
Nitekim, zilyetliğe dayanılarak (kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanılarak) Hazineye karşı açılan tapu iptali ve tescil davalarında, davayı kaybeden Hazine yargılama giderleriyle sorumlu tutulmaktadır. (HGK. 20.11.1981 T., 8/483-753 E/K, HGK. 25.4.1979 T., 8/696-403 E/K., YKD. 1980/5, sh: 633 – 634, Prof. Dr. Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü, C:5, 2001 Baskı, sh: 5339). Daire uygulaması da halen bu yöndedir. Esasen Prof. Dr. Baki Kuru; TMK.nun 713/1. ve 2. fıkraları gereğince açılan davalarda, davayı kaybedenin her iki halde de yargılama giderlerinden sorumlu olduğunu vurgulamaktadır. (Kaynak aynı eser ve aynı sayfa). Saptanan bu hukuki ve somut olgular karşısında hükmü temyiz eden davalılar vekilinin temyiz itirazları yerinde değildir.
Davalıların davayı kaybetmiş bulunmaları nedeniyle ve en geniş anlamıyla tüm yargılama giderlerinden sorumlu tutulması gerekmektedir. Hazineye karşı açılan bu tür davalarda harç hariç Hazine de yargılama giderlerinden sorumlu bulunmaktadır.
TMK.nun 713/3. fıkrasında yer alan “…Hazine ve ilgili kamu tüzel kişileri…” Yüksek Yargıtay uygulaması gereğince kanuni hasım olarak kabul edilmiş ve yargılama giderlerinden bağışık tutulmuştur. Ancak, gerçek şahıslara karşı açılan tapu iptali ve tescil davalarında gerçek şahıslarında kanuni hasım biçiminde kabul edilmesi olanağı bulunmamaktadır. Böyle bir durum HUMK.nun 416 ve 417. maddelerine aykırılık oluşturur. Sayın çoğunluğun deyindiği görüşün yasal dayanağı da gösterilememiştir.
Şu halde yapılan bu açıklamalar karşısında yerel mahkemenin davayı kaybeden tarafı yargılama giderleriyle sorumlu tutması yerinde olup direnme kararının onanması gerekirken sayın Hukuk Genel Kurulu çoğunluğunca bozulması biçiminde gerçekleşen görüşlerine açıklanan nedenlerle katılmıyorum.

PicLensButton YHGK 17.2.2010 E.2010/8 58 – K.2010/78

YHGK 17.2.2010 E.2010/9-52 – K.2010/89


 YHGK 17.2.2010 E.2010/9 52 – K.2010/89

– İŞ DAVALARINDA YETKİLİ MAHKEME (Kesin Yetki – Kamu Düzeni)

– SENDİKA ÜYELİK AİDAT ALACAĞI (Yetki)

– YETKİ İTİRAZI (İş Davalarında)

– KESİN YETKİ (İş Davalarında – Kamu Düzenine İlişkin Kural)

– KAMU DÜZENİ KAVRAMI (İş Davalarında Yetki)

– ÖZEL KANUN (İş Davalarında Yetkili Mahkeme İçin) –

HUMK.17 – 2821 Sa.Ka.61/2,63/2 – 5521 Sa.Ka.5,15 – 818 Sa.Ka.73/1

İş mahkemelerinde açılacak her dava, açıldığı tarihteki davalının Türk Medeni Kanunu gereğince ikametgahı sayılan yer mahkemesinde bakılabilir.
İş Mahkemelerinin yetkileri kamu düzenine ilişkin olduğundan yetki itirazında bulunmamış olsa bile mahkemece kendiliğinden davanın her aşamasında gözetilmesi gerekir.
Bu nedenle somut olayda davalının ikametgahı mahkemesi olan Gediz İş Mahkemesi davaya bakmaya yetkilidir.

Dava dilekçesinin yetkisizlik nedeniyle reddi gerekir iken işin esası hakkında karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup kararın bozulması gerekmiştir.

DAVA ve KARAR:

Taraflar arasındaki “üyelik aidat alacağı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 14. İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 21.10.2008 gün ve 2007/557 E. – 2008/793 K. sayılı kararın incelenmesinin davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine,
Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 26.5.2009 gün ve 2009/9896-14243 sayılı ilamı;
(“…Dava, 2821 sayılı Sendikalar Kanunun 61/2. fıkrası uyarınca açılan üyelik aidat alacağının faiziyle birlikte tahsiline ilişkindir.
Davacı sendika, davalı Ereğli/Kocaeli Belediye Başkanlığı ile aralarında toplu iş sözleşmesi bağıtlı ve yürürlükte bulunduğunu, davalının sözleşme gereğince işçilerin ücretlerinden kestiği aidatları ihtarnameye rağmen sendika hesabına yatırmadığını belirterek aidat alacağının faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı, davacının birikmiş aidat borcuna ilişkin olarak daha önce dava açtığını ve kararın kesinleştiğini, aynı döneme ilişkin ikinci bir dava açamayacağını savunarak davanın reddini istemiştir.

