Etiket arşivi: 24.2.2010

Y1HD 24.2.2010 E.2010/693 – K.2010/1998


 Y1HD 24.2.2010 E.2010/693 – K.2010/1998

– Elatmanın Önlenmesi (Yükleniciden Haricen Alınan Taşınmaza)
– Yükleniciden Haricen Alınan Taşınmaz (Hapis Hakkı)
– Hapis Hakkı (Yükleniciden Haricen Alınan Taşınmaz)
– Faydalı Ve Zorunlu Masraflar (Yükleniciden Haricen Alınan Taşınmaza) –

TMK.706,994,995 – 2644 Sa.Ka.26 – BK.22,213 – 743 Sa.Ka.634

Dava; bağımsız bölüme elatmanın önlenmesi, karşı dava tapu iptal tescil isteğine ilişkindir.
Davalı/Karşı Davacı, haricen satın alma olgusuna dayanmış ve taşınmazı dava dışı yükleniciden haricen satın aldığını savunmuştur. Oysa davalının bayii yüklenicinin edimini yerine getirmediği dosya kapsamı ile sabit olup harici satın almadan kaynaklanan varsa kişisel hakkı bu hakkını kendi bayii olan yükleniciye karşı kullanması iktiza eder.
Böylesine bir harici satıştan dolayı kayıt maliklerini sorumlu tutmak ve onlar aleyhine 1940 tarih, 2/77 sayılı İ.B.K. gereğince harici satış bedelinden kaynaklanan hapis hakkının kullanılmasına da yasal olanak yoktur.
Elbette davalı taraf taşınmazda zorunlu faideli bir masraf yaparak iyileştirme yapmışsa bundan kaynaklanan varsa bir alacağı iyi veya kötü niyetli olup olmadığına göre (TMK. 994,995 md.) bir değerlendirme yapılması gerekeceği de kuşkusuzdur.

DAVA ve KARAR:

Taraflar arasında görülen davada;

Davacılar-karşı davalılar; dava konusu 135 ada 90 sayılı parselde yer alan 15 nolu bağımsız bölümün murisleri Ş.Ö. adına kayıtlı olduğu, davalının haklı ve geçerli bir neden bulunmaksızın tasarrufta bulunduğunu, 17.4.2008 tarihli noter aracılığıyla keşide edilen ihtarnameye rağmen sonuç alamadıklarını ileri sürerek elatmanın önlenmesine karar verilmesini istemiş, harici satış sözleşmesinin mülkiyetin nakline yeterli olmadığını, yüklenici firmadan verdiğini geri isteme hakkı sağlayacağını belirterek iptal tescil davasının reddini savunmuştur.

Davalılar-karşı davacılar; Yüklenici firmanın inşaatı tamamlayamadan iflas ettiğini öncesinde murisleri Ş.T.`nin 30.4.1974 tarihli harici satış sözleşmesiyle çekişmeli daireyi satın aldığını, bağımsız bölümdeki eksikleri tamamladıklarını, 1977 yılından bu yana taşınmazda oturduklarını belirterek elatmanın önlenmesi davasının reddine, karşı iptal tescil davasının kabulüne karar verilmesini istemişlerdir.

Mahkemece; asıl davanın reddine karşı iptal ve tescil davasının  kabulüne karar verilmiştir.

Karar, davacı-karşı davalılar tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla tetkik hakimi İlknur Acar`ın raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya  incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü.

YARGITAY 1. HUKUK DAİRESİ KARARI:

Dava; bağımsız bölüme elatmanın önlenmesi, karşı dava tapu iptal tescil isteğine ilişkindir.

Dosya içeriğinden ve toplanan delilerden çekişme konusu kat irtifaklı 15 nolu bağımsız bölümün kayden davacının miras bırakanı adına kayıtlı olduğu davalıların (karşı davacıların) taşınmazda kayıttan ve mülkiyetten kaynaklanan bir haklarının bulunmadığı ancak taşınmazı karşı davacıların kullandığı anlaşılmaktadır.

Mahkemece; asıl davanın reddine harici satın almaya dayalı karşı davanın kabulüne karar verilmiştir.

Hemen belirtilmelidir ki, TMK`nun 634. Maddesi (706 md), 2644 sayılı tapu kanununun 26. maddesi, B.K.`nun 22. Maddesi delaleti ile 213. Maddesi hükmü uyarınca tapuda kayıtlı olan taşınmazların resmi şekilde yapılmayan temliklerine değer verilemez.

Somut olayda; davalı haricen satın alma olgusuna dayanmış ve taşınmazı dava dışı yükleniciden haricen satın aldığını savunmuştur. Oysa davalının bayii yüklenicinin edimini yerine getirmediği dosya kapsamı ile sabit olup harici satın almadan kaynaklanan varsa kişisel hakkı bu hakkını kendi bayii olan yükleniciye karşı kullanması iktiza eder.

Böylesine bir harici satıştan dolayı kayıt maliklerini sorumlu tutmak ve  onlar aleyhine 1940 tarih, 2/77 sayılı İ.B.K. gereğince harici satış bedelinden kaynaklanan hapis hakkının kullanılmasına da yasal olanak yoktur.  Elbette davalı taraf taşınmazda zorunlu faideli bir masraf yaparak iyileştirme yapmışsa bundan kaynaklanan varsa bir alacağı iyi veya kötü niyetli olup olmadığına göre (TMK. 994,995 md.) bir değerlendirme yapılması gerekeceği de kuşkusuzdur.

Hal böyle olunca; değinilen kural ve ilkeler gözetilmek suretiyle bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ve yasal olmayan gerekçelerle yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsizdir.

SONUÇ: Davacı-karşı davalıların temyiz itirazları açıklanan nedenlerden dolayı yerindedir. Kabulüyle hükmün BOZULMASINA, oybirliği ile karar verildi.

Y.1.H.D. 24.2.2010 E.2010/693 – K.2010/1998

PicLensButton Y1HD 24.2.2010 E.2010/693 – K.2010/1998

YHGK 24.2.2010 E.2010/19-67 – K.2010/99


 YHGK 24.2.2010 E.2010/19 67 – K.2010/99

– Menfi Tesbit Davası (Teminat Senedinin Takibe Konulması)

– Teminat Senedinin Takibe Konulması (Menfi Tesbit Davası)

– Teminattır İbaresi

– Bonoya Karşı İddialar (Teminat Senedi – “Teminattır” İbaresi) –

HUMK.290 – İİK.72,169 – TTK.688

Dava konusu senette teminat kaydı varsa da neyin teminatı olduğu belirtilmediğinden senedin mücerretlik vasfını ortadan kaldırmaz. Kambiyo senedi geçerli olup, senede karşı iddiaların HUMK.nun 290. maddesi uyarınca yazılı delille ispatı gerekir.

DAVA ve KARAR:

Taraflar arasındaki “Menfi Tespit” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara Asliye 9. Ticaret Mahkemesince davanın “kabulüne” dair verilen 26.7.2007 gün ve 2006/673 – 2007/375 sayılı kararın incelenmesi davalılar vekili tarafından istenilmesi üzerine,

Yargıtay 19. Hukuk Dairesinin 3.4.2008 gün ve 2007/9954 – 2008/3402 sayılı ilamı;

(…Davacı vekili, müvekkilinin davalı şirkete ticari ilişkiden doğan borcun teminatını teşkil etmek üzere bir adet bono verdiğini, bononun üzerinde teminat kaydı bulunduğunu, teminat senedinin şirket tarafından ortağı Nazım Yolcu`ya ciro edilerek bu davalı tarafından takibe konu yapıldığını, müvekkilinin ticari ilişkiden dolayı borcu bulunmadığını ileri sürerek müvekkilinin davalılara borçlu olmadığının tespitine, %40 tazminata karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalılar vekili cevabında, kambiyo senedi vasfında bir senede karşı ileri sürülen iddianın senetle ispat edilmesi gerektiğini, ne de tarihi ve senet hamilinin açık olduğu iddiasının dinlenemeyeceğini, senet hamilinin kötüniyetli olmadığını belirterek davanın reddini istemiştir.

Mahkemece iddia, savunma ve toplanan delillere göre dava konusu bonoda “teminat senedidir” ibaresi bulunduğu, teminat senedinin düzenlendiği tarihte kural olarak bedelsiz olduğu, lehtarın ticari ilişki nedeniyle alacaklı olduğunu iddia etmesi halinde alacağını ispat etmesi gerektiği, davalının alacakla ilgili savunması bulunmadığı, lehdarın ortağı olduğu davalı şirketin iyiniyetli hamil kabul edilemeyeceği gerekçesiyle davacının davalılara borçlu olmadığının tespitine, alacağın %40`ı tazminatın davalı şirketten alınarak, davacıya ödenmesine karar verilmiş, hüküm davalılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dava konusu senette teminat kaydı varsa da neyin teminatı olduğu belirtilmediğinden senedin mücerretlik vasfını ortadan kaldırmaz.

