Etiket arşivi: 3.2.2010

YHGK Esas : 2010/4-40 Karar : 2010/54 Tarih : 3.2.2010


 YHGK Esas : 2010/4 40 Karar : 2010/54 Tarih : 3.2.2010

-Usuli Kazanılmış Hakın Oluşması Ve İstisnaları
– Kazanılmış Hakların Korunması (Hukuk Devleti Niteliği)
– Kaçak Avlanma Tazminatı (Avların Doğaya Salıverilmesi)
– Avların Doğaya Salıverilmesi (Kaçak Avlanma Tazminatı) –

5199 Sa.Ka.4 – 4915 Sa.Ka.1,2,5,6,28 – 82An.2

I – 1.Mahkemenin, Yargıtay’ın bozma kararına uyması ile bozma kararı lehine olan taraf yararına bir usuli kazanılmış hak doğabileceği gibi, bazı konuların bozma kararı kapsamı dışında kalması yolu ile de usuli kazanılmış hak gerçekleşebilir.
Yargıtay tarafından bozulan bir hükmün bozma kararının kapsamı dışında kalmış olan kısımları kesinleşir. Bozma kararına uymuş olan mahkeme kesinleşen bu kısımlar hakkında yeniden inceleme yaparak karar veremez. Bir başka anlatımla, kesinleşmiş bu kısımlar, lehine olan taraf yararına usuli kazanılmış hak oluşturur.
2.Yargıtay içtihatları ile kabul edilen “usuli kazanılmış hak” olgusunun, birçok hukuk kuralında olduğu gibi yine Yargıtay içtihatları ile geliştirilmiş istisnaları bulunmaktadır: Mahkemenin bozmaya uymasından sonra yeni bir içtihadı birleştirme kararı, ya da geçmişe etkili bir yeni kanun çıkması; Uygulanması gereken bir kanun hükmünün, hüküm kesinleşmeden önce Anayasa Mahkemesi’nce iptaline karar verilmesi; (bu durumda usuli kazanılmış hakka göre değil, Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra oluşan yeni duruma göre karar verilebilecektir.) ve Kamu düzeni ile ilgili (görev, hak düşürücü süre, kesin hüküm itirazı, harç ve maddi hataya dayanan bozma kararlarına uyulması gibi) konularda;
usuli kazanılmış haktan söz edilemez.
3.Usuli kazanılmış hakkın hukuki sonuç doğurabilmesi için; bir davada, ya taraflar ya mahkeme ya da Yargıtay tarafından açık biçimde yapılmış olan ve istisnalar arasında sayılmayan bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan bir hakkın varlığından söz edilebilmesi gerekir.
Doğmuş bulunan bu usuli kazanılmış hakka yerel mahkeme uymak zorunda olduğu gibi,Yargıtay da uymak zorundadır.
II- 1.Dava, usulsüz ve kaçak avlanma nedeniyle maddi tazminat istemine ilişkindir.
2.Yasa dışı avlanan canlı veya cansız av hayvanlarının müsaderesi (mülkiyetinin kamuya geçirilmesi) gerekmekte; bu olgu canlı veya cansız olsun ayrıca tazminat yükümlülüğünü ortadan kaldırmamaktadır. Yeni düzenlemede açıkça yaralı olmayan canlı hayvanların doğal yaşama ortamlarına bırakılacağının belirtilmiş olması ayrıca tazminat yükümlülüğünün varlığına etkili değildir. Tüm yasal düzenlemeleri ve özellikle 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu’nun 28.maddesi; Av ve Yaban Hayvanlarının Ve Yaşam Alanlarının Korunması, Zararlılarıyla Mücadele Usul Ve Esasları Hakkında Yönetmelik ile Merkez Av Komisyonu İl ve İlçe Av Komisyonlarının Görevleri Çalışma Esas ve Usullerine Dair Yönetmelik hükümlerini gözeterek;
2005-2006 Av Dönemi Merkez Av Komisyonu Kararı ile Çevre ve Orman Bakanlığının 2005-2006 Av Sezonunda Avcılığın Düzenlenmesine İlişkin Esas ve Usullere Ait Kararının “Av Hayvanlarının Tazminat Bedelleri” başlıklı 6. maddesine ve olay tarihindeki esaslara göre, davalının yol açtığı zarar nedeniyle ödemesi gereken tazminat bedellerini belirlemek ve hüküm altına almak olmalıdır.

DAVA ve KARAR:

Taraflar arasındaki “Maddi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda;

İzmir 4. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 5.5.2008 gün ve 2008/44 E.-160 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine,

Yargıtay 4.Hukuk Dairesinin 27.11.2008 gün ve 2008/8599 E.-14730 K. sayılı ilamı ile;
(…Dava, usulsüz ve kaçak avlanma nedeniyle maddi tazminat istemine ilişkindir.
Mahkemece, canlı olarak el konulan davaya konu saka kuşlarının doğaya salıverilmeleri nedeniyle zararın doğmadığı gerekçe gösterilmek suretiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Karar, davacı tarafından temyiz edilmiştir.
Dairemizce yapılan temyiz incelemesi sonucunda;
“…Gerek Kara Avcılığı Yasası gerekse Merkez Av Komisyon Kararları uyarınca usulsüz av bakımından canlı veya cansız hayvan ayrımı yapılmamıştır. Eş anlatımla usulsüz avlanmaya konu av hayvanının canlı olarak ele geçirilmesi halinde dahi tazminat sorumluluğu benimsenmiştir. Şu durumda davalı eylemi nedeniyle tazminat ile yükümlüdür. Açıklanan nedenlerle mahkemece yakalanan hayvanların canlı olmalarının sonuca bir etkisi olmadığı gözetilerek tazminat kapsamının belirlenerek hüküm altına alınması gerekir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur.

Mahkemece bozma ilamına uyulmasına karar verilmiş ve zarar kapsamının belirlenmesi amacıyla bilirkişi görüşü alınmıştır.
Bilirkişi raporunda; “…davaya konu usulsüz avlanma ile yakalanmış bulunan 20 adet saka kuşunun müsaderesini takiben sağlıklı bir şekilde tekrar doğaya salınmış olmalarından dolayı herhangi bir zararın ortaya çıkmadığı, usulsüz avlanma yapan davalının 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu gereğince 23.4.2006 tarihli idari yaptırım karar tutanağı ile toplam 428,68 YTL. idari para cezasına çarptırılmış olduğu böylelikle kanunlara aykırı olarak işlemiş bulunduğu suçtan dolayı cezasını çekmiş bulunduğu, bunun haricinde gerek doğal dengenin bozulması yönünden bir zararın oluşmadığı gerekse idarenin başkaca herhangi bir zararının söz konusu olmadığı, tazminata gerek olmadığı…” yönünde görüş bildirilmiştir.

Mahkemece bu bilirkişi raporu hükme esas alınarak yine davanın reddine karar verilmiştir.

Karar, davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Bozma kararına uyulmakla, bozma kararı lehine olan taraf yararına usulü kazanılmış hak doğar ve mahkemece de bozma kararı doğrultusunda karar verilmesi gerekir. (9.5.1960 gün ve 21/9 sayılı İBK.). Uyulan bozma kararında, açıkça davalının tazminatla sorumluluğuna karar verilmesi gerektiği belirtilmiştir. Mahkemece bozmanın bu açık niteliğine karşın Merkez Av Komisyon Kararına, yasaya, dosya içeriğine ve bozma ilamına aykırı gerekçelerle yine davanın reddine karar verilmiş olması bozmayı gerektirmiştir.

Suç gününde yürürlükte bulunan 2005-2006 Av Dönemi Merkez Av Komisyonu Kararının tazminatları düzenleyen 38. maddesinde;
“ korunan ve belli sürelerde avlanan av hayvanlarının canlı olarak yakalanması durumunda da belirlenen tazminatın alınacağı ” hükme bağlanmıştır.

4915 sayılı Yasa ve Merkez Av Komisyonu Kararının birlikte değerlendirilmesi sonucunda; amacın, doğal dengenin bozulmaması ve belirli dönemlerde liste halinde belirtilen hayvanların avlanmaması, yakalanmaması ve nakledilmemesi olduğu açıktır.

Açıklanan yasal düzenlemeler ve dosyaya yansıyan olgular gözetilerek, hukuka aykırı eylemi ile doğaya zarar veren ve doğal ortamı bozan davalının zarardan sorumlu tutulması gerekir.
Şu durumda mahkemece yapılacak iş; bozma ilamı doğrultusunda dava konusu 20 adet saka kuşunun, merkez av komisyonu kararının 6. maddesi ve 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanununun 28. maddesine göre olay tarihindeki tazminat bedellerinin belirlenerek hüküm altına alınmasından ibarettir. Ancak mahkemece bozma ilamının gereği yerine getirilmemiş ve bozma ilamına uyulduktan sonra yine aynı sonucu içeren davanın reddi yönünde hüküm kurulmuştur. Açıklanan nedenlerle; mahkemece bozmaya uyulmakla doğan kazanılmış hak ilkesi göz ardı edilerek, uyulan bozma kararının gereği yerine getirilmeden ve yerinde bulunmayan gerekçeyle yazılı biçimde hüküm kurulmuş olması usul ve yasaya uygun olmadığından kararın bozulması gerekmiştir….) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI:

Dava, usulsüz ve kaçak avlanma nedeniyle maddi tazminat istemine ilişkindir.

Davacı Çevre ve Orman Bakanlığı; davalının usulsüz ve kaçak avladığı, ancak elkonulduktan sonra doğaya canlı olarak salınan 20 adet saka kuşunun, Merkez Av Komisyonu tarafından her sene yayınlanan değerler nazara alınarak hesaplanan toplam 8.000,00.- YTL. tazminatın fazlaya ilişkin haklar saklı kalmak kaydıyla 5.4.2006 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı, ortada tazminata konu bir zararın olmadığını, kuşların canlı olarak doğaya salındığını belirterek, davanın reddine karar verilmesini cevaben bildirmiştir.

Mahkemece, canlı olarak el konulan davaya konu saka kuşlarının, doğaya salıverilmeleri nedeniyle zararın doğmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Davacının temyizi üzerine, Özel Dairece; gerek Kara Avcılığı Yasası, gerekse Merkez Av Komisyon Kararları uyarınca, usulsüz av bakımından canlı veya cansız hayvan ayırımı yapılmadığı, eş anlatımla usulsüz avlanmaya konu av hayvanının canlı olarak ele geçirilmesi halinde dahi tazminat sorumluluğu benimsendiği, bu durumda davalının, eylemi nedeniyle tazminat ile yükümlü olduğu, Mahkemece, yakalanan hayvanların canlı olmalarının sonucuna bir etkisi olmadığı gözetilerek tazminat kapsamı belirlenip hüküm altına alınması gerekirken, istemin reddine karar verilmesinin doğru olmadığı gerekçesiyle karar bozulmuştur.

Yerel Mahkemece, bozma ilamına uyulmasına karar verilmiş, ancak tazminat hesabına esas olmak üzere zarar kapsamının belirlenmesi amacıyla bilirkişiden alınan rapor hükme esas alınarak, usulsüz avlanma ile yakalanmış bulunan 20 adet saka kuşunun sağlıklı bir şekilde tekrar doğaya salınmış olmalarından dolayı herhangi bir zararın ortaya çıkmadığı, usulsüz avlanma yapan davalının toplam 428,68 YTL. idari para cezasına çarptırıldığı, böylelikle işlemiş bulunduğu suçtan dolayı cezasını çektiği, bunun haricinde gerek doğal dengenin bozulması yönünden bir zararın oluşmadığı, gerekse idarenin başkaca herhangi bir zararının söz konusu olmadığı gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir.

Davacının temyizi üzerine, Özel Dairece; yukarıda belirtilen gerekçelerle ve özellikle mahkemece hükmüne uyulan bozma ilamında işaret edilen hususlar ve bu uyma nedeniyle gerçekleşen usuli kazanılmış hakkın varlığı gözetilmeden Merkez Av Komisyon Kararına, yasaya, dosya içeriğine ve bozma ilamına aykırı gerekçelerle yine davanın reddine karar verilmiş olmasının bozmayı gerektirdiği vurgulanarak, karar bozulmuştur.
Yerel Mahkemece, ilk bozma kararının, zarar tespitine yönelik olduğu ve bozma kararına uyularak gereğinin yerine getirilmesi için bilirkişi aracılığıyla inceleme yaptırıldığı, bilirkişi raporu ile zarar olmadığının anlaşıldığı, olmayan bir zararın da ödetilemeyeceği, bozma ilamına uyulmakla davacı lehine usuli kazanılmış haktan bahsedilemeyeceği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.

Uyuşmazlık, yerel mahkemece, bozma ilamına uyulmakla usulü kazanılmış hak doğup doğmadığı ve hükmüne uyulan bozma gereklerinin yerine getirilip getirilmediği, noktalarında toplanmaktadır.

Öncelikle, “usuli kazanılmış hak” kavramının açıklanması ve açıklanan olgular karşısında somut olay ve taraflar yönünden gerçekleşip gerçekleşmediğinin irdelenmesi yararlı olacaktır.
Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununda “usuli kazanılmış hak” kavramına ilişkin açık bir hüküm bulunmamaktadır.
Bu kurum, davaların uzamasını önlemek, hukuki alanda istikrar sağlamak ve kararlara karşı genel güvenin sarsılmasını önlemek amacıyla Yargıtay uygulamaları ile geliştirilmiş, öğretide kabul görmüş ve usul hukukunun vazgeçilmez, ana ilkelerinden biri haline gelmiştir. Anlam itibariyle, bir davada, mahkemenin yada tarafların yapmış olduğu bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan hakkı ifade etmektedir.

Hemen belirtelim ki; bir mahkemenin Yargıtay Dairesince verilen bozma kararına uyması sonunda, kendisi için o kararda gösterilen şekilde inceleme ve araştırma yaparak, yine o kararda belirtilen hukuki esaslar gereğince hüküm verme yükümlülüğü doğar. “ Usuli kazanılmış hak ” olarak tanımlayacağımız bu olgu; mahkemeye, hükmüne uyduğu Yargıtay bozma kararında belirtilen çerçevede işlem yapma ve hüküm kurma zorunluluğu getirmektedir (9.5.1960 gün ve 21/9 sayılı YİBK).

Mahkemenin, Yargıtay’ın bozma kararına uyması ile bozma kararı lehine olan taraf yararına bir usuli kazanılmış hak doğabileceği gibi, bazı konuların bozma kararı kapsamı dışında kalması yolu ile de usuli kazanılmış hak gerçekleşebilir. Yargıtay tarafından bozulan bir hükmün bozma kararının kapsamı dışında kalmış olan kısımları kesinleşir. Bozma kararına uymuş olan mahkeme kesinleşen bu kısımlar hakkında yeniden inceleme yaparak karar veremez. Bir başka anlatımla, kesinleşmiş bu kısımlar, lehine olan taraf yararına usuli kazanılmış hak oluşturur (4.2.1959 gün ve 13/5 sayılı YİBK).