Mahkemece davalı tarafından işçilerden kesilen ve davacı sendikaya ödenmeyen aidat miktarları yıl ve ay itibariyle bildirildiği davacının da bu miktara itiraz edilmemiş olması nedeniyle davalı tarafından gönderilen listedeki miktarlara göre davanın kabulüne, aidat alacağının ait olduğu aylardan bir ay sonra başlayacak en yüksek işletme kredisi faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir.

Karar, davalı tarafından yetki itirazlarının, dava açıldıktan sonra yaptıkları ödemeler dikkate alınmadan karar verildiği gerekçesiyle temyiz edilmiştir.

5521 Sayılı İş Mahkemeleri Kanunu 5. maddesine göre iş mahkemelerinde açılacak her dava, açıldığı tarihteki davalının Türk Medeni Kanunu gereğince ikametgahı sayılan yer mahkemesinde bakılabilir. İş Mahkemelerinin yetkileri kamu düzenine ilişkin olduğundan yetki itirazında bulunmamış olsa bile mahkemece kendiliğinden davanın her aşamasıda gözetilmesi gerekir. Dairemizin 24.4.2009 tarih ve 9425-11511, 19.2.2008 tarih ve 2007/30633-2008/1051, 10.2.2009 tarih ve 2009/1089-1968 sayılı içtihatları da bu doğrultudadır. Bu nedenle somut olayda davalının ikametgahı mahkemesi olan Gediz İş Mahkemesi davaya bakmaya yetkilidir.
O halde dava dilekçesinin yetkisizlik nedeniyle reddi gerekir iken işin esası hakkında karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup kararın bozulması gerekmiştir…”) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI:

Dava, 2821 Sayılı Sendikalar Kanunu`nun 61/2. fıkrası uyarınca üyelik aidat alacağının tahsili istemine ilişkindir.

Özel dairece; karar yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuş; mahkemece, önceki hükümde direnilmiş; karar davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Açıklanan maddi olgu, iddia ve savunma ile bozma ve direnme kararlarının kapsamları itibariyle Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık;

Somut olayda; yetkili mahkemenin, İş Mahkemeleri Kanunu`nun 5. maddesine göre mi; yoksa 818 Sayılı Borçlar Kanunu`nun 73/1. ve HUMK.`nun 17. maddelerine göre mi belirleneceği; varılacak sonuca göre davanın hangi yer İş Mahkemesi`nde görülmesi gerektiği noktalarında toplanmaktadır.

Öncelikle, konuya ilişkin yasal düzenlemeler üzerinde durulmalıdır;
Dava konusu talebin hukuki sebebi 2821 sayılı Sendikalar Kanununun 61. maddesidir.
2821 sayılı Sendikalar Kanunu`nun 63. maddesinin 2. fıkrasında, bu kanundan doğan bütün anlaşmazlıkların iş davalarına bakmakla görevli mahkemelerde çözümleneceği hükmü düzenlenmiştir.

İş Mahkemelerinin kurulması, yer itibariyle yetkisi, yargılama usulü, temyiz süresi gibi konular 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu`nda düzenlenmiş bulunmaktadır. Sözü edilen kanunda İş Mahkemelerinde davaların çabuk ve kolay görülmesi için özel usul hükümlerine yer verilmiştir. Kanunun 5. maddesine göre iş mahkemesinde açılacak davalar, dava olunanın Medeni Kanun gereğince ikametgâhı sayılan yer mahkemesinde açılabileceği gibi, işçinin işini yaptığı işyeri için yetkili yer mahkemesinde de açılabilir. Aynı maddenin son cümlesinde “Bunlara aykırı sözleşme muteber sayılamaz” denilmek suretiyle öngörülen yetki kurallarının sözleşmelerle değiştirilemeyeceği belirtilmiş bulunmaktadır. Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonunun 17.1.1950 tarih ve 1/542-27 sayılı raporunda söz konusu yetki kuralının kamu düzenine ilişkin olduğu ve öngörülen yetki hükmüne aykırı sözleşme yapılamayacağı; iş sözleşmelerinde veya işyeri iç yönetmeliklerinde başka yer mahkemesinin yetkili olacağının kararlaştırılamayacağı açık bir şekilde ifade edilmiştir.