Kambiyo senedi geçerli olup, senede karşı iddiaların HUMK.nun 290. maddesi uyarınca yazılı delille ispatı gerekir.

Mahkemece davacıdan bu yönde delilleri sorulup toplanan tüm deliller birlikte değerlendirilerek bir karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulmasında isabet görülmemiştir…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI:

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 14.3.2001 gün ve 2001/12-233 E. – 2001/257 K. 20.6.2001 gün ve 2001/12-496 E. – 2001/534 K. sayılı kararlarında da aynı hususların benimsenmiş olmasına göre, Hukuk Genel Kurulu`nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ: Davalılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının BOZULMASINA, oybirliği ile karar verildi.

Y.H.G.K. 24.2.2010 E.2010/19-67 – K.2010/99

PicLensButton YHGK 24.2.2010 E.2010/19 67 – K.2010/99

YHGK 24.2.2010 E.2010/6-94 – K.2010/100


 YHGK 24.2.2010 E.2010/6 94 – K.2010/100

– Önalım Hakkının Kullanılabilmesi (Muvazaalı Bağış)
– Şuf`A Hakkının Kullanılabilmesi (Muvazaalı Bağış)
– Bağış (Paydaşın Muvazaa İddiası – Şuf`A Hakkı)
– Hibe (Paydaşın Muvazaa İddiası – Şuf`A Hakkı)
– Muvazaa (Hibe Sözleşmesi – Şuf`A Hakkı)
– Paylı Mülkiyet (Muvazaalı Bağış – Şuf`A Hakkı) –

TMK.6,732,733 – HUMK.186 – YİBK.14.2.1951 gün E.1949/17/1 – K.1951/1

Dava, şuf’a hakkı nedeniyle tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir.

Kötüniyetli temliklerde salt araya bağış işleminin girmesi nedeniyle şuf’a hakkının kullanılamayacağının kabul edilmesi durumunda, pay satın alanların şuf’a hakkının kullanılmasını önlemek için kötüniyetli bir şekilde hemen satın aldıkları payı bir yakınlarına bağış yoluyla devrederek şuf’a hakkının kullanılması olanağını büsbütün ortadan kaldıracakları; bu durumun da kanun koyucunun amacı ile bağdaşmayacağı kuşkusuzdur.

O halde, somut olayda “muvazaalı şekilde yapılan bağış olarak gösterilen işlemin; davacı yönünden geçersiz ve asıl amacın davacının şuf’a hakkını kullanımının engellenmesi olduğuna, bu nedenle yapılan ilk satış nedeniyle davacının şufa hakkını kullanabileceğine” ilişkin yerel mahkemenin direnme kararı yerindedir.

“Şuf’a (önalım) hakkının kullanılabileceği yönündeki” direnme uygun bulunmakla, davacı vekilinin karar düzeltme isteminin kabulü ile Hukuk Genel Kurulu`nun 11.11.2009 gün ve 2009/6-427 E. – 492 K. sayılı bozma kararının kaldırılmasına, dosyanın diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için ALTINCI HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, karar verilmiştir.

DAVA ve KARAR:

Taraflar arasındaki şuf’a (önalım) davasından dolayı verilen kabul kararının bozulması üzerine direnme yoluyla; (Antalya Dördüncü Asliye Hukuk Mahkemesi)`nden verilen 17.6.2009 gün ve 158 -253 sayılı kararın bozulmasını kapsayan ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulundan çıkan 11.11.2009 gün, 2009/6-427 E. – 492 K. sayılı ilamın, karar düzeltilmesi yoluyla incelenmesi davacı vekili tarafından verilen dilekçe ile istenilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu`nca dilekçe, düzeltilmesi istenen ilam ve dosyadaki ilgili bütün kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI:

Dava, şuf’a hakkı nedeniyle tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir.

Davalı Mehmet 28.2.2005`de A… K… Mah. 7463 ada 13 parselden 528/972 pay satın almış; davacı diğer paydaş şuf’a hakkını kullanmadan önce de, 29.9.2005 tarihinde eşi Şefika`ya hibe etmiştir. Eldeki dava 6.7.2006 tarihinde açılmıştır.

Yerel Mahkemece, davalılardan Şefika ile Mehmet karı-koca olmaları ve akit tablosunda gösterilen rayiç değer ile tanık beyanları gözetildiğinde, davalılar arasındaki bağışlama sözleşmesinin davacı hissedarın önalım hakkını bertaraf etmek için muvazaalı olarak yapıldığı kanaatine varılarak, davanın kabulüne ve tapu kaydının iptali ile davacı adına tesciline karar verilmiştir.

Özel Daire`ce, davacının tapuda yapılan bağışın satış olduğunu kanıtlayamadığı, önalım hakkının sadece payın üçüncü kişiye satılması halinde kullanılabileceği ve dava konusu edilen payın da davalı Şefika`ya bağışlanmış olduğu anlaşıldığından, davanın reddine karar verilmesi gerektiği, gerekçesi ile hükmün bozulması üzerine; Yerel Mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu`nca davalılar vekilinin temyizi üzerine yapılan incelemede Özel Daire`nin bozma kararı benimsenerek direnme kararı bozulmuş; davacı vekili karar düzeltme isteminde bulunmuştur.

Uyuşmazlık; eşler arasındaki bağışın gerçekte şuf’a hakkının kullanılmasını engelleme amacı ile muvazaalı olarak yapılıp yapılmadığı; dolayısı ile şuf’a hakkının kullanılıp kullanılamayacağı noktasında toplanmaktadır.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu`nun “Devir Hakkının Kısıtlamaları” üst başlığı altında “yasal önalım hakkı” kenar başlıklı 732. maddesi; “Paylı mülkiyette bir paydaşın taşınmaz üzerindeki payını tamamen veya kısmen üçüncü kişiye satması halinde, diğer paydaşlar önalım hakkını kullanabilirler.” hükmünü içermektedir.

Madde gerekçesinde ise: “maddede paylı mülkiyette herhangi bir paydaşın kendi payını ister tamamen, ister kısmen bir başkasına satması halinde, diğer paydaşların önalım haklarını kullanabilecekleri öngörülmüştür. Bu suretle, önalım hakkının, bir payın üçüncü kişiye tamamen veya kısmen satılması durumunda da kullanılabileceği vurgulanmıştır.” denmektedir.

Aynı Kanun`un “Kullanma Yasağı, Feragat ve Hak Düşürücü Süre” kenar başlıklı 733. maddesi; “Yapılan satış, alıcı veya satıcı tarafından diğer paydaşlara noter aracılığıyla bildirilir. Önalım hakkı, satışın hak sahibine bildirildiği tarihin üzerinden üç ay ve her halde satışın üzerinden iki yıl geçmekle düşer.” şeklinde düzenlenmiştir.

Madde gerekçesinde de; “Bununla önalım hakkının, paylı mülkiyetteki payın, pay sahibinin iradi satışlarında kullanılabileceği vurgulanmış, bu satış pay sahibinin kendi serbest iradesine dayanmıyor, cebri arttırmaya dayanıyorsa önalım hakkının kullanılamayacağı öngörülmüştür…

Maddenin üçüncü fıkrası satışın alıcı ya da satıcı tarafından diğer paydaşlara bildirilmesi yükümlülüğünü getirmiştir. Bu bildirimin noter aracılığı ile yapılması öngörülmüştür. 1984 tarihli öntasarının 653. maddesinin beşinci fıkrasında da yer alan bu hüküm sayesinde uygulamada en büyük sıkıntıya neden olan, önalım hakkı sahibinin, satıştan haberdar olmadığı iddiasıyla bu hakkın kullanılabileceği üst süre olan 10 yılın bitimine kadar bu hakkını kullanmasının önlenmesi amaçlanmıştır.” denmektedir.

Kural olarak; bir taşınmazda önceden beri paydaş olan bir kimsenin kendi payını doğrudan eşine bağışlaması durumunda, bu işleme karşı şuf’a (önalım) hakkının kullanılamayacağı her türlü izahtan varestedir.

Ne var ki, eldeki davada davalı Mehmet`in baştan beri paydaş olmayıp, şufalı payı satın alan ve hemen ardından diğer davalı eşine bağışlayan durumunda bulunduğu; davacı paydaşın da gerçekte böyle bir bağış ya da devrin olmadığı, bağışın muvazaalı olduğu iddiasıyla, bu işleme dayalı kaydın iptali istemiyle şuf’a (önalım) hakkını kullandığı belirgindir.

