Etiket arşivi: 23.2.2010

Y9HD 23.2.2010 E.2010/6379 – K.2010/4627

– Sendika Aidatının Ödetilmesi (Zamanaşımı Def`i Islah Yoluyla İleri Sürülmesi)

– Zamanaşımı Def`i (Dava Dilekçesi Açıklandırıldıktan Sonra)
– Zamanaşımı Def`inin Islah Yoluyla İleri Sürülmesi
– Islah (Zamanaşımı Def`i İmkanı)

HUMK.179 – 2821 Sa.Ka.61

1. Davacı dava dilekçesinde dava konusu aidatların ait olduğu dönemi belirtmeyerek usulün 179. maddesi hükmüne uygun hareket etmemiş;
dava konusu aidatların ait olduğu dönemi açıklayan dilekçe tebliğ edilir edilmez davalı yanca zamanaşımı defi ileri sürülmüştür.

Bu durumda cevap süresinin geçtiğinden, giderek savunmanın genişletildiğinden söz edilemeyeceğinden mahkemece zamanaşımı def’inin
yasal süresinde ileri sürülmediğinden yerinde bulunmadığı şeklinde oluşturulan gerekçe isabetli değildir.

2. Süresinde verilen cevap dilekçesinde ileri sürülmeyen zaman aşımı def’inin, sonradan cevap dilekçesinin ıslahı suretiyle de ileri
sürülmesinin mümkün olduğu yönünde olduğundan davalı vekilinin cevap dilekçesinin ıslahı yoluyla ileri sürdüğü zamanaşımı define bu
sebeple de değer verilmesi gerektiğinin gözetilmemiş olması yerinde bulunmamıştır.

DAVA ve KARAR:

Davacı, aidat alacağının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.

Yerel Mahkeme, isteği hüküm altına almıştır.

Hüküm süresi içinde davalı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi O. F. Tüfek tarafından
düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

YARGITAY 9. HUKUK DAİRESİ KARARI:

Dava, işçilerin ücretinden kesilen sendika aidatlarının ödetilmesi isteğine ilişkindir. Mahkemece davalının zaman aşımı definin yasal
süresinde ileri sürülmediğine değinerek oluşturulan gerekçe ile davanın kabulüne karar verilmiştir. Karar davalı vekili tarafından
temyiz edilmiştir.

Davalı vekili temyiz dilekçesinde dava dilekçesinde dava konusu aidat alacağının ait olduğu dönemin belirtilmediğini bu hususu
açıklayan dilekçenin alındığı celsede zaman aşımı definde bulunulup ayrıca cevap dilekçesinin zaman aşımı defi yönünden ıslah
edildiğini dolayısıyla ileri sürülmesinde usule aykırılık bulunmayan zaman aşımı def inin nazara alınması gerektiğini savunmuş ve
hükmün bozulmasını istemiştir.

Dosya içeriğine göre; dava, dava konusu aidatın ait olduğu dönem belirtilmeden yetkisiz Ankara İş Mahkemesinde açılmış, davalı
vekilinin yetkiye yönelik ilk itirazı da dikkate alınarak verilen yetkisizlik kararı üzerine dosya Denizli İş Mahkemesine
gönderilmiştir. Davanın yetkili mahkemede 18.3.2004 günü yapılan ilk duruşmasında dava konusu aidat alacağının ait olduğu dönemin
açıklanmasına dan verilen karar gereğince davacı vekilinin dava konusu alacağın 1.3.1984 – 28.2.1996 tarihleri arasında kesilen
aidatlara ait olduğunu açıklayan 19.4.2004 havale tarihli dilekçesi davalı vekiline 13.5.2004 günlü oturumda okunarak verilip tebliğ
edilmiş, davalı vekili aynı oturumda zaman aşımı defini ileri sürmüş davacı vekili ise söz konusu defin süresinde olmadığını
belirterek karşı çıkmıştır.

Bundan sonra davalı vekili 23.11.2006 tarihli dilekçe ile dava konusu aidatların ait olduğu dönemlerin açıklanması üzerine zaman
aşımı definde bulunabildiklerini, süresinde yapılmış sayılması gerektiğini gerekçeleriyle açıkladıktan başka zaman aşımı defi
bakımından cevap dilekçesini ıslah ettiğini bildirmiştir. Mahkemece zaman aşımı def irim yasal süresinde bildirilmediğinden yerinde
bulunmadığı belirtilmiştir.

Belirtmek gerekir ki zamanaşımı defi ilk itirazlardan değildir. Ve ilk itirazları gibi cevap süresi içinde ileri sürülmesi
zorunluluğu bulunmamaktadır. Ancak cevap süresi içinde ileri sürülmeyen zaman aşımı definin savunmanın genişletilmesini yasağını
düzenleyen usulün 202/2. maddesi hükmü karşısında karşı tarafın açık ya da örtülü biçimde muvafakati bulunmadığı takdirde ileri
sürülmesi mümkün değildir. Öte yandan ilk itiraz ileri süren taraf bunun karara bağlanmasına kadar esas hakkındaki savunmasını tehir
edebilir.

Bu genel ilkelere göre davalı vekili dava dilekçesinin tebliği üzerine yetki ilk itirazı ileri sürmekle esasa ilişkin savunmalarını
tehir etmiş olmakla beraber yetki itirazı karara bağlanıp dosya yetkili mahkemede ele alınıp tayin edilen ilk duruşma günü olan
18.3.2004 tarihine kadar esasa ilişkin cevaplarını bildirmesi gerekirken esasa yönelik savunmalarım ve bu meyanda zaman aşımı defini
ileri sürmemiştir. Ne var ki usulün 179. maddesi hükmünce dava dilekçesinde davanın dayanağını oluşturan bütün olayların gösterilmesi
zorunludur.

Gerçekten de davalı savunmasını dava dilekçesinde maddi olayları dikkate alarak yapmak durumundadır.

Davacı dava dilekçesinde dava konusu aidatların ait olduğu dönemi belirtmeyerek usulün 179. maddesi hükmüne uygun hareket etmemiş;
dava konusu aidatların ait olduğu dönemi açıklayan dilekçe tebliğ edilir edilmez davalı yanca zamanaşımı def’i ileri sürülmüştür. Bu
durumda cevap süresinin geçtiğinden, giderek savunmanın genişletildiğinden söz edilemeyeceğinden mahkemece zamanaşımı def’inin yasal
süresinde ileri sürülmediğinden yerinde bulunmadığı şeklinde oluşturulan gerekçe isabetli değildir. Bir an için davacının süresinde
ileri sürülmediği gerekçesiyle karşı çıktığı (itiraz ettiği) zamanaşımı def’inin cevap süresi geçtikten sonra ileri sürüldüğü kabul
edilse bile Dairemizin yerleşik görüş ve uygulamaları süresinde verilen cevap dilekçesinde ileri sürülmeyen zaman aşımı def’inin
sonradan cevap dilekçesinin ıslahı suretiyle de ileri sürülmesinin mümkün olduğu yönünde olduğundan davalı vekilinin cevap
dilekçesinin ıslahı yoluyla ileri sürdüğü zamanaşımı def’ine bu sebeple de değer verilmesi gerektiğinin gözetilmemiş olması yerinde
bulunmamıştır.

Açıklanan tüm bu nedenlerle davalı tarafın ileri sürülmesinde usulü aykırılık bulunmayan zaman aşımı definin bir değerlendirilmeye
tabi tutulduktan sonra sonuca gidilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile davanın kabulü hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ: Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebepten BOZULMASINA, oybirliği ile karar verildi.

Y.9.H.D. 23.2.2010 E.2010/6379 – K.2010/4627

Y9HD 23.2.2010 E.2008/16761 – K.2010/4501

– Bilirkişi Raporuna İtiraz (Kesin Sürenin Aşılması)
– Kesin Süreye Uymamanın Sonuçlarının Hatırlatılmaması
– Bilirkişi Raporundaki Çelişkilerin Re`sen Gidertilmesi

HUMK.163, 283 – İK.57

Fazla çalışma, hafta tatili ile bayram ve genel tatil ücretlerinin ödetilmesini talep edilen davada:

Mahkemece, taraflara rapora karşı diyecekleri için kesin süre verildiği ve itirazın bu süre geçtikten sonra yapıldığı gerekçesiyle, davacı vekilini itirazları değerlendirmeye alınmamıştır.

Mahkemece 18.12.2007 tarihli oturumda verilen kesin süre yasaya uygun değildir. Taraflara kesin süreye uymamanın sonuçları hatırlatılmamıştır.

Öte yandan davacı vekili bilirkişi raporlarını kabul ettiğini beyan etmediğine göre, mahkemece bilirkişi raporunda yer alan çelişkilerin resen değerlendirmeye alınması gerekir.

Raporun bir bölümünde fazla çalışma, hafta tatili ile bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının farklarının hesaplanacağı belirtildiği halde bu yönde bir hesap yapılmamış olması ve sonuç kısmında talep şartlarının oluşmadığından söz edilmesi çelişkili olup, mahkemece bu husus açıklatılarak gerekirse ek rapor alınarak sonuca gidilmelidir.

DAVA ve KARAR:

Davacı, izin, fazla çalışma ücreti, hafta tatili ücreti, bayram ve genel tatil ücreti, ilave tediye ve toplu iş sözleşmesinden doğan bazı işçilik alacaklarının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.

Yerel Mahkeme, isteği kısmen hüküm altına almıştır.

Hüküm süresi içinde davacı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi Ş. Çil tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

YARGITAY 9. HUKUK DAİRESİ KARARI:

1- Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

2- Davacı işçi bu davada fazla çalışma, hafta tatili ile bayram ve genel tatil ücretlerinin ödetilmesini talep etmiş, mahkemece sözü edilen çalışmaların kanıtlanamadığı gerekçesiyle isteklerin reddine karar verilmiştir.

Dosya içinde bulunan bilirkişi raporunda, davacıya ait ücret bordroları ile puantaj kayıtlarının sunulması halinde sözü esilen isteklerle ilgili olarak hesaplama yapılabileceği belirtilmiş, davacıya ait bordrolarla puantaj kayıtları daha sonra dosyaya sunulmuştur. Bilirkişi tarafından düzenlenen ek raporda hafta tatili ile bayram ve genel tatil ücretlerinin puantaj kayıtlarına uygun olarak tahakkuk ettirilerek bordrolarda ödendiği açıklanmış, ancak ödemenin olması gereken yevmiye yerine düşük olarak belirlenen ücrete göre yapıldığından söz edilerek fark alacakların hesaplandığı raporda ifade edilmiştir.