Kazanılmış haklar, Hukuk Devleti kavramının temelini oluşturan en önemli unsurlardandır. Kazanılmış hakları ortadan kaldırıcı nitelikte sonuçlara yol açan yorumlar Anayasanın 2.maddesinde açıklanan “ Türkiye Cumhuriyeti sosyal bir hukuk devletidir ” hükmüne aykırılık oluşturacağı gibi toplumsal kararlılığı, hukuksal güvenceyi ortadan kaldırır, belirsizlik ortamına neden olur ve kabul edilemez.

Yargıtay içtihatları ile kabul edilen “usuli kazanılmış hak” olgusunun, birçok hukuk kuralında olduğu gibi yine Yargıtay içtihatları ile geliştirilmiş istisnaları bulunmaktadır: Mahkemenin bozmaya uymasından sonra yeni bir içtihadı birleştirme kararı (9.5.1960 gün ve 21/9 sayılı YİBK) ya da geçmişe etkili bir yeni kanun çıkması karşısında, Yargıtay bozma ilamına uyulmuş olmakla oluşan usuli kazanılmış hak hukukça değer taşımayacaktır.
Benzer şekilde; uygulanması gereken bir kanun hükmü, hüküm kesinleşmeden önce Anayasa Mahkemesi’nce iptaline karar verilirse, usuli kazanılmış hakka göre değil, Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra oluşan yeni duruma göre karar verilebilecektir (HGK. nun 21.1.2004 gün, 2004/10-44 E, 19 K.).

Bu sayılanların dışında ayrıca; görev konusu, hak düşürücü süre, kesin hüküm itirazı, harç ve maddi hataya dayanan bozma kararlarına uyulmasında olduğu gibi kamu düzeni ile ilgili konularda usuli kazanılmış haktan söz edilemez (Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü-6. Baskı, cilt 5, 2001).
Usuli kazanılmış hakkın hukuki sonuç doğurabilmesi için; bir davada, ya taraflar ya mahkeme ya da Yargıtay tarafından açık biçimde yapılmış olan ve istisnalar arasında sayılmayan bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan bir hakkın varlığından söz edilebilmesi gerekir. (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 12.7.2006 gün ve 2006/4-519-527; 31.5.2006 gün ve 2006/10-307-337; 10.5.2006 gün ve 2006/4-230-288; 3.12.2008 gün ve 2008/10-730-732; 27.5.2009 gün ve 2009/21-168-218 sayılı ilamları).

Somut olayda ilk bozma ilamına uyulmakla, gerek Kara Avcılığı Yasası, gerekse Merkez Av Komisyon Kararları uyarınca, usulsüz av bakımından canlı veya cansız hayvan ayırımı yapılmayıp; usulsüz avlanmaya konu av hayvanının canlı olarak ele geçirilmesi halinde dahi tazminat sorumluluğunun varlığının benimsendiği, davalının bu eylemi nedeniyle tazminat ile yükümlü olduğu; Mahkemenin, yakalanan hayvanların canlı olmalarının sonucuna bir etkisi olmadığını gözeterek tazminat kapsamını belirleyip hüküm altına alınması gerektiği, hususları kesinleşmiş ve bu hususta davacı lehine usuli kazanılmış hak oluşmuştur. Doğmuş bulunan bu usuli kazanılmış hakka yerel mahkeme uymak zorunda olduğu gibi,Yargıtay da uymak zorundadır.

Açıklanan durum karşısında, yerel mahkemenin usuli kazanılmış hakkın gerçekleşmediği yönündeki direnme gerekçesi yerinde değildir.
Yerel Mahkemenin bozma gereğini yerine getirdiği, bilirkişi incelemesi sonucu alınan raporda zararın olmadığının tespiti üzerine tazminata hükmetmediği yönündeki direnme gerekçesine gelince;

1.7.2003 tarih ve 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu’nun; “Amaç ve Kapsam” başlıklı 1.maddesinde:
“ Bu Kanunun amacı; sürdürülebilir av ve yaban hayatı yönetimi için av ve yaban hayvanlarının doğal yaşam ortamları ile birlikte korunmalarını, geliştirilmelerini, avlanmalarının kontrol altına alınmasını, avcılığın düzenlenmesini, av kaynaklarının milli ekonomi açısından faydalı olacak şekilde değerlendirilmesini ve ilgili kamu ve özel hukuk tüzel kişileri ile işbirliğini sağlamaktır.

(Değişik fıkra: 23.1.2008-5728 S.K./505.mad) Bu Kanun av ve yaban hayvanlarını ve yaşama ortamlarını, bunların korunmasını ve geliştirilmesini, av ve yaban hayatı yönetimini, avlakların kurulması, işletilmesi ve işlettirilmesini, avcılığın, av turizminin, yaban hayvanlarının üretiminin, ticaretinin düzenlenmesini, toplumun bilinçlendirilmesini, avcıların eğitimini, av ve yaban hayatına ilişkin suç ve kabahatler ile bunların takibi ve cezalarını kapsar. ” Hükmü yer almakta;

“Tanımlar” başlıklı 2.maddesinin 27.bendinde de;
“ Yasa dışı avlanma: Bu Kanun kapsamında korunan veya avına izin verilen yaban hayvanı türlerini; izin verilen yerler, belirlenen zamanlar, miktarlar dışında ve/veya zehirleyerek, tuzak ve kapan kurarak veya men edilen diğer usullerle canlı veya ölü ele geçirmeye çalışmayı veya ele geçirmeyi, ifade eder ” denilmektedir.

Kanunun 5. maddesinde “Av Sezonu” düzenlenmiş;
“Avlanma Esas Ve Usulleri” başlıklı 6. maddesinde de:
“ Avlanma, avcılık belgesi ve avlanma izni almak şartıyla, yasalarla izin verilen silah, araç ve eğitilmiş hayvanlarla, avlanma planlarına veya Merkez Av Komisyonu kararlarına göre yapılır. Zehirle avlanmak yasaktır. Haznesi iki fişek alacak şekilde sınırlandırılmamış otomatik, yarı otomatik, pompalı ve benzeri yivsiz av tüfekleri ile havalı tüfek ve tabancalar avda kullanılamaz. Eğitilmiş hayvanlarla ve mücadele kapsamında kullanım yeri, şekli ve özellikleri Merkez Av Komisyonunca belirlenecekler dışında kara, hava araçları ve yüzer araçlarla, ses, manyetik dalga, ışık yayan araç ve gereçler, canlı mühre, tuzak, kapan ve diğer benzeri araç, gereç ve usullerle avlanılamaz. Avda kullanımı Merkez Av Komisyonu kararı ile men edilen ses ve manyetik dalga yayan cihazlar, tuzak ve kapanlar ile benzeri araç ve gereçlerin pazar ve ticarethanelerde bulundurulması ve satışı yasaktır. Özellikleri Merkez Av Komisyonunca belirlenenlerin dışında gümeler kurulamaz ve bu gümelerde avlanılamaz. Avlanan hayvanların taşınması ve avlanma gayesi dışında mücadele kapsamında ve kişilerin kendilerini, tarlalarını ve sürülerini korumak maksadıyla avlaklarda avcılık belgesi ve avlanma izni olmadan avlanmada kullanılan silahları ve araçları taşıma veya köpek bulundurma ile eğitilmiş hayvanlarla ve avlanma zamanı dışında avlanma esasları Merkez Av Komisyonunca tespit edilir. Bu esas ve usullere aykırı şekilde avlanılamaz. ”Hükümlerine yer verilmiştir.
Bu hükümlerde yer alan yasaklamalara uymamanın müeyyidelerinden birisi
“ Avdan Men Etme ve Mülkiyetin Kamuya Geçirilmesi ” başlıklı 28. maddede düzenlenmiş; maddenin suç tarihinde yürürlükte bulunan metninde aynen; “ Bu Kanunla yasak edilen fiilleri işleyenler derhal avdan men edilir. Bunların bizatihi av suçunda kullandıkları suç vasıtaları, suç aletleri kime ait olursa olsun idarece zapt ve yetkili sulh ceza mahkemesince müsadere edilir. Canlı ve cansız av hayvanları da müsadere olunur. Müsadere edilen silahlar dışındaki suç alet ve ekipmanları ile suç vasıtaları ve cansız av hayvanları orman idaresince satılarak ücreti Döner Sermaye İşletmesine gelir kaydedilir. 20 nci madde gereğince zapt edilerek satılan ve emanete alınan bedeller ise, müsadere kararının kesinleşmesini müteakip Döner Sermaye İşletmesine gelir kaydedilir.

Bu Kanun hükümlerine aykırı olarak avlanan, öldürülen veya yaralanan hayvanlar müsadere edilmiş olsa dahi talep halinde hükmolunacak tazminat av hayvanı türlerine göre Bakanlıkça tespit edilen değerler üzerinden, zehirle avlanmalarda ise beş misli fazlasıyla hesaplanır ve tahsiline mahkemece karar verilir. Tahsil edilen para, Döner Sermaye İşletmesine gelir kaydedilir. ” düzenlemesi yer almıştır.
Bu hükümde avlanan canlı hayvanların da müsadere olunacağı belirtilmiş; tazminat hesabında öldürülen ya da yararlanan hayvanlar yanında genel ifade ile “ avlanan” hayvanların müsadere edilseler dahi talep halinde hükmolunacak tazminatın türlere göre Bakanlıkça tespit edilen değerler üzerinden hesaplanacağı ve tahsiline mahkemece karar verileceği hükme bağlanmıştır.

Anılan maddenin 23.1.2008 tarih ve 5728 Sayılı Kanun ile değişik halinin 4 ve 5.fıkralarında açıkça canlı hayvanlar için yapılacak işlem belirtilerek; “ ” Canlı olarak el konulan ve özel bakım ve tedaviye muhtaç olmayan av hayvanlarının, Bakanlık yetkilileri tarafından başka bir şekilde değerlendirilmesine karar verilmediği takdirde, doğal yaşama ortamlarında serbest bırakılacağı; …bu madde hükümlerine göre mülkiyetin kamuya geçirilmesi kararı verilmiş olsa bile, yasak avlanma ile yaban hayatında ve ekosistemde meydana gelen tahribat ve eksilme nedeniyle hükmolunacak tazminatın av hayvanı türlerine göre Bakanlıkça tespit edilen değerler üzerinden hesaplanacağı ” düzenlemesi getirilmiştir.

Görülmektedir ki, hükmün gerek suç tarihindeki ve gerekse halen yürürlükteki şeklinde yasa dışı avlanan canlı veya cansız av hayvanlarının müsaderesi (mülkiyetinin kamuya geçirilmesi) gerekmekte; bu olgu canlı veya cansız olsun ayrıca tazminat yükümlülüğünü ortadan kaldırmamaktadır. Yeni düzenlemede açıkça yaralı olmayan canlı hayvanların doğal yaşama ortamlarına bırakılacağının belirtilmiş olması ayrıca tazminat yükümlülüğünün varlığına etkili değildir. Zira, bu halde tazminat yükümlülüğünün söz konusu olmayacağına ilişkin herhangi bir düzenleme bulunmamaktadır.

Ayrıca, hayvanın doğal ortamından kısa bir süre için de olsa avlanma yoluyla koparılıp, tekrar doğal ortamına salıverilmesi halinde de zarar gerçekleşmiş olup, salıvermenin bu zararı ortadan kaldırdığından söz edilemez. Öyle ki, avlanan hayvanın hangi yolla olursa olsun doğal ortamında rahatsız edilmiş olması dahi ona verilmiş zarardır ve hayvan üzerinde yaratacağı olumsuz etki kaçınılmazdır. Tekrar salınsa bile bunun telafisi söz konusu olamaz (örn. kuluçkaya yatmış kuşun avlanıp, salınması).
Nitekim, konuya ilişkin 2005-2006 Av Dönemi Merkez Av Komisyonu Kararının 1. maddesinin 38.bendinde: Yasa dışı avlanmanın; 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu ve Merkez Av Komisyonunca korunan veya avına izin verilen yaban hayvanı türlerini; izin verilen yerler, belirlenen zamanlar, miktarlar dışında ve-veya zehirleyerek, tuzak ve kapan kurarak veya men edilen diğer usullerle canlı veya ölü ele geçirmeye çalışmayı veya ele geçirmeyi ifade edeceği belirtilmiştir.

Diğer taraftan, 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu da hayvanları korumaya ilişkin hükümler getirmiş; 4.maddesinin (f) bendinde “Yabani hayvanların yaşama ortamlarından koparılmaması, doğada serbestçe yaşayan bir hayvanın yakalanıp özgürlükten yoksun bırakılmaması esastır.” Şeklindeki hükümle yaban hayvanlarının yakalanıp özgürlükten yoksun bırakılması yasaklanmıştır.

24.10.2005 tarih ve 25976 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Av ve Yaban Hayvanlarının ve Yaşam Alanlarının Korunması, Zararlılarıyla Mücadele Usul ve Esasları Hakkında Yönetmeliğin, “Tanımlar” başlıklı 3. maddesinde “doğal yaşama ortamı” da tanımlanmış; değiştirilmemiş, bozulmamış ve insan etkisinden uzak yaşam ortamı olarak, ifade edilmiştir.

Açıklanan tüm bu düzenlemeler göstermektedir ki, yasak avlanan hayvanın canlı olması ve doğal ortamına salıverilmiş olması zararın doğmasına engel olmadığı gibi idari yaptırım uygulanmış olması da ayrıca zararın tazmininin istenemeyeceği anlamına gelmemektedir.

O halde, Mahkemece yapılacak iş; Yukarıda açıklanan tüm yasal düzenlemeleri ve özellikle 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu’nun 28.maddesi; Av ve Yaban Hayvanlarının Ve Yaşam Alanlarının Korunması, Zararlılarıyla Mücadele Usul Ve Esasları Hakkında Yönetmelik ile Merkez Av Komisyonu İl ve İlçe Av Komisyonlarının Görevleri Çalışma Esas ve Usullerine Dair Yönetmelik hükümlerini gözeterek; 2005-2006 Av Dönemi Merkez Av Komisyonu Kararı ile Çevre ve Orman Bakanlığının 2005-2006 Av Sezonunda Avcılığın Düzenlenmesine İlişkin Esas ve Usullere Ait Kararının “Av Hayvanlarının Tazminat Bedelleri” başlıklı 6. maddesine ve olay tarihindeki esaslara göre, davalının yol açtığı zarar nedeniyle ödemesi gereken tazminat bedellerini belirlemek ve hüküm altına almak olmalıdır.

Mahkemece, usuli kazanılmış hakka ilişkin açıklanan ilkeler ve yukarıda sayılan tüm yasal düzenlemeler göz ardı edilerek; yetersiz bilirkişi raporu doğrultusunda zarar olmadığı gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmesi doğru olmamıştır.

Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, oybirliği ile karar verildi.