Bu noktada, muvazaa kavramının hukuksal niteliği hakkında şu açıklamaların yapılmasında yarar görülmüştür:

Muvazaa, en basit tanımıyla, bir sözleşmenin taraflarının, üçüncü kişilerden gerçek durumu gizleyerek, onları aldatmak maksadıyla, gerçek iradelerine uymayan ve kendi aralarında geçerli olmayan bir hususta anlaşmalarıdır. Bu şekilde yapılan işlemlere de, muvazaalı işlemler adı verilir.

Nispi (mevsuf) muvazaa, ya sözleşmenin niteliğinde, ya konusunda ve şartlarında ya da tarafların şahsında ortaya çıkabilir. Bu durumda, görünüşteki işlem tarafların gerçek iradesine uygun bulunmadığından, her koşulda geçersizdir. Gizli işlem ise, yasanın o işlem için öngördüğü şekil şartına ve ayrıca herhangi bir sözleşmenin geçerli olabilmesi için aradığı genel geçerlilik şartlarına uygun bulunduğu takdirde geçerli olabilecektir.

Diğer taraftan görünüşteki hukuki işlemin muvazaa nedeniyle geçersiz bulunduğu iddiası, hukuken korunması gereken bir hakkı bulunan üçüncü kişiler tarafından da ileri sürülebilir.

Çünkü, muvazaalı bir hukuki işlem ile üçüncü kişinin zarara uğratılması, ona karşı işlenmiş bir haksız fiil niteliğindedir. Somut olay yönünden önem taşıyan yön de budur.

Görünüşteki işlemin geçerliliği ve ispatı bir şekle bağlı bulunsa bile, üçüncü kişiler muvazaa iddiasını tanık da dahil olmak üzere her türlü delille ispat edebilirler. Esasen, üçüncü kişiye, tarafı olmadığı bir sözleşmedeki muvazaa olgusunu yazılı delille kanıtlama yükümü getirilmesine hukuken olanak da yoktur (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu`nun 2.10.2002 gün ve 2002/6-618 E. – 659 K. sayılı kararı).

Diğer taraftan, 14.2.1951 tarih ve 1949/17 E. – 1951/1 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında da; “Vakıa ve karinelerden olayda kanunen iyiniyet iddiasında bulunamayacak durumu belirmiş olan kimsenin kötüniyetinin diğer tarafa ispat ettirilmesine artık sebep ve vecih kalmayacağı ve dava hakkının doğumunu sağlayan veya bertaraf eden iyi ve kötüniyetin bu durumda mahkemece re`sen nazara alınabileceği” kabul edilmiştir.

Bu ilke ve kurallar ışığında somut olay değerlendirildiğinde:

Davaya konu davacının paydaş olduğu A… K… Mah. 7463 ada 13 parsel sayılı taşınmazda bulunan 528/972 pay; bir kısım paydaşlar tarafından

28.2.2005 tarihinde 13.000.- YTL. bedelle davalılardan Mehmet`e satılmış; yapılan bu satış alıcı veya satıcı tarafından diğer paydaşa noter aracılığıyla bildirilmemiştir. Bu arada davalı Mehmet, söz konusu payı 29.9.2005 tarihinde diğer davalı eşine tapuda 13.000.- YTL. bedel göstererek bağışlamıştır.

Davacı, paydaşı olduğu taşınmazda davalılardan Mehmet`e yapılan satış işlemine karşı şuf’a hakkının kullanılmasını önlemek için, Mehmet`in diğer davalı eşiyle yaptığı bağış sözleşmesi ile muvazaalı şekilde payını devrettiğini ve bu nedenle yapılan son bağış işleminin gerçek bir bağış olmadığını ifadeyle, 6.7.2006 tarihinde eldeki davayı açmış; bağış sözleşmesine dayalı tapu kaydının iptali ile şuf’a hakkının kullandırılarak, bu payın kendisi adına tescilini istemiştir.

Şu hale göre, bozma ilamında işaret edilen; davacının, son temlikin muvazaalı olup, gerçekte payın satıldığını ileri sürerek önalım davası açtığı yönündeki belirleme somut olaya uygun düşmemekte; davacının, bağış şeklinde yapılan son temlikin aslında satış olduğu yönünde bir iddiası da bulunmamaktadır.

Öte yandan, yapılan ilk satış işleminde alıcı konumunda bulunan Mehmet ve onun tarafından yapılan bağış sonucu temlik alıcısı Şefika davada davalı olarak yer almışlardır. Taraflar arasındaki son bağış işleminin muvazaalı olduğu iddiası mevcut olduğundan, muvazaalı işlemin tarafı olan her iki kişinin de görülmekte olan davada davalı olarak yer almasında taraf sıfatı yönünden bir sorun bulunmamaktadır.

Mahkemece yerinde yapılan keşif sonrasında düzenlenen 2.10.2007 tarihli bilirkişi raporunda, temlik tarihi itibariyle payın değerinin 382.528.96.- YTL., dava tarihi itibariyle ise 421.509.44.- YTL. olduğu belirtilmiştir.
Dinlenen tanıklar da yeminli beyanlarında; şufalı payın gerçek alıcısının aslında Hakan olduğu halde muvazaalı olarak davalı Mehmet üzerine satın alındığını ve onun da eşi olan diğer davalı Şefika`ya bağışladığını, tüm bu işlemlerdeki gerçek amacın satış ya da bağış olmayıp, şuf’a hakkının kullanılmasının engellenmesi olduğunu, Hakan`ın davalı Mehmet`in de bulunduğu bir ortamda tanıklar huzurunda “biz burayı başkası üzerine aldık, o da eşine hibe etti, ne yaparsanız yapın, bir şey yapamazsınız, hak iddia edemezsiniz” şeklinde beyanda bulunduğunu ifade etmişlerdir.

Hal böyle olunca; tüm dosya kapsamına göre; davalı Mehmet`in dava konusu taşınmazın 528/972 payını 28.2.2005 tarihinde 13.000.- TL.`ye satın aldığı halde, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu`nun 733. maddesi uyarınca davacı paydaşa pay satın aldığını noter kanalı ile bildirmeyerek üzerine düşen yükümlülüğü yerine getirmediği ve bu payı satın aldıktan kısa bir süre sonra da 29.9.2005 tarihinde eşine bağış göstererek, şuf’a hakkının kullanımını engellemek için temlik ettiği anlaşılmaktadır. Davalı Şefika`nın, eşinin diğer paydaşa noter bildirimi yapmadığını ve eşinin kötüniyetli olduğunu bilebilecek bir konumda bulunduğu sabittir.

Olayların gelişiminden, gerek davalı Mehmet`in, gerekse eşi Şefika`nın tarafı bulundukları bağış işleminde kötüniyetli oldukları; asıl amaçlarının bağış işlemi yapmak olmayıp, şuf’a hakkının kullanılmasının önlenmesi olduğu açık bir biçimde anlaşılmaktadır.

Bu şekildeki kötüniyetli temliklerde salt araya bağış işleminin girmesi nedeniyle şuf’a hakkının kullanılamayacağının kabul edilmesi durumunda, pay satın alanların şuf’a hakkının kullanılmasını önlemek için kötüniyetli bir şekilde hemen satın aldıkları payı bir yakınlarına bağış yoluyla devrederek şuf’a hakkının kullanılması olanağını büsbütün ortadan kaldıracakları; bu durumun da kanun koyucunun amacı ile bağdaşmayacağı kuşkusuzdur.

O halde, somut olayda “muvazaalı şekilde yapılan bağış olarak gösterilen işlemin; davacı yönünden geçersiz ve asıl amacın davacının şuf’a hakkını kullanımının engellenmesi olduğuna, bu nedenle yapılan ilk satış nedeniyle davacının şuf’a hakkını kullanabileceğine” ilişkin Yerel Mahkemenin direnme kararı yerindedir. Ancak, diğer temyiz itirazları Özel Daire`ce incelenmemiştir.

Bu nedenle, davacı vekilinin karar düzeltme isteminin kabulü ile “bozma” yönündeki Hukuk Genel Kurulu`nun 11.11.2009 gün ve 2009/6-427 E. – 492 K. sayılı kararının kaldırılması ve direnme uygun bulunmakla, diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daire`ye gönderilmesi gerekir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle; “şuf’a (önalım) hakkının kullanılabileceği yönündeki” direnme uygun bulunmakla, davacı vekilinin karar düzeltme isteminin kabulü ile Hukuk Genel Kurulu`nun 11.11.2009 gün ve 2009/6-427 E. – 492 K. sayılı bozma kararının kaldırılmasına, dosyanın diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için ALTINCI HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE , oyçokluğu ile karar verildi.