Madde gerekçesinden de açıkça anlaşılacağı ve tüm öğretinin üzerinde uyuştuğu husus, anılan kanunun 5. maddesinin işçi yararına düzenlendiğidir. Bunun içindir ki ekonomik gücü daha zayıf olan işçinin çalıştığı yerden ayrılmadan davaya katılması düşünülmüştür.
Türk Hukuk Öğretisinde de sözü edilen yetki kuralının kamu düzenine ilişkin olduğu, bu nedenle sözleşme ile sadece ikametgâh veya işyeri mahkemesinin yetkisinin kaldırılmasının değil, bunların yetkilerine dokunmaksızın bir başka yer mahkemesinin yetkili kılınmasının da bu kurallara aykırılık oluşturacağı kabul edilmektedir (KURU Baki, Hukuk Muhakemeleri Usulü, 6.Bası, İstanbul 2001, s.1022; MOLLAMAHMUTOĞLU Hamdi, İş Hukuku, 3.Bası, s.134; SÜZEK Sarper, İş Hukuku, 3. Bası, İstanbul 2006, s.92; ŞAHLANAN Fevzi “İş Mahkemeleri ve İş Yargılaması”, Cumhuriyetin 75. Yılında Endüstri İlişkilerinde ve Emek Piyasalarının Düzenlenmesinde Devletin Rolü ve İşlevleri, TEİD, III. Uluslar arası Endüstri İlişkileri Kongresi, 14-16 Ekim 1998, s.121; TUNCAY, Can, İş Mahkemelerinin Yetkisi ve Sözleşme Yasağı, YHD., C.I, Eylül 1969, S.9. sh.765;

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu`nun 27.3.2968 ve 193-192 sayılı kararında da bu ilke benimsenmiştir.

Kamu düzeninden; korunma ve uygulamasında, toplumun büyük yararı bulunduğu kabul edilen özel hukuk kuralları anlaşılmak gerekir. (Andreas Von Tuhr, Borçlar Hukukunun Umumi Kısmı, Çev. Cevat Edege, Ankara, 1983, Yargıtay Yayını No:15, Sh.258).
Kamu düzeni, kamu menfaati düşüncesi ile konulmuş özel hukuk düzenidir. Aynı zamanda sözleşme serbestisinin sınırını tayin ederken, bu kavrama başvurulabilir (Becker H., Borçlar Kanunu, Çev. Bülent Olcay, Ankara, 1967, Sh. 97).

İsviçre Federal Mahkemesi kamu düzeni kavramını şöyle; “Bir kuralın kamu düzenine ilişkin sayılması için bu kurala aykırılığın, ülkenin hukuk düzeninin temel ilkelerinden birisiyle çatışması, ya da ülkenin genel hukuk duygusunu ağır şekilde zedelemesi zorunludur (Kaneti Selim, İsviçre Federal Mahkemesi`nin Borçlar Hukuku Kararları, Ankara, 1968, Sh.22).” ifade edilmiştir.

Anayasa Mahkemesi 28.1.1964 gün ve 63/128 E. – 64/8 K. sayılı kararında kamu düzeni deyiminin; toplumun huzur ve sükûnunun sağlanmasını, devletin ve devlet teşkilatının muhafazasını hedef tutan her şeyi ifade ettiği, bir başka deyişle toplumun her sahadaki düzeninin temelini teşkil eden bütün kuralları kapsadığı sonucuna varmıştır.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu`nun 12.12.1990 gün ve 1990/3-527, 1990/627 sayılı kararında bir kuralın kamu düzeni ile ilgisinin ülkenin sosyal, ekonomik, ekinsel (kültürel) ve tarihsel gerçeklerine göre belirlenmesi gerektiği; sözü edilen gerçeklerin, kuralın vazgeçilmezliğini, toplumsal yararını ortaya koyması durumunda kuralın kamu düzeni ile ilgisinin mevcut olduğu ifade edilmiştir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu`nun 28.11.1973 gün ve 609/959 sayılı kararında ise “kamu düzeni kavramı, benzer yönler olmakla beraber her ülkenin, o ülkenin kendisine özgü tarihsel, sosyal, ekonomik ve diğer koşulların oluşturduğu özel bir anlam taşır” hükmüne yer verilmiştir.