Bununla birlikte bilirkişi tarafından düzenlenen ek raporda fazla çalışma, hafta tatili ile bayram ve genel tatil alacakları bakımından hesaplama yapılmamıştır.

Davacı vekili 28.2.2008 tarihli dilekçe ile rapora bu yönden itirazda bulunmuş, mahkemece rapora karşı diyecekleri için kesin süre verildiğini ve itirazın bu süre geçtikten sonra yapıldığı gerekçesiyle davacı vekilini itirazları değerlendirmeye alınmamıştır.

Öncelikle belirtmek gerekir ki, mahkemece 18.12.2007 tarihli oturumda verilen kesin süre yasaya uygun değildir. Taraflara kesin süreye uymamanın sonuçları hatırlatılmamıştır. Öte yandan davacı vekili bilirkişi raporlarını kabul ettiğini beyan etmediğine göre, mahkemece bilirkişi raporunda yer alan çelişkilerin resen değerlendirmeye alınması gerekir. Gerçekten, raporun bir bölümünde fazla çalışma, hafta tatili ile bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının farklarının hesaplanacağı belirtildiği halde bu yönde bir hesap yapılmamış olması ve sonuç kısmında talep şartlarının oluşmadığından söz edilmesi çelişkili olup, mahkemece bu husus açıklatılarak gerekirse ek rapor alınarak sonuca gidilmelidir.

3- Davacı işçiye işverence yapılan ödeme tutarları ile ilgili olarak da bilirkişi raporundaki itirazlar üzerinde durulmalı ve 22.1.2001 tarihinde 100,70.- TL. ilave tediye ile 7.2.2006 tarihinde 570,71.- TL. yakacak yardımı ödenip ödenmediği belirlenerek sonuca gidilmelidir. Belirtmek gerekir ki, bilirkişi raporunda yer alan hesapların ayrıntıları resen mahkeme tarafından denetlenmeli ve sözü edilen ödeme belgelerinin mevcut olup olmadığı araştırılmalıdır. Eksik incelemeyle karar verilmesi hatalı olup kararın bu yönden bozulması gerekmiştir.

SONUÇ: Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebepten BOZULMASINA, oybirliği ile karar verildi.

Y.9.H.D. 23.2.2010 E.2008/16761 – K.2010/4501

Y9HD 23.2.2010 E.2008/16925 – K.2010/4730


 Y9HD 23.2.2010 E.2008/16925 – K.2010/4730

– Zamanaşımı Def`i (İş Davalarında Islahı Takiben)
– Kısmi Davanın Zamanaşımını Kesmemesi
– Islah (Zamanaşımı Yönünden) – Fazla Çalışma Alacağı (Zamanaşımı – Islah)

TMK.2 – HUMK.87, 187, 188, 202/11 – 5521 Sa.Ka.7 – İK.5, 7, 26/2, 28, 31/son, 32/8 – BK.50, 66, 101, 125, 126/1, 127, 128, 130, 131, 132/4, 133/2, 134, 135, 136, 137, 139 – TTK.1235, 1259/1

5521 sayılı; İş Mahkemeleri Kanununun 7. maddesinde İş Mahkemelerinde sözlü yargılama usulü uygulanır. Bu nedenle zamanaşımı def`i ilk oturuma kadar ve en geç ilk oturumda yapılabilir.

Dava konusunun ıslah yoluyla arttırılması durumunda ıslah dilekçesinin tebliğini izleyen ilk oturuma kadar ya da ilk oturumda yapılan zamanaşımı def`i de ıslaha konu alacaklar yönünden hüküm ifade eder.

DAVA ve KARAR:

Davacı, kıdem, ihbar tazminatı, fazla mesai, ücretli yıllık izin genel tatil ve hafta tatili alacaklarının karar verilmesini istemiştir.

Yerel Mahkeme, isteği hüküm altına almıştır.

Hüküm süresi içinde davalı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hâkimi S. Göktaş tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

YARGITAY 9. HUKUK DAİRESİ KARARI:

1- Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, dava linin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

2- Zamanaşımı, alacak hakkının belli bir süre kullanılmaması yüzünden dava edilebilme niteliğinden yoksun kalabilmesini ifade eder. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere zamanaşımı, alacak hakkını sona erdirmeyip sadece onu “eksik bir borç” haline dönüştürür ve “alacağın dava edilebilme özelliği”ni ortadan kaldırır.

Bu itibarla zamanaşımı savunması ileri sürüldüğünde, eğer savunma gerçekleşirse hakkın dava edilebilme niteliği ortadan kalkacağından, artık mahkemenin işin esasına girip onu da incelemesi mümkün değildir.

Uygulamada, fazlaya ilişkin hakların saklı tutulması, dava açma tekniği bakımından, tümü ihlal ya da inkar olunan hakkın ancak bir bölümünün dava edilmesi, diğer bölümüne ait dava ve talep hakkının bazı nedenlerle geleceğe bırakılması anlamına gelir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu benimsenmiş ilkeye göre, kısmi davada fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmuş olması, saklı tutulan: kesim için zamanaşımını kesmez, zamanaşımı, alacağın yalnız kısmi dava konusu yapılan miktar için kesilir.

Zamanaşımı, bir maddi hukuk kurumu değildir. Diğer bir anlatımla zamanaşımı, bir borcu doğuran, değiştiren ortadan kaldıran bir olgu olmayıp, salt doğmuş ve var olan bir hakkın istenmesini orsadan kaldıran bir savunma aracıdır. Bu bakımdan zamanaşımı alacağın varlığını değil, istenebilirliğini ortadan kaldırır. Bunun sonucu olarak da, yargılamayı yapan yargıç tarafından yürüttüğü görevinin bir gereği olarak kendiliğinden gözönünde tutulamaz. Borçlunun böyle bir olgunun var olduğunu, yasada öngörülen süre ve usul içinde; ileri sürmesi zorunludur. Demek oluyor ki zamanaşımı, borcun doğumu ile ilgili olmayıp istenmesini, önleyen bir savunma olgusudur. Şu durumda zamanaşımı, savunması ileri sürülmedikçe, istemin konusu olan hakkın var olduğu ve kabulüne karar verilmesinde hukuksal ve yasal bir engel bulunmamaktadır.
İşte bundan dolayı, yasalarda öngörülen zamanaşımı sürelerinin işlemeye başlayabilmesi için öncelikle talep konusu hakkın istenebilir bir konuma, duruma gelmesi gerekmektedir. Yasalarda hakkın istenebilir konumuna, diğer bir anlatımla yerine getirilmesinin gerektiği güne, ödeme günü denmektedir. Bir hak, var olsa bile, o hakkın istenmesi için gerekli koşullar gerçekleşmedikçe istenemez.

Bilindiği gibi zamanaşımı, alacak hakkının belli bir süre kullanılmaması yüzünden dava edilebilme niteliğinden yoksun kalabilmesini ifade eder.

Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere zamanaşımı, alacak hakkını sona erdirmeyip sadece onu “eksik bir borç” haline dönüştürür ve “alacağın dava edilebilme özelliği”ni ortadan kaldırır.

Bu itibarla Zamanaşımı savunması ileri sürüldüğünde, eğer savunma gerçekleşirse hakkın dava edilebilme niteliği ortadan kalkacağından, artık mahkemenin işin esasına girip onu da incelemesi mümkün değildir.

Genel olarak savunma nedenlerinin ve bu arada zamanaşımı savunmasının esasa cevap süresi içinde bildirilmesi gereklidir. Ancak, 20.12.1974 gün ve 6155-17127 sayılı daire kararında da belirtildiği veçhile (bu karar için de yukarıda anılan dergi, sayfa 637 ve devamına bakınız); savunma nedenlerinin ve savunma nedenlerinden olan zamanaşımının yasanın öngördüğü cevap süresi geçtikten sonra ileri sürülmesi, diğer bir ifade ile (savunmanın genişletilmesi), bazı kayıt ve şartlarla mümkündür (HUMK. 202/11). Bu tek şart, savunmanın genişletilmesine karşı tarafın (hasmın) muvafakatidir. Eğer karşı taraf savunmanın genişletilmesine muvafakat etmez ve dolayısıyla (savunmanın genişletildiği) yollu bir itirazda bulunursa, o takdirde ancak mahkemenin ileri sürülen savunma nedenlerini (bu arada zamanaşımı savunmasını) incelemesi olanağı yoktur; bu durumda ise mahkeme hemen savunma nedenlerini reddetmelidir. Usulün 202. 187. ve 188. maddelerinin birlikte incelemesinden çıkan sonuç budur. Özetle belirtmek gerekirse, savunmanın genişletildiği itirazı ile karşılaşamadığı sürece zamanaşımı savunmasının geç ileri sürülmesi, incelenmesine engel değildir.
Hemen belirtmelidir ki, gerek İş Kanunu`nda, gerekse Borçlar Kanununda, kıdem ve ihbar tazminatı alacakları için özel bir zamanaşımı süresi öngörülmemiştir.

Uygulama ve öğretide kıdem tazminatı ve ihbar tazminatına ilişkin davalar, hakkın doğumundan itibaren, Borçlar Kanunu`nun 125. maddesi uyarınca on yıllık zamanaşımına tabi tutulmuştur. Keza tazminat niteliğinde olmaları nedeni ile sendikal tazminat, kötüniyet tazminatı, işe başlatmama tazminatı, 4857 sayılı İş Kanunu`nun 5. maddesindeki eşit işlem borcuna aykırılık nedeni ile tazminat, 26/2. maddesindeki tarafların maddi ve manevi-tazminat, 28. maddede belgenin zamanında verilmemesinden kaynaklanan tazminat, 31/son maddesi uyarınca askerlik sonrası işe almama nedeni ile öngörülen tazminat istekleri 10 yıllık zamanaşımına tabidir.

Bu noktada, zamanaşımı başlangıcına esas alınan kıdem tazminatı ve ihbar tazminatı hakkının doğumu ise, işçi açısından hizmet aktinin feshedildiği tarihtir.