Y.H.G.K. 24.2.2010 E.2010/6-94 – K.2010/100

KARŞI OY YAZISI

Dava: Önalım hakkı sebebiyle tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Uyuşmazlık: Tapuda “bağış” şeklinde yapılan işlemin gerçekte önalım hakkının kullanılmasını engelleme amacı ile muvazaalı olarak yapılıp yapılmadığı noktasındadır.

Davacı vekili; dava konusu payın Mehmet tarafından satın alındıktan sonra önalım hakkını bertaraf etmek için diğer davalı eşi Şefıka`ya muvazaalı olarak bağışladığını ileri sürerek, yapılan bağış işleminin muvazaa sebebiyle iptaline, önalım hakkı nedeniyle de payın iptali ile davacı adına tapuya tescilini istemektedir. Davalılar vekili; önalım hakkının, payın 3. kişiye satılması halinde kullanılabileceğini, oysa, dava konusu payın davalı Mehmet tarafından diğer davalı eşi Şefika`ya bağışlandığını, bağışta da önalım hakkının kullanılamayacağını, bu nedenle dava şartının bulunmaması sebebiyle davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

Önalım hakkı; paylı mülkiyet hükümlerine tabi taşınmazlarda, payın üçüncü kişiye satılması halinde, diğer paydaşlara o payı öncelikle satın alma yetkisi veren bir haktır. Önalım hakkı, paylı mülkiyet ilişkisi kurulduğu anda doğar ve payın üçüncü kişiye satılması ile kullanılabilir hale gelir. Önalım hakkı, her pay satışından sonra yeniden doğar. Başka bir deyişle her satış, yeni bir önalım hakkı kullanılması yetkisini verir. Önalım hakkının kullanılabilmesi için gerçek bir satış sözleşmesinin bulunması gerekmektedir. Satış, niteliği olmayan temliklerde önalım hakkının kullanılması mümkün değildir. Ancak, davacı, tapudaki işlemin tarafı olmadığından, tapuda “bağış” şeklinde gösterilen işlemin muvazaalı olduğunu, gerçekte satış olduğunu ileri sürebilir. İşlemde muvazaa yapıldığını ileri süren davacı, bu iddiasını, tanık dahil her türlü delille kanıtlayabilir. Önalım davalarında işlemde muvazaa iddiası, genellikle bağış işleminin altında satış iradesi bulunduğu, nadiren de bağışın salt önalım hakkını engellemek amacıyla yapıldığı şeklinde ileri sürülmektedir.

Somut olayda; taşınmazda ilk pay satışı davalılardan Mehmet`e 28.2.2005 tarihinde 13.000.- TL. bedel ile yapılmıştır. Yapılan bu satış ile davacının önalım hakkı doğmuştur. Aradan 7 ay gibi uzunca bir zaman geçtikten sonra, davalı Mehmet bu defa satın aldığı payı 29.9.2005 tarihinde eşi diğer davalı Şefika`ya bağışlamıştır. Davacı, 6.7.2006 tarihinde her iki davalı hakkında açtığı bu davada, davalı Mehmet`in dava konusu payı, eşine bağışladığını kabul etmekle birlikte, bu bağışın, önalım hakkını bertaraf etmek amacıyla muvazaalı olarak yapıldığını iddia etmektedir. Bu durumda davacı, yapılan bu bağışın muvazaalı olduğunu kanıtlamak durumundadır. TMK.`nın 6. maddesine göre “kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür.”

Davalılar, işlemin “bağış” olduğunu, Mehmet`in 26.12.2005 tarihinde başlayacak 15 ay süreli askerlik hizmetine başlamadan önce, ne olur – ne olmaz düşüncesiyle payı, eşine hibe ettiğini savunmuşlardır. Davacı, ileri sürdüğü iddiasını kanıtlamak amacıyla iki tanık dinletmiştir. Bunlardan biri davacının oğlu, diğeri de damadıdır. Yeminsiz dinlenen bu tanıklar, payı satın alan kişiyi araştırdıklarında; Hakan isimli bir kişinin kendisinin aldığını söylediğini, neden aldığını sorup, dava açacaklarını bildirdiklerinde, tapuyu Mehmet`in üzerine aldıklarını, onun da eşine bağışladığını, ne yaparsanız yapın, bir hak iddia edemezsiniz dediğini bildirmişlerdir. Dava konusu payın değerinin tapudaki devir tarihinde 382.528.96.- YTL. olduğu keşfen saptanmıştır.

Mahkemece bu deliller esas alınarak davalılar arasındaki “bağış” işleminin muvazaalı olduğu kabul edilerek, davanın kabulüne karar verilmiştir. Oysa ki, davalılardan Mehmet, payı 28.2.2005 tarihinde satın aldıktan ve 7 ay gibi uzunca bir zaman bekledikten sonra eşi Şefika`ya 29.9.2005 tarihinde bağışlamıştır. Davacı, bu süre içinde dava açma olanağına sahip iken açmamıştır. Davalı Şefika`nın bu pay karşılığında hiçbir bedel ödemediği de saptanmıştır. Davacı tanıklarının 3. kişi ile yaptıkları konuşmalar, bağışın muvazaalı yapıldığını kanıtlamaya yeterli değildir. Gerçekten, davalıların önalım hakkını bertaraf etmek gibi bir düşünceleri olsa idi, bağış işlemini hemen birkaç gün içinde gerçekleştirmeleri gerekirdi. Oysa, bağış işleminin aradan 7 ay geçtikten sonra gerçekleştirilmiş olması, onların, önalım davası açılacağı endişesi ve saikiyle hareket etmediklerini göstermektedir. Davalının, önalım davası açılacağı hakkında bir duyum aldığını gösteren herhangi bir delil de ileri sürülmemiştir. Bu nedenle kötüniyetli olduklarından da söz edilemez. Satışın, diğer paydaşlara bildirilmemiş olması da davalının kötüniyetli olduğunu göstermez. Kanıtlanmadıkça, satıştan hemen sonra payın bağışlanması başlı başına işlemin muvazaalı olduğunu kabule yeterli görülemez. Önalım hakkı sahibinin, temlikin muvazaalı olduğunu tespit ettirmesi, hiç olmazsa son malikin kötüniyetli olduğunu kanıtlaması gerekir. Bu tür temlikleri kendiliğinden geçersiz saymak olanağı yoktur (Eraslan Özkaya, İnançlı İşlem – Muvazaa Davaları, sayfa 151). Somut olayın özelliği itibariyle 14.2.1951 tarih 17/1 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulanması olanağı da bulunmamaktadır. Davanın açıldığı tarihte davalı Mehmet üzerinde pay kaydı bulunmamaktadır. Şayet Mehmet`e karşı önalım davası açıldıktan sonra, yargılama sırasında pay Şefika`ya bağışlanmış olsa idi ve davacı HUMK.`nun 186. maddesine göre davasını ayın davası olarak Şefika`ya yöneltse idi, o takdirde kanıtlanmaya gerek olmadan 14.2.1951 tarih 17/1 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca yapılan işlemin, önalım hakkını engellemek amacıyla muvazaalı olarak yapıldığı kabul edilecekti. Bağış işlemi tamamen mülkiyet hakkının tanıdığı tasarruf hakkı çerçevesinde yapılmıştır. Davacı iddiasını kanıtlayamamıştır. Yapılan işlem gerçek bir bağış olup, batıl kabul edilemez. Bağış işlemine karşı önalım hakkı kullanılamayacağından davanın reddi gerekir. Dairemizin 4.11.2008 gün ve 9209-11961 sayılı bozma kararı yerleşik uygulamalarımıza usul ve yasaya uygun bulunduğundan karar düzeltme isteğinin reddine karar verilmesi gerekirken, kabule ilişkin sayın çoğunluğun görüşüne katılamıyorum.

