Etiket arşivi: 25.1.2010

Y.9.H.D. 25.1.2010 E.2008/16356 – K.2010/1303


  Y.9.H.D. 25.1.2010 E.2008/16356 – K.2010/1303

– Kıdem Tazminatı Hesabında Esas Alınacak Ücret
– Son Ücret (Kıdem Tazminatı – İhtimâli Durumlara Göre)
– Brüt Ücret (Kıdem Tazminatı)
– Aylık Ücret (Kıdem Tazminatı)
– İşe İade Davasında Eklenen Süre (Kıdem Tazminatı)
– Yol Primi (Kıdem Tazminatı)
– Ücret Dışındaki Para Ve Para İle Ölçülebilen Menfaatler (Kıdem Tazminatı)
– Servis Ücreti (Kıdem Tazminatı) –

İK.32 – 1475 Sa.Ka.14

Kıdem tazminatı hesabında esas alınacak ücret son ücret, başka bir anlatımla, iş sözleşmesinin feshedildiği anda geçerli olan ücrettir.
Son ücret kavramı, işçinin iş ilişkisi kapsamında iş gördüğü ve ücrete hak kazandığı en son ücreti ifade eder. İş ilişkisinin askıya alınması ve askı süresi içinde iş sözleşmesinin feshedilmesi durumunda kıdem tazminatı hesabında dikkate alınması gereken ücret, iş sözleşmesinin askıya alınmasından önce hak kazanılan son ücret olmalıdır.
İhbar öneli tanınmak suretiyle yapılan fesihte, önelin bittiği tarihte fesih gerçekleştiğinden, önelin bittiği tarihteki ücret esas alınmalıdır. Bildirim öneli tanınmaksızın ancak ihbar tazminatı da ödenmeden (tam olarak ödenmeden) işverence yapılan fesih durumunda ise, bildirim öneli sonuna kadar işyerinde uygulamaya konulan ücret artışından iş sözleşmesi feshedilen işçinin de yararlanması ve tazminatının bu artan ücret esas alınarak hesaplanması gerekir.
Kıdem tazminatı hesabında dikkate alınması gereken ücret, işçinin brüt ücretidir. O halde, kıdem tazminatı, için fiilen eline geçen ücreti üzerinden değil, sigorta primi, vergi sendika aidatı gibi kesintiler yapılmaksızın belirlenen brüt ücret göz önünde tutularak hesaplanır.
Tazminata esas aylık ücret saat ücretinin önce 7.5 sonra da 30 ile çarpımı sonucu belirlenmelidir. Yoksa aylık ücretin tespitinin işçinin fiilen çalıştığı gün sayısı üzerinden hesaplanması doğru olmaz.
İşe iade davasının yargılaması sonunda eklenen hizmet süresi, kıdem tazminatı hesabında nazara alınmaz. Bu nedenle fesih tarihindeki kıdem tazminatı tavanı gözetilmelidir. Aynı şekilde tazminata esas alınacak ücretin de, 1475 Sayılı Yasa’nın 14. maddesi hükmü gereği fesih tarihindeki ücret olması gerekir.
İşçiye sağlanan koruyucu elbise, işyerinde kullanılmak üzere havlu, sabun yardımı, arızi fazla çalışma, ulusal bayram, genel tatil ve hafta tatili alacakları dikkate alınmaz.
Ağır vasıta ve özellikle tır şoförleri bakımından, tazminata esas ücretin tespitinde yol primi adı altında yapılan ödemelerin de dikkate alınması gerekir.
Ücret dışındaki para veya para ile ölçülebilen menfaatlerin tazminata yansıtılmasında son bir yıl içinde yapılan ödemeler toplamının 365`e bölünmesi suretiyle bir güne düşen miktarın belirleneceği kabul edilmektedir.
Yıl içinde düzenli ve belirli periyotlarla ödenen parasal haklar bakımından ise, kıdem tazminatının son ücrete göre hesaplanması gerektiği gerçeğine daha uygun bir çözümdür.

DAVA ve KARAR:

Davacı, kıdem, ihbar tazminatının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.
Yerel Mahkeme, isteği hüküm altına almıştır.
Hüküm süresi içinde davalı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

YARGITAY 9. HUKUK DAİRESİ KARARI:

Davacı vekili, davacının kaporta işçisi olarak davalı işyerinde çalışmaktayken, aldığı ücret ile bordroya yansıtılan ücretin birbirinden farklı olması nedeniyle bordroyu imzalamadığını, bunun üzerine davacıya o gün izinli olduğunun söylenmesine karşın davacının işyerinde çalışmaya devam ettiğini, davacıya görevi olan kaportacılık dışında oto camı takılması işinin verildiğini, davacının ise sorumluluk almamak kaydı ile bu görevi kabul ettiğini bildirmesi üzerine hakkında tutanak tutularak işine son verildiğini belirterek, kıdem ve ihbar tazminatına hükmedilmesini talep etmiştir.

Davalı vekili, davacının, verilen görevi yapmaması ve 4.3.2005, 7.3.2005 ve 8.3.2005 tarihlerinde mazeretsiz olarak devamsızlık yapması nedeniyle iş sözleşmesinin haklı nedenle feshedildiğini belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, davalı tarafın terk olgusunu kanıtlayamadığı, davacı tanık beyanları da nazara alınarak davacının ücretinin bordroda eksik gösterilerek imzalatılmak istenmesi ve davacının imzalamaması üzerine işten çıkartıldığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.

Hüküm, davalı vekilince temyiz edilmiştir.

1- Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

Kıdem tazminatı hesabında dikkate alınması gereken ücret noktasında taraflar arasında uyuşmazlık söz konusudur.

Kıdem tazminatı hesabında esas alınacak ücret son ücret, başka bir anlatımla, iş sözleşmesinin feshedildiği anda geçerli olan ücrettir. İhbar öneli tanınmak suretiyle yapılan fesihte önelin bittiği tarihte fesih gerçekleştiğinden, önelin bittiği tarihteki ücret esas alınmalıdır. Bildirim öneli tanınmaksızın ancak ihbar tazminatı da ödenmeden (tam olarak ödenmeden) işverence yapılan fesih durumunda ise, bildirim öneli sonuna kadar işyerinde uygulamaya konulan ücret artışından iş sözleşmesi feshedilen işçinin de yararlanması ve tazminatının bu artan ücret esas alınarak hesaplanması gerekir.

Kıdem tazminatı hesabında dikkate alınması gereken ücret, işçinin brüt ücretidir. O halde, kıdem tazminatı, için fiilen eline geçen ücreti üzerinden değil, sigorta primi, vergi sendika aidatı gibi kesintiler yapılmaksızın belirlenen brüt ücret göz önünde tutularak hesaplanır.

Tazminata esas aylık ücret saat ücretinin önce 7.5 sonra da 30 ile çarpımı sonucu belirlenmelidir. Yoksa aylık ücretin tespitinin işçinin fiilen çalıştığı gün sayısı üzerinden hesaplanması doğru olmaz.
Son ücret kavramı, işçinin iş ilişkisi kapsamında iş gördüğü ve ücrete hak kazandığı en son ücreti ifade eder. İş ilişkisinin askıya alınması ve askı süresi içinde iş sözleşmesinin feshedilmesi durumunda kıdem tazminatı hesabında dikkate alınması gereken ücret, iş sözleşmesinin askıya alınmasından önce hak kazanılan son ücret olmalıdır.