Zamanaşımı, harekete geçememek, istemde bulunamamak durumunda bulunan kimsenin aleyhine işlemez. Bir hakkın, bu bağlamda ödence isteminin doğmadığı bir tarihte, zamanaşımının başlatılması hakkın istenmesini ve elde edilmesini güçleştirir, hatta olanaksız kılar.

İşveren ve işçi arasındaki hukuki ilişki iş sözleşmesine dayanmaktadır, işçinin sözleşmeye aykırı şekilde işverene zarar vermesi halinde, işverenin zararının tazmini amacı ile açacağı dava Borçlar Kanununun 125. maddesi uyarınca 10 yıllık zaman aşımına tabidir.

İşverenin, işçiye hataen ödediğini iddia ettiği kıdem ve ihbar tazminatı ile diğer işçilik alacaklarını geri verilmesi yönündeki istemi BK.nun 66. maddesi hükmü uyarınca, bir yıllık zamanaşımına tabidir. Zamanaşımının başlangıcı işverenin geri alma hakkını öğrendiği tarihten itibaren başlar. Resmi kuruluşlarda bu zamanaşımı başlangıcı yetkili makamın öğrenme tarihidir.

4857 sayılı kanundan daha önce yürürlükte bulunan 1475 sayılı kanunda ücret alacaklarıyla ilgili olarak özel bir zamanaşımı süresi öngörülmediği halde, 4857 sayılı İş Kanunun 32/8. maddesinde işçi ücretinin 5 yıllık özel bir zamanaşımı süresine tabi olduğu açıkça belirtilmiştir. Ancak bu kanundan önce tazminat niteliğinde olmayan, ücret niteliği ağır basan işçilik alacaklarının, Borçlar Kanununun 126/1. maddesi uyarınca beş yıllık zamanaşımına tabi olacağı tartışmasız öğreti ve uygulama tarafından kabul edilmiştir.

TTK.nun 1259. maddesinin 1. fıkrasında yazılı bir yıllık zamanaşımı, aynı Kanunun 1235. maddesi uyarınca gemi adamlarının hizmet ve iş mukavelelerinden doğan alacaklarının bir rüçhan hakkı olarak gemi bedeli üzerindeki talebi ile ilgili olup genel anlamda, hizmet ve iş mukavelelerinden doğan ücret alacaklarının BK.nun 126. maddesi uyarınca beş yıllık zamanaşımına tabidir.
Kanundaki zamanaşımı süreleri, BK.`nun 127.maddesi gereğince “tarafların iradeleri ile değiştirilemez.

İş sözleşmesi devam ederken kullanılması gereken ve İş Sözleşmesinin feshi ile alacak niteliği doğan yıllık izin ücreti alacağının zamanaşımı süresinin fesih tarihinden başlatılması gerekir (HGK. 5.7.2000 gün ve 2000/9-1079 E. – 2000/1103 K.)

Sözleşmeden doğan alacaklarda zamanaşımı alacağın muaccel olduğu tarihten başlar. (BK.m.128). BK.nun 101. maddesince, borcun muaccel olması, ifa zamanının gelmiş olmasını ifade eder. Borcun ifası henüz istenemiyorsa muaccel bir borçtan da söz edilemez.

Müteselsilen borçlu olan kişilerin birbirlerine rücuunu ve bunun zamanaşımını aralarındaki hukuki ilişkinin niteliği düzenler. Zira müteselsilen borçluluk muhtelif hukuki ilişkiler sonucu doğabilir. Ancak rücu hangi hukuki ilişki veya yasal nedenle doğmuş olursa olsun; rücü zamanaşımı rücua neden olan ödemenin yapıldığı andan itibaren işlemeye başlar ve bu zamanaşımı süresi de, yukarıda açıklandığı üzere, ödemeyi yapan ve rücu eden ile edilen kişi arasındaki hukuki ilişkiye göre saptanır.

Borçlar Kanununun 128. maddesi ile zamanaşımının nasıl hesaplanacağı belirtilmiştir. Bu maddenin birinci fıkrası, zamanaşımının alacağın muaccel olduğu zamanda başlayacağı esasını kural olarak getirmiştir. Belirtmek gerekir ki, borç belirli bir vadeye bağlanmış ise bu vadenin bittiği tarihte muacceliyet kesbedeceğinden aynı Yasanın 130. maddesi hükmü gözönünde tutularak zamanaşımı süresinin dolup dolmadığının hesap edilmesi gerekir. Kanun koyucu burada borçlunun temerrüde düşürülmesi esasından ayrılarak alacağın muaccel olmasını kafi görmüştür. Zamanaşımının başlaması için ayrıca borçlunun sözü geçen Yasanın 101. maddesinde yazılı şekilde temerrüde düşürülmesine lüzum yoktur.

Alacağın muacceliyeti bir ihbar vukuuna tabi olan halleri 128. maddenin 2. fıkrası düzenlemiştir. Bu hükme göre zamanaşımı haberin verilebileceği günden itibaren işlemeye başlayacaktır. Kanun) koyucu burada haberin verileceği değil, verilebileceği günün zamanaşımına başlangıç olarak kabul edilmesi gerekeceğini öngörmüştür. O halde, bu durumda zamanaşımının başlayabilmesi için fiilen haberin verilmesi şart olmayıp verilmesi mümkün olan zamanın tesbitini yeterli görmüştür. Haber verebilme ihtiyari bir olaydır.

Bu husus alacaklı tarafa bırakılmış ise alacaklı verdiği tarihten itibaren bu hakkını kullanma olanağına her zaman sahiptir. Yani verdiği tarihten itibaren her zaman borçluya verdiği şeyin ödenmesi için ihbar yapabilir. Bu itibarla borçlunun temerrüt haline düşürülüp düşürülmediği ve fiili ihbarın” yapılıp yapılamadığı hususları araştırılmadan ödenmesi ihbar yapılması esasına bağlı borç ilişkilerinde zamanaşımının bu haberin verilebileceği yani para ve diğer alacakların verildiği tarihin zamanaşımına başlangıç olarak alınması gerekir.
Borçlar Kanunun 131. maddesi gereğince asıl alacak zamanaşımına uğradığından faiz ve diğer ek haklarda zamanaşımına, uğrar. Diğer bir deyişle faiz alacağı asıl alacağın tabi olduğu zamanaşımına tabi olur. Borçlar Kanununun 133/2. maddesince alacaklının dava açmasıyla zamanaşımı kesilir. Ancak zaman aşımının kesilmesi sadece dava konusu alacak için söz konusudur.

Kısmi bir dava açılması halinde alacağın yalnız o kısım için zamanaşımı kesilir. Dava dışı kalan bölümü hakkında, zamanaşımı işlemeye devam eder.

Borçlar Kanununun 132/4. maddesinde “Hizmet mukavelesinin devam ettiği müddetçe hizmetçilerin, istihdam edenlere karşı olan alacakları hakkında” zamanaşımının işlemeyeceği ve duracağı belirtilmiş ve hizmetçi” terimi kullanılmıştır. Bu maddenin iş sözleşmesiyle bağlı her kişiye uygulanması olanağı yoktur. Hizmetçiden kastedilen; kendisine ev işleri için ücret ödenen, iş sahibiyle aynı evde yatıp kalkan, aileden biriymiş gibi ev halkı ile sıkı ilişkileri olan kimsedir.

Borçlar Kanununun 133. maddesinde zamanaşımını kesen nedenler sınırlama getirmeksizin gösterilmiştir. Bunlardan borçlunun borcunu ikrar etmesi (alacağı tanıması), bu nedenlerden biridir. Borcun tanınması, tek yanlı bir irade bildirimi olup; borçlunun, kendi borcunun devam etmekte olduğunu kabul anlamındadır. Borç ikrarının sonuç doğurabilmesi için, eylem yeteneğine ve malları üzerinde tasarruf yetkisine sahip olan borçlunun veya yetkili kıldığı vekilinin, bu iradeyi alacaklıya yöneltmiş bulunması ve ayrıca zamanaşımı süresinin dolmamış olması gerekir. Gerçekte de borç ikrarı, ancak, işlemekte olan zamanaşımını keser; farklı anlatımla zamanaşımı süresinin tamamlanmasından sonraki borç ikrarının kesme yönünden bir sonuç doğurmayacağından kuşku ve duraksamaya yer olmamalıdır. Bu bağlamda BK. 139. maddesinden de söz edilmesi zorunludur.

Borçlar Kanununun 139. maddesi zamanaşımından feragatı düzenlenmiştir. Anılan maddeye göre, borçlunun zamanaşımı defini ileri sürme hakkından önceden feragati geçersizdir. Önceden feragatten amaç, sözleşme yapılmadan önce veya yapılırken vaki feragattir. Oysa daha sonra vazgeçmenin geçersiz sayılacağına ilişkin yasada herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. O nedenle borç zamanaşımına uğradıktan sonra borçlu zamanaşımı defini ileri sürmekten feragat edebilir. Zira, burada doğmuş bir defi hakkından feragat söz konusudur ve hukuken geçerlidir. Bu feragat; borçlunun, ileride dava açılması halinde zamanaşımı definde bulunmayacağını karşılıklı olarak yapılan feragat anlaşmasıyla veya tek yanlı iradesini açıkça bildirmesiyle veyahut bu anlama gelecek iradeye delalet edecek bir işlem yapmasıyla mümkün olabileceği gibi, açılmış bir davada zamanaşımı definde bulunmamasıyla veya defi geri almasıyla da mümkündür.

Zamanaşımı süresinin dolmasından sonra alacaklıya yöneltilen borç ikrarının, zamanaşımı definden zımni (örtülü) feragat anlamına geldiği, öğretideki baskın görüşlerle ve yargı inançlarıyla da; doğrulanmaktadır. (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu`nun 19.11.1963 T. 592,4-6419 sayılı kararı) Dahası, zamanaşımı süresinin dolmasından sonra alacaklıya karşı bir; borç ikrarında bulunan borçlunun da bu borç ikrarına dayanılarak açılan davada zamanaşımı defini ileri sürmesi çelişkili davranış yasağını oluşturur ve MK. md. 2. ye aykırıdır. Hukuken korunamaz (HGK. 23.2.2000 gün ve 2000/15-71 E. – 2000/116 K).

