Etiket arşivi: 30.12.2009

YHGK 30.12.2009 E.2009/19-494 – K.2009/620


 YHGK 30.12.2009 E.2009/19 494 – K.2009/620

– OTOMOBİLİN DEĞİŞTİRİLMESİ

– AYIPLI ÜRÜNÜN YENİSİ İLE DEĞİŞTİRİLMESİ

– AYIBA KARŞI TEKEFFÜL (Satıcı – Garanti Veren)

– GARANTİ VEREN (Ayıba Karşı Tekeffül)

– SATICI (Ayıba Karşı Tekeffül)

– ZAMANAŞIMI (Ayıba Karşı Tekeffül – Garanti Belgesi)

– YENİ DELİLE GÖRE DİRENME KARARI

– YARGITAY AŞAMASINDA YENİ DELİL İBRAZI (Direnme)

– GARANTİ BELGESİNİN YARGITAY AŞAMASINDA İBRAZI –

HUMK.429 – 818 Sa.Ka.194,207

1. Dava ayıplı olduğu ileri sürülen aracın yenisi ile değiştirilmesi istemine ilişkindir.

Özel Daire Bozmasına göre:
Satıcı davalının garanti veren ile birlikte ayıptan ötürü alıcıya karşı sorumlu olacağı kuşkusuzdur.

BK.nun 194-207 madde hükümleri ile garanti belgesi hükümleri dikkate alındığında satıcı yönünden davanın zamanaşımına uğradığından söz edilemez.

Mahkemece yapılacak iş bilirkişi raporu ve ek rapor birlikte değerlendirilerek işin esasına girilip uygun sonuç dairesinde bir karar verilmelidir.

2. Temyiz aşamasında davacı vekili garanti belgesi aslını bulduklarını ifade ederek, dosyaya sunmuş; bu belgenin 12. maddesine dayanarak aracın yenisi ile değiştirilmesi gerektiğini ifadeyle hükmü temyiz etmiştir.
Özel Daire kararında da mahkemenin ilk kararında dayanmadığı bu belge tartışılıp değerlendirilmemiş; bu kez mahkemece daha önce dosyada bulunmayan ve değerlendirmeye de konu olmayan bu belgeye açıkça dayanılarak; ilk kararın gerekçesi değiştirilerek “önceki kararda direnildiğinden” bahisle hüküm oluşturulmuştur.

3. Mahkemenin direnme olarak adlandırdığı bu karar gerçekte direnme olmayıp, bozmadan esinlenilerek toplanmış yeni delile dayalı, yeni hüküm niteliğindedir. Yeni hükme yönelik temyiz itirazlarının inceleme merci ise Hukuk Genel Kurulu değil; Özel Daire’dir.

DAVA ve KARAR:

Taraflar arasındaki “ayıplı ürünün yenisi ile değiştirilmesi” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 6. Asliye Ticaret Mahkemesince, davanın reddine dair verilen 26.12.2007 gün ve 2007/65 E. – 2007/552 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine,

Yargıtay 19. Hukuk Dairesinin 30.5.2008 gün ve 2008/2988 E. – 5971 K. sayılı ilamı;
(…1- Dosyadaki yazılara, mahkemece uyulan bozma kararı doğrultusunda inceleme yapılıp hüküm verilmiş olmasına, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına, bozmanın kapsamı dışında kesinleşmiş olan yönlere ilişkin temyiz itirazları incelenemeyeceğine ve özellikle davalılardan Otokoç Oto Tic. San. A.Ş. (Birmot A.Ş.) hakkında açılan davanın husumetten reddedilmesinde bir isabetsizlik bulunmadığından davacı vekilinin davalı Birmot A.Ş.’ye yönelik temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.

2- Somut olayda davalı Karataş Oto Tic. A.Ş.’nin satıcı, ihbar olunan Otoyol Sanayi A.Ş.’nin de garanti veren, garanti süresinin de 2 yıl olduğu ve davanın garanti süresi içinde açıldığı konularında uyuşmazlık yoktur.

Dava ayıplı olduğu ileri sürülen aracın yenisi ile değiştirilmesi istemine ilişkindir. Satıcı davalının garanti veren ile birlikte ayıptan ötürü alıcıya karşı sorumlu olacağı kuşkusuzdur. BK.nun 194-207 madde hükümleri ile garanti belgesi hükümleri dikkate alındığında satıcı yönünden davanın zamanaşımına uğradığından söz edilemez.

Mahkemece yapılacak iş bilirkişi raporu ve ek rapor birlikte değerlendirilerek işin esasına girilip uygun sonuç dairesinde bir karar vermekten ibaret iken, davalı satıcı hakkındaki davanın yazılı gerekçe ile reddedilmesinde isabet görülmemiştir…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI:

Dava; ayıplı ürünün yenisi ile değiştirilmesi istemine ilişkindir.
Mahkemece; “Davalı Birmot A.Ş.’nin, imalatçı olmadığı, aracın ithalini gerçekleştirdiği, dolayısıyla imalatçı sıfatıyla sorumluluğunun bulunmadığı, yanlar arasında garanti sözleşmesi bulunduğu veya davalının garanti verdiği kanıtlanamadığı, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nın cevabi yazısından garanti verenin ihbar olunan Otoyol A.Ş. olduğunun anlaşıldığı, davacı ile davalı arasında hukuki işlemden veya kanundan doğan bir borç ilişkisi bulunmadığı anlaşıldığından bu davalı hakkındaki davanın husumetten reddi gerektiğine, dava konusu aracı davacıya satanın, davalı Kartaş A.Ş. olduğu hususunda bir çekişme bulunmadığından, bu satım akdi kapsamında davalının yasal kefil olarak davacıya karşı sorumluluğunun olduğu, davalı satıcının, daha uzun bir süre tekeffülü kanıtlanamadığından ve taraflar tacir olduğundan, davanın zamanaşımına uğradığı” gerekçesiyle; davalılardan Birmot A.Ş. hakkındaki davanın husumetten, Kartaş A.Ş. hakkındaki davanın ise zamanaşımı nedeniyle reddine, karar verilmiştir.

Özel Dairece; davalılardan Otokoç Oto Tic. San. A.Ş. (Birmot A.Ş.) hakkında açılan davanın husumetten reddedilmesinde isabetsizlik bulunmadığına, garanti belgesi hükümleri dikkate alındığında satıcı davalı Kartaş A.Ş. yönünden davanın zamanaşımına uğradığından söz edilemeyeceğinden, davalı hakkında açılan davanın işin esasının incelenmesi, gerektiğine işaretle, karar bozulmuştur.