İşe iade davasının yargılaması sırasında en çok 4 aya kadar olan sürenin hizmet süresine ekleneceği konusunda Dairemiz kararlan istikrar kazanmıştır (Yargıtay 9. HD. 3.10.2005 gün 2005/56932 E, 2005/31926 K.). Yine Dairemizce, işçinin işe alınmayacağının açıklandığı veya bir aylık işe başlatma süresinin sonu, fesih tarihi olarak kabul edilmelidir. Bu nedenle fesih tarihindeki kıdem tazminatı tavanı gözetilmelidir. Aynı şekilde tazminata esas alınacak ücretin de, 1475 Sayılı Yasa’nın 14. maddesi hükmü gereği fesih tarihindeki ücret olması gerekir.

Kıdem tazminatına esas alınacak olan ücretin tespitinde İş Kanunu’nun 32. maddesinde sözü edilen asıl ücrete ek olarak işçiye sağlanan para veya para ile ölçülebilen menfaatler göz önünde tutulur. Buna göre ikramiye, devamlılık arz eden prim, yakacak yardımı, giyecek yardımı, kira, aydınlatma, servis yardımı, yemek yardımı ve benzeri ödemeler kıdem tazminatı hesabında dikkate alınır. İşçiye sağlanan özel sağlık sigortası yardımı ya da hayat sigortası prim ödemeleri de para ile ölçülebilen menfaatler kavramına dahil olup tazminata esas ücrete eklenmelidir. Satış rakamları ya da başkaca verilere göre hesaplanan prim değişkenlik gösterse de; kıdem tazminatı hesabında genişletilmiş ücret kavramı içinde değerlendirilmelidir.

İşçiye sağlanan koruyucu elbise, işyerinde kullanılmak üzere havlu, sabun yardımı, arızi fazla çalışma, ulusal bayram, genel tatil ve hafta tatili alacakları dikkate alınmaz.

Uygulamada ağır vasıta ve özellikle tır şoförleri bakımından gidilen mesafeye göre yol primi adı altında ödemeler yapıldığı görülmektedir. Çoğunlukla asgari ücret seviyesinde sabit ücret ödenmekte ve ücretin esaslı kısmı belirtilen primlerle sağlanmaktadır. Yoksa yurt dışına sefer yapan bir tır şoförünün sadece asgari ücretle çalışmayacağı bilinen bir gerçektir. Böyle olunca tazminata esas ücretin tespitinde yol primi adı altında yapılan ödemelerin de dikkate alınması gerekir. Dairemiz kararlan bu yönde kökleşmiştir (Yargıtay 9. HD. 7.2.2005 gün 2005/950 E, 2005/3328 K.).

Dairemiz kararlarında, ücret dışındaki para veya para ile ölçülebilen menfaatlerin tazminata yansıtılmasında son bir yıl içinde yapılan ödemeler toplamının 365`e bölünmesi suretiyle bir güne düşen miktarın belirleneceği kabul edilmektedir (9. HD. 29.9.2005 gün 2005/342 E, 2005/31714 K. Yargıtay 9. HD. 12.4.1999 gün 1999/5910 E, 1999/7119 K.). Dönemsel bir niteliği olmayan parasal haklar bakımından yıl içinde yapılan ödemelerin 365 güne bölünmesi suretiyle bir güne düşen tutarın belirlenmesi yerindedir. Örneğin tır şoförünün yıl içinde aldığı sefer (yol) primi sürekli değişiklik gösterebilir ve belli bir dönemin hesaplamada esas alınması zorluk taşıyabilir. Öte yandan, işçiye dini bayramlarda yılda 2 kez ödenen harçlığın belli bir dönem için yapıldığını söylemek pek olası değildir. Burada yıllık ödeme tutarının 365 rakamına bölünmesi yerinde olur. Son olarak belirtmek gerekir ki, yılda bir kez yapılan parasal yardımların (yakacak yardımı gibi) tazminata esas ücrete yansıtılmasının, yıllık tutarın 365`e bölünmesi suretiyle gerçekleştirileceği tartışmasızdır.

Yıl içinde düzenli ve belirli periyotlarla ödenen parasal haklar bakımından ise, kıdem tazminatının son ücrete göre hesaplanması gerektiği gerçeğine daha uygun bir çözümdür. Gerçekten işçinin son ücreti üzerinden kıdem tazminatı hesaplandığına ve yıl içinde artmış olan ücretlerin ortalaması alınmadığına göre ücretin ekleri bakımından da benzer bir çözümün aranmalıdır. Örneğin işçinin yıl içinde aldığı 3 ikramiyenin eski ücretten olması sebebiyle daha az olması ve fakat son ikramiyenin işçinin son ücreti üzerinden ödenmesi halinde tazminata esas ücretin tespitinde dikkate alınması gereken ikramiye de bu son ikramiye olmalıdır. Hesaplamanın, son dilim ikramiyenin ait olduğu dönemdeki gün sayısına bölünerek yapılması hakkaniyete de uygundur. Daha somut bir ifadeyle, yılda 4 ikramiye ödemesinin olması durumunda her bir ikramiye 3 aylık bir dönem için uygulanmaktadır. İşçinin artmış olan ikramiyesinin ait olduğu bu 90 güne bölünmesi halinde bir güne düşen ikramiye tutarı, kıdem tazminatının son ücretin hesaplanacağı şeklinde yasal kural ile daha uyumlu şekilde belirlenebilecektir. Aynı uygulamayı yol ve yemek yardımı gibi ödemeler için de yapmak olanaklıdır. İşçiye aylık olarak yapıldığı varsayılan bu gibi ödemelerin son ay için ödenen kısmının fiilen çalışılan gün sayısına bölünmesi suretiyle bir güne düşen tutar tespit olunmalıdır. Buna göre periyodik olarak ödenen ve yıl içinde artmış olan parasal haklar yönünden son dönem ödemesinin ait olduğu dilim günlerine bölünmesi ile tazminata esas ücrete yansıtılacak tutar daha doğru biçimde belirlenebilecektir. Dairemizin 2008 yılında vermiş olduğu kararlar da bu yöndedir (Yargıtay 10.10.2008 gün 2007/27615 E, 2008/26209 K.).

2- Dosyada mevcut tanık beyanları ve diğer deliller kapsamında, davalı işyerinde servis uygulaması olmadığı halde, bilirkişi raporunda, servis ücretinin de dahil edilerek, giydirilmiş brüt ücret ve buna bağlı olarak kıdem, ihbar tazminatlarının hatalı hesaplandığı anlaşılmaktadır. Mahkemece, servis ücreti dahil edilmeksizin hesaplanacak tazminat miktarları ile sonuca gidilmesi gerekirken hatalı bilirkişi raporuna dayalı olarak hüküm kurulması bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ: Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebepten BOZULMASINA, oybirliği ile karar verildi.