PicLensButton YHGK 24.2.2010 E.2010/6 94 – K.2010/100

YHGK 24.2.2010 E.2010/12-106 – K.2010/107


var addthis_product = ‘wpp-252’;
var addthis_config = {“data_track_clickback”:true};


 YHGK 24.2.2010 E.2010/12 106 – K.2010/107

– İCRA MÜDÜRLÜĞÜ İŞLEMİNİN İPTALİ

– ŞİKAYETİN KONUSUZ KALMASI

– KARAR VERİLMESİNE YER OLMADIĞI KARARI

– İLAMIN İNFAZ EDİLMİŞ OLMASI (Şikayetin Ortadan Kalkması) –

İİK.16 – 2918 Sa.Ka.116

1. Şikayet yargılaması devam ederken isteğe konu alacak ödendiğine ve menkul mal niteliğindeki araç da teslim edildiğine göre; yargılama sırasında ilam infaz edilmiş olmakla şikayetin konusu ortadan kalkmıştır.
2. İnfazı istenilen İzmir 2. Tüketici Mahkemesi`nin 6.9.2007 gün ve 2004/774 E. – 2007/340 K. sayılı ilamının hüküm kısmında “dava konusu aracın iadesi ile bedelin davacıdan tahsiline” karar verilmiş olup, aracın tesliminin, bedelin ödenmesinden önce gerçekleşmesi gerektiği veya araç teslimi ile bedelin ödenmesinin eş zamanlı yapılması gerektiği hususlarında bir ifade bulunmadığı gibi aracın bizzat davacı tarafından icra müdürlüğüne teslim edilmesi yolunda da bir hüküm kurulmamıştır.
Öteki deyiş ile, araç bizzat, ilamın davacısı/şikayetçi tarafından icra müdürlüğüne teslim edilmeden, dosyaya yatan bedelin şikayetçiye ödenmeyeceği gibi bir düşünceye hüküm kısmından ulaşılamamaktadır.
Hal böyle olunca, şikayetçi bu başvurusunda haklıdır. Şikayet konusuz kaldığına göre de, yerel mahkemece karar verilmesine yer olmadığına karar verilmesi ve buna göre yargılama giderlerinden sorumluluğun belirlenmesi gerekirken olaya uygun düşmeyen gerekçelerle önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

DAVA ve KARAR:

Taraflar arasındaki “icra müdürlüğü işleminin iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İzmir 10. İcra Hukuk Mahkemesince şikayetin reddine dair verilen 9.10.2007 gün ve 2007/1248-928 sayılı kararın incelenmesi şikayetçi vekili tarafından istenilmesi üzerine,
Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 10.4.2008 gün ve 2008/3570-7370 sayılı ilamı;
(…İzmir 2. Tüketici Mahkemesinin 6.9.2007 tarih, 2004/774 E. – 2007/340 K. sayılı tazminat ilamına hasren ilamlı takip yapılmaktadır.
Anılan ilamın hüküm bölümünde, “…22 DL 800 plakalı aracın davalılara iadesi ile 72.000.- YTL.`nin temerrüt tarihi olan 9.12.2004 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan alınarak davacıya verilmesine” karar verilmiştir, görüldüğü üzere, ilamda aracın davacı tarafından bizzat teslim edileceğine veya aracın bedelinin geri ödenmesinin aracın teslimi şartına bağlandığına dair bir hüküm bulunmamaktadır. Diğer bir deyişle satış bedelinin davacıya iadesi ile aracın davalılara devrinin “eş zamanlı” yapılacağına bir dair yükümlülük getirilmemiştir.

İlamların uyulması, uygulanması gereken kısmı, hüküm fıkrasıdır. İcra Mahkemesi ilamın hüküm fıkrasının aynen uygulanmasını denetlemekle görevli olup, ilamda yazılı olmayan hususları yorum yoluyla ilave değerlendirmelerle değiştirip ilama “katkıda” bulunamaz. HGK.nun 8.10.1997, 1997/12-517 E. ve 1997/776 K. sayılı ilamında da belirtildiği üzere…” ilamların infaz edilecek kısmı hüküm bölümüdür. Diğer bir anlatımla hükmün içeriğinin aynen infazı zorunludur. Mahdut yetkili icra mahkemesi, ilamın infaz edilecek kısmını yorum yolu ile belirleme yetkisine sahip değildir.
Bu itibarla davalılardan da ilam gereğinin aynen yerine getirilmesini talebe hakları vardır.
Açıklanan nedenlerle şikayetin kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde reddine dair hüküm tesisi isabetsizdir…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI:

İstek; icra müdürlüğü işlemini şikayete ilişkindir.

Şikayetçi vekili; İzmir 2. Tüketici Mahkemesi`nin 2004/774 Esas ve 2007/340 Karar sayılı ilamına dayanarak karşı taraf/davalılar hakkında icra takibi başlattığını, dosya borcunun borçlu davalı General Motor Ltd. Şti. tarafından 1.10.2007 tarihinde icra dosyasına yatırıldığını, icra müdür yardımcısının 5.10.2007 tarihli karar ile dosyada bulunan miktarın talep sahibine ödenmesine, söz konusu aracın Edirne İcra Müdürlüğü`ne yazı yazılarak borçluya teslimine karar verdiğini, anılan meblağın ödenmesi için İzmir 20. İcra Müdürlüğü`ne başvurulduğunda, dosyadaki meblağın hukuka aykırı bir şekilde ödenmediğini belirterek, İzmir 20. İcra Müdürlüğü`nün 8.10.2007 tarihli kararının kaldırılarak, icra dosyasına yatan meblağın şikayetçiye ödenmesine karar verilmesini istemiştir.

Karşı taraf/ilam davalıları/borçlular General Motors Türkiye Ltd. Şti. ve İnan Sağlık ve Turizm Ltd. Şti. yargılamaya katılmamış ve savunmada bulunmamıştır.

Yerel Mahkemece; borçlu tarafın aracı tevdii mahallinden alması konusunda bir karar bulunmadığını borçlunun yedieminden aracı alma mükellefiyeti bulunmadığı gibi yediemine teslim eden tarafın da davalılar olmadığı gerekçeleri ile icra müdürlüğü işlemine yönelik şikayetin reddine karar verilmiş; Özel Daire metni yukarıda bulunan ilamla, bu kararı bozmuştur.

Yerel Mahkeme önceki gerekçesini tekrarlayarak ve ilamın hüküm kısmında aracın teslimi ve bedelinin ödenmesinin birlikte hatta eş zamanlı gerçekleşmesi gerektiğinin açıklandığını, aracın gösterilen yerden teslim alınıp takip mahalline getirilmesinin davalılara ek mükellefiyetler yükleyeceği gibi aracın yeniden değerlendirilmesinin de teslim edilen haliyle mümkün olmayacağını, davalıların bilgisi dışında herhangi bir yerde oluşturulan tevdi mahalli giderlerinin buna sebebiyet vermeyen davalılara tahmil edilmeyeceğini, aracın davacıya tesliminden sonra davacının kullanımındayken ortaya çıkan sorunlardan mahkeme kararına aykırı olarak davalıların sorumlu tutulamayacağını, plakasız olarak teslim edilen aracın kullanıldığı sürede 2918 sayılı Kanunun 116. maddesi gereğince tescil plakasına göre düzenlenen tutanaklar sebebiyle yerine getirilecek para cezalarının ödenmemesi halinde trafikten çekme belgesinin oluşturulmasının da mümkün olmayacağını belirterek önceki kararında direnmiş; hükmü şikayetçi vekili temyiz etmiştir.

Açıklanan maddi olgu, iddia ve savunma ile bozma ve direnme kararlarının kapsamları itibariyle Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; İzmir 2. Tüketici Mahkemesi`nin 6.9.2007 gün ve 2004/774 E. – 2007/340 K. sayılı ilamının hüküm kısmında, ilama konu aracın şikayetçi alacaklı tarafından icra müdürlüğüne bizzat teslim edilmesi zorunluluğun ve araç bedelinin de şikayetçi/alacaklıya iadesi ile aracın karşı taraf/davalılara devrinin “eş zamanlı” yapılacağına ilişkin bir yükümlülüğün, getirilip getirilmediği noktalarında toplanmaktadır.

Hukuk Genel Kurulundaki tartışmalar esnasında konunun özüne girmeden önce şikayetin konusuz kalması hususu tartışılmıştır. Bu nedenle öncelikle `şikayetin konusuz kalması` hususunda genel açıklama yapmanın faydalı olacağı düşünülmüştür.
Şikayet başvurusundan sonra ortaya çıkan bir olay nedeniyle artık şikayet konusu edilen talep hakkında olumlu ya da olumsuz bir karar verilmesine gerek ya da neden kalmıyorsa, burada şikayetin konusuz kalmasından söz edilebilir. Böyle bir durum söz konusu olduğunda mahkemenin yargılamaya devam etmesine gerek yoktur.

Şikayetin konusuz kalması halinde, artık şikayet (esas talep) hakkında yargılama yapılmasına ve hüküm verilmesine gerek kalmaz.