Borçlar Kanununun 133/2. maddesi hükmü uyarınca, dava açılması veya icra takibi yapılması zamanaşımını kesen nedenlerdendir. Borçlar Kanununun 135. maddesi ise, zamanaşımının kesilmesi halinde yeni bir sürenin işlemesi gerektiğini açıkça belirtmiştir. Madde açıkça düzenlemediğinden ihtiyati tedbir istemi ile mahkemeye başvurma veya işçilik alacaklarının tespiti ve ödenmesi için Bölge Çalışma İş Müfettişliğine şikayette bulunma zamanaşımını kesen nedenler olarak kabul edilemez. Ancak işverenin şikayet üzerine Bölge Çalışma Müdürlüğünde alacağı ikrar etmesi, zamanaşımını kesen bir neden olacaktır.
Zamanaşımı, dava devam ederken iki tarafın yargılamaya ilişkin her işleminden ve hakimin her emir ve hükmünden itibaren yeniden işlemeye başlar ve kesilmeden itibaren yeni bir süre işler (BK.m.135-136).

Borçlar Kanununun 133/2. maddesi gereğince takas defi zamanaşımını keser ve 136. maddesi gereğince de dava devam ettiği sürece hakimin her emir ve hükmünden itibaren yeniden işlemeye başlar.

Borçlar Kandınım 134. madde hükmü, “Müruruzaman müteselsilen borçlu olanlardan veya taksimi kabil solmayan bir borcun müşterek borçlularından birine karşı katedilmiş olunca diğerlerine karşı da katedilmiş olur” kuralını içermektedir. Bu maddeye göre, müteselsil borçlulardan birine karşı zamanaşımının kesilmesi diğer müteselsil borçlulara karşı da zamanaşımını keser.

Bu hükmün haksız fiillerden doğan müteselsil sorumlulukta sadece tam teselsülde yani Borçlar Kanunu md.50`ye dayanan müteselsil sorumlulukta uygulama bulacağı; buna karşın eksik teselsülde yani Borçlar Kanunu md.51`e dayanan müteselsil sorumlulukta uygulama bulmayacağı kabul edilmelidir. Yine halefiyette borçlu alacaklının yerine geçtiğinden, alacaklının alacak hakkının tabi olduğu zamanaşımı süresinden yararlanır. Bunun sonucu olarak halefıyetten yararlanan rücu hakkı sahibinin, diğer borçlulara rücu hakkı alacaklının sahip olduğu zamanaşımı süresinden yararlanır.

Borçlar Kanununun 137. maddesinde hangi hallerde zamanaşımına ilaveten 60 günlük munzam müddetten yararlanılacağı sınırlı bir biçimde sayılmış, ayrıca sayılan hususlardan dolayı daha önce davanın reddedilmiş olması koşulu öngörülmüştür. Bu düzenlemede davanın açılmamış sayılma ile sonuçlanması haline yer verilmemiştir.

5521 sayılı; İş Mahkemeleri Kanununun 7. maddesinde İş Mahkemelerinde sözlü yargılama usulü uygulanır. Bu nedenle zamanaşımı defi ilk oturuma kadar ve en geç ilk oturumda yapılabilir.
Dava konusunun ıslah yoluyla arttırılması durumunda ıslah dilekçesinin tebliğini izleyen ilk oturuma kadar ya da ilk oturumda yapılan zamanaşımı defi de ıslaha konu alacaklar yönünden hüküm ifade eder.

Somut olayda; davacının bilirkişi raporunun sunulmasından sonra 10.8.2007 tarihli dilekçe ile dava dilekçesini ıslah ederek dava konu miktarı artırması üzerine davalı işveren 29.11.2007 tarihli dilekçe zamanaşımı definde bulunmuştur. Davacı zamanaşımının süresinde yapılmadığını ileri sürmüş ise de, ıslahı takip eden ilk oturumda davalının ileri sürdüğü zamanaşımı definin ıslahla arttırılan miktar bakımından süresinde yapıldığı kabul edilmelidir. Mahkemece fazla mesai ve genel tatil alacakları yönünden davalının zamanaşımı defi değerlendirilmeden hüküm kurulmuş olması hatalı olmuştur.

SONUÇ: Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebepten BOZULMASINA, oybirliği ile karar verildi.

Y.9.H.D. 23.2.2010 E.2008/16925 – K.2010/4730

PicLensButton Y9HD 23.2.2010 E.2008/16925 – K.2010/4730

Y9HD 23.2.2010 E.2010/4154 – K.2010/4666


 Y9HD 23.2.2010 E.2010/4154 – K.2010/4666

– Zamanaşımı (Davanın Islahında)

– Islah (Zamanaşımı Def`İ Yönünden)

– Zamanaşımı Def`İ (İş Hukukunda Ve Borçlar Hukukunda)

– Zamanaşımı Süreleri

– Zamanaşımından Feragat

– Kısmi Dava (Zamanaşımı)

– Eksik Borç (Zamanaşımı)

– Borç İkrarı (Zamanaşımının Kesilmesi) –

BK.50,51,66,101,125,126,127,128/1-2,130,131,132/4, 133,133/2,134,135,136,137,139 – HUMK.83,84,125,187,188, 202/11 – 1475 Sa.Ka.14 – İK.5,7,26/2,28,31/son – TTK.1235,1259/1 – 5521 Sa.Ka.7 –

Kısmi davada fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmuş olması, saklı tutulan kesim için zamanaşımını kesmez, zamanaşımı, alacağın yalnız kısmi dava konusu yapılan miktar için kesilir.
Davacının ıslah yoluyla kısmi dava konusu yaptığı miktarları, bilirkişi raporu doğrultusunda arttırmasından sonra davalılar vekili zamanaşımı def`in de bulunmuştur.
Islah tarihi itibariyle zamanaşımına uğrayan miktar söz konusu olup davacının davasını ıslah etmesiyle davanın bu yeni şekline göre davalı zamanaşımı def`inde bulunabilir.
Bu sebeple yapılacak iş, ıslah tarihinden itibaren geriye doğru 5 yıllık süre içinde zamanaşımına uğrayan alacak miktarı yönünden bilirkişiden ek rapor almaktan ibarettir. Islahtan sonra yapılan zamanaşımı savunması değerlendirilmeden sonuca gidilmesi hatalıdır.

DAVA ve KARAR:

Davacı, ihbar, kıdem tazminatı, fazla mesai, izin ücreti, ücret ve genel tatil ücret alacağının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.

Yerel Mahkeme, isteği kısmen hüküm altına almıştır.

Hüküm süresi içinde davalı İçişleri Bakanlığı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi K. Keleş tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

YARGITAY 9. HUKUK DAİRESİ KARARI:

Taraflar arasında işçilik alacaklarının zamanaşımına uğrayıp uğramadığı konusunda uyuşmazlık bulunmaktadır.

Zamanaşımı, alacak hakkının belli bir süre kullanılmaması yüzünden dava edilebilme niteliğinden yoksun kalabilmesini ifade eder. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere zamanaşımı, alacak hakkını sona erdirmeyip sadece onu “eksik bir borç” haline dönüştürür ve “alacağın dava edilebilme özelliği”ni ortadan kaldırır.

Bu itibarla zamanaşımı savunması ileri sürüldüğünde, eğer savunma gerçekleşirse hakkın dava edilebilme niteliği ortadan kalkacağından, artık mahkemenin işin esasına girip onu da incelemesi mümkün değildir.

Uygulamada, fazlaya ilişkin hakların saklı tutulması, dava açma tekniği bakımından, tümü ihlal ya da inkar olunan hakkın ancak bir bölümünün dava edilmesi, diğer bölümüne ait dava ve talep hakkının bazı nedenlerle geleceğe bırakılması anlamına gelir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu benimsenmiş ilkeye göre, kısmi davada fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmuş olması, saklı tutulan kesim için zamanaşımını kesmez, zamanaşımı, alacağın yalnız kısmi dava konusu yapılan miktar için kesilir.

Zamanaşımı, bir maddi hukuk kurumu değildir. Diğer bir anlatımla zamanaşımı, bir borcu doğuran, değiştiren ortadan kaldıran bir olgu olmayıp, salt doğmuş ve var olan bir hakkın istenmesini ortadan kaldıran bir savunma aracıdır. Bu bakımdan zamanaşımı alacağın varlığını değil, istenebilirliğini ortadan kaldırır. Bunun sonucu olarak da, yargılamayı yapan yargıç tarafından yürüttüğü görevinin bir gereği olarak kendiliğinden gözönünde tutulamaz. Borçlunun böyle bir olgunun var olduğunu, yasada öngörülen süre ve usul içinde ileri sürmesi zorunludur.

Demek oluyor ki zamanaşımı, borcun doğumu ile ilgili olmayıp istenmesini, önleyen bir savunma olgusudur. Şu durumda zamanaşımı, savunması ileri sürülmedikçe, istemin konusu olan hakkın var olduğu ve kabulüne karar verilmesinde hukuksal ve yasal bir engel bulunmamaktadır.

İşte bundan dolayı, yasalarda öngörülen zamanaşımı sürelerinin işlemeye başlayabilmesi için öncelikle talep konusu hakkın istenebilir bir konuma, duruma gelmesi gerekmektedir. Yasalarda hakkın istenebilir konumuna, diğer bir anlatımla yerine getirilmesinin gerektiği güne, ödeme günü denmektedir. Bir hak, var olsa bile, o hakkın istenmesi için gerekli koşullar gerçekleşmedikçe istenemez.

Bilindiği gibi zamanaşımı, alacak hakkının belli bir süre kullanılmaması yüzünden dava edilebilme niteliğinden yoksun kalabilmesini ifade eder. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere zamanaşımı, alacak hakkını sona erdirmeyip sadece onu “eksik bir borç” haline dönüştürür ve “alacağın dava edilebilme özelliği”ni ortadan kaldırır.

Bu itibarla zamanaşımı savunması ileri sürüldüğünde, eğer savunma gerçekleşirse hakkın dava edilebilme niteliği ortadan kalkacağından, artık mahkemenin işin esasına girip onu da incelemesi mümkün değildir.