Y.9.H.D. 25.1.2010 E.2008/16356 – K.2010/1303

PicLensButton  Y.9.H.D. 25.1.2010 E.2008/16356 – K.2010/1303

Y1HD 25.1.2010 E.2009/13949 – K.2010/548


 Y1HD 25.1.2010 E.2009/13949 – K.2010/548

– Kadastroca Tespit Harici Bırakılan Yer (Kadastro Tesbitinin Kesinleşmesi – Hak Düşürücü Süre)
– Kadastro Tesbitinin Kesinleşmesi (Tesbit Dışı Bırakılan Yer – Hak Düşürücü Süre)
– Hak Düşürücü Süre (Kadastroca Tesbit Harici Bırakılan Yer) –

5519 Sa.Ka. – 3402 Sa.Ka.12

Dava, kadastroca tescil harici bırakılan taşınmazın, tapu kaydı kapsamında kaldığı iddiasına dayalı tescil isteğine ilişkindir.

1. Tespit dışı bırakma işlemi bir kadastro işlemi olmakla beraber bir tespit işlemi olmadığından ve taşınmazla ilgili tutanak düzenlenmediğinden, “tutanaklarda belirtilen haklara, sınırlandırma ve tespitlere ait tutanakların kesinleştiği tarihten itibaren on yıl geçtikten sonra kadastrodan önceki hukuki nedenlere dayanılarak itiraz olunamaz ve dava açılamaz” hükmünü getiren 766 sayılı Yasa`nın 31/2 ve 3402 sayılı Yasa`nın 12/3. maddelerinin uygulama yeri yoktur. Bu tür davalar her zaman açılabilir.
2. Öncelikle dosyadaki mirasçılık belgesine göre tapu malikinin tüm mirasçılarının davada yer almalarının sağlanması,
ondan sonra işin esasına girilerek Hazine adına bir kayıt oluşup oluşmadığının saptanması, 5519 sayılı Yasa uyarınca bazı istisnaları dışında sicil oluşmasının tescil hükmü ile mümkün olabileceği ihdasen oluşan tapu kaydının eğer aynı yere ait ise çifte tapu oluşturacağı ve davacıları bağlamayacağı hususunun değerlendirilmesi,
davada dayanılan tapu kaydının yerinde uygulanması ve çekişmeli taşınmazın davacıların dayanağını teşkil eden tapu kapsamında kalıp kalmadığının açıklığa kavuşturulması
ve varılacak sonuç çerçevesinde bir karar verilmesi gerekir.

DAVA ve KARAR:

Taraflar arasında görülen davada;
Davacı, kadastro sırasında tescil harici bırakılan Şanlıurfa ili S… Mahallesi sınırları içindeki 126 dönüm miktarlı arazinin murisleri Ahmet Ağa Bin Mahmut`a ait Hicri 19 Şubat 1278 tarih ve 126 nolu tapu sınırları içinde kaldığını ileri sürerek, veraset ilamına göre davacılar adına tespit ve tesciline karar verilmesini istemişlerdir.

Davalı ve davaya dahil edilen Hazine, davanın hak düşürücü süre geçtikten sonra açıldığını belirterek davanın reddini savunmuşlardır.

Mahkemece, S… Mahallesinde kadastro çalışmalarının 25.1.1963 tarihine kadar yapıldığı ve tespite itirazın bulunmadığı, kadastro gören yerlerde kadastro öncesine dayalı tapuların hukuki kıymetini yitirdiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Karar, davacılar vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; tetkik hakiminin raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp, düşünüldü:

YARGITAY 1. HUKUK DAİRESİ KARARI:

Dava, kadastroca tescil harici bırakılan taşınmazın tapu kaydı kapsamında kaldığı iddiasına dayalı tescil isteğine ilişkindir.
Davalı Hazine, yörede kadastro çalışmalarının 1974 yılından önce yapıldığını, hak düşürücü sürenin geçtiğini, davalı Belediye ise dava konusu taşınmazın kadastro sırasında tespit dışı bırakıldığını, 16.6.1999 tarihinde ham toprak niteliğiyle ihdasen Hazine adına tescil edildiğini bildirip, davanın reddini savunmuşlardır.

Mahkemece, kadastro gören yerlerde kadastro öncesi tapuların hukuki değerlerini yitirdiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Toplanan delillerden ve tüm dosya içeriğinden davada dayanılan 1278 tarihli 126 numaralı tapu malikinin davacıların miras bırakanları olduğu, bu kaydın revizyon görmediği yörede kadastro çalışmalarının 27.12.1962-25.1.1963 tarihleri arasında yapıldığı, tarafların beyanlarına göre de çekişmeli taşınmazın tespit harici bırakıldığı anlaşılmaktadır.

Esasen bu yön mahkemenin de kabulündedir.
Hemen belirtilmelidir ki, tespit dışı bırakma işlemi bir kadastro işlemi olmakla beraber bir tespit işlemi olmadığından ve taşınmazla ilgili tutanak düzenlenmediğinden, “tutanaklarda belirtilen haklara, sınırlandırma ve tespitlere ait tutanakların kesinleştiği tarihten itibaren on yıl geçtikten sonra kadastrodan önceki hukuki nedenlere dayanılarak itiraz olunamaz ve dava açılamaz” hükmünü getiren 766 sayılı Yasa`nın 31/2 ve 3402 sayılı Yasa`nın 12/3. maddelerinin uygulama yeri yoktur. Bu tür davalar her zaman açılabilir.

Öte yandan kadastroca tespit dışı bırakılan taşınmaz bakımından tutunulan tapu kaydı kadastro geçmekle işleme tabi olma özelliğini yitirdiğinden ve 3402 sayılı Yasa`nın 12/4. maddesi uyarınca delil durumuna düştüğünden tespit dışı taşınmaz bu hali ile devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yer niteliği taşıyacağından bu gibi yerler için kadastrodan önceki tapu kaydına dayanılarak açılan elatmanın önlenmesi davasının dinlenmesine yasal olanak yok ise de, tespit dışı bırakılan taşınmazın tapu kaydı kapsamında kaldığı ileri sürülerek tescil davası açılabileceği kuşkusuzdur.

Diğer bir husus da, davalı belediye dava konusu taşınmazın 1999 tarihinde ham toprak niteliğiyle ihdasen Hazine adına tescil edildiğini bildirdiği halde bu yön üzerinde de durulmamıştır.
Eğer Hazine adına oluşmuş bir kayıt var ise iptal isteği tescil isteğini kapsamaz ise de tescil isteğinin iptal isteğini kapsadığı da tartışmasız olup, anılan bu ilkenin gözetilmesi gerekir.
Hal böyle olunca, öncelikle dosyadaki mirasçılık belgesine göre tapu malikinin tüm mirasçılarının davada yer almalarının sağlanması, ondan sonra işin esasına girilerek Hazine adına bir kayıt oluşup oluşmadığının saptanması, 5519 sayılı Yasa uyarınca bazı istisnaları dışında sicil oluşmasının tescil hükmü ile mümkün olabileceği ihdasen oluşan tapu kaydının eğer aynı yere ait ise çifte tapu oluşturacağı ve davacıları bağlamayacağı hususunun değerlendirilmesi, davada dayanılan tapu kaydının yerinde uygulanması ve çekişmeli taşınmazın davacıların dayanağını teşkil eden tapu kapsamında kalıp kalmadığının açıklığa kavuşturulması ve varılacak sonuç çerçevesinde bir karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir.

SONUÇ: Davacıların temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü  BOZULMASINA, oybirliği ile karar verildi.