Y.H.G.K. Esas : 2010/4-40 Karar : 2010/54 Tarih : 3.2.2010

PicLensButton YHGK Esas : 2010/4 40 Karar : 2010/54 Tarih : 3.2.2010

YHGK 3.2.2010 E.2010/4-4 – K.2010/56


 YHGK 3.2.2010 E.2010/4 4 – K.2010/56

– Cami Mülkiyeti Yönünden Hukuki Durum (Mülkiyeti Özel Kişiye Ait Arsa Üzerindeki)

– İbadet Yerlerinin Yönetimi (Mülkiyet Hukukuna Etkisi)

– Camilerin Yönetimi (Mülkiyet Hukukuna Etkisi)

– Taşınmazlarda Hak Karinesi (Davada Sıfat)

– Mülkiyet Hakkı (Kullanma – Yararlanma – İstihkak)

– Bütünleyici Parça (Mütemmim Cüz)

– Derneklerin Taşınmaz Mal Edinmesi

– Dava Ehliyeti (Üzerinde Cami Bulunan Taşınmaz Malikinin)

– Taraf Sıfatı (Üzerinde Cami Bulunan Taşınmaz Malikinin)

– İtiraz Ve Def`İ (Davada Taraf Sıfatı)

– Baz İstasyonu (Mülkiyete Dayalı Elatmanın Önlenmesi)

– Elatmanın Önlenmesi (Baz İstasyonu Tesisine Karşı) –

HUMK.438/II– 3402 Sa.Ka.16/a – TMK.683,684,718,778,992 – 5253 Sa.Ka.22 – 82An.35 – 633 Sa.Ka.1,35 – 743 Sa.Ka.618

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık;
633 sayılı Kanunun 35. maddesine göre yönetimi Diyanet İşleri Başkanlığına ait olan caminin üzerinde bulunduğu taşınmazın tapuyla maliki durumundaki davacı derneğin; el atmanın önlenmesi ve kal istemli davada, taraf sıfatının (aktif husumet ehliyetinin) bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır.

I – 1. Sıfat, dava konusu sübjektif hak (dava hakkı) ile taraflar arasındaki ilişkidir. Taraf ehliyeti, dava ehliyeti ve davayı takip yetkisi, davanın taraflarının kişilikleriyle ilgili olduğu halde, taraf sıfatı dava konusu subjektif hakka ilişkindir.
Taraf sıfatı, usul hukuku sorunu olmayıp, dava konusu subjektif hakkın özüne ilişkin bir maddi hukuk sorunu olduğundan; taraf sıfatının yokluğu, davada taraf olarak gözüken kişiler arasında dava konusu hakkın doğumuna engel olduğu için def`i değil, yargılamanın her aşamasında taraflarca ileri sürülmesi mümkün ve mahkemece de kendiliğinden nazara alınması zorunlu bir itiraz niteliğindedir.
2. Tapuya kayıtlı taşınmazlarda, hak karinesinden ve zilyetlikten doğan dava açma hakkından yalnız adına tescil bulunan kimse yararlanır.
3. Mülkiyet hakkı, bir mal üzerinde sahibine en geniş hakimiyet (hakkın sağladığı yetki) sağlayan bir aynı hak olarak tanımlanmıştır.
Mülkiyet hakkı, sahibine hakkın konusu olan şeyden kullanma (usus), ürünlerinden yararlanma (fructus) ve malı tüketme, eski deyimle sarf ve istihlak edebilme (abusus) yetkilerini sağlar.
Bir şeye malik olan kimse, o şeyin bütünleyici parçasına da malik olur.
4. Arsa vasıflı taşınmaz üzerindeki cami ve minaresinin bütünleyici parça (mütemmim cüz) olduğunda ve malikinin her türlü haksız elatmanın önlenmesini de dava edebileceğinde kuşku bulunmamaktadır.

II – Üzerinde bulundukları taşınmazın mülkiyetleri başkasına, yönetimleri ise 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığının Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun gereğince Diyanet İşleri Başkanlığına ait bulunan camilerin, hukuki durumları: Diyanet İşleri Başkanlığı`nın görev alanına giren yönetim işlerinden hiçbiri, mülkiyet hakkı kapsamında bulunan “taşınmaz üzerinde tasarruf yetkisinin kullanılması” anlamına gelmemekte; malikin taşınmaz üzerindeki “tasarruf yetkisini” daraltacak mahiyet de taşımamaktadır.
Cami ve mescitlerin Diyanet İşleri Başkanlığınca yönetiminden maksat, sadece din hizmetlerinin yönetimi ve düzenli şekilde yürütülmesine ilişkin bir takım mali ve idari tedbirlerin alınmasıdır ve mülkiyet hakkı kapsamında düşünülebilecek herhangi bir unsur içermemektedir.

III – Davada, davalıların kendi aralarındaki kira sözleşmesine dayanarak, davacının maliki olduğu taşınmazda bulunan caminin üzerine, onun bilgi ve onayı da olmadan cep telefonu baz istasyonu ve tesisi kurdukları belirlenmiş olup; bunun mülkiyet hakkına haksız el atma niteliğinde olduğu açıktır.
Davalıların kendi aralarında yaptıkları kira sözleşmesine dayanarak, bu sözleşmeye taraf olmayan ve rıza da göstermeyen tapu kayıt malikinin, üstün hakkını bertaraf edecek nitelikte bir haklarının varlığını ileri sürmeleri ve bunun hukuken kabul görmesi de olanaklı değildir.
Bu açık durum karşısında, doğrudan mülkiyet hakkını ilgilendiren böyle bir el atmanın önlenmesine yönelik dava hakkının, mülkiyet hakkı sahibi davacıya ait olduğunun ve aktif dava ehliyetinin bulunduğunun kabulü gerekir.

DAVA ve KARAR:

Taraflar arasındaki “elatmanın önlenmesi ve kal” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda;
Ankara Asliye 5. Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 15.5.2008 gün ve 2007/248 E. – 2008/167 K. sayılı kararın incelenmesi davalılar vekilleri tarafından istenilmesi üzerine;

Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 1.12.2008 gün ve 2008/13519 E. – 2008/14809 K. sayılı ilamı;

(“…Dava, davacı dernek tarafından yaptırılan cami üzerine davalılar arasındaki anlaşma uyarınca kurulmuş olan cep telefonu baz istasyonunun kaldırılması isteğine ilişkindir. Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş ve karar davalılarca temyiz edilmiştir.

633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki Kanunun 35. maddesinde, cami ve mescitlerin Diyanet İşleri Başkanlığının izni ile açılıp Başkanlıkça yönetileceği, gerçek ve tüzel kişilerce yapılarak izinli veya izinsiz olarak ibadete açılmış bulunan camilerin yönetiminin üç ay içinde Diyanet İşleri Başkanlığına devredileceği hükmü bulunmaktadır. Bu yasal düzenleme karşısında kamunun yararlanmasına mahsus kamu malı niteliğindeki cami ve müştemilatlarının kamu tüzel kişileri dışında özel ve tüzel kişilerin (dernek, vakıf vs.) mülkiyetine konu olması mümkün bulunmadığı gibi bu yerlerin yönetim ve tasarrufu da özel ve tüzel kişilere bırakılamaz. Bu duruma göre uzun süredir ibadete açık olduğu anlaşılan cami ve müştemilatının yönetimi davacıya değil Diyanet İşleri Başkanlığına aittir. Bu nedenle dava konusu taşınmaz davacı adına kayıtlı olsa bile camilerin mülkiyeti özel veya tüzel kişilere ait olması mümkün olmadığından mülkiyet iddiasına dayanarak dava açmakta aktif husumet ehliyeti bulunmadığından davanın bu nedenle reddedilmesi gerekir. Mahkemece bu yön üzerinde durulmadan yazılı şekilde karar verilmiş olması usul ve yasaya uygun olmadığından kararın bozulması gerekmiştir…”)

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu`nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle HUMK.2494 sayılı Yasa ile değişik 438/II. fıkrası hükmü gereğince duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI:

Dava; mülkiyet hakkına dayalı elatmanın önlenmesi ve kal istemine ilişkindir.

Davacı K, Derneği vekili, mülkiyeti derneğe ait taşınmazda bulunan caminin üzerine kurulu baz istasyonu ve tesisinin izin alınmadan kurulması nedeniyle davalıların haksız elatmalarının önlenmesi ve baz istasyonu ile tesisinin kaldırılmasını istemiştir.

Davalı D. Vakfı (E. Vakfı) vekili, cami üzerindeki tasarruf yetkisinin Diyanet İşleri Başkanlığında bulunması nedeniyle aktif husumet yokluğundan davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.

Davalı A. A.Ş. vekili, müvekkili şirket ile D. Vakfı (E. Vakfı) arasında kira sözleşmesi bulunduğunu belirterek, davanın reddini savunmuştur.

Yerel Mahkeme, davacının mülkiyet hakkı bulunan taşınmazına davalıların elatmalarını ve baz istasyonu kurmalarını haklı gösterir bir sebebin bulunmadığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar vermiştir.

Hüküm, davalılar vekillerinin temyizi üzerine Özel Dairece yukarıya aynen alınan gerekçeyle bozulmuş, Yerel Mahkemece direnme kararı verilmiştir. Hükmü temyize davacı vekili getirmektedir.

Davalılar arasında, 7.10.2002 başlangıç tarihli ve 10 yıl süreli olmak üzere, baz istasyonunun kurulmasına ilişkin kira sözleşmesi bulunmaktadır.

Davaya konu caminin üzerinde bulunduğu taşınmazın mülkiyetinin dosyada bulunan tapu kaydına göre, davacı dernek adına gözüktüğü uyuşmazlık konusu değildir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; 633 sayılı Kanunun 35. maddesine göre yönetimi Diyanet İşleri Başkanlığına ait olan caminin üzerinde bulunduğu taşınmazın tapuyla maliki durumundaki davacı derneğin; el atmanın önlenmesi ve kal istemli davada, taraf sıfatının (aktif husumet ehliyetinin) bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır.

Öncelikle, dava ehliyeti ve taraf sıfatı kavramları üzerinde durulmalıdır:

Dava ehliyeti, kişinin bizzat veya vekili aracılığıyla bir davayı davacı veya davalı olarak takip etme ve usuli işlemleri yapabilme ehliyetidir. Dava ehliyeti, medeni hakları kullanma ehliyetinin usul hukukunda büründüğü şekildir; dolayısıyla, medeni hakları kullanma ehliyetine (fiil ehliyetine) sahip gerçek ve tüzel kişiler dava ehliyetine de sahiptirler.

Taraf sıfatına gelince: Bir hakkı dava etme yetkisi (dava hakkı) kural olarak o hakkın sahibine aittir (İstisnalar için, örnek: C. Savcısının kamu yararının bulunduğu durumlarda bazı hukuk davalarını açabilmesi). Bir hakkın sahibinin kim olduğu, dolayısıyla o hakkı dava etme yetkisinin kime ait olduğu, (o davada davacı sıfatının kime ait olacağı) tamamen maddi hukuk kurallarına göre belirlenir. Ancak, bir davanın davacısının o dava yönünden davacı sıfatına sahip bulunmadığının belirlenmesi halinde, mahkeme dava konusu hakkın mevcut olup olmadığını inceleyemeyeceği ve sıfat yokluğundan davanın reddine karar vermek zorunda olduğu için, taraf sıfatı usul hukukunun da düzenleme alanındadır.

Eş söyleyişle, Sıfat, dava konusu subjektif hak (dava hakkı) ile taraflar arasındaki ilişkidir. Taraf ehliyeti, dava ehliyeti ve davayı takip yetkisi, davanın taraflarının kişilikleriyle ilgili olduğu halde, taraf sıfatı dava konusu subjektif hakka ilişkindir (Kuru, Baki – Arslan, Ramazan – Yılmaz, Ejder: Medeni Usul Hukuku, Yetkin Yayınları, Ankara 1995, 7. baskı, s.231).

O halde, dava konusu şey üzerinde kim veya kimler hak sahibi ise, davayı da bu kişi veya kişilerin açması gerekir. Davayı açabilmek için gerekli sıfat, dava konusu şey üzerinde hak sahibi olan kişiye aittir. Bir kimsenin davacı veya davalı sıfatına sahip olup olmadığı tıpkı hakkın mevcut olup olmadığının tayininde olduğu gibi maddi hukuka göre belirlenir (Kuru, Baki – Arslan, Ramazan – Yılmaz, Ejder: a.g.e., s.231-232; Üstündağ, Saim: Medeni Yargılama Hukuku, Alfa Basım Yayım Dağıtım, İstanbul 1997, s.307).

Mahkemenin taraflar arasında dava konusu hakkın esası hakkında bir karar verebilmesi için, bu kişilerin o davada gerçekten davacı ve davalı sıfatlarına sahip olmaları gerekir. Bir davada taraf olarak gösterilen kişiler, taraf ve dava ehliyetine ve davayı takip yetkisine sahip olsalar bile, taraflardan birinin o davada gerçekten davacı ve davalı sıfatı yoksa, davanın esası hakkında bir karar verilemez; dava, sıfat yokluğundan (husumetten) reddedilir.

Görüldüğü üzere, taraf sıfatı usul hukuku sorunu olmayıp, dava konusu sübjektif hakkın özüne ilişkin bir maddi hukuk sorunu olduğundan taraf sıfatının yokluğu, davada taraf olarak gözüken kişiler arasında dava konusu hakkın doğumuna engel olduğu için def`i değil, yargılamanın her aşamasında taraflarca ileri sürülmesi mümkün ve mahkemece de kendiliğinden nazara alınması zorunlu bir itiraz niteliğindedir. Nitekim aynı ilkeler, Hukuk Genel Kurulu’nun 23.6.2004 gün ve 2004/4-371 E. – 2004/375 K.; 18.4.2007 gün ve 2007/5-233 E. – 2007/221 K.; 4.3.2009 gün ve 2009/10-34 E. – 2009/104 K.; 4.11.2009 gün ve 2009/2-402 E. – 2009/484 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir.

Bunun yanında, “Taşınmazlarda hak karinesi” başlığını taşıyan TMK.`nun 992. maddesinde aynen; “Tapuya kayıtlı taşınmazlarda, hak karinesinden ve zilyetlikten doğan dava açma hakkından yalnız adına tescil bulunan kimse yararlanır.” hükmünü içermektedir.

Görülmektedir ki, öncelikle ortada dava konusu edilmeye uygun bir hak bulunmalı ve dava, o hakkın sahibi durumunda olan ve dava ehliyetine sahip bulunan kişi tarafından açılmış olmalıdır.

Açıklanan maddi olgu ve kurallar karşısında, taraflar arasındaki hukuki ilişkinin daha iyi ortaya konulabilmesi için, davada dayanılan mülkiyet hakkına ve bu hakkın kullanılmasına ilişkin ilke, kavram ve yasal düzenlemeler üzerinde durulmasında yarar vardır.