Mahkemece; önceki gerekçeler ve ayrıca; uyuşmazlığın çözümünde esas alınması gereken genel hükümler kapsamında satıcının, garanti veren ile birlikte sorumlu tutulacağını öngören bir kanun hükmü bulunmadığından, davalı satıcının kanundan doğan garanti sorumluluğu olmadığı, davalı satıcının tabi olduğu zamanaşımı süresinin garanti sözleşmesinden bahisle uzatılamayacağı, son bozmaya konu kararın temyiz dilekçesi ekinde dosyaya sunulan garanti belgesinin garanti şartlarını düzenleyen 12. maddesi gereğince aracın değiştirilmesiyle ilgili garantinin ticari ve mesleki amaçlarla kullanılan araçları kapsamadığı, eldeki davada zamanaşımı süresinin garanti sözleşmesinden söz edilerek uzadığının düşünülemeyeceğinden önceki kararda direnilmesine karar verilmiştir.

Hukuk Genel Kurulundaki görüşme sırasında; Temyize konu kararın bir direnme kararı mı; yoksa yeni bir hüküm mü; olduğu hususu ön sorun olarak değerlendirilmiştir.
Ön sorunun konusunu oluşturan olgu şudur:

Taraflar, yargılama safhasında, dava konusu ayıplı ürüne ait Garanti Belgesi’nin aslını (veya bu asla uygun örneğini) dosyaya sunamamış, mahkemece mevcut delillere göre karar verilmiştir. Temyiz aşamasında davacı vekili garanti belgesi aslını bulduklarını ifade ederek, dosyaya sunmuş; bu belgenin 12. maddesine dayanarak aracın yenisi ile değiştirilmesi gerektiğini ifadeyle hükmü temyiz etmiştir. Özel Daire Kararında da mahkemenin ilk kararında dayanmadığı bu belge tartışılıp değerlendirilmemiş; bu kez mahkemece daha önce dosyada bulunmayan ve değerlendirmeye de konu olmayan bu belgeye açıkça dayanılarak; ilk kararın gerekçesi değiştirilerek “önceki kararda direnildiğinden” bahisle hüküm oluşturulmuştur.

Bilindiği üzere; direnme kararının varlığından söz edilebilmesi için mahkeme bozmadan esinlenerek yeni herhangi bir delil toplamadan önceki deliller çerçevesinde karar vermeli; gerekçesini önceki kararına göre genişletebilirse de değiştirmemelidir. (HUMK.429 mad.)
Eş söyleyişle; mahkemenin yeni bir delile dayanarak ve gerekçesini değiştirerek karar vermiş olması halinde, direnme kararının varlığından söz edilemez.

Somut olayda ise; Mahkemece, gerek ilk kararda, gerekse Özel Daire’nin bozma ilamında tartışılıp, değerlendirilmeyen garanti belgesi aslı ve bu belgenin garanti şartları bölümünün 12. maddesine dayanılarak direnme kararı verilmiş; karar gerekçesinde de bu delile açıkça dayanılmıştır.

Mahkemenin direnme olarak adlandırdığı bu karar gerçekte direnme olmayıp, bozmadan esinlenilerek toplanmış yeni delile dayalı, yeni hüküm niteliğindedir. Yeni hükme yönelik temyiz itirazlarının inceleme merci ise Hukuk Genel Kurulu değil; Özel Daire’dir.
Hal böyle olunca; dosyanın yeni hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için Özel Daireye gönderilmesi gerekir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin yeni hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 19. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, oybirliği ile karar verildi.

Y.H.G.K. 30.12.2009 E.2009/19-494 – K.2009/620

PicLensButton YHGK 30.12.2009 E.2009/19 494 – K.2009/620

YHGK 30.12.2009 E.2009/1-577 – K.2009/608


 YHGK 30.12.2009 E.2009/1 577 – K.2009/608

– ÇAPLI TAŞINMAZA ELATMANIN ÖNLENMESİ (Ağaç Bedeli – Eski Hale Getirme Bedeli – Maden Bedeli)

– AĞAÇ BEDELİ (Çaplı Taşınmaza Elatma)

– ESKİ HALE GETİRME BEDELİ (Çaplı Taşınmaza Elatma)

– MADEN BEDELİ (Çaplı Taşınmaza Elatma)

– ELBİRLİĞİ MÜLKİYETİNDA PAYDAŞIN HAKKI (Ağaç Bedeli – Eski Hale Getirme Bedeli – Maden Bedeli)

– VERASET BELGELERİ ARASINDA ÇELİŞKİ (Elbirliği Mülkiyetinde Ortakların Tesbiti)

– AKTİF HUSUMET EHLİYETİ (Elbirliği Mülkiyeti) –

492 Sa.Ka.27,28,30,32 – TMK.640,683,701,702,703, 718,719 – 3213 Sa.Ka.2,4,46 – 818 Sa.Ka.43,44 – 82An.168 – 743 Sa.Ka.581

1. Elbirliği Mülkiyette, terekeye ait haklar üzerinde tasarruf söz konusu ise;
ortakların oybirliği ile karar vermeleri Medeni Kanunun 702/2.maddesinin açık hükmü gereği olduğuna ve taksimi mümkün olmayan taleplerin ancak ortaklar tümü tarafından açılacak bir dava yoluyla ileri sürülebileceğine göre;
taksimi mümkün olduğu konusunda tereddüt bulunmayan, ağaç bedeli, eski hale getirme bedeli ve maden bedeli taleplerine ilişkin davanın tüm mirasçıların birlikte açması gerekir.
Dava davacı mirasçıların paylarına hasren açıldığından, 11.10.1982 tarih, 1982/3-2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararıyla açıklanan şekilde, bir kısım ortağın dava açabilecekleri; ancak, davaya devam edebilmesi için öteki ortakların olurlarının alınması veya miras şirketine atanacak temsilci aracılığıyla davanın sürdürülmesi gerektiği kuralının da uygulanması mümkün değildir.
2.İki veraset ilamı karşılaştırıldığında birbiri ile çelişkili olduğu, birincisinde ismi bulunan Halime’nin ikincisinde isminin bulunmadığı, bunun nedeninin de açıklanmadığı görülmektedir. Bu çelişki giderilmeden sağlıklı bir sonuca ulaşılması mümkün değildir.
Hal böyle olunca mahkemece yapılması gereken, veraset ilamlarındaki çelişki giderilmesi, eğer muris Mustafa’nın gerçekte iki mirasçısı var ve ikisi de davada temsil ediliyorsa, bu durumda aktif husumet ehliyetleri bakımından bir sorun bulunmadığından işin esasının incelenerek olumlu ya da olumsuz bir karar verilmesi, aksi durumda davacıların aktif husumet ehliyetlerinin bulunmaması ve başlangıçta paya hasren dava açıldığından diğer mirasçının davaya katılımının da söz konusu olmayacağından önceki hüküm gibi aktif husumet yokluğundan davanın reddine karar vermekten ibarettir.