Bu halde, mahkeme, şikayet (esas) hakkında bir karar verilmesine yer olmadığına karar verir. Çünkü, bu tür kararlar da, hükümler gibi (eda, tespit, inşai) diğer nihai kararlardandır.
Mahkemenin esas hakkında karar verilmesine yer olmadığına ilişkin kararı, bir tespit hükmü niteliğindedir. Çünkü mahkeme, bu kararı ile aynı zamanda dava konusu (eldeki dosyada şikayet konusu) yapılmış olan hakkın mevcut olmadığını ta tespit etmektedir. (Kuru, Baki, Hukuk Muhakemeleri Usulü, 6. Baskı, cilt 3, s.3021,3022)
Davacının talep sonucu, asıl talep ve yardımcı talepler olmak üzere iki bölümden oluşur. Bu taleplerden yalnız birinin veya birkaçının veya asıl talebin bir bölümünün konusuz kalması halinde, diğer talepler hakkında yargılamaya devam edilip karar verilmesi gerekir.
Davanın konusuz kalması halinde, mahkemenin yargılamaya devam ederek, dava açıldığı zaman hangi tarafın haksız olduğunu tespit edip, o tarafı yargılama giderlerine mahkum etmesi gerekir. (Hukuk Genel Kurulu`nun 21.12.2005 gün ve 2005/6-762-755 sayılı kararında da aynı ilke benimsenmiştir.) icra hukukuna özgü şikayet başvurularında da durum aynıdır.

Somut olay bu çerçevede değerlendirildiğinde:

Şikayetçi, satın aldığı aracın ayıplı olması nedeniyle aracın teslimi ile bedelin iadesi talebiyle dava açmış, İzmir 2. Tüketici Mahkemesi`nin 2004/774 Esas ve 2007/340 Karar sayılı ilamı ile talebinin kabul edilmesi üzerine bu ilama dayanarak davalılar hakkında icra takibi başlatmış, dosya borcu borçlu General Motor şirketi tarafından 1.10.2007 tarihinde icra dosyasına yatırılmış, anılan meblağın ödenmesinin İzmir 20. İcra Müdürlüğü`nden talep edilmesi üzerine, İcra Müdürlüğü`nün 8.10.2007 tarihli kararı ile dosyadaki meblağın ödenemeyeceği belirtilmiş ve görülmekte olan bu şikayet başvurusu yapılmıştır.

Yargılama devam ederken, şikayetçi tarafından 6.11.2007 tarihinde ilama konu aracın icra müdürlüğüne teslim edildiği, 9.11.2007 tarihinde de karşı taraf borçlu General Motor Ltd. Şti. vekili tarafından icra müdürlüğünden teslim alındığı ve yine General Motor Ltd. Şti. tarafından, 28.9.2007 tarihinde icra borcunun dosyaya yatırılarak, icra müdürlüğü tarafından 12.11.2007 tarihinde de alacaklı vekiline ödendiği hususlarında uyuşmazlık bulunmamaktadır.

Şikayet yargılaması devam ederken isteğe konu alacak ödendiğine ve menkul mal niteliğindeki araç da teslim edildiğine göre; yargılama sırasında ilam infaz edilmiş olmakla şikayetin konusu ortadan kalkmıştır. Açılmış bir davanın, yapılmış bir şikayetin yargılama esnasında konusuz kalması halinde ne tür bir işlem yapılacağına, ne yönde karar verileceğine dair HUMK. da ve İİK. da herhangi bir açık hüküm yok ise de kararlılık kazanmış Yargıtay uygulamasında ve öğretide bu tür durumlarda mahkemece `karar verilmesine yer olmadığına` yönünde karar verilmesinin gerektiği ittifakla kabul edilmektedir.

Bununla birlikte, yine yukarıda açıklandığı üzere, bu durumda yargılamaya sadece davanın (şikayetin) haklı nedenle açılıp açılmadığı, dolayısı ile yargılama giderlerinin hangi taraf üzerine bırakılacağı hususunun açıklığa kavuşturulması için devam olunmalıdır.

Somut olayda, infazı istenilen İzmir 2. Tüketici Mahkemesi`nin 6.9.2007 gün ve 2004/774 E. – 2007/340 K. sayılı ilamının hüküm kısmında “dava konusu aracın iadesi ile bedelin davacıdan tahsiline” karar verilmiş olup, aracın tesliminin, bedelin ödenmesinden önce gerçekleşmesi gerektiği veya araç teslimi ile bedelin ödenmesinin eş zamanlı yapılması gerektiği hususlarında bir ifade bulunmadığı gibi aracın bizzat davacı tarafından icra müdürlüğüne teslim edilmesi yolunda da bir hüküm kurulmamıştır. Öteki deyiş ile, araç bizzat, ilamın davacısı/şikayetçi tarafından icra müdürlüğüne teslim edilmeden, dosyaya yatan bedelin şikayetçiye ödenmeyeceği gibi bir düşünceye hüküm kısmından ulaşılamamaktadır.

Hal böyle olunca, şikayetçi bu başvurusunda haklıdır. Şikayet konusuz kaldığına göre de, yerel mahkemece karar verilmesine yer olmadığına karar verilmesi ve buna göre yargılama giderlerinden sorumluluğun belirlenmesi gerekirken olaya uygun düşmeyen gerekçelerle önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Direnme kararı bu değişik gerekçelerle bozulmalıdır.

SONUÇ: Şikayetçi vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçeyle BOZULMASINA, oyçokluğu ile karar verildi.

Y.H.G.K. 24.2.2010 E.2010/12-106 – K.2010/107

PicLensButton YHGK 24.2.2010 E.2010/12 106 – K.2010/107

YHGK 24.2.2010 E.2010/3-79 – K.2010/102


 YHGK 24.2.2010 E.2010/3 79 – K.2010/102

– HAKSIZ ELKOYMA TAZMİNATI (Görev)

– MÜSADERE (Haksız Elkoyma Tazminatında Görev)

– GÖREV (Haksız Elkoyma Tazminatı)

– CEZA MUHAKEMESİ KANUNUNUN UYGULANMASI –

466 Sa.Ka.1,2 – 5320 Sa.Ka.6 – 5271 Sa.Ka.141/1-3, 142/2,143,144

Davacılara ait vasıtaya, 30.10.2001 tarihinde, zabıtaca haksız el konulması nedeniyle uğranılan zararın giderilmesi istemine ilişkindir.
5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu`nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun “Koruma Tedbirleri Nedeniyle Tazminat” başlıklı 6.maddesi:
“(1) Ceza Muhakemesi Kanununun 141 ila 144 üncü maddeleri hükümleri, 1 Haziran 2005 tarihinden itibaren yapılan işlemler hakkında uygulanır.
(2) Bu tarihten önceki işlemler hakkında ise, 7.5.1964 tarihli ve 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkında Kanun hükümlerinin uygulanmasına devam olunur.” şeklindedir.
Bu durumda; 1 Haziran 2005 tarihinden önce, 30.10.2001 tarihinde yapılan işlemlerden kaynaklanan eldeki tazminat davasına bakma görevi genel mahkemelere ve özellikle müddeabihin değerine göre de sulh hukuk mahkemesine aittir.

DAVA ve KARAR:

Taraflar arasındaki “Tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kayseri 3. Sulh Hukuk Mahkemesince dava dilekçesinin görev yönünden reddine dair verilen 18.11.2008 gün ve 2008/1734 E. – 2157 K. sayılı kararın incelenmesi davacılar vekili tarafından istenilmesi üzerine,

Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 13.4.2009 gün ve 2009/3991 – 6503 sayılı ilamı;

(…Dava, davacılara ait vasıtaya zabıtaca haksız el konulması nedeniyle uğranılan zararın giderilmesi istemine ilişkindir.

Dosya içeriğinden 30.10.2001 tarihinde el konulan vasıtanın Haziran 2008 tarihinde ruhsat sahibi olan davacılara iadesine karar verildiği anlaşılmaktadır. Mahkemece, CMK.nun 141. ve 142. maddeleri uygulanarak Ağır Ceza Mahkemesinin görevli olduğuna karar verilmiştir.
5320 sayılı CMK.nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında yasanın 6. maddesinde, CMK.nun 141. ve 144. maddesi hükümlerinin 1.6.2005 tarihinden itibaren yapılan işlemler hakkında uygulanacağı düzenlenmiştir. Somut olayda el koyma işlemi 30.10.2001 tarihinde olduğuna göre dava konusu uyuşmazlığa CMK. hükümleri uygulanamaz. Bu nedenle işin esasının incelenmesi gerekirken, mahkemece görevsizlik kararı verilmesi bozma nedenidir…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu`nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI:

Dava, davacılara ait vasıtaya haksız el konulması nedeniyle doğan zararın giderilmesi istemine ilişkindir.