Y.1.H.D. 25.1.2010 E.2009/13949 – K.2010/548   

PicLensButton Y1HD 25.1.2010 E.2009/13949 – K.2010/548

Y10HD 25.1.2010 E.2009/15444 – K.2010/654


 Y10HD 25.1.2010 E.2009/15444 – K.2010/654

– Islah (Hükümden Sonra Bozma Üzerine)
– Bozma Kararından Sonra Islah
– Tarım Bağ – Kur Sigortalılığının Tesbiti (Ürün Bedelinden Tevkifat)
– Ürün Bedelinden Tevkifat (Tarım Bağ – Kur Sigortalılığının Tesbiti) –

HUMK.83,84,213,377,430

1. Ürün bedelinden yapılan tevkifat nedeniyle, 2926 sayılı Kanun kapsamında sigortalı olduğunun tespitine karar verilmesini talep mümkündür.

2. Islah, iyiniyetli tarafın, davayı açtıktan veya kendisine karşı bir dava açıldıktan sonra öğrendiği olgularla ilgili yanlışlıklarını düzeltmesine, eksiklikleri tamamlamasına, bu çerçevede yeni deliller sunabilmesine olanak sağlayan bir kurumdur. Ne var ki, taraflardan birine davanın herhangi bir aşamasında ıslah olanağı tanınması, davaların sonu olmayacak şekilde uzamasına neden olmak gibi bir sakıncayı da içermektedir.
“ıslah”; Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 84. maddesinin açık hükmü dairesinde tahkikat ve yargılama bitinceye kadar yapılabilir; Yargıtay`ca (bu nitelikteki bir) hüküm bozulduktan sonra bu yoldan faydalanmak mümkün değildir.

3. İçtihadı Birleştirme Kararıyla kabul edilen, bozmadan sonra ıslahın mümkün olmadığı yönündeki kural, Hukuk Usulü Mahkemeleri Kanunu’nun 84. maddesi hükmüyle birlikte değerlendirildiğinde; bir davadaki istem/istemler hakkında mahkemece tahkikat (tarafların duruşmaya çağrılmaları, çekişmeli yönlere ilişkin delillerin toplanması, toplanan delillerin değerlendirilmesi) yapılarak, bunların ortaya koyduğu sonuç çerçevesinde bir hükmün kurulduğu ve Yargıtay’ın ilgili Dairesinin de, kurulan bu hükmü, herhangi bir nedenle usul ve yasaya aykırı görerek bozduğu hallerle sınırlı bir içeriktedir.

DAVA ve KARAR:

Davacı, ürün bedelinden yapılan tevkifat nedeniyle 2926 Sayılı Kanun kapsamında sigortalı olduğunun tespitine karar verilmesi istenmiştir.
Mahkeme, bozma ilamına uyarak davanın kabulüne karar vermiştir. Hükmün, davalı avukat tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü:

YARGITAY 10. HUKUK DAİRESİ KARARI:

Davadaki yazılara, kararın bozmaya uygun olmasına, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, sair temyiz itirazlarının REDDİNE.
Ürün bedelinden tevkifat olmayan yıllarda davacının tarım faaliyetlerinin kesintisiz devam edip etmediğinin belirlenmesi yönünde araştırma yapılmasına yönelik Dairemizin bozma kararı verdiği (davacı temyizi olmayan) mahkeme kararında “Davacının 1.8.1996 tarihinden itibaren Tarım Bağ-Kur Sigortalısı olduğunun tespitine” karar verildiği;

bozma sonrası yapılan araştırma sonucu davacının Tekel’e teslim ettiği ürünlerin bedelinden ilk tevkifatın 21.7.1994 tarihinde yapıldığının belirlendiği;

davacı avukatının son duruşmada yaptığı ıslah ile, “ilk tevkifat tarihini takip eden aybaşından 31.12.2000 tarihine kadar davacının sigortalı olduğunun tespitine karar verilmesini” istemesi üzerine, davacının 1.9.1994 – 31.12.2000 tarihleri arasında 2926 Sayılı Kanun kapsamında sigortalı olduğunun tespitine karar verildiği görülmektedir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 16.3.2005 tarihli 2005/13-97 Esas, 2005/150 Karar sayılı ilamında ayrıntıları açıklandığı üzere;
Bilindiği gibi, ıslah, taraşlardan birinin usule ilişkin bir işlemini, bir defaya mahsus olmak üzere kısmen veya tamamen düzeltmesine olanak tanıyan ve karşı tarafın onayını gerektirmeyen bir yoldur.
Hukuk Usulü Mahkemeleri Kanunu’nun 83 ve ardından gelen maddelerinde ıslah kurumu ayrıntılı şekilde düzenlenmiş;

83. maddede, davanın her iki tarafının da, yargılama usulüyle ilgili bir işlemini kısmen veya tamamen ıslah edebileceği, ancak aynı dava içerisinde bu yola sadece bir kez başvurulabileceği;
84. maddede, ıslahın tahkikata tabi olan davalarda tahkikatın, tahkikata tabi olmayan davalarda ise yargılamanın bitimine kadar yapılabileceği belirtilmiştir.

Sonraki hükümler, ıslahın şekline ve sonuçlarına ilişkin düzenlemeleri içermektedir.
Yeri gelmişken, Hukuk Usulü Mahkemeleri Kanunu’nun 84. maddesindeki kuralın ve o çerçevede tahkikat kavramının irdelenmesinde yarar vardır:

Hukuk Usulü Mahkemeleri Kanunu’nun 213 ve izleyen maddeleri hükümlerine göre, tahkikat evresi, tarafların layihalarının verilmesinden veya bunlar için belirli olan sürelerin geçmesinden sonra, hakimin, yargılama ve hüküm için davanın yeterince aydınlanmadığı kanısına varması halinde, tarafları duruşmaya çağırmasıyla başlar; tarafların veya vekillerinin duruşmada dinlenmelerinden sonra, gerektiğinde çekişmeli hususlar hakkında tarafların delillerinin toplanmasıyla ve bunların incelenmesiyle sona erer.

Tahkikat evresinin ardından, sözlü yargılamanın da (Hukuk Usulü Mahkemeleri Kanunu md.377 ve devamı) tamamlanmasından sonra, davanın hüküm verilecek derecede aydınlanmış olması halinde hüküm verilir ve tefhim edilir.

Buna göre, tahkikat kavramı, layihalarla aydınlanmamış olan bir davada, tarafların duruşmaya çağrılmalarıyla başlayıp, çekişmeli yönlere ilişkin taraf delillerinin toplanmasıyla biten ve uygulamada, davaların tamamına yakın bölümünde gerçekleşen bir evreyi ifade etmektedir.
Vurgulamalıdır ki; tahkikat evresi, bozmanın içerik ve kapsamına göre, bazı hallerde bozmadan sonra da gerçekleşebilir. Ancak, 84. maddedeki “tahkikata tabi davalarda tahkikat bitinceye kadar” ifadesinden, Kanunun, tahkikat ve hüküm arazında düzenlediği sözlü yargılama evresinde ıslaha izin vermediği sonucu çıkarılabilmektedir.

Uyuşmazlıkla doğrudan ilgisi bulunduğundan, 4.2.1948 gün ve 1948-3 Esas, 1944-10 Karar sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının metni, sadece gerekli kısaltmalar yapılarak aşağıya alınmıştır.
“…1086 sayılı Hukuk Usulü Mahkemeleri Kanunu ile usul hükümleri beyanına giren ıslah mahkemesi ile; açılmış olan bir davada usule müteallik olmak üzere yapılan yanlışlıkları, bir defaya mahsus olmak üzere tamamen veya kısmen düzeltmek imkanı sağlamıştır.