DAVA ve KARAR:

Taraflar arasındaki “Elatmanın Önlenmesi, Tazminat ve Eski Hale Getirme” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Nevşehir 2. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın “reddine” dair verilen 11.6.2008 gün ve 2007/370-2008/180 sayılı kararın incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine,
Yargıtay 1.Hukuk Dairesinin 5.3.2009 gün ve 2009/1430 – 2785 sayılı ilamı;
(…Dava, çaplı taşınmaza elatmanın önlenmesi, tazminat ve eski hale getirme isteklerine ilişkindir.
Mahkemece, davanın kısmen kabulü ile davalının elatmasının önlenmesine, diğer taleplerin reddine karar verilmiştir.
Dosya içeriğinden toplanan delillerden, dava konusu 5406 parsel sayılı taşınmazın davacıların miras bırakanı adına kayıtlı olduğu, taşınmazda davacılar dışında dava dışı mirasçının da paydaş olduğu görülmektedir. Davalının taşınmazda kayıttan ve mülkiyetten kaynaklanan bir hakkının bulunmadığı, ancak taşınmazı maden istihracı suretiyle kullandığı anlaşılmaktadır.
Davacı, taşınmazdaki toprağın boşaltılması nedeniyle doğal ve fiziki yapısının bozulduğunu, ekim ve dikime elverişliliğinin ortadan kalkması sebebiyle de, taşınmazı kullanamadığını belirterek davalının taşınmaza elatmasının önlenmesini, uğradığı zararın tazminini ve taşınmazın eski hale getirilmesini ileri sürmek suretiyle eldeki davayı açmıştır.

Davalı şirketin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Maden Dairesi Başkanlığından alınan 7.4.2004 tarihli ruhsata dayanarak maden istihraç ettiğini, davacının da paydaşı olduğu taşınmazın ruhsat sahaları dışında kaldığını, belirterek davanın reddini savunmuştur.

Gerçekten de, davalı şirketin Anayasanın 168. maddesi delaletiyle 3213 Sayılı Maden Yasası hükümleri uyarınca maden arama ve işletme ruhsatına sahip olduğu ve yine davacıların paydaşı bulunduğu 8100 m2 yüzölçümündeki çekişmeli 5406 sayılı parselin 1500 m2 lik kısmında maden olduğu, aynı yasanın 2.maddesiyle kabul edilen “bims” ve “pomza taşı” çıkartmak suretiyle elattığı keşfen ve dosya kapsamı ile sabittir.

Bilindiği üzere; Türk Medeni Kanununda taşınmaz mülkiyet kapsamı açıkça belirlenmiş, 718.maddesiyle dikey, 719.maddesiyle de yatay sınırları çizilmiştir. Bu sınırlar içerisinde kalan taşınmaz mülkiyetinin haksız elatmalara karşı nasıl korunacağı da söz konusu yasanın 683/2.maddesinde hükme bağlanmıştır.

Ancak, “Anayasanın Tabii Servetlerin ve Kaynakların Aranması ve İşletilmesi” başlığını taşıyan 168.maddesinde aynen; “Tabii servetler ve kaynaklar devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Bunların aranması ve işletilmesi hakkı devlete aittir. Devlet, bu hakkını belli bir süre için, gerçek ve tüzel kişilere devredebilir. Hangi tabii servet ve kaynağın arama ve işletmesinin devletin gerçek ve tüzel kişilerle ortak olarak veya doğrudan gerçek ve tüzel kişiler eliyle yapılacağı, kanunun açık iznine bağlıdır. Bu durumda, gerçek ve tüzel kişilerin uyması gereken şartlar ve devletçe yapılacak gözetim, denetim usul ve esasları ve müeyyideler kanunda gösterilir.” denilmek suretiyle ve 3213 Sayılı Maden Kanununun “Madenler devletin hüküm ve tasarrufu altında olup, içinde bulundukları arzın mülkiyetine tabi değildir” hükmünü içeren 4.maddesi ile madenlerin özel mülkiyete konu olamayacağı hükme bağlanmıştır.

O halde, taşınmaz malikinin veya maliklerinin taşınmazın dikey mülkiyet kapsamında barındırdığı madenden kaynaklanan bir hakkının bulunduğunu söyleyebilme olanağı yoktur. Öyleyse, taşınmazın yeryüzündeki özel mülkiyete konu bölümü kullanılırken toprak altındaki madenlerin kullanılmasına engel olunmasına karşılıklı olarak hak sahiplerinin yarar ve zarar dengesinin korunmasına özen göstermelerinin mülkiyet hukuku açısından büyük önem taşıdığı tartışmasızdır. İşte bu amaçla, yasa koyucu özel bir yasa çıkarmak zorunluluğunu duymuş, maden yataklarının nasıl araştırılıp işletileceği detaylı olarak açıklanmış ve bu çalışmaların devamı sırasında arz sahibinin haklarının korunması, zararlarının karşılanması yolları gösterilmiştir.

3213 Sayılı Maden Yasasının 46.maddesinde açıkça belirtildiği gibi maden arama çalışmasının niteliğine göre özel mülkiyete konu taşınmaz üzerinde kullanma amacına özgü olmak üzere bedeli karşılığı irtifak veya intifa hakkı kurulabilir. Maden arama çalışması, arz sahibinin mülkiyet hakkını kullanmasına engel olmayacak biçimde sınırlı kalıyor veya irtifak ve intifa hakkı kurulmasını gerektirmeyecek kadar az zarar veriyorsa, aynı madde hükmü gereğince ruhsat sahibi madenci, arz sahibine adli merciilerde belirlenecek tazminatı ödemeye ve sahayı (taşınmazı) kullanabilir hale getirdikten sonra terk etmeye zorlanabilir. Ancak, maden yatağı işletme aşamasına gelmişse ve taraflar anlaşamıyorsa, yine söz konusu madde hükmüne göre kamulaştırma yoluna gidilmesi gerekmektedir. Yetkili merciilerden alınmış olsa dahi maden işletme ruhsatı hukuk devletinde kutsal olduğu kabul edilen özel mülkiyete elatma hakkını vermez.