Mülkiyet, ayni hakların en önemli tipidir. İsviçre-Türk Medeni Kanunu, Alman Medeni Kanununu örnek alarak, “mülkiyet” kavramı hakkında tarif vermekten kaçınmıştır. Gerçekten kanunumuz, 618. maddesinde (4721 sayılı Türk Medeni Kanunu m.683), mülkiyet hakkını tarif etmemiş, sadece bu haktan doğan yetkileri belirtmekle yetinmiştir (Tekinay / Akman / Burcuoğlu / Altop: Tekinay Eşya Hukuku, Cilt 1, Filiz Kitabevi, İstanbul 1989, s.467).

Mülkiyet, yürürlükteki hukuk düzeninin olduğu kadar, hukuk felsefesinin, sosyoloji ve iktisat bilimlerinin ve nihayet politik faaliyetlerin en canlı konularından birini teşkil etmektedir. Hemen hemen bütün tarih çağlarında, fertler, kavimler, zümreler ve hatta milletler arasındaki mücadelelerin belli başlı sebeplerinden biri de mülkiyet olmuştur. Bu mücadelelerin zaman zaman en korkunç ve kanlı safhalara vardığı sık sık görülmüştür ve görülmektedir. Bu gün, içinde yaşadığımız dünyayı-biri kapitalist, diğeri sosyalist – iki kampa bölen felsefi, hukuki, iktisadi ve siyasi ayrılığın temelinde mülkiyet probleminin yattığını söylemek, abartılı olmayacaktır (Tekinay / Akman / Burcuoğlu / Altop: a.g.e., s.469).

Mülkiyet hakkının mahiyetini ve ana hatları ile özelliğini Medeni Kanun çizer. Bu hakkın muhtevasını, kapsamını ise daha ziyade kamu hukuku alanındaki kanunlar belirtir. 1982 Anayasasının “Temel Haklar ve Ödevler” başlığını taşıyan ikinci kısmın, “Kişinin Hakları ve Ödevleri” başlığını taşıyan ikinci bölümünde yer alan ve “Mülkiyet Hakkı” başlığını taşıyan 35. maddesi; “Herkes, mülkiyet ve miras hakkına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.” hükmünü içermektedir. Anılan madde hükmüyle “mülkiyet hakkı” Anayasal bir kurum olarak; diğer temel haklar gibi ve onlar derecesinde düzenlenmiş ve Anayasa güvencesine bağlanmıştır.

Malik sıfatını taşıyan gerçek ve tüzel kişiler, bu Anayasal güvenceden yararlanırlar ve onu dermeyan edebilirler. Bu teminat, hukuk devletinin gereğidir. Bu teminat, mülkiyetin kamu yararı amacıyla sınırlandırılmasına engel değildir (1982 Anayasasının 35. maddesinin gerekçesinden; Şakar, Müjdat: 1982 Anayasası ve Önceki Anayasalar, Beta Yayınları, İstanbul 1994, s.60-61-62).

Öte yandan, mülkiyet hakkı, bir insan hakkı olması nedeniyle, uluslararası belgelerde de yer almaktadır. 27 Mayıs 1949 tarih ve 7217 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (Bildirisi)`nin 17. maddesinde;

“1- Her şahıs tek başına veya başkalarıyla birlikte mal ve mülk sahibi olmak hakkını haizdir.

2- Hiç kimse keyfi olarak mal ve mülkünden mahrum edilemez.” (Gündüz, Aslan: Milletlerarası Hukuk ve Milletlerarası Teşkilatlar Hakkında Temel Metinler, Beta Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 1994, s.183.) şeklindeki hükmüyle mülkiyet hakkının insan hakları açısından önemi vurgulanmıştır.

Ayrıca, iç hukukumuzun bir parçası olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi`ne (İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme`ye) Ek Protokolü’n (Paris, 20.3.1952) “mülkiyetin korunması” başlığını taşıyan 1/1. maddesinde ise; “Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır.

Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve Uluslararası Hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.” (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Adalet Bakanlığı Yayınları, Ankara 2004, s.31-32) denilmek suretiyle mülkiyet hakkı, garanti altına alınmıştır.

Her ne kadar, maddede “mal dokunulmazlığından” söz edilmekte ise de, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, İngiltere`ye karşı “Handyside” ve Belçika`ya karşı “Marckx” kararlarında, söz konusu ifadeye “mülkiyet dokunulmazlığı” olarak geniş bir anlam vermiştir. Sözleşme uygulamasında mülkiyet, özerk bir kavram olarak yorumlanmakta, fizik varlığa sahip her türlü taşınır ve taşınmaz mal yanında malvarlığına dahil her türlü ekonomik değeri de içeren bir anlam verilmektedir (Tezcan, Durmuş – Erdem, Mustafa Ruhan – Sancaktar, Oğuz: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Uygulaması, Adalet Bakanlığı Yayınları, Ankara 2004, s.320).

Buraya kadar ki, açıklamalardan sonra özel hukukta mülkiyet hakkının nasıl düzenlendiğine bakılacak olursa;

Öğretide mülkiyet hakkı, bir mal üzerinde sahibine en geniş hakimiyet (hakkın sağladığı yetki) sağlayan bir ayni hak olarak tanımlanmıştır (Bertan, Suat: Ayni Haklar, Cilt 1, Ankara 1976, s.30; Ertaş, Şeref: Eşya Hukuku, D.E.Ü.H.F. Yayınları, 2. Bası, Ankara 1995, s.169; Oğuzman, M. Kemal – Seliçi, Özer – Özdemir, Saibe Oktay: Eşya Hukuku, Filiz Kitabevi, İstanbul 2006, s.18,229).

Mülkiyet hakkı, sahibine hakkın konusu olan şeyden kullanma (usus), ürünlerinden yararlanma (fructus) ve malı tüketme, eski deyimle sarf ve istihlak edebilme (abusus) yetkilerini sağlar (Oğuzman, M. Kemal – Seliçi, Özer – Özdemir, Saibe Oktay: a.g.e., s.18; Ertaş, Şeref: a.g.e., s.170).

Mülkiyet hakkı, 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 683 ila 778. maddeleri arasında düzenlenmiş olup, açık bir tanımı yapılmış değildir. Mülkiyetin unsurlarını belirten TMK.`nun 683. maddesi aynen: ” Bir şeye malik olan kimse, hukuk düzeninin sınırları içinde, o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisine sahiptir. Malik, malını haksız olarak elinde bulunduran kimseye karşı istihkak davası açabileceği gibi, her türlü haksız el atmanın önlenmesini de dava edebilir. ” hükmünü içermektedir. Bu madde hükmü dikkate alındığında;

Mülkiyetin sağladığı aktif yetkiler (mülkiyetin müspet unsurları da denilmektedir), “o şeyde hukuk düzeninin sınırları içinde dilediği gibi tasarruf etme hakkı”dır. Bu tasarruf, malın fiilen kullanılması, semerelerin toplanması, malda değişiklik yapılması, malın tahrip ve tağyir edilmesi gibi fiili tasarrufları içine aldığı kadar, malı başkasına devretme, üzerinde hak tesis etme gibi hukuki tasarrufları da içine alır.

Mülkiyeti koruyucu yetkiler (mülkiyetin menfi unsurları da denilmektedir) ise, malikin, malını haksız olarak elinde bulunduran kimseye karşı istihkak davası açabileceği gibi, her türlü haksız elatmanın önlenmesini de dava edebilir. Maddede belirtilen iki dava doğrudan doğruya mülkiyet hakkına ait yetkilerdir. Bu talepler mülkiyet hakkından kaynaklanır ve varlıklarını mülkiyet hakkına ayrılmaz bir biçimde bağlı olarak sürdürürler (Oğuzman, M. Kemal – Seliçi, Özer – Özdemir, Saibe Oktay: a.g.e., s.229,230,231; Ertaş, Şeref: a.g.e., s.171).

Yine, aynı Kanunun 684. maddesinde, mülkiyet hakkının kapsamı belirlenmiş; bu maddede “Bir şeye malik olan kimse, o şeyin bütünleyici parçasına da malik olur.” hükmüne yer verilmiştir.

Taşınmaz mülkiyetinin içeriğinin düzenlendiği maddede, arazi üzerindeki mülkiyetin, kullanılmasında yarar olduğu ölçüde, üstündeki hava ve altındaki arz katmanlarını kapsayacağı, bu mülkiyetin kapsamına, yasal sınırlamalar saklı kalmak üzere yapıların, bitkilerin ve kaynakların da gireceği belirtilmiştir (TMK. m.718).

Şu durumda, arsa vasıflı taşınmaz üzerindeki cami ve minaresinin bütünleyici parça (mütemmim cüz) olduğunda ve malikinin her türlü haksız elatmanın önlenmesini de dava edebileceğinde kuşku bulunmamaktadır.

Mülkiyet hakkına ilişkin bu genel açıklamalar yanında, üzerinde bulundukları taşınmazın mülkiyetleri başkasına, yönetimleri ise 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığının Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun gereğince Diyanet İşleri Başkanlığına ait bulunan camilerin, hukuki durumlarının da irdelenmesi gerekmektedir.

Yine, buna bağlı olarak, üzerindeki mütemmim cüzün yönetiminin kanunla bir başka kişi ya da makama verilmiş olmasının, zemin üzerinde mülkiyet hakkı bulunan gerçek veya tüzel kişilerin bu hakka dayanarak açacakları el atmanın önlenmesine yönelik davalarda, dava ve taraf sıfatlarına etkisinin ne olacağı sorunu da çözüme kavuşturulmalıdır.

Anılan sorunların çözümüne yönelik olarak, 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığının Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanunun ilgili hükümlerine değinmekte de yarar bulunmaktadır.

Anılan Kanunun “Görev” başlığını taşıyan 1. maddesinde; “İslam Dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere; Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur.”

Aynı Kanunun “Camilerin ibadete açılması ve yönetimi” başlığını taşıyan 31.7.1998 tarih ve 4379 Sayılı Kanunun 1. maddesiyle değişik 35. maddesinde ise;

“Cami ve Mescitler Diyanet İşleri Başkanlığının izni ile ibadete açılır ve Başbakanlıkça yönetilir. Hakiki ve hükmi şahıslar tarafından yapıldığı halde izinli veya izinsiz olarak ibadete açılmış bulunan cami ve mescitlerin yönetimi 3 ay içinde Diyanet İşleri Başkanlığına devredilir. Diyanet İşleri Başkanlığınca buralara imkânlar nispetinde kadro tahsis edilir. Kadro tahsis edilinceye kadar buralarda görev yapanların mesleki ehliyetleri ile ilgili esas ve usuller yönetmelikle düzenlenir.” hükümlerine yer verilmiştir.

Bu hükümler de ortaya koymaktadır ki, anılan yasal düzenleme, sadece cami ve mescitlerle ilgili olarak oluşturulmuş bir yönetim varsa bunun üç ay içinde Diyanet İşleri Başkanlığı`na devredilmesini düzenlemekte; ne (cami yaptırma ve yaşatma dernekleri gibi) tüzel kişilerin varlıkları ve ne de bu kişilerin veya gerçek kişilerin cami inşa ettikleri özel mülkiyetlerine dahil taşınmazların mülkiyetinin devri veya niteliğinin değiştirilmesi ile ilgili bulunmamaktadır.

Yeri gelmişken, açıklanan hükümlerin ilişkin bulunduğu “ibadet yerlerinin (cami ve mescitler vb.) yönetimi” kavramından ne anlaşılması gerektiği üzerinde de durulmalıdır.

Konuya ilişkin, Diyanet İşleri Başkanlığı Görev ve Çalışma Yönergesinde camilerin yönetim yetkisi ile camilerin yönetimi ile ilgili işlerin ayrıntılı olarak düzenlendiği görülmektedir.

Yönergenin 90. maddesinde hakiki ve hükmi şahısların mülkiyetinde bulunan bütün cami ve mescitlerin yönetimi ve denetlenmesi görevi müftülüklerin görevleri arasında sayılmış; Yönergenin 107. ve 118.maddelerinde de, camilerin yönetimi ve sorumluluğunun imam – hatiplere ait olduğu belirtilmiştir.

Yönergenin diğer maddelerinde de bu yönetim ve sorumluluğun kapsamı; namaz öncesi ve sonrası Kur`an okunması; turistlerin cami ziyaretlerinde cami adabına uygun kıyafetle girmelerinin sağlanması; camilerde film çekme, hat ve tezhip gibi sanat eserleri ile tarihi tabloları görüntüleme, araştırma ve inceleme konularında alınan izin üzerine yardımcı olunması; minarelerden fotoğraf çekmek isteyen kişilerin cami görevlilerinin nezaretinde resim çekmelerinin sağlanması; yeni inşa edilecek camilerin kıble istikametlerinin belirlenmesi; gereksiz aydınlatma ve ısıtmadan kaçınılması ve tasarrufa dikkat edilmesi; imam – hatip ve müezzinler arasında nöbet usulünün düzenlenmesi; camilerin bahçelerini ve bahçe duvarlarını kirleten ve kötü görünüm arzeden hususların giderilmesi; cemaati rahatsız eden her türlü seyyar satıcı, dilenci ve ayakkabı boyacılarının cami önlerinden uzaklaştırılmaları konusunda gerekli tedbirlerin alınması; cami temizliği; camilerde hırsızlık olaylarının önlenebilmesi amacıyla camilerin içine ve dışına güvenlik kameralarının yerleştirilmesi; camilerdeki seslendirme cihazlarının kullanımı ve periyodik bakımlarının sağlanması; camilerde yangın olaylarına karşı yangın söndürme tüplerinin konulması ve benzeri konularda alınacak tedbirler olarak sıralanmaktadır.
Şu durumda, Diyanet İşleri Başkanlığı`nın görev alanına giren yönetim işlerinden hiçbiri, mülkiyet hakkı kapsamında bulunan “taşınmaz üzerinde tasarruf yetkisinin kullanılması” anlamına gelmemekte; malikin taşınmaz üzerindeki “tasarruf yetkisini” daraltacak mahiyet de taşımamaktadır.

Hal böyle olunca, cami ve mescitlerin Diyanet İşleri Başkanlığınca yönetiminden maksat, sadece din hizmetlerinin yönetimi ve düzenli şekilde yürütülmesine ilişkin bir takım mali ve idari tedbirlerin alınmasıdır ve mülkiyet hakkı kapsamında düşünülebilecek herhangi bir unsur içermemektedir.

Hemen belirtilmelidir ki, 3402 sayılı Kadastro Kanununun 16/a. maddesinde yer alan hüküm karşısında, kamunun ortak kullanımına ayrılan camilerin, hizmet malı niteliğinde kamu malı olduğu her türlü duraksamadan uzaktır. Bu gibi kamu malları kayıt, belge veya özel kanunlarına göre Hazine, kamu kurum ve kuruluşları, il, belediye, köy veya mahalli idare birlikleri tüzel kişiliği, adlarına tespit olunur.