Genel olarak savunma nedenlerinin ve bu arada zamanaşımı savunmasının esasa cevap süresi içinde bildirilmesi gereklidir. Ancak, 20.12.1974 gün ve 6155 – 17127 sayılı daire kararında da belirtildiği veçhile (bu karar için de yukarıda anılan dergi, s.637 ve devamına bakınız); savunma nedenlerinin ve savunma nedenlerinden olan zamanaşımının yasanın öngördüğü cevap süresi geçtikten sonra ileri sürülmesi, diğer bir ifade ile (savunmanın genişletilmesi), bazı kayıt ve şartlarla mümkündür (HUMK.202/11). Bu tek şart, savunmanın genişletilmesine karşı tarafın (hasmın) muvafakatidir.
Eğer karşı taraf savunmanın genişletilmesine muvafakat etmez ve dolayısıyla (savunmanın genişletildiği) yollu bir itirazda bulunursa, o takdirde ancak mahkemenin ileri sürülen savunma nedenlerini (bu arada zamanaşımı savunmasını) incelemesi olanağı yoktur; bu durumda ise mahkeme hemen savunma nedenlerini reddetmelidir. Usulün 202., 187. ve 188. maddelerinin birlikte incelemesinden çıkan sonuç budur.

Özetle belirtmek gerekirse, savunmanın genişletildiği itirazı ile karşılaşılmadığı sürece zamanaşımı savunmasının geç ileri sürülmesi, incelenmesine engel değildir.

Hemen belirtmelidir ki, gerek İş Kanunu`nda, gerekse Borçlar Kanunu`nda, kıdem ve ihbar tazminatı alacakları için özel bir zamanaşımı süresi öngörülmemiştir.

Uygulama ve öğretide kıdem tazminatı ve ihbar tazminatına ilişkin davalar, hakkın doğumundan itibaren, Borçlar Kanunu`nun 125. maddesi uyarınca on yıllık zamanaşımına tabi tutulmuştur. Keza tazminat niteliğinde olmaları nedeni ile sendikal tazminat, kötüniyet tazminatı, işe başlatmama tazminatı, 4857 sayılı İş Kanunu`nun 5. maddesindeki eşit işlem borcuna aykırılık nedeni ile tazminat, 26/2. maddesindeki tarafların maddi ve manevi tazminat, 28. maddede belgenin zamanında verilmemesinden kaynaklanan tazminat, 31/son maddesi uyarınca askerlik sonrası işe almama nedeni ile öngörülen tazminat istekleri 10 yıllık zamanaşımına tabidir.

Bu noktada, zamanaşımı başlangıcına esas alınan Kıdem Tazminatı ve İhbar Tazminatı hakkının doğumu ise, işçi açısından hizmet aktinin feshedildiği tarihtir.

Zamanaşımı, harekete geçememek, istemde bulunamamak durumunda bulunan kimsenin aleyhine işlemez. Bir hakkın, bu bağlamda ödence isteminin doğmadığı bir tarihte, zamanaşımının başlatılması hakkın istenmesini ve elde edilmesini güçleştirir, hatta olanaksız kılar.

İşveren ve işçi arasındaki hukuki ilişki iş sözleşmesine dayanmaktadır, işçinin sözleşmeye aykırı şekilde işverene zarar vermesi halinde, işverenin zararının tazmini amacı ile açacağı dava Borçlar Kanununun 125. maddesi uyarınca 10 yıllık zamanaşımına tabidir.

İşverenin, işçiye hataen ödediğini iddia ettiği kıdem ve ihbar tazminatı ile diğer işçilik alacaklarını geri verilmesi yönündeki istemi BK.nun 66. maddesi hükmü uyarınca, bir yıllık zamanaşımına tabidir. Zamanaşımının başlangıcı işverenin geri alma hakkını öğrendiği tarihten itibaren başlar. Resmi kuruluşlarda bu zamanaşımı başlangıcı yetkili makamın öğrenme tarihidir.

4857 sayılı kanundan daha önce yürürlükte bulunan 1475 sayılı kanunda ücret alacaklarıyla ilgi olarak özel bir zamanaşımı süresi öngörülmediği halde, 4857 sayılı İş Kanunu`nun 32/8. maddesinde işçi ücretinin 5 yıllık özel bir zamanaşımı süresine tabi olduğu açıkça belirtilmiştir. Ancak bu kanundan önce tazminat niteliğinde olmayan, ücret niteliği ağır basan işçilik alacaklarının, Borçlar Kanunu`nun 126/1. maddesi uyarınca beş yıllık zamanaşımına tabi olacağı tartışmasız öğreti ve uygulama tarafından kabul edilmiştir.

TTK.nun 1259. maddesinin 1. fıkrasında yazılı bir yıllık zamanaşımı, aynı Kanunun 1235. maddesi uyarınca gemi adamlarının hizmet ve iş mukavelelerinden doğan alacaklarının bir rüçhan hakkı olarak gemi bedeli üzerindeki talebi ile ilgili olup genel anlamda, hizmet ve iş mukavelelerinden doğan ücret alacaklarının BK.nun 126. maddesi uyarınca beş yıllık zamanaşımına tabidir.

Kanundaki zamanaşımı süreleri, BK.`nun 127. maddesi gereğince “tarafların iradeleri ile değiştirilemez.

İş Sözleşmesi devam ederken kullanılması gereken ve İş Sözleşmesinin feshi ile alacak niteliği doğan yıllık izin ücreti alacağının zamanaşımı süresinin fesih tarihinden başlatılması gerekir (HGK. 5.7.2000 gün ve 2000/9-1079 E. – 2000/1103 K.).

Sözleşmeden doğan alacaklarda zamanaşımı alacağın muaccel olduğu tarihten başlar. (BK.m.128). BK.nun 101. maddesince, borcun muaccel olması, ifa zamanının gelmiş olmasını ifade eder. Borcun ifası henüz istenemiyorsa muaccel bir borçtan da söz edilemez.

Müteselsilen borçlu olan kişilerin birbirlerine rücuunu ve bunun zamanaşımını aralarındaki hukuki ilişkinin niteliği düzenler. Zira müteselsilen borçluluk muhtelif hukuki ilişkiler sonucu doğabilir. Ancak rücu hangi hukuki ilişki veya yasal nedenle doğmuş olursa olsun rücu zamanaşımı rücua neden olan ödemenin yapıldığı andan itibaren işlemeye başlar ve bu zamanaşımı süresi de, yukarıda açıklandığı üzere, ödemeyi yapan ve rücu eden ile edilen kişi arasındaki hukuki ilişkiye göre saptanır.

Borçlar Kanunu`nun 128. maddesi ile zamanaşımının nasıl hesaplanacağı belirtilmiştir. Bu maddenin birinci fıkrası, zamanaşımının alacağın muaccel olduğu zamanda başlayacağı esasını kural olarak getirmiştir. Belirtmek gerekir ki, borç belirli bir vadeye bağlanmış ise bu vadenin bittiği tarihte muacceliyet kesbedeceğinden aynı Yasanın 130. maddesi hükmü gözönünde tutularak zamanaşımı süresinin dolup dolmadığının hesap edilmesi gerekir. Kanun koyucu burada borçlunun temerrüde düşürülmesi esasından ayrılarak alacağın muaccel olmasını kafi görmüştür. Zamanaşımının başlaması için ayrıca borçlunun sözü geçen Yasanın 101. maddesinde yazılı şekilde temerrüde düşürülmesine lüzum yoktur.
Alacağın muacceliyeti bir ihbar vukuuna tabi olan halleri 128. maddenin 2. fıkrası düzenlemiştir. Bu hükme göre zamanaşımı haberin verilebileceği günden itibaren işlemeye başlayacaktır. Kanun koyucu burada haberin verileceği değil, verilebileceği günün zamanaşımına başlangıç olarak kabul edilmesi gerekeceğini öngörmüştür. O halde, bu durumda zamanaşımının başlayabilmesi için fiilen haberin verilmesi şart olmayıp verilmesi mümkün olan zamanın tesbitini yeterli görmüştür. Haber verebilme ihtiyari bir olaydır. Bu husus alacaklı tarafa bırakılmış ise alacaklı verdiği tarihten itibaren bu hakkını kullanma olanağına her zaman sahiptir. Yani verdiği tarihten itibaren her zaman borçluya verdiği şeyin ödenmesi için ihbar yapabilir. Bu itibarla borçlunun temerrüt haline düşürülüp düşürülmediği ve fiili ihbarın yapılıp yapılamadığı hususları araştırılmadan ödenmesi ihbar yapılması esasına bağlı borç ilişkilerinde zamanaşımının bu haberin verilebileceği yani para ve diğer alacakların verildiği tarihin zamanaşımına başlangıç olarak alınması gerekir.

Borçlar Kanunun 131. maddesi gereğince asıl alacak zaman aşımına uğradığından faiz ve diğer ek haklarda zamanaşımına, uğrar. Diğer bir deyişle faiz alacağı asıl alacağın tabi olduğu zamanaşımına tabi olur. Borçlar Kanununun 133/2. maddesince alacaklının dava açmasıyla zamanaşımı kesilir. Ancak zaman aşımının kesilmesi sadece dava konusu alacak için söz konusudur.

Kısmi bir dava açılması halinde alacağın yalnız o kısım için zamanaşımı kesilir. Dava dışı kalan bölümü hakkında, zamanaşımı işlemeye devam eder.

Borçlar Kanununun 132/4. maddesinde “Hizmet mukavelesinin devam ettiği müddetçe hizmetçilerin, istihdam edenlere karşı olan alacakları hakkında” zamanaşımının işlemeyeceği ve duracağı belirtilmiş ve hizmetçi terimi kullanılmıştır. Bu maddenin İş Sözleşmesiyle bağlı her kişiye uygulanması olanağı yoktur. Hizmetçiden kastedilen; kendisine ev işleri için ücret ödenen, iş sahibiyle aynı evde yatıp kalkan, aileden biriymiş gibi ev halkı ile sıkı ilişkileri olan kimsedir.

Borçlar Kanununun 133. maddesinde zamanaşımını kesen nedenler sınırlama getirmeksizin gösterilmiştir. Bunlardan borçlunun borcunu ikrar etmesi (alacağı tanıması), bu nedenlerden biridir. Borcun tanınması, tek yanlı bir irade bildirimi olup; borçlunun, kendi borcunun devam etmekte olduğunu kabul anlamındadır. Borç ikrarının sonuç doğurabilmesi için, eylem yeteneğine ve malları üzerinde tasarruf yetkisine sahip olan borçlunun veya yetkili kıldığı vekilinin, bu iradeyi alacaklıya yöneltmiş bulunması ve ayrıca zamanaşımı süresinin dolmamış olması gerekir. Gerçekte de borç ikrarı, ancak, işlemekte olan zamanaşımını keser; farklı anlatımla zamanaşımı süresinin tamamlanmasından sonraki borç ikrarının kesme yönünden bir sonuç doğurmayacağından kuşku ve duraksamaya yer olmamalıdır. Bu bağlamda BK.139. maddesinden de söz edilmesi zorunludur.