Bir dava açıldıktan sonra, davayı, sebebi olan vakıalar sonradan öğrenilerek düzeltilmek ve deliller safhasında yeni deliller ikame etmek lüzum ve zarureti hasıl olabilir ve iyiniyet sahibi olan taraflar bu yanlışlıkları ve unutulmuş şeyleri ıslah yoluyla düzeltir veya tamamlayabilirler.

Bu fasıl hükmünün sağladığı bu önemli ifadelerine mukabil, davanın herhangi bir safhasında bu hükümlerin uygulanması davaların sonu alınamayacak suretle uzamasına da yol açabileceğinden bu değerli ve faydalı hükümlerin sadelik ve çabukluk esasını hedef tutan umumi usul prensiplerine uygun bir şekilde hızlandırılması da tatbikatın gösterdiği lüzum ve icaplarından bulunmaktadır.

Konunun aydınlanması ve anlaşılmazlığın çözümü bakımından olaya temas eden Hukuk Usulü Mahkemeleri Kanunu’nun seksen dördüncü maddesi hükmü Kanunumuzun mehazı olan Noşatel Usul Kanunu’nun iş bu seksen dördüncü maddemize tekabul eden yetmiş sekizinci maddesi hükmü ile birlikte mütalaa edilmek icap eder. Noşatel Usul Kanunumuzun yetmişsekizinci maddesinde ıslah`ın duruşmanın sonuna kadar “Jusqu’a la cloture des debast ” ve teşkilatımızı hedef tutan seksen dördüncü madde “ıslah; tahkikata tabi olan davalarda tahkikat bitinceye ve tabi olmayanlarda muhakeme hitamına kadar yapılabilir” denilmekle bahis konusu yetmiş sekiz ve seksen dördüncü maddelerin açık ibarelerinden ıslah`ın yalnız tahkikat ve yargılama safhalarında yani tahkikat bitinceye ve hüküm verilinceye kadar mümkün olabileceği kastedildiği ve tahkikat ve yargılama devresinden sonra tarafların bu hakkı kullanamayacakları anlaşılmaktadır.

Kanunumuzun temyiz faslında ve hususiyle 430. maddede hüküm temyizen bozulduktan sonra da ıslahın cari olabileceğine dair zarih ve zımni bir hüküm mevcut olmamasına ve aksine tahkikat ve hüküm devreleri gösterilmek suretiyle bir devre ve zaman ile takyid edildiğine göre seksen dördüncü maddenin mücerret itilafına bırakılarak bu istisnai yolun hükmün Yargıtay`ca bozulmasından sonraki safhalara da şümulünün kabul edilmesi bozma kararıyla kazanılan hakları ihlal edebileceği gibi tamamen ıslah suretiyle davanın değiştirilmesi hallerinde de işin sonuçlanması güçleşir. Ve bu suretle bu müesseseden beklenilen gayeye ve çabukluk esaslarına aykırı düşer.
Netice; Dava açıldıktan sonra mevzuunda, sebebinde ve delillerde ve sair hususlarda usule müteallik olmak üzere yapılmış olan yanlışlıkları bir defaya mahsus olmak üzere düzeltmek ve eksiklikleri de tamamlamak imkanını veren ve mahkeme kararına lüzum olmadan taraşarın sözlü ve yazılı beyanlarıyla yapılabilen ıslah’ın; Hukuk Usulü Mahkemeleri Kanununun 84. maddesi açık hükmü dairesinde tahkikat ve yargılama bitinceye kadar yapılabilip Yargıtay’ca hüküm bozulduktan sonra bu yoldan faydalanmanın mümkün olamayacağına…” şeklindedir.

Metni yukarıya alınmış olan İçtihadi Birleştirme Kararı’nın şu iki temel saptamayı içerdiği görülmektedir:

Islah, iyiniyetli tarafın, davayı açtıktan veya kendisine karşı bir dava açıldıktan sonra öğrendiği olgularla ilgili yanlışlıklarını düzeltilmesine, eksikliklerini tamamlanmasına, bu çerçevede yeni deliller sunabilmesine olanak sağlayan bir kurumdur. Ne var ki, taraflardan birine davanın herhangi bir aşamasında ıslah olanağı tanınması, davaların sonu olmayacak şekilde uzamasına neden olmak gibi bir sakıncayı da içermektedir.

Hukuk Usulü Mahkemeleri Kanunu’nun 84. maddesinde, ıslahın yalnızca tahkikat bitinceye kadar yapılabileceği öngörüldüğüne ve temyiz faslında da, bozmadan sonra dahi ıslahın olanaklı bulunduğuna dair açık veya örtülü bir hüküm yar almadığına göre, Kanunun bu olanağı bir devre ve zaman ile sınırlandırdığı kabul edilmelidir.

Dolayısıyla, 84. maddenin soyut iznine bakılarak bu istisnai yolun bozmadan sonraki aşamalara da yaygınlaştırılması, bozmaya uyulmasıyla kazanılan hakları ihlal edebileceği gibi davanın tamamen ıslah edildiği hallerde, işin sonuçlandırılmasını da güçleştirir.

O halde, ıslahla ilgili kuralların, yargılamanın sadeliği, basitliği ve çabukluğunu amaçlayan diğer usul hukuku ilkeleriyle bağdaşacak şekilde yorumlanması; bozmadan sonra ıslahın mümkün olmadığı sonucuna varılması zorunludur.

Bu saptamalar, somut uyuşmazlığı ilgilendiren yönleriyle basite indirgendiğinde;
anılan İçtihadı Birleştirme Kararı’nda bozmadan sonra ıslahın mümkün olmadığı sonucuna varılırken, Hukuk Usulü Mahkemeleri Kanunu’nun yukarıda irdelenen 84. maddesindeki kural yanında, bozmaya uyulmakla oluşan usuli kazanılmış hakların ihlali endişesinin de etken olduğu görülmektedir.

Bu endişenin sebebi şudur: Bir davada verilen hükme yönelik bozma ilamı doğaldır ki, bozmanın kapsam ve gerekçelerine bağlı olarak değişebilmekle birlikte genellikle, taraşarın hak ve borçların hukuksal dayanak, nitelik, miktar ve kapsamları gibi yönlerden, davanın ondan sonraki seyrini belirler; mahkemece bozmaya uyulması halinde, uyma sonrasında hangi işlemlerin ve araştırmaların yapılması gerektiğini ortaya koyar.

Dolayısıyla, mahkemenin bozmaya uyması, davanın artık bozmada gösterilen yön, kapsam ve sınırlar çerçevesinde sonuçlandırılacağı anlamını taşır. O nedenle de, uyma kararı, bozma kendisinin yararına olan taraf bakımından usuli kazanılmış hak oluşturur ve mahkeme uyduğu bozma kararının yerine getirmekle yükümlü hale gelir. Davanın bu şekilde, uyulan, bozmanın öngördüğü yön ve içeriğe bürünmesinden sonra, salt kanunun tanıdığı yetkiye dayanılarak taraşardan birinin ıslah yoluna girmesi, her davanın kendine özgü yapısı içerisinde, bozmayla diğer taraf yararına oluşan usuli kazanılmış hakkın ortadan kalkması ya da sınırlanması, zayışlaması sonucuna yol açabilir.
Açıktır ki, söz konusu sakıncaların doğabilmesi için, her şeyden önce, ortada hakkında tahkikat yapılmış, hükme bağlanmış ve kurulan hüküm Yargıtay tarafından hukuka uygunluk yönünden denetlenerek bozulmuş istem/istemler bulunmalıdır. Önemle belirtilmelidir ki; İçtihadı Birleştirme Kararları konularıyla sınırlı, gerekçeleriyle açıklayıcı ve sonuçlarıyla bağlayıcı nitelik taşırlar.