Bu arada, üzerinde durulması gereken konulardan biri de, tapu kaydına bağlanan ve böylece tüzel kişi adına mülkiyet hakkı oluşturulan kamu malı niteliğindeki caminin üzerinde bulunduğu yere ait tapunun niteliğinin belirlenmesi gereğidir.

Belirtilmesinde yarar vardır ki, 5253 sayılı Dernekler Kanununun 22. maddesine göre, tüzel kişiliği haiz derneklerin, taşınmaz mal edinebileceklerinde ve Devlet tarafından verilen, doğru esasa ve geçerli kayda dayalı tapu ile sağlanan mülkiyet hakkına değer verileceğinde kuşku bulunmamaktadır.

Böyle bir yerin temel vasfı, yani kamu malı niteliği, değişmemekle birlikte, derneğin söz konusu tapuya dayalı hakkının korunması da gerekmektedir.

Nitekim, Hukuk Genel Kurulu`nun 11.5.1988 gün ve 1987/1-826 E. – 1988/399 K. sayılı kararında da, tapu kaydının iptal edilinceye kadar geçerliliğini koruyacağı ve el atmanın önlenmesini isteme hakkını bahşedeceği benimsenerek, mülkiyet hakkına değer verilmiştir.

Yukarıda yapılan tüm açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde: Davaya konu caminin üzerinde bulunduğu taşınmazın davacı dernek tarafından 31.5.2007 tarihinde Ankara Belediyesinden satın alınarak, kayden taşınmaz mülkiyetinin kazanıldığı dosya kapsamı ile sabittir. O halde, bu taşımaza yapılan haksız el atmalara karşı, mülkiyet hakkına dayanarak dava açma hakkı kural olarak, taşınmazın kayden maliki olan davacı derneğe ait bulunmaktadır.

Taşınmaz üzerindeki camii de mütemmim cüz olmakla mülkiyet hakkına dahildir ve bu caminin yönetiminin kanunla ve yukarıda ayrıntısıyla açıklanan şekilde mali ve idari açıdan Diyanet İşleri Başkanlığına verilmiş olması, davacının mülkiyet hakkından kaynaklanan haklarını ortadan kaldırmayacağı gibi dava hakkını kullanmasına da engel teşkil etmemektedir.
Eldeki davada, davalıların kendi aralarındaki kira sözleşmesine dayanarak, davacının maliki olduğu taşınmazda bulunan caminin üzerine, onun bilgi ve onayı da olmadan cep telefonu baz istasyonu ve tesisi kurdukları belirlenmiş olup; bunun mülkiyet hakkına haksız el atma niteliğinde olduğu açıktır.

Davalıların kendi aralarında yaptıkları kira sözleşmesine dayanarak, bu sözleşmeye taraf olmayan ve rıza da göstermeyen tapu kayıt malikinin, üstün hakkını bertaraf edecek nitelikte bir haklarının varlığını ileri sürmeleri ve bunun hukuken kabul görmesi de olanaklı değildir.

Bu açık durum karşısında, doğrudan mülkiyet hakkını ilgilendiren böyle bir el atmanın önlenmesine yönelik dava hakkının, mülkiyet hakkı sahibi davacıya ait olduğunun ve aktif dava ehliyetinin bulunduğunun kabulü gerekir.

Yerel Mahkemenin bu yöne ilişkin direnme kararı usul ve yasaya uygun olup, yerindedir. Ayrıca, dosya kapsamı ile Yerel Mahkemenin “davacının mülkiyet hakkı bulunan taşınmazına davalıların elatmalarını ve baz istasyonu kurmalarını haklı gösterir bir sebebin bulunmadığı” gerekçesiyle davanın kabulüne karar vermiş olması da doğrudur.

O halde, usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararı onanmalıdır.

SONUÇ: Davalılar vekillerinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA, oyçokluğu ile karar verildi.

Y.H.G.K. 3.2.2010 E.2010/4-4 – K.2010/56

PicLensButton YHGK 3.2.2010 E.2010/4 4 – K.2010/56

YHGK 3.2.2010 E.2010/3-3 – K.2010/49


 YHGK 3.2.2010 E.2010/3 3 – K.2010/49

– Ecrimisil (Belediyenin Haksız İşgali – Müşterek Mülkiyet)
– Belediyenin Haksız İşgali (Ecrimisil)
– Müşterek Mülkiyet (Ecrimisil)
– Paylı Mülkiyet (Ecrimisil)
– Elbirliği Mülkiyeti (Ecrimisil – Zorunlu Dava Arkadaşlığı)
– Paydaşın Ecrimisil Davası Açma Hakkı –

TMK.689,702 – 743 Sa.Ka.623,630 – YİBK.11.10.1982 gün ve 3/2 sa.

Müşterek (Paylı) Mülkiyete tabi taşınmazda, paydaşlardan herbirisinin, kendi payına hasren ecrimisil davası açmak hakkı vardır. Zorunlu dava arkadaşlığı ve ittifak koşulu iştirak halinde (elbirliği) mülkiyette mevzubahistir.

DAVA ve KARAR:

Taraflar arasındaki “Ecrimisil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Kırıkkale 1. Asliye Hukuk Mahkemesi`nce davanın kabulüne dair verilen 20.5.2008 gün ve 2007/69 E. – 2008/156 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine,

Yargıtay 3. Hukuk Dairesi`nin 25.12.2008 gün ve 2008/19107 – 22225 sayılı ilamı;

(…Davada, davacılar ve dava dışı şahısların kök murisi H.`den intikal eden taşınmazın davalı Belediye tarafından haksız işgali nedeniyle davacılar payına hasren toplam 42.000.- TL. cinsinden ecrimisilinin tahsili istenilmiş; mahkemece istemin kabulüne karar verilmiştir.

Oysa iştirak halinde mülkiyet söz konusu olduğuna göre, bir kısım mirasçılar kendi paylarına hasren dava açıp sürdüremezler. Böyle bir dava 11.10.1982 gün ve 3/2 sayılı YİBK.`e göre, dava dışı paydaşların sonradan muvafakatlarının alınması ya da miras şirketine mümessil tayini suretiyle de görülmesi mümkün değildir.

O halde iştirak halindeki mülkiyette paydaşlar arasında zorunlu dava arkadaşlığı bulunduğu kuralı ve dolayısıyla davanın açılmasındaki ittifak koşulu, dava şartı niteliğinde olduğundan dolayı bu husus re`sen gözetilip, paydaş olmayan davalıya karşı tüm mirasçılarca elbirliği ile açılmayan davanın açıklanan nedenle reddi gerekirken, uyuşmazlığın esası hakkında inceleme yapılarak istemin reddine karar verilmiş olması doğru görülmemiştir.
Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu`nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI:

Dava ecrimisil istemine ilişkindir.
Davacılar vekili, davacıların hissedar oldukları taşınmaza davalı Belediye tarafından haksız olarak el atıldığını ileri sürerek toplam 42.000.- TL. ecrimisilin tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, davanın reddini savunmuştur.

Yerel Mahkeme davanın kabulüne karar vermiş, davalı vekilinin temyizi üzerine hüküm Özel Dairece yukarıdaki gerekçe ile bozulmuş, Yerel Mahkeme dava konusu taşınmazda iştirak değil müşterek mülkiyet söz konusu olduğu gerekçesi ile kararında direnmiştir.

Yerel Mahkeme ile Özel Daire arasındaki uyuşmazlık dava konusu taşınmazda elbirliği mülkiyeti mi yoksa paylı mülkiyetin mi geçerli olduğu noktasındadır.
Tüm dosya kapsamı ve tapu kaydından dava konusu taşınmazın paylı mülkiyete tabi olduğu anlaşılmış olduğundan direnme kararı bu yönde yerindedir.
Ne var ki davalı vekilinin sair temyiz nedenleri Özel Dairece incelenmiş olduğundan, dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle direnme uygun bulunduğundan dosyanın davalı vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesi için 3. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, oybirliği ile karar verildi.

Y.H.G.K. 3.2.2010 E.2010/3-3 – K.2010/49

PicLensButton YHGK 3.2.2010 E.2010/3 3 – K.2010/49

YHGK 3.2.2010 E.2009/13-555 – K.2010/44


  YHGK 3.2.2010 E.2009/13 555 – K.2010/44

– Taksitle Satış (Nama Yazılı Senetle – Emre Muharrer Senetle – Kanuni Düzenlemeden Önceki Ve Sonraki Şartlar)
– Geçersiz Senet (Taksitli Satışta Emre Muharrer)
– Tüketicinin Korunması (Taksitli Satışlarda Senet Tanzimi)
– Nama Yazılı Senet (Taksitli Satışlarda)
– Emre Muharrer Senet (Taksitli Satışlarda)
– Bono İptali (Cirantaya Karşı)
– Senet İptali (Cirantaya Karşı) –

HUMK.438/III – 818 Sa.Ka.167 – TTK.599,690 – 4077 Sa.Ka.6,6/A,6/4

Yerel Mahkemenin Özel Dairece Bozulan Önceki Kararı:

Davacı ile davalılardan E…… İnş. ve Turizm Ltd. Şti. arasındaki satış sözleşmesinin ifasının imkansız hale geldiği ve ayrıca bu sözleşme çerçevesinde düzenlenen dava konusu senetlerin kanuna aykırı şekilde nama yazılı yerine emre yazılı olarak düzenlenmeleri nedeniyle geçersiz bulundukları gerekçesine dayalı olduğu halde;

Direnme kararının gerekçesinde:

Davalılar arasındaki faktoring sözleşmesine dayandırılmış; faktoring ilişkisi nedeniyle dava konusu senetlerin ciro edilmesinin alacağın temliki hükmünde bulunduğu, Borçlar Kanunu`nun 167. maddesi uyarınca davacının temlik eden durumundaki davalı E….. İnş. ve Turizm Ltd. Şti. ne karşı ileri sürebileceği defileri temellük eden diğer davalı M…… Faktoring Finans Hizmetleri A.Ş. ne karşı da ileri sürebileceği, dolayısıyla, M….. Faktoring Finans Hizmetleri A.Ş. nin iyiniyet savunmasında bulunamayacağı belirtilmiştir.

Yerel Mahkemenin bozmadan önceki kararından tamamen farklı bir gerekçe ile oluşturduğu, temyize konu kararın, gerçekte bir direnme kararı değil; Özel Daire bozmasına konu önceki karardan tamamen farklı, Özel Dairenin incelemesinden ve denetiminden geçmemiş olan yeni bir gerekçeye dayalı, yeni bir hüküm niteliğinde olduğu kabul edilmelidir.

DAVA ve KARAR:

Taraflar arasındaki menfi tespit, senet iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 4. Tüketici Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 21.2.2008 gün ve 2007/315 – 2008/83 sayılı karar davalılardan M….. Faktoring Finans Hiz. A.Ş. vekilinin temyizi üzerine
Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 27.10.2008 gün ve 2008/6727 – 12380 sayılı ilamı;
Bozulduktan sonra, davacı vekilinin karar düzeltme istemi üzerine aynı Dairenin 26.2.2009 gün ve 2009/1088 – 2553 sayılı ilamı:

(“…Davacı, davalı E….. Ltd. Şti.`nin kat karşılığı inşaat sözleşmesi ile yaptığı dairelerden birisini 24.10.2002 tarihli harici sözleşme ile satın aldığını, davalıya satış bedeline karşılık bonolar verdiğini, bu güne kadar 264.000.000.000.- TL ve 24.250.- USD. ödeme yaptığını, ancak davalının sözleşmeden doğan yükümlülüğünü yerine getirip daireyi teslim etmediğini, bundan sonrada teslim edemeyeceğinin anlaşıldığını, davalıda halen ödenmemiş herbiri 12.000.000.000.- TL.`lik 8 adet bononun bulunduğunu satıcının bu bonoları diğer davalı M….. A.Ş.`ye ciro ettiğini belirterek bu bonolardan dolayı borçlu olmadığının tesbitine karar verilmesini istemiştir.

Davalılar davanın reddine karar verilmesini dilemiştir.
Mahkemece davanın kabulüne dair verilen kararın, M…. A.Ş. tarafından temyiz edilmesi üzerine Dairemizin 2008/6727 – 12380 sayılı ve 27.10.2008 tarihli kararı ile bozulmuş, davacı karar düzeltme talebinde bulunmuştur.

Davacı ile davalılardan E…… İnş. Ltd. Şti. arasında, 24.10.2002 tarihinde bu davalının yüklenici olarak yapmakta olduğu, binadan 21 no’lu dairenin 400.000.000.000.- TL. bedelle davacıya satıldığı, konutun engeç 31.12.2004 tarihinde davacıya teslim edildiği, davacının 24.10.2002 keşide tarihli her biri 12.000.000.000.- TL. bedelli 31 adet toplam 360.000.000.000.- TL. bedelli bonoları davalıya verdiği, bu bonolardan dava tarihi itibariyle 25.9.2004 vade tarihinden başlayıp her ay teselsül eden 8 adet toplam 96.000.000.000.- TL. bedelli bonoların ödenmediği; buna karşılık satıcının da sözleşmeden doğan yükümlülüğünü yerine getirmediği, bu bonoların diğer davalı M…… A.Ş.`ye ciro edildiği dosya içeriği ile sabit olduğu gibi, bu hususlar tarafların ve mahkemenin kabulündedir.

4822 Sayılı Yasa ile değişik 4077 Sayılı Yasanın 6/A. maddesi taksitli satışlarda; sözleşmeden ayrı olarak kıymetli evrak niteliğinde senet düzenlenecekse, bu senet bir taksit ödemesi için ayrı ayrı olacak şekilde ve sadece nama yazılı olarak düzenlenir. Aksi halde kambiyo senedi geçersizdir, düzenlemesini getirmiştir. Ancak bu yasal düzenleme 14.6.2003 tarihinde yürürlüğe girmiş olup, somut uyuşmazlıkta sözleşme 24.10.2002 tarihinde yapılıp davaya konu bonolarda aynı tarihte keşide edildiğinden uyuşmazlığın çözümünde 4077 Sayılı Yasanın 6/4. maddesi hükümleri değil, 4077 Sayılı Yasanın değişiklikten önceki 6. maddesi hükümlerinin uygulanması gerekir. 4077 Sayılı Yasanın 4822 Sayılı Yasa ile değişiklikten önceki dönemde ise, taksitli satışlarda sadece nama yazılı senet düzenlenebileceği, emre muharrer senet düzenlenemeyeceğine dair kısıtlayıcı hüküm yoktur. Öyleyse davaya konu emre muharrer senetler tanzim tarihi itibariyle geçerli olup, bu senetlerin iptali genel hükümler doğrultusunda istenebilir. Şayet bonolar ciro edilmişse TTK.690-599. maddesi hükümleri karşısında keşideci, lehdar ile kendi arasındaki doğrudan doğruya mevcut olan münasebetlere dayanan defileri müracaatta bulunan hamile karşı ileri süremez. Meğer ki poliçeyi iktisap ederken bile bile borçlunun zararına hareket etmiş olsun.
Öyle olunca dava konusu bonoların M…… A.Ş.`nin vadeden önce ciro yoluyla hamili olup olmadığı, geçerli bir ciro varsa iyiniyetli hamil olup olmadığı konusunda, her iki tarafın delilleri toplanarak sonucuna uygun karar verilmesi gerekçesi ile mahkeme kararının bozulması gerekirken, zuhulen somut olayda uygulama yeri olmayan 4822 Sayılı Yasa ile değişik 4077 Sayılı yasanın 6/A. maddesi hükmüne göre bozulduğu bu kez yapılan inceleme ile anlaşıldığından, davacının karar düzeltme isteminin kabulü ile Dairemizin bozma kararı kaldırılmalı ve mahkeme kararı açıklanan değişik gerekçe ile bozulmalıdır…”) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu`nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle H.U.M.K.2494 sayılı Yasa ile değişik 438/II. fıkrası hükmü gereğince duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI:

Dava, menfi tespit ve senet iptali istemine ilişkindir.