Bu yasal düzenlemeler çerçevesinde olaya bakıldığında davalı şirketin davacıların paydaşı olduğu taşınmazda hışır madeni çıkarmak suretiyle taşınmaza haksız olarak elattığı, taşınmazın tamamen kullanılamaz hale geldiği dosya kapsamı ile sabittir.

Bu itibarla; davalının, davacıların paydaşı olduğu çekişmeli taşınmazı kullanması, niteliğini bozması şeklindeki davacıyı zararlandırıcı faaliyet ve fiilinin haklı ve geçerli bir hukuki sebebinin varlığı kabul edilemez. Bu nenenle elatmanın önlenmesi isteğinin kabulü doğrudur. Davalının temyiz itirazları yerinde değildir. Reddine.

Davacının temyiz itirazlarına gelince;

Davalının davacı karşısındaki hukuki durumu ise fuzuli şagil olmaktır. Başka bir deyişle, haksız işgalci konumundadır. O halde, davacının taşınmazı kullanamamaktan kaynaklanan isteğinin ecrimisil (haksız işgal tazminatı) olduğu kuşkusuzdur. Bilindiği üzere; ecrimisil en az kira bedeli, en fazla gelir kaybıdır. Öyleyse, davacının taşınmazı kullanamamaktan ötürü, tazminat istediği gözetilerek, belirlenecek tazminatın hüküm altına alınması gerekeceği açıktır.

Ayrıca, davacının elatmanın önlenmesi, tazminat isteği yanında davada taşınmazın eski hale getirilmesi isteğinde de bulunduğu görülmektedir. Buna göre ve özellikle çıkartılan madenin tekrar yerine konularak taşınmazın eski hale getirilmesi olanaksız bulunduğuna göre, Borçlar Kanununun 43. ve 44.madde hükümleri de gözetilmek suretiyle, davacıların payına isabet edecek eski hale getirme bedelinin taşınmazın belirlenecek sürüm değerinden, davacıların payına düşecek miktarından fazla olmamak koşuluyla davalıdan alınarak davacılara verilmesi şeklinde hüküm kurulması gerekirken, yazılı olduğu üzere karar verilmiş olması doğru değildir.

Kaldı ki, eldeki davadaki tüm istekler, özellikle, istenilen tazminat, eski hale getirilme bedeli ve elatılan yerin değerinin toplamının müddeabihi oluşturacağı, bununda harca esas değer olacağı, buna göre mahkemece 492 sayılı Harçlar Yasasının 27, 28, 30, 32. maddelerinin düzenlediği kamu düzeniyle ilgili hükümlerin dahi gözardı edilmek suretiyle, müddeabihin bir bölümü üzerinden harç tahsili ile bu şekilde neticeye gidilmesi de isabetsizdir. …) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI:

Dava, çaplı taşınmaza elatmanın önlenmesi, ağaç bedeli, eski hale getirme bedeli ve maden bedeli isteklerine ilişkin olup, davacının bir ecrimisil talebi bulunmamaktadır.

Mahkemece, davalının elatmasının önlenmesi yönündeki talebin kabulüne, diğer taleplerin ise davacı mirasçıların aktif husumet ehliyetlerinin bulunmaması nedeniyle reddine karar verilmiş, Özel Dairece yukarıda açıklanan nedenlerle hüküm bozulmuştur.
Uyuşmazlık, davacının elatmanın önlenmesi talebi dışındaki; ağaç bedeli, eski hale getirme bedeli ve maden bedeli taleplerinin, ancak tüm mirasçılar tarafından birlikte ileri sürülerek dava konusu edilebilecek talepler mi, yoksa her mirasçının tek başına açacağı dava ile takip edebileceği talepler mi olduğu noktasında toplanmaktadır.
Bu aşamada elbirliği mülkiyetinin niteliği ve özelliği ile açıklamalarda bulunmakta yarar bulunmaktadır.
4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 701-703.maddelerinde düzenlenen elbirliği mülkiyetinin (ortaklığının) tüzel kişiliği olmadığı gibi ortaklardan her birinin doğrudan doğruya bir hakkı da bulunmamaktadır. Mülkiyet, bir bütün olarak ortakların hepsine aittir. Başka bir deyişle, ortaklık tasfiye ile sona erinceye kadar ortaklardan her birinin ayrı bir mal veya hakkı olmayıp, hak sahibi ortaklıktır. Elbirliği (iştirak) halinde mülkiyet türünde malikler, mülkiyet payları ayrılmadığından paydaş değil, ortaktır. Bu ilke Medeni Kanunun 701.maddesinde “…Kanun ve kanunda öngörülen sözleşmeler uyarınca oluşan topluluk dolayısıyla mallara birlikte malik olanların mülkiyeti, elbirliği mülkiyetidir.
Elbirliği mülkiyetinde ortakların belirlenmiş payları olmayıp her birinin hakkı, ortaklığa giren malların tamamına yaygındır…” biçiminde yer almıştır.
Bu itibarla elbirliği mülkiyetinde, ortaklar arasında zorunlu dava arkadaşlığı bulunmaktadır. Yasada veya elbirliği mülkiyetini oluşturan anlaşmada ortaklık adına hareket etme yetkisinin kime ait olacağı belirtilmemişse ortaklığın tasfiyesini isteme hakkı dışındaki tüm işlemlerde ortakların (iştirakçilerin) oybirliği ile karar almaları ve birlikte hareket etmeleri zorunludur.
Medeni Kanunun 702/2. maddesi “…Kanunda veya sözleşmede aksine bir hüküm bulunmadıkça, gerek yönetim, gerek tasarruf işlemleri için ortakların oybirliğiyle karar vermeleri gerekir…” hükmünü getirmiştir. Ne var ki bu kural, uygulamada yumuşatılarak, 11.10.1982 tarih, 1982/3-2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararıyla bir ortağın tek başına dava açabileceği; ancak, davaya devam edebilmesi için öteki ortakların olurlarının alınması veya miras şirketine atanacak temsilci aracılığıyla davanın sürdürülmesi gerektiği kabul edilmiştir.
Medeni Kanunun 702/4.maddesinde “…ortaklardan her biri, topluluğa giren hakların korunmasını sağlayabilir. Bu korumadan bütün ortaklar yararlanır…” hükmü öngörülmüştür. Medeni Kanunun 640.maddesinde de vurgulanan korumadan yine Medeni Kanunun 702/2.maddesinde sözü edilen tasarruf işlemleri sözlerinden anlaşılması gerekenin ne olduğu, uyuşmazlığın ana noktasını oluşturmaktadır.
1- 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu yürürlüğe girmeden önce elbirliği ile mülkiyet 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi’nin 581.maddesinde düzenlenmişti. Ancak uygulamada karşılaşılan bazı güçlüklerin giderilmesi için 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 640.maddesine dördüncü fıkra eklenmiştir. Maddenin gerekçesinde de belirtildiği gibi, mirasta terekenin tabi olduğu elbirliği mülkiyetine yöneltilen en güçlü eleştiri, birlikte hareket etme zorunda olmaları nedeniyle mirasçıların bireysel olarak terekedeki hakların korunması amacıyla hareket edememeleriydi. Maddeye eklenen dördüncü fıkra, bu eksikliği giderme amacına yönelik olarak getirilmiştir.
Olağan koruma eylemleri ve buna bağlı olarak onarımlar, mahsullerin toplanması bozulacak olanların satılması, acele olarak yapılması zorunlu bulunan işlemin yerine getirilmesi ile istihkak, elatmanın önlenmesi, tapu sicilinde hak sahipliğinin saptanması gibi taksimi mümkün olmayan talepler, ortaklardan her biri tarafından dava yoluyla ileri sürülebilir. (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 23.6.2004 gün ve 2004/1-379 E, 382 K; 16.2.2005 gün ve 2005/8-22 E ve 64 K; 7.2.2007 gün ve 2007/20-62 E, 56 K; 11.7.2007 gün ve 2007/1-546 E, 546 K sayılı ilamı)