Yukarıdaki açıklamaların somut olay bakımından ortaya koyduğu sonuç şudur:
İçtihadı Birleştirme Kararıyla kabul edilen, bozmadan sonra ıslahın mümkün olmadığı yönündeki kural, Hukuk Usulü Mahkemeleri Kanunu’nun 84. maddesi hükmüyle birlikte değerlendirildiğinde, bir davadaki istem/istemler hakkında mahkemece tahkikat (tarafların duruşmaya çağrılmaları, çekişmeli yönlere ilişkin delillerin toplanması, toplanan delillerin değerlendirilmesi) yapılarak, bunların ortaya koyduğu sonuç çerçevesinde bir hükmün kurulduğu ve Yargıtay’ın ilgili Dairesinin de, kurulan bu hükmü, herhangi bir nedenle usul ve yasaya aykırı görerek bozduğu hallerle sınırlı bir içeriktedir.

Yapılan açıklamalar çerçevesinde; eldeki davada 1.9.1994 ile 31.7.1996 tarihleri arasında kalan döneme ilişkin olarak Dairemizin bozma kararı öncesinde tahkikatın sonuçlandığı ve gerçekleşen evreler sonucu davalı yönünden usuli kazanılmış hak olduğu ve böylece ıslahın mümkün olmadığı gözetildiğinde, anılan dönemde sigortalığına ilişkin tespit kararı verilmesi mümkün olmayan davacının 1.8.1996-31.12.2000 tarihleri arasında 2926 Sayılı Kanun kapsamında sigortalı olduğunun tespitine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmiş olması, usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

O halde, davalı avukatının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, oybirliği ile karar verildi.

Y.10.H.D. 25.1.2010 E.2009/15444 – K.2010/654

PicLensButton Y10HD 25.1.2010 E.2009/15444 – K.2010/654

Y11HD 25.1.2010 E.2008/9631 – K.2010/660


 Y11HD 25.1.2010 E.2008/9631 – K.2010/660

– Şirket Müdürünün Suiistimali (Görev – Ticari Dava)
– Hizmet Sözleşmesi (Şirket Müdürünün Suistimali – Ticaret Dava – Görev)
– Görev (Hizmet Akdi İle Çalışan Şirket Müdürünün Suiistimali – Ticari Dava)
– İhtiyari Dava Arkadaşlığı (Görev)
– Ticari Dava (Hizmet Akdi İle Çalışan Şirket Müdürünün Suiistimali – Görev) –

TTK.4,5,319,336/5,341,342,556

Müdür tayini ortaklık ile müdür arasında düzenlenen bir sözleşmeye dayanır.
Uygulamada çoğunlukla sözleşmenin bir hizmet sözleşmesi olduğu görülür. Ne var ki, hizmet sözleşmesi ile görev yapan müdürün sorumluluğu, TTK.nunda düzenlendiğinden iş mahkemesi görevli değildir.

Uyuşmazlık, hizmet sözleşmesinden, iş kanunundan doğan bir uyuşmazlık değildir.
Bu durumda, gerek davalılardan, Şirket Müdürü Kadir, gerekse diğer davalılar olan bankalar hakkındaki dava, ticari nitelikte olup; dava ticaret mahkemesine açıldığına göre, mahkemece bu davaya bakılması gerekirken, yazılı şekilde tüm davalılar bakımından görevsizlik kararı verilmesi doğru olmamıştır.

DAVA ve KARAR:

Taraflar arasında görülen davada Bursa 2. Asliye Ticaret Mahkemesi`nce verilen 26.5.2008 tarih ve 2008/178-2008/262 sayılı kararın Yargıtay’ca incelenmesi davacı vekili ve davalılardan Kadir vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi Salih Çelik tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:

YARGITAY 11. HUKUK DAİRESİ KARARI:

Davacı vekili, müvekkili şirketi davalılardan Kadir`in dava dışı M. Kemal Naci ile birlikte A grubu imza yetkilisi olarak şirket adına müşterek imza ile temsil ve ilzama yetkili müdürü/muhasebe müdürü olduğu dönemde, Kadir`in, diğer müdürün imzasını taklit ederek şirket adına düzenlediği talimatları diğer davalılardan bankalara ibraz edip, talimatlarda yer alan para çekme yetkisi nedeniyle paraları zimmetine geçirdiğini, ceza yargılamasında suçunu kabul ettiğini, şirket kayıtlarını tağyir ve tahrif ederek muhasebe hileleriyle eylemini bir süre gizlediğini, bankaların imza sirkülerini ve yetki belgelerini incelemeden anılan talimatları işleme koymalarının hata olduğunu ve Kadir`in dolandırıcılık eylemini kolaylaştırdıklarını ileri sürerek, 304.500,00.- Euro ve 45.550.00.- USD.`nın davalılar Kadir ve Finansbank A.Ş.`den 61.000,00.- Euro`nun ise davalılar Kadir ve Akbank T.A.Ş.`den faiziyle müteselsilen tahsilini talep ve dava etmiştir.

Davalılar vekilleri, davanın reddini ayrı ayrı istemişlerdir.
Mahkemece, dosya kapsamına göre, davalılardan Kadir`in davacı şirketin çalışanı olduğu şirketin muhasebe işlerine baktığı, aynı zamanda şirkette müdür olarak görev yaptığı, hizmet sözleşmesi sırasında işçi ve işveren arasında çıkan uyuşmazlıklara bakmak görevinin iş mahkemesine ait olduğu, diğer davalılar bakımından genel mahkeme görevli ise de ihtiyari dava arkadaşlığının bulunduğu böyle durumlarda, özel mahkemenin diğer davalılar için de görevli olduğunun kabulü gerektiği sonucuna varılarak, tüm davalılar bakımından görevsizlik kararı verilmiştir.
Kararı, davacı vekili ile davalılardan Kadir vekili temyiz etmiştir.

Davalılardan Kadir davacı şirketin ortaklar kurulu kararı ile atanmış ve beraberce temsile yetkili oldukları kararlaştırılmış olan iki müdürden biridir. Bu davalının diğer müdürün imzasını taklit ederek bankaya verdiği talimat yazıları ile kendisine diğer davalılar olan bankaların ödeme yapmasını sağladığı iddia edildiğine göre, TTK. nun 336/5 nci maddesi uyarınca Kadir`in davacı şirkete uğrattığı zarardan sorumlu olduğu ileri sürülmüş olmaktadır. Aynı Kanun`un 342 nci maddesinde, icrai işlerle görevli olan müdürlerin yönetim kurulu üyelerinin sorumlu olduğu hükümler uyarınca şirkete karşı da sorumlu oldukları hüküm altına alınmış olup, şirketin dava açma koşulları bakımından aynı kanunun 341 nci madde hükmüne tabidirler.