Hukuk Genel Kurulu`ndaki görüşmede, işin esasına geçilmeden önce, temyize konu direnme kararının gerçekte yeni hüküm niteliğinde olup, olmadığı; dolayısıyla temyiz incelemesini yapma görevinin Hukuk Genel Kurulu`na mı, yoksa Özel Daireye mi ait bulunduğu hususu ön sorun olarak değerlendirilmiştir.

Ön sorunun ortaya konulabilmesi için, tarafların iddia ve savunmaları, Yerel Mahkemenin önceki kararı, bozma ilamı ve direnme gerekçesi hakkında açıklamalar yapılması gerekmektedir.

Davacı S….. A…. vekili, davalılardan E……. İnşaat ve Turizm Limitet Şti.nin kat karşılığı inşaat sözleşmesi uyarınca yüklenici sıfatıyla yapımına başladığı 21 no’lu konutun, bu davalı tarafından 24.10.2002 tarihli harici satış sözleşmesiyle davacıya satıldığını, satış bedelinin bir kısmının ödendiğini, ancak sonradan davalı şirketin inşaat faaliyetlerini durdurduğunu, teslimin imkansız hale geldiğini, satış bedeli karşılığında düzenlenen bonoların diğer davalıya ciro edildiklerini, bir faktoring firması olan bu davalının da, inşaatın devam etmediğini bilerek, davacıyı zarara sokmak amacıyla bonoları ciro yoluyla devraldığını; 4077 S.K.nun 4822 S.K. ile değişik 6/A. maddesi hükmüne aykırı şekilde emre yazılı olarak düzenlenmeleri ve ayrıca karşılıksız kalmış olmaları nedeniyle bonoların iptali gerektiğini ileri sürerek; dava konusu sekiz adet bonodan dolayı davacının borçlu olmadığının tespitine ve bonoların iptaline karar verilmesini istemiştir.

Davalılardan davalı M…… Faktoring Finans Hizmetleri A.Ş. vekili, bir finans kuruluşu olan müvekkilinin, diğer davalıya verdiği kredinin teminatı olarak dava konusu senetleri aldığını, iyiniyetli üçüncü kişi konumunda bulunduğunu, iyiniyetli üçüncü kişilere karşı şahsi defilerin ileri sürülemeyeceğini savunarak davanın reddini istemiştir.

Diğer davalı E….. İnş. ve Turizm Ltd. Şti. cevap dilekçesi vermemiş, duruşmalara da katılmamıştır.

Yerel Mahkeme; davaya konu senetlerin daire satış sözleşmesi nedeniyle verildiği, davalı yüklenici ile dava dışı arsa sahipleri arasındaki sözleşmenin feshedildiği, edimin imkansız hale geldiği, esasen dava konusu senetlerin 4077 Sayılı Kanun`un 6/A. maddesi hükmüne aykırı şekilde emre yazılı olarak düzenlendikleri gerekçesiyle davanın kabulüne karar vermiş; Özel Daire, davalılardan davalı M…… Faktoring Finans Hizmetleri A.Ş. vekilinin temyizi üzerine kararı başka bir gerekçeyle bozmuş; davacı vekilinin karar düzeltme istemi üzerine ise, metni yukarıda bulunan, değişik gerekçeye dayalı bozma kararını vermiştir.

Yerel Mahkeme bu kez; davalı E….. İnş. ve Turizm Ltd. Şti.nin davacıdan satış bedeli karşılığında aldığı dava konusu senetleri, aralarındaki faktoring sözleşmesi çerçevesinde diğer davalı M…… Faktoring Finans Hizmetleri A.Ş. ne ciro ettiği, bu durumda uyuşmazlığın Borçlar Kanunu`nun alacağın temlikine ilişkin hükümleri çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiği, Borçlar Kanunu`nun 167. maddesi uyarınca davalı faktoring şirketinin iyiniyet savunmasında bulunamayacağı gerekçesiyle direnme kararı vermiştir.

Görüldüğü üzere, Yerel Mahkemenin Özel Dairece bozulan önceki kararı, davacı ile davalılardan E…… İnş. ve Turizm Ltd. Şti. arasındaki satış sözleşmesinin ifasının imkansız hale geldiği ve ayrıca bu sözleşme çerçevesinde düzenlenen dava konusu senetlerin kanuna aykırı şekilde nama yazılı yerine emre yazılı olarak düzenlenmeleri nedeniyle geçersiz bulundukları gerekçesine dayalı olduğu halde, direnme kararının gerekçesi davalılar arasındaki faktoring sözleşmesine dayandırılmış; faktoring ilişkisi nedeniyle dava konusu senetlerin ciro edilmesinin alacağın temliki hükmünde bulunduğu, Borçlar Kanunu`nun 167. maddesi uyarınca davacının temlik eden durumundaki davalı E….. İnş. ve Turizm Ltd.Şti. ne karşı ileri sürebileceği defileri temellük eden diğer davalı M…… Faktoring Finans Hizmetleri A.Ş. ne karşı da ileri sürebileceği, dolayısıyla, M….. Faktoring Finans Hizmetleri A.Ş. nin iyiniyet savunmasında bulunamayacağı belirtilmiştir.

Bu durumda, temyize konu kararın, gerçekte bir direnme kararı değil; Özel Daire bozmasına konu önceki karardan tamamen farklı, Özel Dairenin incelemesinden ve denetiminden geçmemiş olan yeni bir gerekçeye dayalı, yeni bir hüküm niteliğinde olduğu kabul edilmelidir.

Yerel Mahkemenin bu yeni hükmüne yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi görevi Hukuk Genel Kurulu`na değil, Özel Daireye aittir.

Açıklanan bu gerekçeyle, yeni hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan gerekçeyle, davalılardan davalı M……. Faktoring Finans Hizmetleri A.Ş. vekilinin yeni hükme ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 13. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, oybirliği ile karar verildi.

Y.H.G.K. 3.2.2010 E.2009/13-555 – K.2010/44

PicLensButton  YHGK 3.2.2010 E.2009/13 555 – K.2010/44

Y1HD 3.2.2010 E.2009/13840 – K.2010/1006


 Y1HD 3.2.2010 E.2009/13840 – K.2010/1006

– Kıyı Kenar Çizgisi
– Tapu Sicil Kaydının Kütükten Terkini (Kıyı Kenar Çizgisi)
– Hak Düşürücü Süre (Kadastro Tutanaklarının Kesinleşmesi)
– Kadastro Tutanaklarının Kesinleşmesi (Hak Düşürücü Süre – Kıyı Kenar Çizgisi)
– Kanunların Geçmişe Etkili Yürümesi (Yargılama Giderleri)
– Yargılama Giderleri (Dava Açıldığında Haklı Olan Taraf Aleyhine Karar)
– Dava Açıldığında Haklı Olan Taraf Aleyhine Karar (Kanun Değişikliği – Yargılama Giderleri) –

3621 Sa.Ka. – 3402 Sa.Ka. 12, geçici madde 10

1. Dava, 3621 Sayılı Kıyı Kanunu`ndan kaynaklanan iptal, sicil kaydının kütükten terkini istemine ilişkindir.
Somut olayda, tescilin dayanağı olan tespit tutanaklarının kesinleşmesinden itibaren dava tarihine kadar 10 yıllık hak düşürücü sürenin geçtiği açıktır. Hak düşürücü süre kamu düzeni ile ilgili olup mahkemece davanın her aşamasında res`en gözetilmesi gerekli olumsuz dava şartlarındandır. Özellikle, bu hususlar gözetilerek davanın reddedilmesinde bir isabetsizlik bulunmamaktadır.

2. Ancak; bir taraf, dava açıldığı andaki mevzuata ve içtihat durumuna göre davasında haklı olup da, dava açıldıktan sonra yürürlüğü giren (geçmişe etkili) yeni bir yasa hükmü ya da yeni bir İnançları Birleştirme Kararı gereğince davayı kaybederse, davada haksız çıkmış olmasına rağmen, yargılama giderlerinden sorumlu tutulamaz.

3. Somut olayda, mahkemece yapılan keşif sonucu elde edilen bilirkişi incelemesi sonucu düzenlenen 8.7.2009 ve 17.4.2009 tarihli krokili raporlarda çekişmeli taşınmazın tamamının 28.11.1997 tarih 5/3 Sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca belirlenen kıyı kenar çizgisine göre kıyıda kaldığı, dava tarihinde davacı Hazinenin davasında haklı olduğu anlaşıldığına; ve fakat yargılama sırasında yürürlüğe giren 5841 Sayılı Yasa gereğince dava reddedildiğine göre; davalının tüm yargılama giderlerinden ve avukatlık ücretinden sorumlu tutulması gerekirken aksine yazılı düşüncelerle hüküm kurulması isabetsizdir.

DAVA ve KARAR:
Taraflar arasında görülen davada;
Davacı Hazine, davalıların iştirak halinde malik oldukları çekişmeli … parsel sayılı taşınmazın kıyı kenar çizgisi içinde kaldığını, devletin hüküm ve tasarrufu altında kalan yerlerin özel mülkiyete konu olamayacağını ileri sürerek kıyı kenar çizgisi içinde kalan kısmın tapu kaydının iptali ile terkinine karar verilmesini istemiştir.
Davalılar, davanın reddini savunmuşlardır.

Mahkemece; 14.3.2009 tarihinde yürürlüğe giren 5841 sayılı yasa ile değişik 3402 sayılı Kadastro Kanununun 12. maddesine eklenen 3. fıkra 2. ve 3. cümle ve geçici 10. maddedeki düzenlemeler karşısında 10 yıllık hak düşürücü sürenin hazine yönünden dolduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Karar, davacı Hazine tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hâkimi …’ın raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü:

YARGITAY 1. HUKUK DAİRESİ KARARI:

Dava, 3621 Sayılı Yasadan kaynaklanan iptal, sicil kaydının kütükten terkini istemine ilişkindir.

Mahkemece, hak düşürücü süre nedeniyle davanın reddine karar verilmiştir.
Dosya içeriği ve toplanan delillerden; çekişmeli … parsel sayılı taşınmazın, … kadastral parselden ifrazen geldiği, anılan kadastral parselin tapu kaydına dayalı olarak 10.10.1988 tarihinde kadastro çalışmaları sırasında tespit ve tescil gördüğü, ifrazen çok sayıda parsele ayrıldığı ve … parselin davalıların murisi … adına tescil edildiği, ölümü ile 23.11.1993 tarihinde davalılara miras yoluyla intikal ettiği, davanın 29.1.2009 tarihinde açıldığı anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere, 14 Mart 2009 tarihli Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren 5841 Sayılı Yasa’nın 2. maddesi ile 3402 Sayılı Kadastro Yasası’nın 12. maddesinin üçüncü fıkrasına “Bu hüküm, iddia ve taşınmazın niteliğine yahut Devlet veya diğer kamu tüzel kişileri dâhil, tarafların sıfatına bakılmaksızın uygulanır.” cümlesi ve aynı Yasa’nın 3. maddesi ile de 3402 Sayılı Yasa’ya “Bu Kanunun 12 nci maddesinin üçüncü fıkrası hükmü, Devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu iddiası ile yürürlük tarihinden önce açılmış ve henüz kesin hükme bağlanmamış olan davalarda dahi uygulanır.” şeklindeki geçici 10. madde eklenmiştir.

Somut olayda, tescilin dayanağı olan tespit tutanaklarının kesinleşmesinden itibaren dava tarihine kadar 10 yıllık hak düşürücü sürenin geçtiği açıktır. Hak düşürücü süre kamu düzeni ile ilgili olup mahkemece davanın her aşamasında res`en gözetilmesi gerekli olumsuz dava şartlarındandır.

Özellikle, bu hususlar gözetilerek davanın reddedilmesinde bir isabetsizlik bulunmadığına göre davacı hazine vekilinin diğer temyiz itirazı yerinde değildir, reddine,
Ancak hemen belirtmelidir ki; bir taraf, dava açıldığı andaki mevzuata ve içtihat durumuna göre davasında haklı olup da, dava açıldıktan sonra yürürlüğü giren (geçmişe etkili) yeni bir yasa hükmü ya da yeni bir İnançları Birleştirme Kararı gereğince davayı kaybederse, davada haksız çıkmış olmasına rağmen, yargılama giderlerinden sorumlu tutulamaz.

Anılan bu kural yasal ve yargısal uygulamada kararlılık kazanmıştır.(Baki Kuru, Hukuk Usulü Muhakemeleri 5. cilt, sayfa 5338, dipnot 159: 10. H.D. 21.12.1976, 8770/8739 ve dipnot 160: 5.H.D. 12.9.1977, 5445/5655 dipnot 161: 10.H.D. 24.2.1976, 6296/1297) Ayrıca her dava açıldığı tarihteki koşullara bağlıdır. Öte yandan avukatlık ücreti 4.9.1957 tarih ve 4/16 sayılı İnançları Birleştirme Kararı uyarınca yargılama giderlerinden sayılır. Davacı Hazine, temyiz dilekçesinde sair nedenlerden söz etmek suretiyle bu hususa değinmiştir.
Hal böyle olunca; somut olayda mahkemece yapılan keşif sonucu elde edilen bilirkişi incelemesi sonucu düzenlenen 8.7.2009 ve 17.4.2009 tarihli krokili raporlarda çekişmeli taşınmazın tamamının 28.11.1997 tarih 5/3 Sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca belirlenen kıyı kenar çizgisine göre kıyıda kaldığı, dava tarihinde davacı Hazinenin davasında haklı olduğu anlaşıldığına ve yargılama sırasında yürürlüğe giren 5841 Sayılı Yasa gereğince dava reddedildiğine göre davalının tüm yargılama giderlerinden ve avukatlık ücretinden sorumlu tutulması gerekirken aksine yazılı düşüncelerle hüküm kurulması isabetsizdir.