Terekeye ait haklar üzerinde tasarruf söz konusu ise, ortakların oybirliği ile karar vermeleri Medeni Kanunun 702/2.maddesinin açık hükmü gereği olduğuna ve taksimi mümkün olmayan taleplerin ancak ortaklar tümü tarafından açılacak bir dava yoluyla ileri sürülebileceğine göre; taksimi mümkün olduğu konusunda tereddüt bulunmayan, ağaç bedeli, eski hale getirme bedeli ve maden bedeli taleplerine ilişkin davanın tüm mirasçıların birlikte açması gerekir.

Dava davacı mirasçıların paylarına hasren açıldığından, 11.10.1982 tarih, 1982/3-2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararıyla açıklanan şekilde, bir kısım ortağın dava açabilecekleri; ancak, davaya devam edebilmesi için öteki ortakların olurlarının alınması veya miras şirketine atanacak temsilci aracılığıyla davanın sürdürülmesi gerektiği kuralının da uygulanması mümkün değildir.

Bu açıklamaların ışığında somut olaya incelendiğinde, dava konusu 5406 parsel sayılı taşınmazın tapu kaydı muris Mustafa Şağul adına kayıtlıdır. Muris Mustafa’nın Nevşehir Sulh Hukuk Mahkemesinin 17.4.1986 gün ve 1986/395-375 sayılı veraset ilamına göre; 4 mirasçısı bulunduğu ve bunların eşi Şekure ve çocukları İbrahim, Yılmaz ve Halime Şağul olduğu anlaşılmaktadır.

Bununla birlikte, aynı mahkemeden alınan ve Şekure Şağul’a ait olan 29.8.1989 gün ve 1989/594-622 sayılı veraset ilamına göre; Şekure’nin İbrahim ve Yılmaz Şağul isimli iki mirasçısının bulunduğu saptanmıştır. Eldeki dava ise, mirasçılardan Yılmaz ve İbrahim tarafından kendi paylarına hasren açılmıştır.

Sözü edilen iki veraset ilamı karşılaştırıldığında birbiri ile çelişkili olduğu, birincisinde ismi bulunan Halime’nin ikincisinde isminin bulunmadığı, bunun nedeninin de açıklanmadığı görülmektedir. Bu çelişki giderilmeden sağlıklı bir sonuca ulaşılması mümkün değildir.

Hal böyle olunca mahkemece yapılması gereken, veraset ilamlarındaki çelişki giderilmesi, eğer muris Mustafa’nın gerçekte iki mirasçısı var ve ikisi de davada temsil ediliyorsa, bu durumda aktif husumet ehliyetleri bakımından bir sorun bulunmadığından işin esasının incelenerek olumlu ya da olumsuz bir karar verilmesi, aksi durumda davacıların aktif husumet ehliyetlerinin bulunmaması ve başlangıçta paya hasren dava açıldığından diğer mirasçının davaya katılımının da söz konusu olmayacağından önceki hüküm gibi aktif husumet yokluğundan davanın reddine karar vermekten ibarettir.

2- Öte yandan; Daire bozmasında ayrıca müddeabihin bir bölümü üzerinden harç tahsili ile bu şekilde neticeye gidilmesinin isabetsiz olduğu belirtilmiş ise de, elatmanın önlenmesi dışındaki talepler için, bildirilen dava değeri olan 15.083,55 TL üzerinden hesaplanan harcın dava açıldığı sırada davacı tarafından yatırıldığı, elatmanın önlenmesi talebi yönünden ise keşfen belirlenen taşınmaz değeri olan 8.326,00 TL üzerinden 115,00 TL nispi tamamlama harcının yargılama, sırasında ve karar öncesinde 2793 sıra nolu makbuz ile yine davacı tarafından 28.05.2008 tarihinde yatırıldığı ve dolayısı ile dosyada bir harç eksikliğinin bulunmadığı anlaşıldığından mahkemenin bu yöne ilişkin direnmesinin doğru olduğu anlaşılmıştır.

SONUÇ: Davacılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda 1 numaralı bentte açıklanan nedenlerden dolayı BOZULMASINA, oybirliği ile karar verildi.