5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanununun gerekçesinde mahkemenin yer itibariyle yetkisi konusundaki hükmün kamu düzenine ilişkin olduğu maddenin gerekçesinde açıkça ifade edildiğine ve 5. maddede belirtilen yetki kuralına aykırı sözleşmelerin geçersiz olduğu belirtildiğine göre kanun koyucu iradesine ters düşecek ve sözü edilen hükmün ihlali anlamına gelebilecek yorumlara değer verilemez Kamu düzenine ilişkin ve kesin olan yetki kuralına aykırı sözleşme yapılamaz. Mahkeme yetkisizliğini her zaman kendiliğinden gözetir. Taraflar da duruşma bitinceye kadar yetki itirazında bulunabilirler. Yani bu halde yetki itirazı ilk itirazlardan değildir.

5521 sayılı İş Kanunun 15. maddesinde yer alan; “Bu Kanununda sarahat bulunmayan hallerde Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümleri uygulanır” kuralından hareketle İş Mahkemelerinin yetkisi konusunda yapılacak sözleşmelerin geçerli olacağı kabul edilemez. Çünkü İş Mahkemelerinin yer bakımından yetkisi konusu 5521 sayılı Kanunda açık ve kesin bir şekilde düzenlenmiştir. İş Mahkemeleri Kanununun düzenlediği özel yetki kurallarında, Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümlerinin uygulanmasını gerektirir bir boşluk veya belirsizlik bulunmamaktadır. İş Mahkemeleri Kanununda kamu düzenine ilişkin kesin yetki kuralı düzenlenmiştir.

Somut olaya gelince;
Davacı sendika, davalı işveren belediyenin, kendi nam ve hesabına kestiği üyelik aidatlarını ödemediğini ileri sürerek 2821 sayılı yasanın 61. maddesi gereğince, kesilen aidatların davalıdan tahsiline karar verilmesini dilemiştir.
Davalı işverenin aidat kesintilerini, davacıya ödemediği; davacı sendikanın merkezinin Ankara`da; davalı belediyenin ikamet adresinin ise Gediz/Kütahya`da olduğu hususlarında uyuşmazlık bulunmamaktadır.

Yukarıda anlatılanlar ışında, uyuşmazlık konusu olayda; davacı sendikanın aidat alacağının yasal dayanağı 2821 sayılı Sendikalar Kanunu`nun 61. maddesi olup, aynı Kanununun 63. maddesinde bu kanundan doğan bütün anlaşmazlıklarda iş mahkemelerinin görevli olduğu belirtildiğine göre görevli mahkemenin yer itibariyle yetkisi o mahkeme için öngörülen özel yetki kurallarına göre belirlenmelidir. İş ve Sosyal Güvenlik Hukukunda özel yetki kuralları varsa öncelikle o hükümlerin uygulanması gerekir. Aksi halde 5521 Sayılı Kanun Konuya ilişkin yukarıda belirtilen yetki kurallarına göre davanın işverenin ikametgâhı sayılan yer mahkemesi dışında açılma imkânı bulunmamaktadır.

Ayrıca, delillere en kısa ve en kolay ancak davalı işverenin bulunduğu Gediz`de ulaşılabilir ve mahkeme tüm delilleri buradan daha kolay toplama imkanına sahiptir. Çünkü tüm deliller burada bulunmaktadır. Yukarıda açıklandığı üzere 5. maddenin amaçlarından biri de budur.
Sonuç itibariyle; davanın görüleceği yerin Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ve Borçlar Kanunu`na göre daha özel düzenleme olan İş Mahkemeleri Kanunu`nun 5. maddesine göre belirlenmesi; ayrıca İş Mahkemeleri Kanunu`nun 5. maddesinin kamu düzenine ilişkin olduğu da gözetildiğinde, davanın Ankara İş Mahkemelerinde görülmesi gerektiği yönündeki direnme kararı doğru görülmemiştir.

Bu nedenle: Aynı yöne işaret eden ve Hukuk Genel Kurulu`nca da benimsenen Özel Daire Bozma kararına uyulmak gerekirken, yanılgılı gerekçe ile önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırı olup; kararın bozulması gerekir.

SONUÇ: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, oyçokluğu ile karar verildi.