SONUÇ: Davacı Hazinenin, temyiz itirazları yargılama giderleri ve avukatlık ücreti açısından yerindedir. Kabulüyle hükmün BOZULMASINA, oybirliği ile karar verildi.
Y.1.H.D. 3.2.2010 E.2009/13840 – K.2010/1006

PicLensButton Y1HD 3.2.2010 E.2009/13840 – K.2010/1006

YHGK 3.2.2010 E.2010/21-36 – K.2010/67


 YHGK 3.2.2010 E.2010/21 36 – K.2010/67

– İŞ KAZASI (İşyeri Dışında – İhtiyari Dava Arkadaşlığı – İlliyet Bağı)

– DESTEKTEN YOKSUN KALMA (İş Kazası – İşverenin Kusuru – Kazanın İşyeri Dışında olması – İhtiyari Dava Arkadaşlığı)

– İHTİYARİ DAVA ARKADAŞLIĞI (Görev – İş Kazası – İşverenin Kusursuzluğu Halinde Görev)

– İLLİYET BAĞI (İş Kazasında Ölüme Sebebiyle) –

5521 Sa.Ka.1 – İK.77 – SSK.11 – 818 Sa.Ka.41,55,58 – 1475 Sa.Ka.73

1. Dava, iş kazasından kaynaklanan maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir.
Davalı işveren Erikli Şirketinde su dağıtıcısı olarak çalışan davacıların murisi Önder Ateş`in 10.3.2000 günü Mega Center`da 4. katta bulunan dava dışı Şekerli Mamul Sanayiciler Derneğine bir gün önce götürdüğü su bedelini tahsil etmek için gittiği ve dönüşte bozuk olan asansörün katta olmamasına rağmen kapısının açılması sonucu,asansöre binmek istemesi üzerine asansör boşluğuna düşmesi nedeniyle ölümün gerçekleştiği dosya içeriğindeki bilgi ve belgelerden anlaşılmaktadır.
Yerel Mahkeme ile Özel Daire arasında, gerçekleşen bu ölüm olayının 506 Sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu`nun 11. maddesine göre bir iş kazası olduğu konusunda uyuşmazlık bulunmamaktadır.

2. Uyuşmazlık, davalılardan işveren olan Erikli şirketinin olayda sorumluluğunun bulunup bulunmadığı noktasındadır.
Bir olayın iş kazası olarak nitelendirilmesi, işverenin her durumda bu kazadan sorumlu tutulmasını gerektirmez. Sosyal Sigortalar Kanunu kapsamında bir iş kazasından iş verenin sorumlu olması için, iş verenin iş güvenliği önlemlerini alma ve özen gösterme yükümlülüğüne aykırı davranışı veya ihmal göstermesi sonucu kaza meydana gelmiş olmalıdır. Diğer bir deyişle, Özel Daire bozma ilamında da değinildiği üzere oluşan kazadan sorumlu olabilmesi için iş verenin kusurunun kanıtlanmış olması gerekir.

3. Gerçekleşen kazada işverenin işçi sağlığı ve iş güvenliği ile ilgili alabileceği bir tedbir bulunmadığı görüşü Kurul görüşmelerinde çoğunluk bulduğundan, işverene kusur yükleyen bilirkişilerin görüşünü esas alan Yerel Mahkemenin bu yöndeki gerekçesine iştirak edilmemiştir.
İhtiyari dava arkadaşlığı durumunda, davalılardan biri hakkındaki dava genel mahkemenin, diğeri hakkındaki dava özel bir mahkemenin görevine giriyorsa, özel nitelikteki mahkemede davanın görülmesi gereklidir.

Dava birlikte açıldığından, her dava açıldığı zamanki duruma göre değerlendirileceğinden, işverenin kusurlu olmamasının belirlenmesi göreve değil, davanın sonucuna etkilidir.

DAVA ve KARAR:

Taraflar arasındaki “maddi ve manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İstanbul 6. İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 16.7.2008 gün ve 2000/1020 Esas – 2008/569 sayılı Kararın incelenmesi davacılar vekili, davalılardan Erikli Ltd. Şti vekili, dahili davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine,

Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin 3.3.2009 gün ve 2008/20034 E. –2009/3026 K. sayılı ilamı;

(…Dava 10.3.2000 tarihinde meydana gelen iş kazası sonucu ölen sigortalının hak sahiplerinin maddi ve manevi zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir.

Mahkemece bir kısım davalılara yönelik davanın kusurlarının bulunmadığından bahisle reddine, davacıların maddi tazminat istemlerin kısmen kabulü ile hüküm altına alınan maddi ve manevi tazminatların davalılar SS. İstanbul Gıda Toptancıları İmalat Sanayi ve Depocuları Toplu İşyeri Yapı Kooperatifi ile Erikli Cansu Tic. Ltd. Şti.’den tahsiline karar verilmiş ve bu karar süresinde davacılar ile aleyhine hüküm kurulan davalılar SS. İstanbul Gıda Toptancıları İmalat Sanayi ve Depocuları Toplu İşyeri Yapı Kooperatifi ile Erikli Cansu Tic. Ltd. Şti. avukatların tarafından temyiz edilmiştir.

İnsan yaşamının kutsallığı çevresinde işveren, işyerinde işçilerin sağlığını ve iş güvenliğini sağlamak için gerekli olanı yapmak ve bu husustaki şartları sağlamak ve araçları noksansız bulundurmakla yükümlü olduğu İş Kanununun 77. maddesinin açık buyruğudur.

Davacılar murisi olan Önder Ateş`in Davalı Erikli Cansu Tic. Ltd. Şti.`ne ait su dağıtım işyerinde dağıtım elemanı olarak çalıştığı, 10.3.2000 tarihinde saat: 13.00`te önceden teslim ettiği su bedeline almak üzere işverence Mega Center isimli alışveriş merkezinde bulunan Şemad Derneğine gönderildiği, asansör bozuk olduğu için asansör kabini katta bulunmadığı halde asansör kapısının açılması sonucu kabininin katta olup olmadığını kontrol etmeden adımını içeri atarak 4. kattan asansör boşluğuna ve alt katlarda bulunan kabinin üzerine düşerek öldüğü, saat: 15.00 sıralarında işverene ölüm haberinin bildirildiği, asansör kapısında uyarıcı levha bulunmadığı dosya içerisindeki bilgi ve belgelerden anlaşılmaktadır.

İşyerinde meydana gelen iş kazaları nedeniyle işverenin hukuki sorumluluğunun niteliği Yargıtay`ın önceki kararlarında da benimsediği görüşe göre, kusura dayanmaktadır. İsviçre ve Türk Hukuk Sisteminde özel bir düzenleme söz konusu olmadıkça asıl olan kusur sorumluluğudur. İşverenin kusurlu eylemi ile zarar arasında uygun bir illiyet bağı yoksa, işverenin sorumluluğundan söz edilemez.

Kusur sorumluluğunda 3 halde illiyet bağı kesilebilir. Bunlar, mücbir neden, zarar görenin ve 3. kişinin ağır kusurudur. Öğretide illiyet bağını kesen nedenlerin bütün sorumluluk halleri için geçerli olduğu vurgulanmaktadır. Kusurlu olmadığı halde işvereni, meydana gelen zarardan sorumlu tutmak adalet ve hakkaniyet duygularını incitir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu`nun 18.3.1987 tarih ve 1986/9-722 E. – 203 K. sayılı kararı da aynı doğrultudadır.

İlliyet bağı sorumluluğun temel öğesidir. Zararla eylem arasında illiyet bağının mevcut olması, zararın eylemin bir neticesi olarak ortaya çıkması, yani eylem olmadan zararın meydana gelmeyeceğinin kesin olarak bilinmesidir. Hiçbir hukuk düzeni mantık yasalarına göre mevcut olmayan illiyeti yaratamaz. Mantık bakımından bu illete sonsuz zincir halinde neticeler bağlanabilir. Hukuki netice olarak zararın tazmin sorumluluğunun kabulü için, bir sebebe illi olarak bağlanan neticeler silsilesinin içinde hangi kesimin gerekli ve yeter olacağını belirlemek yine hukuk düzeninin görevidir. (Tandoğan, Mesuliyet, s.74)
Türk Borçlar Kanunu Tasarısının 58. maddesinde uygun nedensellik bağı “Yaşam deneyimlerine ve olayın akışına göre, bir zarar belli bir fiilin beklenen uygun sonucu ise, zarar ile fiil arasında nedensellik bağı vardır” şeklinde tanımlanmıştır. Sorumluya yüklenen davranış veya olayın zararlı, sonucun zorunlu şartı olması gerekir.

Hükme dayanak alınan 5.12.2005 tarihli bilirkişi raporunda; olay tarihinde bina maliki olarak tapuda kayıtlı bulunan davalı kooperatifin %70, davacılar murisinin su bedelini tahsile gittiği işyeri kiracısının %10, işveren Erikli Cansu Tic. Ltd. Şti.`nin %10, işçinin ise %10 oranında kusurlu olduğu belirtilmiştir. İş sağlığı ve Güvenliği Yönetmeliği işverenin işyerinde işçilerin sağlığını ve iş güvenliğini sağlamak için alınması gereken sağlık ve güvenlik tedbirleri ile işyerinde bulundurması gereken araç ve gereçleri belirlemiştir. Hükme dayanak alınan bilirkişi raporunda; bilirkişiler, İş Kanununun 77. maddesinin öngördüğü koşulları gözönünde tutarak ve özellikle işyerinin niteliğine göre, işyerinde uygulanması gereken İş Sağlığı ve Güvenliği Yönetmeliğinin ilgili maddelerini incelemek suretiyle, işverenin, işyerinde alması gerekli önlemlerin neler olduğu, hangi önlemleri aldığı, hangi önlemleri almadığı, alınan önlemlere işçinin uyup uymadığı gibi hususlar ayrıntılı bir biçimde incelemek suretiyle kusurun aidiyeti ve oranı hiç bir kuşku ve duraksamaya yer vermeyecek biçimde saptamadıkları, işverenin İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Tüzüğünün 2. ve 4. maddesine aykırı davranması nedeniyle işverene kusur izafe etmiş iseler de Tüzüğün 2. ve 4. maddesindeki düzenlemelerin işverence işyerinde alınacak tedbirler ve bulundurulması gereken araç ve gereçlerle ilgili olduğunun gözetilmediği görülmektedir. Somut olayda kazanın gündüz saat:13.00-15.00 sıralarında işyeri dışında meydana geldiği, su satışı yapan işverenin su dağıtımı yapan elemanını para tahsiline göndermeden önce gideceği her binanın durumunu, asansörünü kontrol etmesinin beklenemeyeceği, kaldıki kontrol edilse dahi bu tür tesisatların kontrol anından hemen sonra arızaya geçmesi de büyük bir olasılık dahilinde olduğundan kazanın meydana gelmemesi için işverenin İş Kanunun 77. maddesi ile iş Sağlığı ve Güvenliği Yönetmeliği hükümleri gereğince alması gerekli bir önlem söz konusu değildir. Diğer bir deyişle işverenin kusursuz olduğu açıktır. Bu duruma göre de, işverene kusur izafe eden raporun İş Kanununun 77. maddesinin öngördüğü koşulları içerdiği giderek hükme dayanak alınacak nitelikte olduğu söylenemez. Olayın üçüncü kişiler ile kazalının müşterek kusurlu eylemleri sonucu meydana geldiğinin ve illiyet bağının kesildiğinin anlaşılmasına göre işverenin kusursuz sorumluluğunun da söz konusu olmadığı ortadadır. Hal böyle olunca davalı işveren Erikli Cansu Tic. Ltd. Şti.`ne yönelik davanın reddi gerekirken yazılı şekilde tazminattan sorumlu tutulması usul ve yasaya aykırı olmuştur.

Öte yandan iş mahkemelerinin görevi 5521 sayılı Yasanın 1. maddesi ile düzenlenmiştir. Anılan maddede; işçiyle işveren veya işveren vekili arasında iş akdinden veya İş Kanununa dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuk uyuşmazlıkların İş Mahkemelerinde çözümleneceği hükmü öngörülmüştür. Madde de belirtildiği üzere, İş Mahkemesinin görevli olabilmesi için uyuşmazlığın taraflarının işçi ve işveren veya işveren vekili olması, uyuşmazlığın iş sözleşmesinden veya İş kanunundan kaynaklanması koşuldur.
Mahkemelerin görevi kamu düzeni ile ilgili olup kıyas veya yorum yolu ile genişletilemez yahut değiştirilemez.

Somut olayda, davacılar ile Erikli Cansu Tic. Ltd. Şti. dışındaki davalılar arasındaki davanın yasal dayanağı Borçlar Kanunu`nun 41 ve devamı maddelerinden kaynaklanan tazminat davası olup sigortalı ile bu davalılar arasında hizmet sözleşmesi bulunmamaktadır.
Mahkemece yapılacak iş; davalı Erikli Cansu Tic. Ltd. Şti.`nin kusura ya da kusursuz sorumluluğa dayalı bir sorumluluğunun bulunmadığından anılan davalıya yönelik davanın reddine karar verilmek, Erikli Cansu Tic. Ltd. Şti. dışındaki davalılar bakımından 5521 sayılı Yasanın 1. maddenin öngördüğü koşulların bulunup bulunmadığı değerlendirilmek ve sonuca göre karar vermekten ibarettir.

Mahkemece bu maddi ve hukuki olgular gözönünde tutulmaksızın ve özellikle, işverene kusur veren, inandırıcı güç ve nitelikte olmayan. 77. maddenin öngördüğü koşullan içermeyen kusur raporunun hükme dayanak almak suretiyle, kamu düzenine ilişkin olan görev konusu gözardı edilerek yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
O halde davalı işveren Erikli Cansu Tic. Ltd. Şti`nin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI:

Dava, iş kazasından kaynaklanan maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir.

Davalı işveren Erikli Şirketinde su dağıtıcısı olarak çalışan davacıların murisi Önder Ateş`in 10.3.2000 günü Mega Center`da 4. katta bulunan dava dışı Şekerli Mamul Sanayiciler Derneğine bir gün önce götürdüğü su bedelini tahsil etmek için gittiği ve dönüşte bozuk olan asansörün katta olmamasına rağmen kapısının açılması sonucu, asansöre binmek istemesi üzerine asansör boşluğuna düşmesi nedeniyle ölümün gerçekleştiği dosya içeriğindeki bilgi ve belgelerden anlaşılmaktadır.

Yerel Mahkeme ile Özel Daire arasında, gerçekleşen bu ölüm olayının 506 Sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu`nun 11. maddesine göre bir iş kazası olduğu konusunda uyuşmazlık bulunmamaktadır.

Uyuşmazlık, davalılardan işveren olan Erikli şirketinin olayda sorumluluğunun bulunup bulunmadığı noktasındadır.

Öncelikle belirtilmelidir ki, bir olayın iş kazası olarak nitelendirilmesi, işverenin her durumda bu kazadan sorumlu tutulmasını gerektirmez. Sosyal Sigortalar Kanunu kapsamında bir iş kazasından işverenin sorumlu olması için, işverenin iş güvenliği önlemlerini alma ve özen gösterme yükümlülüğüne aykırı davranışı veya ihmal göstermesi sonucu kaza meydana gelmiş olmalıdır. Diğer bir deyişle, Özel Daire bozma ilamında da değinildiği üzere oluşan kazadan sorumlu olabilmesi için işverenin kusurunun kanıtlanmış olması gerekir.