Davacılar vekili; davacılara ait aracın 30.10.2001 tarihinde Kayseri Trafik Şube Müdürlüğü ekiplerince evraklarının sahte olması gerekçesiyle bağlandığı ve özel otoparka çekildiğini, Kayseri 1. Ağır Ceza Mahkemesinde açılan dava sonucu beraat etmelerine ve aracın iadesine karar verilmesine rağmen el konulan aracı almak için davacıların özel otopark ücretini ödemek zorunda kaldığını ileri sürerek 4.720,00.- YTL. park ücretinin davalı Bakanlıktan tahsilini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, görevli mahkemenin Ağır Ceza Mahkemesi olduğunu bildirerek görevsizlik kararı verilmesini, olmadığı takdirde de davanın reddini istemiştir.

Yerel Mahkemece 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 142/2. maddesi uyarınca davaya bakmakla Ağır Ceza Mahkemesi görevli olduğundan mahkemenin görevsizliğine dair verilen karar, özel dairece yukarıda başlık bölümünde yazılı gerekçe ile bozulmuştur.
Yerel Mahkeme “Olay, Ceza Muhakemesi Kanunu`nun yürürlüğe girmesinden önce olmasına rağmen -Derhal Uygulanırlık- ilkesi gereği 5721 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu`nun 141. ve 142. maddelerinin eldeki davaya uygulanması zorunludur…” gerekçesi ile önceki kararında direnmiş; hükmü davacılar vekili temyiz etmiştir.

Yerel Mahkeme ile Özel Daire arasındaki uyuşmazlık; 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu`nun 141. ve 142. maddelerinin somut olayda uygulanıp uygulanamayacağı, davaya bakma görevinin hangi mahkemeye ait olduğu noktasında toplanmaktadır.

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu 4.12.2004 tarihinde kabul edilmiş olup 17.12.2004 tarih ve 25673 sayılı Resmi Gazetede yayınlanmış; 31.3.2005 tarih ve 25772 Mük. S.R.G. de yayımlanan 31.3.2005 tarih ve 5328 sayılı kanunun Geçici 1. maddesi ile, yürürlüğe ilişkin 334.maddede geçen “1 Nisan 2005″ ibaresi “1 Haziran 2005″ olarak değiştirilmekle bu tarihte yürürlüğe girmiştir.

Anılan Kanunun “Tazminat İstemi” başlıklı 141/1. ve 3. maddesinde:

“Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında; …Eşyasına veya diğer malvarlığı değerlerine, koşulları oluşmadığı halde elkonulan veya korunması için gerekli tedbirler alınmayan ya da eşyası veya diğer malvarlığı değerleri amaç dışı kullanılan veya zamanında geri verilmeyen kişiler, maddî ve manevî her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler.”
Yine Aynı Kanunun “Tazminat İstemenin Koşulları” başlıklı 142/2. maddesinde ise:
“İstem, zarara uğrayanın oturduğu yer ağır ceza mahkemesinde ve eğer o yer ağır ceza mahkemesi tazminat konusu işlemle ilişkili ise ve aynı yerde başka bir ağır ceza dairesi yoksa, en yakın yer ağır ceza mahkemesinde karara bağlanır.” hükümlerine yer verilmiştir.
5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu`nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun “Koruma Tedbirleri Nedeniyle Tazminat” başlıklı 6. maddesi,
“(1) Ceza Muhakemesi Kanununun 141 ila 144 üncü maddeleri hükümleri, 1 Haziran 2005 tarihinden itibaren yapılan işlemler hakkında uygulanır.
(2) Bu tarihten önceki işlemler hakkında ise, 7.5.1964 tarihli ve 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkında Kanun hükümlerinin uygulanmasına devam olunur.” şeklindedir.

Mülga 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkında Kanun`un 1. maddesi özü itibariyle haksız yakalanma ve tutuklanma hallerinde uğranılan zararın bu kanun hükümlerince karşılanacağını, 2. maddesi ise, 1 inci maddede yazılı sebeplerle zarara uğrayanların, kendilerine zarar veren işlemlerin yapılmasına esas olan iddialar sebebiyle haklarında açılan davalar sonunda verilen kararların kesinleştiği veya bu iddiaların mercilerince karara bağlandığı tarihten itibaren üç ay içinde, ikametgahlarının bulunduğu mahal ağır ceza mahkemesine bir dilekçeyle başvurarak uğradıkları her türlü zararın tazminini isteyebilecekleri düzenlenmiştir.

Bu kanunu kaldıran 5320 sayılı Kanun ile tazminat koşulları ve kapsamı genişletilmiş; 5271 sayılı Kanuna atıfla, 466 sayılı Kanunda yer verilmeyen “eşyasına veya diğer malvarlığı değerlerine, koşulları oluşmadığı halde elkonulan veya korunması için gerekli tedbirler alınmayan ya da eşyası veya diğer malvarlığı değerleri amaç dışı kullanılan veya zamanında geri verilmeyen kişiler” için de maddî ve manevî her türlü zararlarını, Devletten isteyebilme olanağı getirilmiş; ancak bu talebe konu işlemlerin 1 Haziran 2005 tarihinden sonra gerçekleşmesi halinde yeni yasanın uygulanacağı da açıkça ifade edilmiştir.

Açıklanan yasal düzenlemeler göstermektedir ki, eşyaya haksız el konulmasına ilişkin tazminat taleplerine ilişkin ne 466 sayılı Kanunda, ne de eski Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununda açık bir yasal düzenleme olmadığı için bu tip davalar dava değerine göre genel mahkemelerde ve yine tazminat hukuku ilkelerine göre görülmekte iken; 5271 ve 5320 sayılı yasalar ile 1 Haziran 2005 tarihinden sonra ilgili maddelerde sayılan işlemlerden doğan zararların devletten istenebileceği açıkça düzenlenmiş ve yine bu tür tazminat davalarına bakma görevi Ağır Ceza Mahkemelerine verilmiştir.

Eldeki davanın dayandığı maddi olgu, davacılara ait vasıtaya suça konu olduğu iddiasıyla 30.10.2001 tarihinde zabıtaca haksız el konulmuş olmasıdır.
Şu durumda; tazminat istemine dayanak alınan işlemin tarihi 30.10.2001 olup; çok açık şekilde 1 Haziran 2005 tarihinden öncedir. Bu işlemden kaynaklanan tazminat davası, 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu`nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun “Koruma Tedbirleri Nedeniyle Tazminat” başlıklı 6. maddesindeki açık hüküm karşısında ağır ceza mahkemelerinin görev alanına girmemekte; bu tarihten önceki işlemlere uygulanacağı belirtilen 466 sayılı kanunda da düzenlenmediği için genel hükümlere ve dava değerine göre genel hukuk mahkemelerince bakılıp, sonuçlandırılması gerekmektedir.

Sonuç itibariyle; 1 Haziran 2005 tarihinden önce, 30.10.2001 tarihinde yapılan işlemlerden kaynaklanan eldeki tazminat davasına bakma görevi genel mahkemelere ve özellikle müddeabihin değerine göre de sulh hukuk mahkemesine aittir.

Yerel Mahkemenin, yukarıda ayrıntısıyla açıklanan, uygulamanın kapsamını da belirleyen açık hükümleri gözardı ederek, derhal uygulanırlık ilkesinden bahisle ağır ceza mahkemesinin görevli olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı vermesi ve aynı hususlara işaret eden Özel Daire bozma kararına uymayarak önceki kararında direnmesi usul ve yasaya aykırıdır.
Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ: Davacılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, oybirliği ile karar verildi.

Y.H.G.K. 24.2.2010 E.2010/3-79 – K.2010/102

PicLensButton YHGK 24.2.2010 E.2010/3 79 – K.2010/102

YHGK 24.2.2010 E.2010/1-86 – K.2010/108


 YHGK 24.2.2010 E.2010/1 86 – K.2010/108

– ELATMANIN ÖNLENMESİ “Çaplı Taşınmaza”

– KAL (Çaplı Taşınmaza Müdahale)

– ECRİMİSİL

– KARARA YAZILMASI ZORUNLU OLANLAR

– DİRENME KARARININ YAZILMASI

– KISA KARARLA GEREKÇELİ KARARIN ÇELİŞMESİ –

HUMK.381,388,389

Direnme öncesi kararda “kal” istemi hakkında açıkça “bu yerdeki binanın yıktırılmasına” şeklinde hüküm kurulmuş olmasına rağmen direnmeye ilişkin kararda “kesinleşmeyenler için ve bu kararımızda da direnilmesine” şeklinde atıf yapılarak hüküm oluşturulmuştur.
Bu durumda, usulün öngördüğü anlamda oluşturulmuş bir hüküm bulunmadığı gibi, direnme kararlarını denetleyen Hukuk Genel Kurulu tarafından incelenebilecek nitelikte teknik anlamda bir direnme hükmü de bulunmadığı her türlü duraksamadan uzaktır.
Şu durumda mahkemece yapılacak iş; bir kısım davalıların savunma yoluyla getirdikleri temliken tescil isteği hakkında gerekçeye uygun olarak, diğer istekler de olduğu gibi, hüküm kısmında olumlu ya da olumsuz bir karar verilmesi olmalıdır.