Borçlar Kanununun 139. maddesi zamanaşımından feragati düzenlenmiştir. Anılan maddeye göre, borçlunun zamanaşımı defini ileri sürme hakkından önceden feragati geçersizdir. Önceden feragatten amaç, sözleşme yapılmadan önce veya yapılırken vaki feragattir. Oysa daha sonra vazgeçmenin geçersiz sayılacağına ilişkin yasada herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. O nedenle borç zamanaşımına uğradıktan sonra borçlu zamanaşımı defini ileri sürmekten feragat edebilir. Zira, burada doğmuş bir defi hakkından feragat söz konusudur ve hukuken geçerlidir. Bu feragat; borçlunun, ileride dava açılması halinde zamanaşımı definde bulunmayacağını karşılıklı olarak yapılan feragat anlaşmasıyla veya tek yanlı iradesini açıkça bildirmesiyle veyahut bu anlama gelecek iradeye delalet edecek bir işlem yapmasıyla mümkün olabileceği gibi, açılmış bir davada zamanaşımı definde bulunmamasıyla veya defi geri almasıyla da mümkündür.

Zamanaşımı süresinin dolmasından sonra alacaklıya yöneltilen borç ikrarının, zamanaşımı definden zımni (örtülü) feragat anlamına geldiği, öğretideki baskın görüşlerle ve yargı inançlarıyla da doğrulanmaktadır. (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu`nun 19.11.1963 T. 5924 – 6419 sayılı kararı) Dahası, zamanaşımı süresinin dolmasından sonra alacaklıya karşı bir borç ikrarında bulunan borçlunun da bu borç ikrarına dayanılarak açılan davada zamanaşımı defini ileri sürmesi çelişkili davranış yasağını oluşturur ve MK. md. 2. ye aykırıdır. Hukuken korunamaz (HGK. 23.2.2000 gün ve 2000/15-71 E. – 2000/116 K.).

Borçlar Kanunu`nun 133/2. maddesi hükmü uyarınca, dava açılması veya icra takibi yapılması zamanaşımını kesen nedenlerdendir. Borçlar Kanunu`nun 135. maddesi ise, zamanaşımının kesilmesi halinde yeni bir sürenin işlemesi gerektiğini açıkça belirtmiştir. Madde açıkça düzenlemediğinden ihtiyati tedbir istemi ile mahkemeye başvurma veya işçilik alacaklarının tespiti ve ödenmesi için Bölge Çalışma İş Müfettişliğine şikayette bulunma zamanaşımını kesen nedenler olarak kabul edilemez. Ancak işverenin şikayet üzerine Bölge Çalışma Müdürlüğünde alacağı ikrar etmesi, zamanaşımını kesen bir neden olacaktır.

Zamanaşımı, dava devam ederken iki tarafın yargılamaya ilişkin her işleminden ve hakimin her emir ve hükmünden itibaren yeniden işlemeye başlar ve kesilmeden itibaren yeni bir süre işler (BK.m.135-136).

Borçlar Kanununun 133/2. maddesi gereğince takas defi zamanaşımını keser ve 136. maddesi gereğince de dava devam ettiği sürece hakimin her emir ve hükmünden itibaren yeniden işlemeye başlar.

Borçlar Kanunu`nun 134. madde hükmü, “Müruruzaman müteselsilen borçlu olanlardan veya taksimi kabil olmayan bir borcun müşterek borçlularından birine karşı katledilmiş olunca diğerlerine karşı da katledilmiş olur” kuralını içermektedir. Bu maddeye göre, müteselsil borçlulardan birine karşı zamanaşımının kesilmesi diğer müteselsil borçlulara karşı da zamanaşımını keser.

Bu hükmün haksız fiillerden doğan müteselsil sorumlulukta sadece tam teselsülde yani Borçlar Kanunu md.50`ye dayanan müteselsil sorumlulukta uygulama bulacağı; buna karşın eksik teselsülde yani Borçlar Kanunu md.51`e dayanan müteselsil sorumlulukta uygulama bulmayacağı kabul edilmelidir. Yine halefiyette borçlu alacaklının yerine geçtiğinden, alacaklının alacak hakkının tabi olduğu zamanaşımı süresinden yararlanır. Bunun sonucu olarak halefiyetten yararlanan rücu hakkı sahibinin, diğer borçlulara rücu hakkı alacaklının sahip olduğu zamanaşımı süresinden yararlanır.

Borçlar Kanunu`nun 137. maddesinde hangi hallerde zamanaşımına ilaveten 60 günlük munzam müddetten yararlanılacağı sınırlı bir biçimde sayılmış, ayrıca sayılan hususlardan dolayı daha önce davanın reddedilmiş olması koşulu öngörülmüştür. Bu düzenlemede davanın açılmamış sayılma ile sonuçlanması haline yer verilmemiştir.

5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu`nun 7. maddesinde İş Mahkemelerinde sözlü yargılama usulü uygulanır. Bu nedenle zamanaşımı defi ilk oturuma kadar ve en geç ilk oturumda yapılabilir.

Dava konusunun ıslah yoluyla arttırılması durumunda ıslah dilekçesinin tebliğini izleyen ilk oturuma kadar ya da ilk oturumda yapılan zamanaşımı defi de ıslaha konu alacaklar yönünden hüküm ifade eder.

Somut olayda Mahkemece verilen 6.12.2007 tarih ve 2006/248 E. – 2007/655 K. sayılı karar Dairemizin 25.6.2009 tarihi 2008/2645 E. 2009/18119 K. sayılı ilamı ile ıslah ile arttırılan kısımlar için fazla çalışına ücreti alacağı yönünden ileri sürülen zamanaşımı definin değerlendirilmesi gerekliliğinden ve işveren tarafından yapılan kısmi ödemenin dava konusu işçilik alacaklarından mahsubu noktalarından bozulmuştur.

Mahkemece bozma ilamına uyulmasına rağmen davalının zamanaşımı define ilişkin bozma gereklerinin yerine getirilmemesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ: Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebepten BOZULMASINA, oybirliği ile karar verildi.

Y.9.H.D. 23.2.2010 E.2010/4154 – K.2010/4666

PicLensButton Y9HD 23.2.2010 E.2010/4154 – K.2010/4666

Y1CD 23.2.2010 E.2009/3411 – K.2010/1063


 Y1CD 23.2.2010 E.2009/3411 – K.2010/1063

– Haksız Tahrik (Maktulün İşi İle İlgili İkazları)

– Maktulün İşi İle İlgili İkazları (Haksız Tahrik) –

TCK.29,81

Maktulün işi ile ilgili ikazlarından ibaret eylemi haksız tahrik oluşturmaz.

DAVA ve KARAR:

Selahattin`i kasten öldürmekten sanık Ali`nin yapılan yargılanması sonunda; hükümlülüğüne ilişkin (MUĞLA) İkinci Ağır Ceza Mahkemesi`nden verilen 12.9.2008 gün ve 417/214 sayılı hükmün Yargıtay`ca incelenmesi sanık ve müdahiller vekili taraflarından istenilmiş, sanık duruşma da talep etmiş olduğundan dava dosyası C. Başsavcılığından tebliğname ile dairemize gönderilmekle; sanığın duruşmaya müdafii göndermemesi nedeniyle duruşmasız olarak incelendi ve aşağıdaki karar tesbit edildi:

YARGITAY 1. CEZA DAİRESİ KARARI:

Toplanan deliller karar yerinde incelenip, sanığın adam öldürme suçunun sübutu kabul, oluşa ve soruşturma sonuçlarına uygun şekilde suç niteliği tayin, takdiri cezayı azaltıcı sebebinin niteliği takdir kılınmış, savunması inandırıcı gerekçelerle reddedilmiş, incelenen dosyaya göre verilen hükümde bozma nedeni dışında isabetsizlik görülmemiş olduğundan, sanık ve müdafiinin sübuta, müdahiller vekilinin sair nedenlere dayanan ve yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddine,

Ancak;

Maktulün şef olduğu otelde sanığın masör olarak çalıştığı ve görev yerinden ayrılarak maktulün sorumluluk alanında gevezelik yaptığı için maktul tarafından uyarıldığı, hatta bu nedenle otel sahibi tarafından sanığın işten atıldığı, işten ayrılmasından maktulü sorumlu tutan sanığın olay günü maktul ile karşılaşınca otopsi raporunda belirtildiği şekilde maktulü kafasından darp ederek öldürdüğü olayda; maktulün işi ile ilgili ikazlardan ibaret eyleminin haksız tahrik oluşturmayacağı ve maktulden kaynaklanan haksız tahrik oluşturan eylemlerin bulunmadığı gözetilmeksizin, haksız tahrik hükmü uygulanmak suretiyle eksik ceza tayini,

SONUÇ: Bozmayı gerektirmiş, sanık müdafiinin ve müdahiller vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden, hükmün tebliğnamedeki düşünce hilafına BOZULMASINA, oybirliği ile karar verildi.

Y.1.C.D. 23.2.2010 E.2009/3411 – K.2010/1063

PicLensButton Y1CD 23.2.2010 E.2009/3411 – K.2010/1063

Y12HD 23.2.2010 E.2009/28384 – K.2010/4090


 Y12HD 23.2.2010 E.2009/28384 – K.2010/4090

– Yabancı Para Alacağının Tahsiline Dair İlamın Takibe Konulması
– Yabancı Para Alacağının Tahsili
– Yabancı Para Borcunda Faiz –

3095 Sa.Ka.4/a – 818 Sa.Ka.83/son

Takibe konu ilamda yabancı para alacağının, ilamda belirli dava tarihinden itibaren 3095 sayılı Kanun`un 4/a. maddesi dikkate alınarak faiz hesaplanmasına hükmedildiğinden, ilamla alacaklının Borçlar Kanunu`nun 83/son maddesinde belirtilen tercih hakkı ortadan kaldırılmış ve borcun ödenme şekli hükme bağlanmıştır.

Bu nedenle hükmedilen asıl alacağa, dava tarihinden takip tarihine kadar yabana para cinsinden faiz tahakkuk ettirildikten sonra bulunacak alacağın takip tarihi itibariyle TL.`ye çevrilmesi gerekmektedir.