Y.H.G.K. 30.12.2009 E.2009/1-577 – K.2009/608

PicLensButton YHGK 30.12.2009 E.2009/1 577 – K.2009/608

YHGK 30.12.2009 E.2009/1-575 – K.2009/618


 YHGK 30.12.2009 E.2009/1 575 – K.2009/618

– TAPU İPTALİ (Muris Muvazaası – Davacının Yargılama Sırasında Ölmesi)

– MURİS MUVAZAASI (Tapu İptali – Davacının Yargılama Sırasında Ölümü)

– MUVAZAA (Tapu İptali) – DAVACININ ÖLÜMÜ (İştirakin Sağlanması)

– İŞTİRAKİN SAĞLANMASI (Davacının Ölümü)

– ELBİRLİĞİ MÜLKİYETİ (Tapu İptali Davacısının Dava Sırasında Ölümü)

– İŞTİRAK HALİNDE MÜLKİYET (Tapu İptali Davacısının Dava Sırasında Ölümü)

– ALEYHE BOZMA YASAĞI (Usuli Kazanılmış Hak)

– USULİ KAZANILMIŞ HAK (Aleyhe Bozma Yasağı) –

HUMK.74 – TMK.640,701,702,703 – 818 Sa.Ka.18 – 5271 Sa.Ka.307 – 743 Sa.Ka.581 – 1412 Sa.Ka.326

1. Taraflardan yalnız birinin temyiz etmiş olduğu hüküm, temyiz eden tarafın aleyhine bozulamaz. Buna aleyhe bozma yasağı denir. Aleyhe bozma yasağı, Yargıtay, hükmü temyiz edenin aleyhine bozacak olursa, hükmü temyiz etmemiş olan diğer taraf lehine karar vermiş olur. Bu ise, hâkimin tarafların iddia ve savunmaları ile bağlı olduğu ve talep dışı karar veremeyeceği ilkesine (H.U.M.K.m.74) aykırı düşer. Bu nedenle Yargıtay yerleşmiş uygulamasıyla aleyhe bozma yasağının hukuk usulünde de geçerli olduğuna karar vermektedir.
Ne var ki; kamu düzenine ilişkin hususlar hakkında aleyhe bozma yasağı uygulanamaz. Yani Yargıtay, kamu düzenine aykırı bir husustan dolayı hükmü temyiz edenin aleyhine (temyiz etmemiş olan tarafın lehine) olarak da bozabilir. Çünkü kamu düzenine ilişkin hususları hâkim (ve Yargıtay) kendiliğinden gözetme ile yükümlüdür
Aleyhe bozma yasağının bulunduğu hallerde usulü kazanılmış haktan bahsedilebilirse de, bu yasağın bulunmadığı hallerde, usulü kazanılmış haktan bahsetmek de mümkün değildir.
2. Tapu sicilinin düzgün tutulması kamu düzenine ilişkin olup, hâkim de sicilin düzgün oluşturulmasında sorumluluk sahibidir.
Davada mahkemece, asıl davanın davacıları Semiha, Ayten, Ömer ve Çetin ile birleşen davanın davacıları Emel, Sibel, Ruhan hakkında veraset ilamlarına göre, kök muris Mehmet ile ara muris Şerafettin’den gelen miras payları oranında tapu iptal ve tescil hükmü kurulmasında bir usulsüzlük bulunmamaktadır.

DAVA ve KARAR:

Taraflar arasındaki “muvazaa nedenine dayalı tapu iptali ve tescili” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Bolu 1. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın açılmamış sayılmasına ve kabulüne dair verilen 22.04.2008 gün ve 2007/286 Esas, 2008/123 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine,

Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 09.03.2009 gün ve 2009/1249 Esas –2009/2932 Karar sayılı ilamı;
(“…Dava, Borçlar Kanununun 18. maddesinden kaynaklanan muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı pay oranında iptal ve tescil isteğine ilişkindir.

Mahkemece hükmüne uyulan bozma ilamı doğrultusunda davacıların mirasbırakanı Mehmet Davran`dan gelen miras paylarına yönelik açılan davanın kabulüne karar verilmiş olmasında bir isabetsizlik yoktur.

Ancak, davacılardan Şerafettin yargılama sırasında 11.01.2004 tarihinde vefat etmiş, mirası davacılara ve dava dışı Ayşe, Uğur, Şükrü, Ahmet, Emel ve Sibel`e kalmıştır. Dava, dava dışı anılan mirasçılara ihbar edilmiş bu mirasçılardan Ahmet, Emel ve Sibel`in ilk karardan sonra açtıkları dava eldeki dava ile birleştirilmiştir. Bu durumda Şerafettin`in terekesi elbirliği mülkiyetine tabi bulunduğundan diğer mirasçılarına da tebligat yapılmış olmakla iştirakin sağlandığı kabul edilmelidir.

Ne var ki; mahkemece davacı Şerafettin mirasçıları Ayşe, Şükrü, Uğur, Ruhan, Emel ve Sibel yönünden davanın açılmamış sayılmasına karar verildiği halde, aynı kararın 2. bendinde bu kez Emel, Sibel ve Ruhan tarafından açılan davanın ara muris Şerafettin`den gelen payı da kapsar biçimde kabulü yönünde hüküm kurulmuştur.

Anılan hüküm davacılar tarafından temyiz edilmeyip, yalnızca davalı tarafından temyiz edildiğine göre, aleyhe bozma yasağı ilkesi gereği davanın açılmamış sayılmasına ilişkin kararın davalıya sağladığı usuli kazanılmış hakların gözetilmesi gerektiği açıktır.
Hal böyle olunca; yukarıda açıklanan hususlar nazara alınmak suretiyle iptali gereken payların yeniden belirlenmesi ve yargılama giderleri ile avukatlık parasının da buna göre düzenlenmesi gerekirken bu yönler gözardı edilerek yazılı biçimde karar verilmesi doğru değildir.…”) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI:

Dava, Borçlar Kanununun 18.maddesinden kaynaklanan muris muvazaası hukuki nedenine dayalı pay oranında tapu iptal ve tescil istemine ilişkindir.
Davacılar Semiha, Çetin, Ömer, Ayten ve Şerafettin vekili, müvekkillerinin miras bırakanı Mehmet Davran`ın 251 ada 26 parsel sayılı taşınmazı yeğeninin eşi davalıya ölümünden kısa bir süre önce, mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla ve muvazaalı olarak satış suretiyle temlik ettiğini ileri sürerek, satış işleminin iptali ile müvekkilleri adına miras payları oranında tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı Ayşenur, taşınmazı bedelini ödemek suretiyle satın aldığını,  satış bedelini bankaya yatırdığını belirterek, davanın reddini savunmuştur.
Davacılardan Şerafettin, yargılama sırasında 11.01.2004 tarihinde vefat etmiş, mirası davacılara ve dava dışı Ayşe, Uğur, Şükrü, Ruhan, Emel ve Sibel`e kalmıştır. Dava, dava dışı anılan mirasçılara tebligat yapılmak suretiyle ihbar edilmiştir. Dava, kendilerine ihbar edilen mirasçılardan hiçbiri davaya cevap vermedikleri gibi duruşmalara da katılmamışlardır.