DAVA ve KARAR:

Taraflar arasındaki “Elatmanın önlenmesi, kal ve ecrimisil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kadıköy 5. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 11.11.2008 gün ve 2006/201 E. – 2008/340 K. sayılı kararın incelenmesi bir kısım davalılar vekilleri tarafından istenilmesi üzerine,

Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 25.2.2009 gün ve 2009/1513-2342 sayılı ilamı;

Bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI:

Dava; çaplı taşınmaza elatmanın önlenmesi, kal ve ecrimisil isteklerine ilişkindir.

Yerel Mahkemece, bozma öncesi yapılan yargılama sonunda, elatmanın önlenmesi ve yıkıma karar verilmişken, bozma sonrası yapılan yargılamanın, 8.9.2009 günlü celsesinde direnme kararı ile “Elatmanın önlenmesine, kesinleşmeyenler için ve bu kararımızda da direnilmesine” şeklinde karar verilerek hüküm oluşturulmuş; bunun yanında, bir kısım davalıların istemleri hakkında da, gerekçe bölümünde değerlendirme yapılmış olmasına rağmen hüküm kısmında herhangi bir karar verilmemiştir.

Hukuk Genel Kurulu`nda işin esasının incelenmesine geçilmeden önce, yukarıda yer verilen şekliyle önceki kararda direnilmesine ilişkin mahkemece oluşturulan kararın usulüne uygun olup olmadığı, usulü sorun olarak öncelikle incelenip değerlendirilmiştir.

Durum bu olunca konuya ilişkin şu genel açıklamaların yapılmasında yarar görülmüştür:

Mahkeme kararlarında nelerin yazılacağı 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu`nun 388. maddesinde belirtilmiştir. Hüküm sonucu kısmında gerekçeye ait her hangi bir söz tekrar edilmeksizin isteklerin her biri hakkında verilen hükümle taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların mümkünse sıra numarası altında birer birer açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gerekir.

Aynı kural H.U.M.K.`nun 389. maddesinde tekrarlanmış; keza yine aynı Kanunun 381. maddesinde “kararın tefhimi en az 388. maddede belirtilen hüküm sonucunun duruşma tutanağına geçilerek okunması suretiyle olur” hükmüne yer verilmiştir.

Bu biçim yargıda açıklık ve netlik prensibinin gereğidir. Aksi hal, yeni tereddüt ve ihtilaflar yaratır. Hatta giderek denebilir ki, dava içinden davalar doğar. Hükmün hedefine ulaşmasını engeller, Kamu düzeni ve barışı oluşturulamaz. Ayrıca bozma kararı ile önceki hüküm hayatiyetini yitirdiğinden ona atıf suretiyle hüküm tesisi yukarıda açıklanan kurallara uygun düşmeyeceği aşikardır.

Diğer taraftan, yasanın aradığı anlamda oluşturulacak kararların hüküm fıkralarının açık, anlaşılır, çelişkisiz, uygulanabilir olmasının gerekliliği kadar; kararın gerekçesinin de, sonucu ile tam bir uyum içinde, o davaya konu maddi olguların mahkemece nasıl nitelendirildiğini, kurulan hükmün hangi nedenlere ve hukuksal düzenlemelere dayandırıldığını ortaya koyacak; kısaca, maddi olgular ile hüküm arasındaki mantıksal bağlantıyı gösterecek nitelikte olması gerekir.

Zira tarafların o dava yönünden, hukuk düzenince hangi nedenle haklı veya haksız görüldüklerini anlayıp değerlendirebilmeleri ve Yargıtay`ın hukuka uygunluk denetimini yapabilmesi için, ortada, usulüne uygun şekilde oluşturulmuş; hükmün hangi nedenle o içerik ve kapsamda verildiğini ayrıntılarıyla gösteren, ifadeleri özenle seçilmiş ve kuşkuya yer vermeyecek açıklıktaki bir gerekçe bölümünün ve buna uyumlu hüküm fıkralarının bulunması zorunludur.

Nitekim aynı ilkeler, Hukuk Genel Kurulu`nun 19.6.1991 gün ve 323 E. – 391 K.; 10.9.1991 gün ve 281 E. – 415 K.; 25.9.1991 gün 355 E. – 440 K.; 19.4.2006 gün ve 2006/4-142 E. – 229 K.; 5.12.2007 gün ve 2007/3-981 E. – 936 K.; 23.1.2008 gün ve 2008/14-29 E. – 4 K.; 19.3.2008 gün ve 2008/15-278 E. – 254 K.; 18.6.2008 gün ve 2008/3-462 E. – 432 K.; 21.10.2009 gün ve 2009/9-397 E. – 453 K. sayılı kararlarında da, benimsenmiştir.

Öte yandan, iyiniyet savunmasının içerisinde temliken tescil isteğinin de bulunduğu kabul edilerek, tescil talebinin, ayrı bir davaya gerek olmaksızın açılan davada savunma yoluyla da, ileri sürülebileceği de belirgindir (Hukuk Genel Kurulu`nun 17.12.1997 gün ve 1997/1-821 E. – 1063 K. sayılı ilamı).

Bu genel açıklamaların ışığında somut olaya bakıldığında:

Mahkemece, bir kısım davalıların savunma yoluyla ileri sürdükleri temliken tescil isteği yönünden kararın gerekçesinde değerlendirme yapılmış olmasına rağmen hüküm kısmında bu istem hakkında bir karar verilmemiştir.

Bu durumda, mahkemenin gerekçesine uygun, bu konuda verilmiş bir hüküm içermediğinden eksik oluşturulan bu karar, usulün aradığı anlamda “hüküm” niteliğinde bulunmadığı gibi gerekçe ile sonuç karar arasında açık bir çelişki de bulunmaktadır.

Diğer taraftan, yargılamanın 8.9.2009 günlü celsesinde direnme kararı ile “Elatmanın önlenmesine, kesinleşmeyenler için ve bu kararımızda da direnilmesine” şeklinde bir önceki karara atıf yapılmak suretiyle hüküm oluşturulmuştur.

Kısaca ifade etmek gerekirse, direnme öncesi kararda “kal” istemi hakkında açıkça “bu yerdeki binanın yıktırılmasına” şeklinde hüküm kurulmuş olmasına rağmen direnmeye ilişkin kararda “kesinleşmeyenler için ve bu kararımızda da direnilmesine” şeklinde atıf yapılarak hüküm oluşturulmuştur. Bu durumda, yukarıda açıklanan ilkeler çerçevesinde usulün öngördüğü anlamda oluşturulmuş bir hüküm bulunmadığı gibi, direnme kararlarını denetleyen Hukuk Genel Kurulu tarafından incelenebilecek nitelikte teknik anlamda bir direnme hükmü de bulunmadığı her türlü duraksamadan uzaktır.

Şu durumda mahkemece yapılacak iş; bir kısım davalıların savunma yoluyla getirdikleri temliken tescil isteği hakkında gerekçeye uygun olarak, diğer istekler de olduğu gibi, hüküm kısmında olumlu ya da olumsuz bir karar verilmesi olmalıdır.

Diğer taraftan, davacının kal istemi hakkında da, infazda tereddüt oluşturmayacak şekilde açık ve anlaşılır bir biçimde usulün aradığı niteliklere haiz bir hüküm de oluşturulmamıştır.

Mahkemenin, yukarıda ayrıntılarıyla açıklanan biçimde usulün öngördüğü niteliklere haiz bulunmayan kararı, usul ve yasaya uygun değildir.

Yerel mahkeme kararının, işin esasına yönelik temyiz itirazları incelenmeksizin, salt bu usulü eksikliğe dayalı olarak bozulması gerekmiştir.

SONUÇ: Bir kısım davalılar vekillerinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, oybirliği ile karar verildi.

Y.H.G.K. 24.2.2010 E.2010/1-86 – K.2010/108

PicLensButton YHGK 24.2.2010 E.2010/1 86 – K.2010/108