DAVA ve KARAR:

Mahalli mahkemece verilen kararın onanmasını mutazammın 28.9.2009 tarih, 10853-17033 sayılı Daire ilamının müddeti içinde tashihen tetkiki borçlu vekili tarafından istenmesi üzerine, bu işle ilgili dosya mahallinden Daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

YARGITAY 12. HUKUK DAİRESİ KARARI:

Borçlar Kanunu`nun 83/son maddesi hükmüne göre, yabancı para borcunun vadesinde ödenmemesi halinde alacaklı, bu borcu vade veya fiili ödeme günündeki rayice göre Türk Parası ile ödenmesini isteyebilir.

Takip dayanağı ilamda, 55.000.- Amerikan Doları`nın dava tarihi olan 24.12.2002 tarihinden itibaren devlet bankalarının dövize uyguladığı en yüksek mevduat faizi ile birlikte davalıdan tahsiline” karar verilmiştir.

Takip talebinde ise 55.000.- Amerikan Doları`nın 24.12.2002 tarihinde geçerli döviz kurundan TL.`ye çevrildiği, bu tarihten 14.7.2008 olan takip tarihine kadar miktarı belirtilmeksizin yasal faiz talep edildiği görülmektedir.

Takibe konu ilamda yabancı para alacağının, ilamda belirli dava tarihinden itibaren 3095 sayılı Kanun`un 4/a. maddesi dikkate alınarak faiz hesaplanmasına hükmedildiğinden, ilamla alacaklının Borçlar Kanunu`nun 83/son maddesinde belirtilen tercih hakkı ortadan kaldırılmış ve borcun ödenme şekli hükme bağlanmıştır. Bu nedenle hükmedilen asıl alacağa, ilam dava tarihinden takip tarihine kadar yabana para cinsinden faiz tahakkuk ettirildikten sonra bulunacak alacağın takip tarihi itibariyle TL.`ye çevrilmesi gerekmektedir.

Mahkemece yaptırılan ve gerekçede yer verilen 20.2.2009 tarihli rapor yukarıda belirtilen ilkelere uygun olup, bu rapor esas alınarak icra emrinin düzeltilmesine karar verilmesi gerekirken, bu raporun yorumlanmasında hataya düşülerek şikayetin reddi yönünde hüküm tesisi isabetsiz olup, hükmün bu nedenlerle bozulması gerekirken onandığı anlaşılmakla, borçlu vekilinin karar düzeltme isteminin kabulü gerekmiştir.

SONUÇ: Borçlu vekilinin karar düzeltme isteminin kabulü ile Dairemizin 28.9.2009 tarih ve 2009/10853 E. – 2009/17033 K. sayılı onama ilamının kaldırılarak mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle BOZULMASINA, oybirliği ile karar verildi.

Y.12.H.D. 23.2.2010 E.2009/28384 – K.2010/4090

PicLensButton Y12HD 23.2.2010 E.2009/28384 – K.2010/4090

Y11HD 23.2.2010 E.2008/5920 – K.2010/2032


 Y11HD 23.2.2010 E.2008/5920 – K.2010/2032

– Taşımacılıkta Bekleme Ücreti (İhtiyari Dava Arkadaşlığı)
– İhtiyari Dava Arkadaşlığı (Hükmün İnfaz Edilebilir Olması Gereği)
– Hükmün İnfaz Edilebilir Olması Gereği (İhtiyari Dava Arkadaşlığı) –

TTK.762

1. Dava, davacı alt taşımacıların sözleşmelisi asıl taşımacı mümeyyiz davalıdan bekleme ücretinin tahsili istemine ilişkindir. Çekişmeli noktalardan biri de, bekleme süresinin başlangıcı ve bitişi ile bekleme ücretinin buna göre hesaplanması gereken miktarına ilişkindir.

2. Dosya kapsamına ve araçların ruhsat fotokopilerine ve iddia ve savunmaya göre, araçlar TIR olmayıp kamyondur. UND.`nin rapora ve hükme esas alınan yazısında TIR`lar ile ilgili bekleme ücreti bildirilmiştir.

Bu durumda mahkemece, davacıların kamyonlarının özellikleri ve tonajları belirtilmek suretiyle UND.`ne yazı yazılarak bekleme ücretlerinin kamyonlar için farklı olup olmadığının sorulmasından sonra gelecek cevaba göre değerlendirme yapılması gerekirken, davacıların araçlarının özellikleri ile uyumlu olmayan anılan cevabi yazıda bildirilen birim fiyatlara göre hesaplama yapan bilirkişi raporunun hükme esas alınması da eksik incelemeye dayalıdır.

3. Öte yandan, davacılar arasında ihtiyari dava arkadaşlığı bulunduğundan, tek başvurma harcı ile açılan davanın bu şekilde sonuçlandırılması doğru olmayıp, ayrı ayrı başvurma harcı alınması, davacıların her birinin istem miktarının açıklattırılması, hak edecekleri alacağın ayrı ayrı belirlenip hüküm altına alınması gerekirken, davacıların ayrı ayrı hak ettikleri alacak miktarlarının toplamının hüküm altına alınması suretiyle infazı mümkün olmayan ve infazda tereddüt doğuracağı muhakkak olan yazılı şekilde hüküm tesisi de bozmayı gerektirmiştir.

DAVA ve KARAR:

Taraflar arasında görülen davada Mersin 1. Asliye Ticaret Mahkemesi`nce verilen 2.11.2007 tarih ve 2001/723 – 2007/311 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi duruşmalı olarak davalılardan Duyan Ulus. Nak. Gıda İth. İhr. İnş. Taah. San. ve Tic. Ltd. Şti. vekili tarafından istenmiş olmakla, temyiz dilekçesinin süresinde verildiği anlaşıldıktan sonra; Dava dosyası için Tetkik Hakimi Salih Çelik tarafından düzenlenen rapor dinlenildikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:

YARGITAY 11. HUKUK DAİRESİ KARARI:

Davacılar vekili, müvekkillerinin kendilerine ait ayrı ayrı kamyonlar ile davalıların yükünü Karadeniz Ereğlisi`nden Bağdat`a karayolu ile taşıdıklarını, 5.6.2001 – 22.6.2001 tarihleri arasında davalıların resmi işlemlerdeki eksikliklerinden dolayı müvekkillerinin beklemek zorunda kaldıklarını, UND. birim fiyatlarına göre 48 saati geçen gecikmelerde ilk 10 gün için 350.- DM., sonraki günler için 250.- DM. olarak teamüller gereğince bekleme ücretine hak kazanan davacıların ihtarlara olumlu yanıt alamadıklarını ileri sürerek, şimdilik 18.000.000.000.- TL.`nın ticari faiziyle birlikte tahsilini talep ve dava etmiştir.

Davalı Assan Hyundai Çelik Ürünleri San. ve Tic. A.Ş. vekili, alt taşıyıcı davacılar ile müvekkili asıl taşıtan arasında taşıma sözleşmesi bulunmadığını, kaldı ki, beklemenin Irak`taki savaş haline dayalı mücbir nedenden kaynaklanmış olabileceğini ve bunu davacıların da öngörebilmeleri gerektiğini savunarak, davanın reddini istemiştir.
Diğer davalı Duyan Ltd. Şti. vekili, bekleme ücretinden alıcının sorumlu olması gerektiğini, beklemede kusurun satıcı ya da alıcıda olduğunu, bekleme ücreti talebinin asıl taşıyıcı olan müvekkiline, alt taşıyıcı olan davacılar tarafından ileri sürülemeyeceğini, asıl ve alt taşıyıcının asıl taşıtan karşısında aynı safta olduklarını, taleplerin muhatabının satıcı ile alıcı olduğunu, kaldı ki talep miktarının da yüksek olduğunu savunarak, davanın reddini istemiştir.
Mahkemece, dosya kapsamına, toplanan kanıtlara ve benimsenen 30.8.2006 tarihli asıl ve 17.5.2006 tarihli ek rapora göre, davacılara ait 18 aracın davalılardan Assan Hyundai Çelik Ürünleri San. ve Tic. A.Ş.`nin tesislerinden yük aldıkları, CMR. taşıma senedi tanzim edenin diğer davalı şirket olduğu ve asıl taşıyıcı konumunda hareket ettiği, davacıların araçlarının alt taşıyıcı olarak plaka numaraları ile taşıma senedinde yer aldığı, yükün teslim tarihinin CMR. senedinde bulunmadığı, sürücülerin pasaport fotokopilerinin dosyada bulunmadığı, boşaltma tarihinin bulunduğu bir belgeye rastlanmadığı, bu durumda normal yol şartlarına göre 7 gün sürmesi gereken taşıma sonunda 48 saat sonrasında başlayan bekleme süresinin UND. birim fiyatlarına göre toplam 61.800 DM. karşılığının 46.059.972.600.- YTL. olarak hesaplandığı, alt taşıyıcı davacılara işi veren asıl taşıyıcı davalı Duyan Ltd. Şti.`nin bundan sorumlu olduğu, asıl taşıtan yük sahibi ile davacılar arasında sözleşme bulunmadığı gerekçesiyle, davanın taleple bağlı kalınarak davalılardan Duyan Ltd. Şti. bakımından kabulüne, diğer davalı bakımından reddine karar verilmiştir. Kararı, davalılardan Duyan Ulus. Nak. Gıda İth. İhr. İnş. Taah. San. ve Tic. Ltd. Şti. vekili temyiz etmiştir.

1- Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına ve dosya kapsamına göre yargılamanın karar başlığında gösterilen 3 no’lu davalı bakımından yürütülmüş olmasına, dava dilekçesinde unvanı “Duyan” kelimesi ile başlayan tek davalının bu unvanının bir iki kelimesinin eksik gösterilmesi temsilcide hata ve bu davalının karar başlığında 2 no’lu davalı olarak gösterilmesinin ise maddi hata olarak kabulü ile karar başlığından 2 no’lu davalının mahallinde çıkartılmasının mümkün bulunmasına, gerçek ve doğru hasım olan 3 no’lu davalının davada temsil edilmiş olmasına ve vekilinin kararı temyiz etmiş bulunmasına, kararın bu davalı bakımından infaz edileceğinin tabii bulunmasına, kısa kararda gerekçeli karardaki 3 no’lu davalının unvanına yer verilmeyip, dava dilekçesinde unvanı yazılı olan davalının gösterilmesi ile yetinilmesinin kısa ve gerekçeli karar arasında çelişki ve farklılık anlamına yorumlanmaması gerekmesine, öte yandan CMR. Konvansiyonu`nun yabancı para üzerinden hüküm verilmesi halinde uygulanması gereken 27. maddesindeki faiz oranının, somut olayda TL. üzerinden hüküm verilmesi karşısında uygulama yeri bulunmamasına göre, mümeyyiz davalı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.