Y.H.G.K. 17.2.2010 E.2010/9-52 – K.2010/89

PicLensButton YHGK 17.2.2010 E.2010/9 52 – K.2010/89

YHGK 17.2.2010 E.2010/11-76 – K.2010/76


 YHGK 17.2.2010 E.2010/11 76 – K.2010/76

– SİGORTACININ SORUMLULUĞUNUN BAŞLAMASI (Prim Peşinatının Ödenmesi ve İsbat Külfeti)

– KASKO SİGORTASI (Hasar Bedelinin Ödenmemesi – Prim Peşinatının Ödenmemesi)

– PRİM PEŞİNATININ ÖDENMEMESİ (İsbat Külfeti)

– SİGORTA PRİM PEŞİNATININ ÖDENMEMESİ (İsbat Külfeti) –

İİK.67 – TTK.1264/4,1279,1282,1294,1295/2,1299

1. Sigorta hukukunda ilke olarak, sigorta akdinin meydana gelmiş olması, sigortacının sorumluluğunun başlamış olmasını gerektirmez. 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu (TTK.)`nun 1279 ncu maddesi hükmüne göre riziko, genel olarak sigorta sözleşmesinin vücut bulması ve yine aynı Yasanın 1295 nci maddesi uyarınca sigortacının sorumluluğunun başlamasından sonra oluşması halinde sigorta teminatı içerisinde kabul edilir. Sigortacının sorumluluğunun başlayabilmesi için de TTK.`nun 1282 ve 1295. nci maddeleri hükümleri uyarınca primin tamamının veya taksitle ödemenin kararlaştırıldığı durumda da ilk taksitinin ödenmiş olması zorunludur. TTK.nun 1295 nci maddesinde yer alan bu düzenleme emredici niteliktedir. Ancak, Aynı Yasanın 1264/4. maddesi hükmü uyarınca, sigorta ettiren yararına aksine düzenleme yapmak da mümkündür.

2. Somut Olayda, sözleşmede taraf olmadığı gibi, davalı sigorta şirketi ile acentelik ilişkisi iddia ve ispat edilmeyen dava dışı şirkete yapılan ödemenin, poliçede belirlenen prim peşinatına ya da taksitine karşılık yapıldığını kabule olanak bulunmamaktadır. Kaldı ki, bir an için bu ödemenin poliçeyle bağlantılı olduğu düşünülse dahi yatırılan miktar, yatırılması gereken taksit miktarıyla örtüşmemekte; bu ödemenin peşinat karşılığı değil, takip eden ilk taksit karşılığı olduğu ileri sürüldüğüne ve peşinatın ödendiği de ayrıca kanıtlanamadığına göre varılacak sonuç değişmemektedir.
Sonuç itibariyle; davacı sigortalı ile davalı sigortacının acentesi arasındaki poliçede takside bağlanan primin; ne peşinatının ne de takip eden taksitlerinin rizikonun gerçekleştiği tarihten önce davalı sigorta şirketine ya da acentesine ödendiği kanıtlanamamıştır.

O halde, davalı sigortacının sorumluluğunun başladığından da söz edilemez.

DAVA ve KARAR:

Taraflar arasındaki “İtirazın İptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Beyoğlu 1. Asliye Ticaret Mahkemesince davanın reddine dair verilen 12.6.2007 gün ve 340-168 sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine,

Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 5.5.2009 gün ve 2008/1325-5344 sayılı ilamı;
(…Davacı vekili, davalı tarafından kasko sigorta sözleşmesi ile teminat altına alınan müvekkiline ait aracın kaza sonucu hasarlandığını, hasar bedelinin tahsili için başlatılan takibe davalının haksız ve kötüniyetli olarak itiraz ettiğini ileri sürerek, davalının itirazının iptalini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, poliçe prim bedelinin davacı tarafından ödenmemesi nedeniyle müvekkilinin sorumluluğunun başlamadığını savunarak, davanın reddini istemiştir.
Mahkemece, iddia, savunma, bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre, poliçe prim peşinatının ödendiğinin davacı tarafından ispat edilemediği, bu nedenle TTK.`nın 1295/2. maddesi gereğince davalının sorumluluğunun başlamadığı gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir.
Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.

1- Dava, dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davacı vekilinin aşağıdaki bent kapsamı dışındaki diğer temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.
2- Dava, kasko sigorta sözleşmesine dayalı tazminat istemine ilişkin ilişkindir.
Kural olarak, Sigorta Hukukunda sigorta akdinin meydana gelmiş olması, sigortacının sorumluluğunun başlamış olmasını gerektirmez. Sigortacının sorumluluğunun başlayabilmesi için, TTK.`nun 1282. ve 1295. maddeleri hükümleri uyarınca primin tamamının veya ilk taksitinin ödenmiş olması zorunludur. TTK.`nun 1295. maddesi emredici nitelikte bir düzenleme olmasına rağmen, aynı yasanın 1264/4. maddesi hükmü uyarınca, sigorta ettiren yararına aksine düzenleme yapmak mümkündür.