Mahkemece, dava sırasında ölen davacı Şerafettin`in davayı takip etmeyen mirasçıları Ayşe, Uğur, Şükrü, Ruhan, Emel ve Sibel yönünden davanın açılmamış sayılmasına, diğer davacılar yönünden davanın kabulüne karar verilmiştir. Davalı vekilinin hükmü temyizi üzerine karar, Özel Dairece muris Mehmet`in davalıya yapmış olduğu temlikin terekeden mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olması nedeniyle bu yöne ilişkin temyiz itirazlarının reddine, ancak davacı Semiha dışındaki mirasçıların miras payları aşılmak suretiyle iptal ve tescil kararı verilmiş olması ile bazı mirasçıların soyadlarında ve davalının isminin infazda tereddüt oluşturacak şekilde yanlış yazıldığı gerekçesi ile davalı yararına bozulmuştur.

Kök muris Mehmet ile yargılama sırasında ölen davacı Şerafettin mirasçılarından Ruhan, Emel ve Sibel tarafından mahkemece verilen 14.12.2006 tarihli ilk karardan sonra ve 03.05.2007 tarihli birinci bozma kararından önce 08.03.2007 tarihinde davalı Ayşenur aleyhine açtıkları dava, 14.12.2007 tarihinde eldeki asıl dava ile birleştirilmiştir.

Mahkemece, bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonunda, davayı takip etmeyen mirasçılar yönünden davanın açılmamış sayılmasına, diğer davacılar yönünden davanın kabulüne karar verilmiştir. Davalı vekilinin hükmü temyizi üzerine karar, Özel Dairece, başlık bölümüne aynen alınan bozma ilamında açıklanan nedenlerle kısmen temyiz itirazlarının kabulüne karar verilerek, davalı yararına bozulmuştur.

Mahkemece, davanın açılmamış sayılmasına karar verilen hallerde, usulü kazanılmış haklardan söz edilemeyeceği belirtilmek suretiyle, gerekçe genişletilerek direnme kararı verilmiştir.

Davalı Ayşenur ile mirasçı Ayşe farklı kişiler olup, davalı Ayşenur`un mirasçı olmadığı hususunda ve davalıya yapılan temlikin muris muvazaasına dayalı olarak gerçekleştirildiği konusunda yerel mahkeme ile Özel Daire arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır.
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacı Şerafettin mirasçıları Ayşe, Şükrü, Uğur, Ruhan, Emel ve Sibel yönünden davanın açılmamış sayılmasına karar verildiği halde, aynı kararın 2. bendinde bu kez Emel, Sibel ve Ruhan tarafından açılan birleşen davanın, ara muris Şerafettin`den gelen payı da kapsar biçimde kabulü yönünde hüküm kurulması ve anılan hükmün davacılar tarafından temyiz edilmeyip, yalnızca davalı tarafından temyiz edilmesine göre, aleyhe bozma yasağı ilkesi gereği davanın açılmamış sayılmasına ilişkin kararın davalı yönünden usuli kazanılmış hak sağlayıp sağlamayacağı noktasında toplanmaktadır.

1-Yerel mahkeme direnme kararının bir kısım mirasçılar yönüyle davanın açılmamış sayılmasına ilişkin hükmün değerlendirilmesinde;
Asıl davada dayanılan kök muris Mehmet`in mirasçıları davacılar Şerafettin, Semiha, Çetin, Ömer, Ayten ile dava dışı Ayşe, Şükrü, Uğur, Ruhan, Emel ve Sibel`dir. Yargılama sırasında ölen ara muris Şerafettin`in mirasçıları ise, asıl davadaki diğer davacılar Semiha, Çetin, Ömer, Ayten ile birleşen davanın davacıları Ruhan, Emel, Sibel ve dava dışı olan Ayşe, Şükrü, Uğur olduğu dosyadaki veraset ilamlarından anlaşılmaktadır.

Asıl davanın davacılarından Şerafettin, yargılama sırasında 11.01.2004 tarihinde ölmüştür. Bu durumda Şerafettin`in terekesi elbirliği mülkiyetine tabi bulunmaktadır.
Hemen belirtilmelidir ki, elbirliği (iştirak) halinde mülkiyet, yasa veya yasada gösterilen sözleşmeler uyarınca, aralarında ortaklık bağı bulunan kişilerin,   bu ortaklık nedeniyle bir mala veya hakka birlikte malik olma durumudur.

4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 701-703.maddelerinde düzenlenen bu tür mülkiyetin (ortaklığın) tüzel kişiliği olmadığı gibi, ortaklardan her birinin doğrudan doğruya bir hakkı da bulunmamaktadır. Mülkiyet, bir bütün olarak ortakların hepsine aittir. Başka bir deyişle, ortaklık tasfiye ile sona erinceye kadar ortaklardan her birinin ayrı bir mal veya hakkı olmayıp, hak sahibi ortaklıktır. Elbirliği (iştirak) halinde mülkiyet türünde malikler, mülkiyet payları ayrılmadığından paydaş değil, ortaktır.
Bu ilke, Türk Medeni Kanunun 701.maddesinde “Kanun veya kanunda öngörülen sözleşmeler uyarınca oluşan topluluk dolayısıyla mallara birlikte malik olanların mülkiyeti, elbirliği mülkiyetidir.

Elbirliği mülkiyetinde ortakların belirlenmiş payları olmayıp her birinin hakkı, ortaklığa giren malların tamamına yaygındır.” biçiminde yer almıştır.
Bu itibarla elbirliği (iştirak) halinde mülkiyette, ortaklar arasında zorunlu dava arkadaşlığı bulunmaktadır. Yasada veya elbirliği (iştirak) halinde mülkiyeti oluşturan anlaşmada ortaklık adına hareket etme yetkisinin kime ait olacağı belirtilmemişse, ortaklığın tasfiyesini isteme hakkı dışındaki tüm işlemlerde ortakların (iştirakçilerin) oybirliği ile karar almaları ve birlikte hareket etmeleri zorunludur.
Türk Medeni Kanunun 702/2. maddesi “…Kanunda veya sözleşmede aksine bir hüküm bulunmadıkça, gerek yönetim, gerek tasarruf işlemleri için ortakların oybirliğiyle karar vermeleri gerekir…” hükmünü getirmiştir. Ne var ki bu kural, uygulamada yumuşatılarak, 11.10.1982 tarih, 1982/3-2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararıyla bir ortağın tek başına dava açabileceği; ancak, davaya devam edebilmesi için öteki ortakların olurlarının alınması veya miras şirketine atanacak temsilci aracılığıyla davanın sürdürülmesi gerektiği kabul edilmiştir.