Davalılardan Kadir hakkında TTK. nun 556 ncı madde yollaması ile 336/5, 341 ve 342 nci maddelerinin uygulanması gerektiğine göre, dava TTK.nda düzenlenen sorumluluk nedeniyle TTK.nun 4/1 nci maddesi uyarınca mutlak ticari davadır. Bu tür davalara TTK.nun 5 nci maddesi uyarınca o yerde ticaret mahkemesi varsa bu mahkemece bakılmalıdır. Zira TTK.nun 319 ncu maddesi uyarınca anasözleşme uyarınca, yönetim işlerinin hepsinin veya bir kısmının yönetim kurulu başkan ve üyelerden birine murahhas üye sıfatıyla bırakılması mümkündür. Aynı Yasa`nın 342 nci maddesi, ortaklık işlerinin dış ilişkide icrasıyla görevi müdürlerin tayinine izin vermiştir. Bunlar 319 ncu maddede düzenlenen murahhas müdürlerden farklıdır. Murahhas müdür tayini, anasözleşme de buna izin veren bir hükmün bulunmasına bağlı olduğu halde, icra organı olan müdürlerin tayin edilebilmesi için anasözleşmede bir hüküm bulunmasına gerek bulunmamaktadır. Bu tür müdürlerin ortaklardan, yönetim kurulu üyelerinden veya üçüncü kişilerden tayin edilmesi mümkündür. Müdürler ortakların günlük işlerini görürler.

Müdür tayini ortaklık ile müdür arasında düzenlenen bir sözleşmeye dayanır. Uygulamada çoğunlukla sözleşmenin bir hizmet sözleşmesi olduğu görülür. Ne var ki, hizmet sözleşmesi ile görev yapan müdürün sorumluluğu, yukarıda açıklandığı üzere TTK.nunda düzenlendiğinden iş mahkemesi görevli değildir.

Uyuşmazlık, hizmet sözleşmesinden, iş kanunundan doğan bir uyuşmazlık değildir. Dairemizin yerleşik uygulaması ve YHGK.`nun 7.11.2001 tarih ve 2001/13-1026 E., 2001/765 K. sayılı ilamı da bu yöndedir.

Bu durumda, gerek davalılardan Kadir, gerekse diğer davalılar olan bankalar hakkındaki dava ticari nitelikte olup, dava ticaret mahkemesine açıldığına göre, mahkemece bu davaya bakılması gerekirken, yazılı şekilde tüm davalılar bakımından görevsizlik kararı verilmesi doğru olmamıştır.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, davacı vekilinin ve davalılardan Kadir vekilinin (göreve ilişen) temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, oybirliği ile karar verildi.

Y.11.H.D. 25.1.2010 E.2008/9631 – K.2010/660

PicLensButton Y11HD 25.1.2010 E.2008/9631 – K.2010/660

Y8HD 25.1.2010 E.2009/3513 – K.2010/238


 Y8HD 25.1.2010 E.2009/3513 – K.2010/238

– Edinilmiş Mallara Katılma Alacağı
– Banka Kredisi İle Alınan Taşınmaz (Edinilmiş Mallara Katılma Alacağı)
– Boşanma Davasının Açıldığı Tarih (Edinilmiş Mallara Katılma Alacağı)
– Taşınmazın Karar Tarihine En Yakın Belirlenen Değeri (Edinilmiş Mallara Katılma Alacağı) –

TMK.218,232,235/1,241

Dava, edinilmiş mallara katılma rejiminin geçerli olduğu dönemde alınan taşınmazla ilgili mal rejiminin tasfiyesi gereği tapu iptali ve tescil, olmadığı takdirde katılma alacağı isteğine ilişkindir.
1. Katılma alacağı sebebiyle aynı isteme imkanı bulunmadığı ancak alacak talep edilebileceği dikkate alınarak tapu iptali ve tescil isteğinin kabulünün mümkün olmadığına ilişkin mahkeme gerekçesi yerindedir.
2. Banka kredisi ile edinilen taşınmaza ilişkin davada:
Davalının çektiği kredinin çekildiği tarihten itibaren, ödendiği tarihe kadar tüm ödemeleri gösteren belgeleri getirtilmeli, taşınmazın alındığı 4.4.2003 tarihi ile taraflar arasında boşanma davasının açıldığı 18.2.2004 tarihi arasındaki ödemeleri edinilmiş mal, 18.2.2004 tarihinden sonraki ödemeleri ise davalının kişisel malı olarak değerlendirmeli, taşınmazın karar tarihine en yakın belirlenen değeri dikkate alınarak,
Davacının katılma alacağı, uzman bilirkişi veya bilirkişiler kurulundan taraf, yargıç ve Yargıtay denetimine elverişli, bilimsel esaslara dayalı rapor alınarak belirlemeli, tarafların kazanılmış hakları da gözetilmelidir.

DAVA ve KARAR:

M. Ö. ile E. S. aralarındaki katılma alacağı davasının kabulüne dair Mersin 2. Aile Mahkemesi`nden verilen 9.1.2009 gün ve 806/2 sayılı hükmün Yargıtay`ca incelenmesi davalı vekili tarafından süresinde istenilmiş olmakla, dosya incelendi, gereği düşünüldü:

YARGITAY 8. HUKUK DAİRESİ KARARI:

Davacı M. Ö. vekili tarafından davalı E. S. aleyhine açılan davanın kabulüne, tarafların evlilik birliği içinde edinilmiş mal olarak davalı adına kayıtlı olan 117 ada 1 parsel üzerindeki A blok 25 nolu bağımsız bölümün katılma alacağı olarak 50.000.- TL.`nin boşanma tarihi olan 18.12.2006 tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya ödenmesine, davacının fazlaya ilişkin hakkının saklı tutulmasına karar verilmesi üzerine hüküm davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Taraflar 26.2.1998 tarihinde evlenmişler, 18.2.2004 tarihinde davacı tarafından açılan dava sonunda boşanmışlar ve boşanma kararı 18.12.2006 tarihinde kesinleşmiştir. Taraflar arasında 1.1.2002 tarihine kadar mal ayrılığı, 1.1.2002 tarihinden itibaren edinilmiş mallara katılma rejiminin (TMK.m.218-241) geçerli olduğu anlaşılmaktadır. Dava konusu 25 nolu bağımsız bölüm 4.4.2003 tarihinde davalı adına edinilmiş mallara katılma rejiminin geçerli olduğu dönemde alınmıştır.

Dava, edinilmiş mallara katılma rejiminin geçerli olduğu dönemde alınan taşınmazla ilgili mal rejiminin tasfiyesi gereği tapu iptali ve tescil, olmadığı takdirde katılma alacağı isteğine ilişkindir.

Katılma alacağı sebebiyle ayın isteme imkanı bulunmadığı ancak alacak talep edilebileceği dikkate alınarak tapu iptali ve tescil isteğinin kabulünün mümkün olmadığına ilişkin mahkeme gerekçesi yerindedir.