Somut olayda, taraflar arasında, 26.1.2006/2007 tarihleri arası kasko sigorta sözleşmesinin davalının acentesi olan Gürsoy Ltd.Şti. tarafından düzenlendiği, prim borcunun taksitlere bölündüğü, kazanın 11.3.2006 günü saat:16.50`de meydana geldiği ve prim taksitinin ise aynı gün saat:14.36 da davacının kredi kartından dava dışı Gelişimci Sigorta Aracılık Hizmetleri Ltd.Şti. tarafından mail order işlemi ile tahsil edildiği hususlarında taraflar arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır. Uyuşmazlık, davacının sigorta prim borcunu ödeyip ödemediği, dolayısıyla davalı sigortanın sorumluluğunun başlayıp başlamadığı noktasında toplanmaktadır.
Davacı taraf, kredi kartından dava dışı Gelişimci Ltd. Şti. tarafından mail order işlemi ile yapılan tahsilatın sigorta prim borcuna ilişkin olduğunu, bu şirket ile davalının acentesi olan ve poliçeyi düzenleyen Gürsoy Ltd. Şti.`nin aynı adreste faaliyette bulunduğunu ve bu iki şirketin yöneticilerinin aynı olduğunu iddia etmiş, davalı taraf ise prim borcunun kendilerine veya sözleşmeyi düzenleyen acenteye ödenmediğini savunmuştur. Dosyada mevcut bu iki limited şirkete ait ticaret sicil kayıtlarına göre, her iki şirketin adresinin ve müdürünün aynı olduğu ve aynı kişilerin şirket ortakları oldukları anlaşılmaktadır. Yine dosya içinde, dava dışı bu iki limited şirket tarafından yazılan 11.4.2007 tarihli yazıda, davacının kredi kartından yapılan 162.- YTL.`lık tahsilatın kasko poliçesi nedeniyle alınmadığı, Gelişimci Ltd. Şti. tarafından başka bir borcuna mahsuben alındığı belirtilmiş ise de, bu borcun ne olduğu açıklanmamıştır. Davacı ise dava dışı bu iki şirket ile davaya konu kasko sigorta poliçesi dışında bir ilişkisinin bulunmadığını, bu tahsilatın davaya konu poliçenin prim borcuna ilişkin olduğunu ileri sürmüştür.

Bu durumda, mahkemece, davacı tarafın bu iddiaları dikkate alınarak, dava dışı Gelişimci Sigorta Aracılık Hizmetleri Ltd. Şti.`nin davacının kredi kartından mail order işlemi ile ne için 162.- YTL. tahsilat yaptığının ve ayrıca bu poliçeye ilişkin yapıldığı iddia edilen ödemenin davalı sigorta şirketi kayıtlarına girip girmediğinin araştırılarak, oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik incelemeye davalı yazılı şekilde hüküm tesisi doğru olmamış, karanın bu nedenle davacı yararına bozulması gerekmiştir.,.) gerekçesiyle (2) nolu bentte açıklanan nedenlerle temyiz itirazının kabulü ile karar davacı yararına bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI:

Dava, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu`nun 67. maddesine ve 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu`nun 1299. maddesine dayalı sigorta tazminatının tahsiline yönelik icra takibine itirazın iptali istemine ilişkin olup; takip talebine itiraz eden alacaklı/sigortalı tarafından borçlu/kasko sigortacısı aleyhine açılmıştır.
Uyuşmazlık; rizikonun gerçekleşmesinden önce davalı sigortacının sorumluluğunun başlayıp başlamadığı; bunu tespite yönelik olarak geçerli prim ödemesinin yapılıp yapılmadığı noktasındadır.

6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu`nun “Müddet” başlıklı 1282. maddesinde aynen;
“Aksi kararlaştırılmış olmadıkça sigortacı, primin ödendiği tarihten itibaren gerçekleşen rizikolardan mesuldür. Sigortanın devam müddeti mukavelede yazılı değilse tarafların müşterek maksadıyla mahalli teamül ve sair haller göz önünde tutularak mahkemece tayin olunur.”
Hükmü yer almakta;

Aynı Kanunun 1294. maddesinde;
“Sigorta ettiren kimse, primlerin en yüksek haddinin tayinine ait hususi hükümler mahfuz kalmak üzere, mukavele ile kararlaştırılmış olan primi ödemekle mükelleftir. Sigorta primi mukavelede gösterilmemişse ilgili vekaletçe tasdik edilmiş olan tarifeler gereğince tayin olunur.