2- Dava, davacı alt taşımacıların sözleşmelisi asıl taşımacı mümeyyiz davalıdan bekleme ücretinin tahsili istemine ilişkindir.

Çekişmeli noktalardan biri de, bekleme süresinin başlangıcı ve bitişi ile bekleme ücretinin buna göre hesaplanması gereken miktarına ilişkindir.

Hükme esas 30.8.2004 tarihli bilirkişi kurulu raporunda, varış tarihlerinin belgelerde yer almadığı, sürücülerin pasaport fotokopilerinin de dosyada bulunmadığı, CMR. taşıma senedinde boşaltma tarihlerinin yabancı dille yazılı olduğu, yükleme ve boşaltma tarihleri belli olmakla birlikte boşaltma mahalline varış tarihlerinin kesin olarak evraklar üzerinde gözükmemesi nedeniyle makul yol süresi + 48 saat serbest bekleme süresi bitimi olarak belirlenen varma tarihi ile taşıma senetlerinde yazılı boşaltma tarihleri arasındaki sürenin bekleme süresi olarak kabul edildiği bildirilerek, UND.`nin 16.12.2002 tarihli cevabı yazısında geçen birim fiyatlara göre bekleme ücreti her araç için ayrı ayrı belirlenip liste halinde rapora eklenmiş ve toplam meblağ gösterilmiştir. CMR. taşıma senetlerinde (bekleme süresinin sonunu gösteren) boşaltma tarihlerinin yabancı dille (arapça) yazılı olduğunun raporda belirtilmesine rağmen, bu belgelerin tercümesi yaptırılmamış olduğundan kaşelerdeki yazı ve tarihlerin ne anlama geldiği, boşaltmayı ve boşaltma tarihini ya da boşaltma yerine varış tarihini gösterip göstermediği denetlenememektedir. Mahkemece de davacılara ait araçların Irak`a giriş ve çıkışlarını ve sürücülerin pasaport fotokopilerini içeren deliller toplandıktan sonra ek rapor için talimat yazılmış olup, bu belgelerden söz edilmeden ve değerlendirme yapılmadan kök rapora atıf yapmakla yetinen ek rapor hükme esas alınmıştır. Oysa ek rapor dahi denetime ve hükmü izlemeye elverişli olmayıp, eksik incelemeye dayalı yazılı şekilde hüküm tesisi doğru olmamıştır.

Diğer yandan dosya kapsamına ve araçların ruhsat fotokopilerine ve iddia ve savunmaya göre, araçlar TIR olmayıp kamyondur. UND.`nin rapora ve hükme esas alınan yazısında TIR`lar ile ilgili bekleme ücreti bildirilmiştir. Bu durumda mahkemece, davacıların kamyonlarının özellikleri ve tonajları belirtilmek suretiyle UND.`ne yazı yazılarak bekleme ücretlerinin kamyonlar için farklı olup olmadığının sorulmasından sonra gelecek cevaba göre değerlendirme yapılması gerekirken, davacıların araçlarının özellikleri ile uyumlu olmayan anılan cevabi yazıda bildirilen birim fiyatlara göre hesaplama yapan bilirkişi raporunun hükme esas alınması da eksik incelemeye dayalıdır.

Öte yandan, davacılar arasında ihtiyari dava arkadaşlığı bulunduğundan, tek başvurma harcı ile açılan davanın bu şekilde sonuçlandırılması doğru olmayıp, ayrı ayrı başvurma harcı alınması, davacıların her birinin istem miktarının açıklattırılması, hak edecekleri alacağın ayrı ayrı belirlenip hüküm altına alınması gerekirken, davacıların ayrı ayrı hak ettikleri alacak miktarlarının toplamının hüküm altına alınması suretiyle infazı mümkün olmayan ve infazda tereddüt doğuracağı muhakkak olan yazılı şekilde hüküm tesisi de bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ: Yukarıda (1) no’lu bentte açıklanan nedenlerle mümeyyiz davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarının REDDİNE, (2) no’lu bentte açıklanan nedenlerle diğer temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün mümeyyiz davalı yararına BOZULMASINA, oybirliği ile karar verildi.

Y.11.H.D. 23.2.2010 E.2008/5920 – K.2010/2032

PicLensButton Y11HD 23.2.2010 E.2008/5920 – K.2010/2032

Y1HD 23.2.2010 E.2009/11604 – K.2010/1933


  Y1HD 23.2.2010 E.2009/11604 – K.2010/1933

– TAPU İPTALİ (Muris Muvazaası – Miras Bırakanın Sağlığında Hak Dengesini Gözetmesi)

– MURİS MUVAZAASI (Miras Bırakanın Sağlığında Hak Dengesini Gözetmesi)

– MİRAS BIRAKANIN SAĞLIĞINDA HAK DENGESİNİ GÖZETMESİ (Muris Muvazaası)

– HAK DENGESİNİN GÖZETİLMİŞ OLMASI (Muris Muvazaası) –

TMK.706 – 2644 Sa.Ka.26 – 818 Sa.Ka.18,213

1. Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir.

2. Niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu Muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

3. Miras bırakan sağlığında hak dengesini gözeten kabul edilebilir ölçüde ve tüm mirasçıları kapsar biçimde bir paylaştırma yapmışsa mal kaçırmak kastından söz edilmez.
Hal böyle olunca, miras bırakandan tüm mirasçılarına intikal eden taşınır taşınmaz mallar ve haklar araştırılmalı, tapu kayıtları ve varsa öteki delil ve belgeler mercilerinden getirtilmeli her bir mirasçıya nakledilen malların ve hakların nitelikleri ve değerleri hakkında uzman bilirkişiden rapor alınmalı ve sonucuna göre karar verilmelidir.

DAVA ve KARAR:

Taraflar arasında görülen davada;

Davacılar, miras bırakanları Veli Özer`in mirasçıdan mal kaçırmak amacıyla ve muvazaalı biçimde 859 parsel sayılı taşınmazdaki 1/2 payını davalıların murisi olan oğlu Şükrü`ye temlik ettiğini ileri sürerek, tapu iptali ve tescil isteğinde bulunmuşlardır.

Davalılar, miras bırakanın sağlığında mirasçıları arasında malvarlığını paylaştırmak amacıyla tüm mirasçılarına taşınmaz temlik ettiğini, ayrıca birer daire bedeli karşılığı para verdiğini, mirastan mal kaçırmak amacının olmadığını belirterek, davanın reddini savunmuşlardır.

Mahkemece, davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar, Dairece; “kısa karara çelişkili olarak gerekçeli karar yazılmasının doğru olmadığı…” gerekçesiyle bozulmuş olup, hükmüne uyulan bozma ilamı doğrultusunda yapılan yargılama sonucunda davanın kabulüne karar verilmiştir.

Karar, davalılar vekili tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hakimi Berna Dizdaroğulları Koç tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:

YARGITAY 1. HUKUK DAİRESİ KARARI:

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden; miras bırakan Veli`nin 859 parsel sayılı taşınmazda malik olduğu 1/2 payı 10.2.1981 tarihinde davalıların murisi olan oğlu Şükrü`ye satış suretiyle temlik ettiği anlaşılmaktadır.

Davacılar, muris Veli`nin yapmış olduğu temlikin mirasçıdan mal kaçırmak amacıyla gerçekleştirildiğini ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek, eldeki davayı açmışlar, buna karşı davalılar, iddiaya karşı çıkarak miras bırakanın mirasçıların her birine ayrı ayrı mallar verdiğini ve amacının mal kaçırma ve muvazaalı işlem yapmak değil, sağlığında mal varlığını mirasçılar arasında paylaştırmak olduğunu savunmuşlardır.

Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu Muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu durumda yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1-4-1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmeside Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

Hemen belirtmek gerekir ki, bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesinde büyük önem taşımaktadır. Bunun içinde ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.
Öte yandan miras bırakan sağlığında hak dengesini gözeten kabul edilebilir ölçüde ve tüm mirasçıları kapsar biçimde bir paylaştırma yapmışsa mal kaçırmak kastından söz edilmeyeceğinden olayda 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme Kararının uygulanamayacağı da kuşkusuzdur.

Hal böyle olunca, miras bırakandan tüm mirasçılarına intikal eden taşınır taşınmaz mallar ve haklar araştırılmalı, tapu kayıtları ve varsa öteki delil ve belgeler mercilerinden getirtilmeli her bir mirasçıya nakledilen malların ve hakların nitelikleri ve değerleri hakkında uzman bilirkişiden rapor alınmalı böylece yukarda değinilen anlamda bir paylaştırma kasdının bulunup bulunmadığı açıklığa kavuşturulmalıdır.

Somut olaya gelince; çekişmeli 859 parselde olduğu gibi 1197 parseldeki 1/2 payı yine davalıların murisi Şükrü`ye aynı taşınmazdaki geri kalan 1/2 payıda dava dışı oğlu Ahmet`e satış suretiyle temlik ettiği ayrıca bazı taşınmazları da mirasçı çocuklarına bağış yoluyla devrettiği dosya kapsamı ile sabittir.

Buna karşı yukarıda değinilen ilkeler gözetildiğinde mahkemece hangi mirasçıya ne verildiği ve ne kazandırıldığı, tüm mirasçıları (dışarıda mirasçı bırakmaksızın) kapsar ve hak dengesini sağlar biçimde bir paylaşma yapılıp yapılmadığı, başka bir ifadeyle miras bırakanın gerçek iradesini ortaya koyacak şekilde ve hükme elverişli nitelikte bir araştırma, incelemenin yapıldığı söylenemez.

O halde, eksik soruşturma ile yetinilerek yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir.

SONUÇ: Davalıların, temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün BOZULMASINA, oybirliği ile karar verildi.

Y.1.H.D. 23.2.2010 E.2009/11604 – K.2010/1933

PicLensButton  Y1HD 23.2.2010 E.2009/11604 – K.2010/1933