Katılma alacağına gelince; dosya kapsamı ve toplanan delillere, davalının evin alımında kullanıldığını iddia ettiği kredinin 27.3.2003 tarihinde evin alım tarihinden kısa süre önce çekilmiş olması karşısında davalı tarafından çekilen kredinin dava konusu 25 nolu bağımsız bölümün alımında kullanıldığının kabulü gerekir. Bu durumda mahkemece yapılacak iş, davalının çektiği kredinin çekildiği tarihten itibaren ödendiği tarihe kadar tüm ödemeleri gösteren belgeleri getirtmek, taşınmazın alındığı 4.4.2003 tarihi ile taraflar arasında boşanma davasının açıldığı 18.2.2004 tarihi arasındaki ödemeleri edinilmiş mal, 18.2.2004 tarihinden sonraki ödemeleri ise davalının kişisel malı olarak değerlendirmek, taşınmazın karar tarihine en yakın belirlenen değeri dikkate alınarak davacının katılma alacağını uzman bilirkişi veya bilirkişiler kurulundan taraf, yargıç ve Yargıtay denetimine elverişli, bilimsel esaslara dayalı rapor alınarak belirlemek, tarafların kazanılmış haklarını da gözetmek olmalıdır.

Mahkemece davalının çektiği kredi dikkate alınmaksızın bağımsız bölümün tamamının edinilmiş mal olarak kabulü ile yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmamıştır.

Kabule göre de; katılma alacağı hesabında tasfiye tarihi boşanma veya mal rejiminin sona erdiği tarih olmayıp, tasfiye veya değer artış payına yönelik açılmış bulunan davanın karar tarihidir. (TMK.`nun 232, 235/1. m.) Mahkemece katılma alacağına boşanma tarihi olan 18.12.2006 tarihinden itibaren yasal faiz yürütülmesi de doğru değildir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenle davalı vekilinin temyiz itirazları yerinde görüldüğünden kabulü ile usul ve kanuna aykırı bulunan hükmün BOZULMASINA, oybirliği ile karar verildi.

Y.8.H.D. 25.1.2010 E.2009/3513 – K.2010/238  

PicLensButton Y8HD 25.1.2010 E.2009/3513 – K.2010/238

Y15HD 25.1.2010 E.2009/4989 – K.2010/218


 Y15HD 25.1.2010 E.2009/4989 – K.2010/218

– Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmesinin Feshi (Yükleniciden Pay Alan Kişi Yönünden)
– Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesinin Feshi (Yükleniciden Pay Alan Kişi Yönünden)
– Müteahhide Halefiyet (Yükleniciden Pay Alan Kişi Yönünden)
– Yükleniciye Halefiyet (Yükleniciden Pay Alan Kişi Yönünden)
– Yükleniciden Pay Alan Kişinin İyiniyeti (Halefiyet İlkeleri) –

BK.355

Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi, yüklenicinin edimini ifa etmediğinden, arsa sahibinin geriye etkili fesih istemi kabul edilerek feshedilmiş ve yüklenicinin devrettiği satış işlemlerinin de iptaliyle bir kısım payların davacıya iadesine karar verilmiştir.

Davalılardan Nihat, inşaat sözleşmesine dayanarak yükleniciden pay satın almıştır. Bu nedenle inşaatın sözleşmeye uygun tamamlanmasıyla yüklenicinin tapu almaya hak kazanacağını bilmesi gerekir. O halde yüklenicinin halefi durumunda bulunan Nihat`ın iyiniyet iddiası dinlenemez.

DAVA ve KARAR:

Bozmaya uyularak verilen hüküm davacılar ile davalılar A. Reklam ve Tur. İşl. Ltd. Şti., K. C… İnş. Turz. Yat. Ltd. Şti. ile Nihat mirasçıları Samia, Nihat, Osman ve müdahiller vekillerince temyiz edilmiş, olmakla, temyiz dilekçelerinin süresi içinde verildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra işin gereği konuşulup düşünüldü:

YARGITAY 15. HUKUK DAİRESİ KARARI:

Mahkemece, uyulan bozma ilamı uyarınca yapılan araştırma sonucu davanın kısmen kabulü ile Ak… İnş. A.Ş. yönünden sıfat yokluğundan davanın reddine, davalılardan Nihat`ın iyiniyetli olması, G. Şirketinin ise davada sözü edilen akit tablosunda sıfatı bulunmadığı, müdahillerin davalarının ise sözleşmelerinin biçim yönünden geçersiz olması nedeniyle reddine, diğer davalılar hakkında kısmen kabulü ile toplam 3653/5000 arsa payının iptali ile davacı Ali adına tesciline karar verilmiş, karar, davacı Ali ve Ak… İnş. San. Tic. A.Ş. ile davalılar K. C… İnş. Turz. Yat. Ltd. Şti., A. Reklam ve Tur. İşl. Ltd. Şti., Nihat mirasçıları ve müdahiller Fatma, Fatma A., Gönül, Emin tarafından temyiz edilmiştir.

1- Dosyadaki yazılara, mahkemece uyulan bozma ilâmı gereğince inceleme yapılıp hüküm verilmiş olmasına, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davacı Ali`nin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan diğer, mümeyyiz davalılar ve müdahillerin tüm temyiz itirazları reddedilmelidir.

2- Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi, yüklenicinin edimini ifa etmediğinden, arsa sahibinin geriye etkili fesih istemi kabul edilerek feshedilmiş ve yüklenicinin devrettiği satış işlemlerinin de iptaliyle bir kısım payların davacıya iadesine karar verilmiştir.

Davalılardan Nihat, inşaat sözleşmesine dayanarak yükleniciden pay satın almıştır. Bu nedenle inşaatın sözleşmeye uygun tamamlanmasıyla yüklenicinin tapu almaya hak kazanacağını bilmesi gerekir. O halde yüklenicinin halefi durumunda bulunan Nihat`ın iyiniyet iddiası dinlenemez.

Öte yandan G… İnş. Ltd. Şti.`nin tapuda 768/5000 arsa payı olduğu anlaşılmaktadır. Her ne kadar davada 862 yevmiye no.lu akit tablosundan söz edilmiş ise de adı geçene ait bu tapu payının da iptali istenildiğinden davalının sözü edilen arsa payını edinme nedeni araştırılarak ve tapudan pay devrine ilişkin akit tabloları da celp edilerek yükleniciden veya haleflerinden pay satın almak suretiyle edindiği anlaşıldığı takdirde az yukarıda değinildiği gibi iyiniyet savunması dinlenemeyeceğinden ve sözleşmenin geriye etkili feshi kabul edildiğinden bu davalıya ait tapu payının da tümüyle iptal edilerek davacı Ali adına tesciline karar verilmelidir.

Bu hususlar üzerinde durulmadan eksik inceleme ve hukuki değerlendirmede yanılgıya düşülerek yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olmuş, kararın bozulması uygun bulunmuştur.

SONUÇ: Yukarıda 1. bendde açıklanan nedenlerle davacı Ak… İnş. San. Tic. A.Ş., davalılar K. C… İnş. Turz. Yat. Ltd .Şti., A. Reklam ve Tur. İşl. Ltd. Şti., Nihat mirasçıları, müdahiller Fatma, Fatma A., Gönül, Emin`in tüm, davacı Ali`nin sair temyiz itirazlarının REDDİNE, 2. bent uyarınca hükmün davacı Ali yararına BOZULMASINA, oybirliği ile karar verildi.

Y.15.H.D. 25.1.2010 E.2009/4989 – K.2010/218    

PicLensButton Y15HD 25.1.2010 E.2009/4989 – K.2010/218