(Değişik fıkra: 21.6.1994 – KHK – 537/1 md.) Sigorta primi para olarak ödenir. Ödeme için senet verilmesi halinde senet bedelinin tahsil edildiği tarihte ödeme yapılmış sayılır.
Primin aylık veya yıllık olarak taksitle ödenmesi kararlaştırılabilir. Böyle bir mukavele yoksa sigorta priminin toptan ödenmesi lazımdır.”
Denilmekte;

Yine Aynı Kanunun “Ödeme zamanı” başlıklı 1295.maddesinde ise;
“Sigorta priminin tamamının, taksitle ödenmesi kararlaştırılmışsa ilk taksitin, akit yapılır yapılmaz ve poliçenin teslimi karşılığında ödenmesi gerekir.
(İkinci fıkra iptal: Anayasa Mahkemesi`nin 11.3.1997 tarih ve E.1997/24 – K.1997/35, sayılı Kararı ile)
Sigortacının sorumluluğu primin veya ilk taksitin ödendiği tarihten başlar. Şu kadar ki, kara ve denizde mal taşıma işlerine ait sigortalarda sigortacının sorumluluğu, akdin yapıldığı andan başlayacağı gibi sigorta primi de henüz poliçe tanzim edilmemiş olsa bile o anda muaccel olur. Sigortacının sorumluluğu başlamadan önce sigorta ettiren kararlaştırılmış olan primin yarısını ödeyerek mukaveleden kısmen veya tamamen cayabilir.”
Şeklinde düzenleme bulunmaktadır.

Bu hükümler göstermektedir ki, sigorta hukukunda ilke olarak, sigorta akdinin meydana gelmiş olması, sigortacının sorumluluğunun başlamış olmasını gerektirmez. 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu (TTK.)`nun 1279 ncu maddesi hükmüne göre riziko, genel olarak sigorta sözleşmesinin vücut bulması ve yine aynı Yasanın 1295 nci maddesi uyarınca sigortacının sorumluluğunun başlamasından sonra oluşması halinde sigorta teminatı içerisinde kabul edilir. Sigortacının sorumluluğunun başlayabilmesi için de TTK.`nun 1282 ve 1295. nci maddeleri hükümleri uyarınca primin tamamının veya taksitle ödemenin kararlaştırıldığı durumda da ilk taksitinin ödenmiş olması zorunludur. TTK.nun 1295 nci maddesinde yer alan bu düzenleme emredici niteliktedir. Ancak, Aynı Yasanın 1264/4. maddesi hükmü uyarınca, sigorta ettiren yararına aksine düzenleme yapmak da mümkündür.

Somut olaya gelince; davacı ile davalının acentesi Gürsoy Sigorta Aracılık Hizmetleri Ltd. Şti. arasında 26.1.2006 – 26.1.2007 tarihleri arasında geçerli olmak üzere 26.1.2006 tarihli kasko sigorta sözleşmesi düzenlenmiş; prim borcu taksitlere bölünmüştür. Poliçede 26.1.2006 tarihinde tahsil edilmesi gereken peşinat 220,76.- YTL. olarak gösterilmiş; ilki 27.2.2006 tarihinde olmak üzere kalan rakam ise aylık 132,00.- YTL. takside bağlanmıştır.
Yine aynı taraflar arasında, bu poliçenin tamamlayıcısı olmak üzere, 14.2.2006 tarihinde güvenli araç sigorta zeyilnamesi-tahsil zeyili başlıklı poliçe düzenlenmiş; 14.2.2006 tarihinde 25,79.- YTL. peşinat ve 14.3.2006-14.4.2006 ve 15.5.2006 tarihlerinde de 25,00.-`er YTL. de taksit olmak üzere ödeme planı yapılmıştır.
Böylece, sigorta poliçesinin, davalı sigorta şirketinin yetkili sigorta acentesinde tanzim ve imza ile davacı sigorta ettirene teslim edildiği uyuşmazlık konusu değildir. Poliçeyi tanzim eden acentenin prim tahsilatını yapmaya yetkili olduğunda da kuşku bulunmamaktadır.
Yeri gelmişken, taraflar arasındaki sözleşme nedeniyle geçerli prim ödemesinin yapılıp yapılmadığı ve buna bağlı olarak da sigortacının sorumluluğunun başlayıp başlamadığının irdelenmesinde yarar vardır:

Yukarıda da ayrıntısıyla açıklandığı üzere, yasanın amir hükmüne göre; sigorta priminin tamamının veya taksitle ödenmesi kararlaştırılmış ise ilk taksitinin akit yapılır yapılmaz ve poliçenin teslimi karşılığında ödenmesi gerektiği gibi sigortacının sorumluluğu da ancak primin veya ilk taksitinin ödendiği tarihten başlar.
Davacı vekili sözleşmede kararlaştırılan peşinatın ödendiğini, ancak, makbuz alınmadığını; takip eden ilk taksitin ise 162.- YTL. tutarında olmak üzere riziko gerçekleşmeden önce ödendiğini ileri sürmüş ve 17.11.2006 tarihli dilekçesine eklediği fotokopi belgeye dayanmıştır.