Yerel Mahkemece, kusur oranlarını belirlemek için alınan her iki bilirkişi raporunda da davalı Erikli şirketinin, “…1475 sayılı İş Kanunu Madde 73, İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Tüzüğü Madde 2, 4`e aykırı hareket ettiği, bu firmanın, kazalının can güvenliği için su getirip götürdüğü, tahsilat için gönderdiği yerlerin durumunu kontrol etmesi, aydınlatması yetersiz olan kısımlara girilip çıkılması durumunda çalışanlarına el feneri gibi, aydınlatma araçları vermeli ve de bunlarla bu gibi yerlere gidilmesini temin etmesi gerektiği…” bildirilerek meydana gelen iş kazasından az da olsa sorumlu olduğu belirlenmiştir.
Bilindiği üzere, 4857 Sayılı İş Kanunu`nun 77. (Mülga 1475 Sayılı İş Kanunu`nun 73.) maddesınde; “Her İşveren, işyerinde işçilerin sağlığını ve iş güvenliğini sağlamak için gerekli olanı yapmak ve bu husustaki şartları sağlamak ve araçları noksansız bulundurmakla yükümlüdür.”

Yine İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Tüzüğü`nün 2. maddesi “Her işveren, işyerinde işçilerinin sağlığını ve iş güvenliğini sağlamak için, bu Tüzükte belirtilen şartları yerine getirmek araçları noksansız bulundurmak gerekli olanı yapmakla yükümlüdür.” 4. maddesi ise “…İşverenin, işyerinde, teknik ilerlemelerin getirdiği daha uygun sağlık şartlarını sağlaması; … iş kazalarını önlemek üzere işyerinde alınması ve bulundurulması gerekli tedbir ve araçları ve alınacak diğer iş güvenliği tedbirlerini devamlı surette izlemesi esastır.” diyerek işverenin iş yerinde, işçi sağlığı ve iş güvenliği ile ilgili her türlü tedbirleri alması ve izlemesi gerektiği bildirilmektedir.

Bu bilgiler ışığında tartışılması gereken husus, somut olayda iş kazasının oluşmaması için işverenin ne gibi bir tedbir alması gerektiği meselesidir. Kaza geçiren işçi, Erikli şirketinde 3. hafta önce işe başlamış olup, işi, sipariş üzerine çeşitli işyeri, ev gibi yerlere su götürmektir. Elbette işini yaptığı sırada işveren tarafından alınması gerekli tedbir, bulundurulması gereken araç varsa işveren bunları temin etmekle yükümlüdür. Örneğin, işçi eğer su götürmek için araçla gittiği sırada işverenin araçta gereken bakımları yapmaması sonucu bir kaza oluşmuşsa ya da motosiklet gibi bir araçla başlıksız su götürmesine göz yumması, başlık temin etmemesi, ehliyeti olmadığı halde araç kullanımına izin verilmesi gibi durumlarda işverenin sorumluluğu söz konusu olabilecektir.

Eldeki davada ise, dosya içindeki bilgi ve belgelerden; olay tarihinde kayden dahili davalı SS. İstanbul Gıda Toptancıları İmalat Sanayi vs. Yapı Kooperatifi`ne ait olan yapının 4. katında bulunan asansörün bozuk olduğu, kata kabinsiz geldiği, merdiven boşluklarının ışıklandırılmadığı, asansör önüne uyarıcı levha konulmadığı belirlenmiş olduğuna göre, bilirkişilerin raporlarında bildirdiği gibi işverenin işçisine el feneri gibi aydınlatma aracı vermesi İstanbul gibi bir yerde bulunan binada pek de hayatın olağan akışına uygun düşmemektedir.

Bilirkişi raporunda belirtildiği gibi işverenin işçinin her gittiği binayı önceden kontrol etmesi de hayatın olağan akışına aykırı olup, kendisinden beklenemez. Aksi halde, asansöre normal şartlarda binilse dahi içerisinde iken de bakımının yapılmaması ya da asansörün teknik arızası nedeniyle ipinin kopması, asansör kurallarına uymayarak ara boşluklarına sıkışması gibi sebeplerle bir kazanın gerçekleşmesinde de davalı iş ereni aynı düşünce ile sorumlu tutmak gerekecektir ki, bu sınırsız bir sorumluluk anlamını doğuracaktır. Gerçekleşen kazada işverenin işçi sağlığı ve iş güvenliği ile ilgili alabileceği bir tedbir bulunmadığı görüşü Kurul görüşmelerinde çoğunluk bulduğundan, işverene kusur yükleyen bilirkişilerin görüşünü esas alan Yerel Mahkemenin bu yöndeki gerekçesine iştirak edilmemiştir.

O halde, Özel Daire bozma ilamında ve yukarda açıklanan gerekçelerle, davalı işveren Erikli şirketine kusur yüklenemeyeceğinden, davalı işverene karşı açılan davanın reddine karar verilmeli, diğerleri hakkında da oluşan bu sonuca göre değerlendirme yapılarak hüküm kurulması gerekmektedir.

Öte yandan, eldeki dava, iş kazası nedeniyle davalı işveren ile birlikte genel hükümlere göre sorumlu bulundukları iddia edilen diğer davalılara karşı birlikte açılmış olup, davalılar arasında ihtiyari dava arkadaşlığı bulunmaktadır. İhtiyari dava arkadaşlığı durumunda, davalılardan biri hakkındaki dava genel mahkemenin, diğeri hakkındaki dava özel bir mahkemenin görevine giriyorsa, özel nitelikteki mahkemede davanın görülmesi gereklidir.

Somut olayda, davacılar iş kazası geçiren işçinin mirasçıları, davalı Erikli Şirketi ise işvereni konumunda olup, 5521 Sayılı İş Mahkemeleri Kanunu`nun 1. maddesi uyarınca işveren ile işçi arasındaki iş aktinden kaynaklanan veya İş Kanunu`na dayalı iddiaların özel yetkili iş mahkemesinde görülerek, davanın sonuçlandırılması gerekli olduğundan, diğer davalılar yönünden de İş Mahkemesi olarak davaya bakılmaya devam edilmelidir. Dava birlikte açıldığından, her dava açıldığı zamanki duruma göre değerlendirileceğinden, işverenin kusurlu olmamasının belirlenmesi göreve değil, davanın sonucuna etkilidir. Açıklanan bu gerekçelerle, Özel Dairenin bozma ilamındaki bu görüş isabetli değildir.

Açıklanan bu değişik gerekçeyle usul ve yasaya aykırı bulunan direnme kararının bozulmasına bozma nedenine göre diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına karar vermek gerekmiştir.

SONUÇ: 1- Davalı Erikli Ltd. Şti. vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının değişik gerekçe ile BOZULMASINA,

2- Diğer temyiz itirazlarının bozma nedenine göre incelenmesine şimdilik yer olmadığına, ikinci görüşmede oyçokluğu ile karar verildi.

Y.H.G.K. 3.2.2010 E.2010/21-36 – K.2010/67

KARŞI OY YAZISI

Somut olayda; Ahmet Taha Efes Erikli Cansu Tic. Ltd. Şti.de üç haftayı aşkın bir süre çalışmaktadır. 9.3.2000 tarihinde su bedelini almak için gittiği binanın 4. katında asansörün kapısının erken açılması sonucunda düşerek ölmüştür. Asansörün bozuk olduğu konusunda bir tartışma bulunmamaktadır.

Hükme esas alınan bilirkişi raporunda diğer sorumlular yanında işverene %10 kusur verilmiştir.

Mahkemece bu kusur oranına değer verilmiştir.

Yüksek Özel Daire işverenin kusursuz olduğunu kabul etmiştir.

Uyuşmazlık işverenin ölüm olayında kusuru olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

Cumani zarar ve ölüm olaylarında işverenin hukuki sorumluluğunun niteliği önem taşır Roma Justinianus Hukukunda başlayıp günümüze uzayan süreçte kusur sorumluluğu genel olarak kınamayı gerektiren bir insan davranışı olarak ele alınmaktadır. Bu sorumluluk türünde kusur tek başına sorumluluk için yeterli değildir. Zira sorumluluğun subjektif koşulunu kusur meydana getiriyor ise de hukuka aykırılık objektif koşulunu meydana getirmektedir. Öte yandan tazminat isteminde bulunan failin kusurunu ispatla yükümlüdür. (Bkz., Koçhisarlıoğlu, Cengiz: “Objektif Sorumluluğun Genel Teorisi” Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi Ankara 1978 sh 175-28, Koçhisarlıoğlu, Cengiz; Haksız Eylem Konusu (Yayınlanmamış Doçentlik Tezi), CI/II, Ankara 1990; Rodo, Türkan; Roma Hukuku Dersleri, Borçlar Hukuku, İstanbul 1992, s.37)

Tehlike sorumluluğu, işletme tesis ve şeylerin kullanılması veya işletilmesiyle doğan zararlardan, işletenlerin kusurları bulunmaz ve her türlü özeni gösterseler dahi sorumlu tutulma olayıdır.

Bu tür sorumlulukta sorumluluk koşulları sorumlular aleyhine ağırlaştırılmıştır. Burada bir işletme faaliyet ve nesneye özgü tipik tehlikenin gerçekleşmesi ile sonuç doğar. Tehlike sorumluluğu modern çağın teknoloji devriminin ürünüdür. (Eren, Fikret: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, C:II, Ankara 1989, sh.230) Yargıtay ın kusur sorumluluğundan kusursuz sorumluluğa geçişin hukuki alt yapısı ilk olarak 27.3.1957 gün 1-3 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile Bkz.55 kapsamında belirlenmiştir. Başka bir anlatımla Yargıtay ekonomik ve kültürel anlamdaki gelişmelere paralel kusur ve akti sorumlulukları yetersiz görmüş, tehlike sorumluluğunda karar kılmıştır. (Yargıtay HGK., 18.3.1987, E.9-722 / K.2003).

Yine Yargıtay tehlike sorumluluğunda mini bir sebep, zarar görenin tam kusurlu olması halinde işvereni sorumluluktan kurtaracağı üçüncü kişinin kusuru zarara neden olarak etkenlerden biri ise illiyet bağının kesilmeyişi nedeniyle işverenin sorumlu tutulacağını kararlarında ifade etmiştir. (Y.9.H.D., 4.11.1985 E. – 7797 K.1089 )

Görüleceği üzere Yargıtay kademeli bir süreç içerisinde nedensellik bağını yorumlamıştır. Tüm sorumluluk tipleri için Bkz., Kılıçoğlu Mustafa: Tazminat Esasları ve Hesap Yöntemleri; Doktora Tezi, Ankara 1997, sh.23-57

Tehlike sorumluluğu özel yasalarda düzenlenmekle beraber yetersizliği gözönünde tutulduğunda kazustik bir düzenleme ihtiyacı bulunmaktadır. Borçlar Kanunu Tasarısı bu konuda atılan bir ilk adımdır.

Üçüncü kişinin ağır kusurunun nedensellik bağını kesme olgusuna gelince; kimse kural olarak kimse üçüncü kişinin kusurlu oluşu nedeniyle sorumluluktan kurtulamaz. Nedensellik bağının kesilebilmesi için üçüncü kişinin kusurunun zararlı sonucun tek nedeni olmalıdır. Büyük tehlike arz eden işlemelerin sorumluluğunda üçüncü kişinin kusuru nedenselliği kesmez. Örneğin uçak işletmelerinde atom santrallerinde. O halde tehlike sorumluluğunda üçüncü kişinin kusurunda kaçınılmazlık kavramına yer verilmesi adil olacaktır. (Eren, Fikret: Borçlar Hukuku, Genel Hükümler, C.l, A.6, İstanbul 1998 sh.551)

Olay 2000 yılında oluşu nedeniyle o günkü geçerli 1475 sayılı kanun 73 ve devamı maddelerine bakıldığında geniş bir sorumluluk alanı göze çarpmaktadır. Özellikle tartışmalar sırasında olayın işyeri dışında olduğu 73. maddenin işverenin “işyerinde” söz edildiği dolayısıyla sorumluluk doğmayacağı ifade ediliyor ise de aynı kanunun 1/1 de ” ….işin yapıldığı yere işyeri denir …” söz dizimi gözardı edilmektedir, İşverenin talimatı ile iş yapmaya giden işçinin uğradığı zararda sebep – sonuç ilişkisi gerçekleşmiş sayılır. İşverenin sorumluluğunun işyeri ile sınırlı olması yasaya aykırı bir yorumdur.

Öncelikle işçiye güvenlik eğitimi verilecektir. Somut olayda böyle bir eğitim verilmediği tartışmasızdır. Bu durum tek başına bir sorumluluk nedenidir. Olumsuz sonucu raslantısal olarak kabul edilip kadere bağlamak sosyal adalet ve iş hukukunun işçiyi koruyucu karakteriyle bağdaşmaz.

Diğer Yüksek mahkeme kararlarına göz atıldığında kanunun sorumluluk hukukuna uygun olarak çözüldüğünü görürüz. Örneğin, bir askerin diğer bir askeri kaza ile öldürmesinde Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin “…davacının uğradığı zararların hizmet kusuru olmasa dahi kusursuz sorumluluk ilkesi uyarınca davalı idare tarafından, karşılaması gerektiği sonucuna varılmıştır…” (AYIM., 2.D., 25.2.2004 T., 2001/283 E. – 2004/250 K.).

Teröristler tarafından patlatılan bir bombanın verdiği zararı sosyal risk ilkesi gereğince tazminine karar verirken risk teorisini kusursuz sorumluluğun ağırlaştırılmış şekli olarak kabul etmiştir. (Dens 10.D., 25.1.2001 T., 1998/2268 E. – 2001/245 K.).

Görüleceği üzere her iki Yüksek Mahkeme sorumluluğun yaygınlaştırılması ve kapsamının derinleştirilmesi konusunda bir çabası gözlemlenmektedir. Nedensellik olayın niteliği toplumsallığı ve yaratılan tehlikenin ağırlığı ölçüsünde ele alınmaktadır.

Öte yandan 1475 sayılı Kanun zamanındaki düzenleme 4857 sayılı Kanun döneminde (m.77 vd.) daha da genişletilerek “…işçileri karşı karşıya bulundukları mesleki riskler, alınması gerekli tedbirler, yasal hak ve sorumluluktan konusunda bilgilendirerek ve gerekli iş sağlığı ve eğitimini vermek zorundadır…” gibi yükümlülükler yüklemiştir. Çağdaş eğilim bu yöndedir.

Yukarıdaki gerekçe ile direnme uygun daireye düşüncesindeyim.

PicLensButton YHGK 3.2.2010 E.2010/21 36 – K.2010/67