Hemen belirtilmelidir ki, poliçede geçen 220,76.- YTL. peşinatın yatırıldığına ilişkin makbuzun alınmadığı davacı sigortalının açıkça kabulünde olup; bu miktarın ödendiğine ilişkin başkaca delil de ibraz edilmemiş; ödeme iddiası kanıtlanamamıştır. Davacı vekili her ne kadar ayrıca ilk taksit olarak 162.- YTL. ödendiğini ileri sürmüş ve fotokopi belge ibraz etmişse de, bu ödemenin poliçeyi düzenleyen Gürsoy Sigorta Aracılık Hizmetleri Ltd. Şti ne yapıldığına ilişkin herhangi bir delil bulunmadığı gibi; anılan şirket 13.3.2007 tarihli cevabi yazısında davacıdan mail order işlemi için herhangi bir ödeme talimatı alınmadığını, herhangi bir tahsilatın da yapılmadığını bildirmiştir.

Davacının yaptığını ileri sürdüğü ödeme ise, davacıya ait sigortalı aracın hasarlandığı kazanın meydana geldiği 11.3.2006 günü saat:16.50`den önce aynı gün saat:14.36`da davacının kredi kartından Gelişimci Sigorta Aracılık Hizmetleri Ltd. Şti. isimli işyerinden mail order yoluyla gerçekleşen 162.00.- YTL. tutarındaki işleme dayanmaktadır.
Mahkemece, gerek bankanın cevabi yazısından gerek defter ve belgeler üzerinde yapılan bilirkişi incelemesinden, dava dışı Gelişimci Sigorta Aracılık Hizmetleri Ltd. Şti. tarafından davacının kredi kartı hesabından mail order yoluyla 162,00.- YTL. tahsilat yapıldığı tespit edilmiştir.

Ne var ki, tahsilatı yapan dava dışı Gelişimci Sigorta Aracılık Hizmetleri Ltd. Şti.`nin ticaret sicilinde “Tasfiye Halinde Gelişimci Sigorta Aracılık Hizmetleri Ltd. Şti.” olarak ayrıca kayıtlı olduğu; gerek poliçeyi tanzim eden şirketten (acente) gerek davalı sigorta şirketinden ayrı bir tüzel kişiliği bulunduğu; davacı ile davalı sigorta şirketi arasındaki ilişkide taraf veya prim tahsiline yetkili durumda olmadığı da dosya kapsamı ile belirgindir.
Hal böyle olunca; sözleşmede taraf olmadığı gibi, davalı sigorta şirketi ile acentelik ilişkisi iddia ve ispat edilmeyen dava dışı şirkete yapılan ödemenin, poliçede belirlenen prim peşinatına ya da taksitine karşılık yapıldığını kabule olanak bulunmamaktadır. Kaldı ki, bir an için bu ödemenin poliçeyle bağlantılı olduğu düşünülse dahi yatırılan miktar, yatırılması gereken taksit miktarıyla örtüşmemekte; bu ödemenin peşinat karşılığı değil, takip eden ilk taksit karşılığı olduğu ileri sürüldüğüne ve peşinatın ödendiği de ayrıca kanıtlanamadığına göre varılacak sonuç değişmemektedir.

Sonuç itibariyle; davacı sigortalı ile davalı sigortacının acentesi arasındaki poliçede takside bağlanan primin; ne peşinatının ne de takip eden taksitlerinin rizikonun gerçekleştiği tarihten önce davalı sigorta şirketine ya da acentesine ödendiği kanıtlanamamıştır.

O halde, davalı sigortacının sorumluluğunun başladığından da söz edilemez.
Tüm bu açıklanan nedenlerle; davanın reddi yönündeki direnme kararı usul ve yasaya uygun olup, onanması gerekir.
SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA, oybirliği ile karar verildi.

Y.H.G.K. 17.2.2010 E.2010/11-76 – K.2010/76

PicLensButton YHGK 17.2.2010 E.2010/11 76 – K.2010/76