Türk Medeni Kanunun 702/4.maddesinde “…ortaklardan her biri, topluluğa giren hakların korunmasını sağlayabilir. Bu korumadan bütün ortaklar yararlanır…” hükmü öngörülmüştür.
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu yürürlüğe girmeden önce elbirliği ile mülkiyet 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi’nin 581.maddesinde düzenlenmişti. Ancak uygulamada karşılaşılan bazı güçlüklerin giderilmesi için yeni düzenlemede Türk Medeni Kanununun 640.maddesine dördüncü fıkra eklenmiştir. Maddenin gerekçesinde de belirtildiği gibi, mirasta terekenin tabi olduğu elbirliği mülkiyetine yöneltilen en güçlü eleştiri, birlikte hareket etme zorunda olmaları nedeniyle mirasçıların bireysel olarak terekedeki hakların korunması amacıyla hareket edememeleriydi. Maddeye eklenen dördüncü fıkra, bu eksikliği giderme amacına yönelik olarak getirilmiştir.
Olağan koruma eylemleri ve buna bağlı olarak onarımlar, mahsullerin toplanması bozulacak olanların satılması, acele olarak yapılması zorunlu bulunan işlemin yerine getirilmesi ile istihkak, elatmanın önlenmesi, tapu sicilinde hak sahipliğinin saptanması gibi taksimi mümkün olmayan talepler, ortaklardan her biri tarafından dava yoluyla ileri sürülebilir.

Nitekim aynı ilkeler, Hukuk Genel Kurulu`nun 16.2.2005 gün ve  2005/8-22 E.- 64 K. sayılı kararında da benimsenmiştir.
Buna göre, davacı Şerafettin`in terekesi elbirliği mülkiyetine tabi olmakla diğer mirasçıların da, davaya katılmaları sağlandıktan sonra mirasçılardan yalnız biri tarafından da, görülmekte olan dava yürütülebilir. Bu durum, mirasçılar arasında zorunlu dava arkadaşlığı bulunmasının tabi bir sonucudur.
Zorunlu dava arkadaşlığının söz konusu olduğu hallerde, mahkeme hepsi hakkında aynı ve bir karar verir. Biri hakkında davanın reddine, diğeri hakkında ise davanın kabulüne karar veremez. Yani, dava konusu hukuki ilişki (hak veya borç) üzerinde dava arkadaşlarının birbirlerinden farklı biçimde hareket etmelerine imkân olmadığı gibi, mahkeme de dava arkadaşlarından biri veya bazısı hakkında diğerlerinden farklı bir karar veremez (Kuru, Baki-Arslan, Ramazan-Yılmaz, Ejder: Medeni Usul Hukuku, Yetkin Yayınları, Ankara 1995, 7.baskı, s.459).

Bu durumda, davacı Şerafettin`in payı bakımından haklarında davanın açılmamış sayılmasına karar verilen ve hükmü temyiz etmeyen diğer mirasçılar Ayşe, Şükrü, Uğur yönüyle bu kişilerin payı için temyize gelen davalı hakkında verilen hükmün aleyhe bozma yasağı kapsamında olup olmadığına bakılmalıdır.
Taraflardan yalnız birinin temyiz etmiş olduğu hüküm, temyiz eden tarafın aleyhine bozulamaz. Buna aleyhe bozma yasağı denir. Aleyhe bozma yasağı, 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 326/IV. maddesinde (5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun m.307/IV) açıkça hükme bağlandığı halde, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununda açık bir hükümle düzenlenmiş değildir. Yargıtay, hükmü temyiz edenin aleyhine bozacak olursa, hükmü temyiz etmemiş olan diğer taraf lehine karar vermiş olur. Bu ise, hâkimin tarafların iddia ve savunmaları ile bağlı olduğu ve talep dışı karar veremeyeceği ilkesine (H.U.M.K. m.74) aykırı düşer. Bu nedenle Yargıtay yerleşmiş uygulamasıyla aleyhe bozma yasağının hukuk usulünde de geçerli olduğuna karar vermektedir.
Ne var ki; kamu düzenine ilişkin hususlar hakkında aleyhe bozma yasağı uygulanamaz. Yani Yargıtay, kamu düzenine aykırı bir husustan dolayı hükmü temyiz edenin aleyhine (temyiz etmemiş olan tarafın lehine) olarak da bozabilir. Çünkü kamu düzenine ilişkin  hususları hâkim (ve Yargıtay)  kendiliğinden gözetme ile yükümlüdür (Bkz. Kuru, Baki: Hukuk Muhakemeleri Usulü, 2001 baskı, Cilt V., s.4727-4736).

Nitekim aynı ilke, Hukuk Genel Kurulu`nun 21.01.2004 gün ve 2004/1-46 E.-6 K.; 6.10.2004 gün ve 2004/ 1-433 E. – 483 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir.
Aleyhe bozma yasağının bulunduğu hallerde usulü kazanılmış haktan bahsedilebilirse de, bu yasağın bulunmadığı hallerde, usulü kazanılmış haktan bahsetmek de mümkün değildir.
Tapu sicilinin düzgün tutulması kamu düzenine ilişkin olup, hâkim de sicilin düzgün oluşturulmasında sorumluluk sahibidir.

Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; mahkemenin asıl davanın davacılarından Şerafettin`in ölümü nedeniyle mirasçılarından Ayşe, Uğur ve Şükrü hakkında davanın açılmamış sayılmasına karar vermesi, buna karşın davayı takip eden diğer mirasçılar bakımından ise usule uygun karar vermesi yukarıda belirtildiği üzere “zorunlu dava arkadaşları hakkında birbirinden farklı karar verilemez” ilkesine aykırı bir durum yaratılmıştır. Öyle ise, mahkemece asıl davada mirasçılar Ayşe, Uğur ve Şükrü hakkında da, ara muris Şerafettin`in miras payı yönüyle hüküm kurulmalıdır. Bu durum, kamu düzenine ilişkin olması nedeniyle de, aleyhe bozma yasağının istisnalarındandır. Somut olayda, davalı lehine, usulü kazanılmış haktan da bahsedilemez. Temyiz edenin sıfatı, böyle bir karar verilmesine de,  engel oluşturmamaktadır.

Hal böyle olunca, birleşen davanın davacıları Ruhan, Emel ve Sibel hakkında direnme kararının ikinci bendinde kök muris Mehmet ve ara muris Şerafettin’den gelen miras payları bakımından usulüne uygun hüküm kurulduğuna göre, ayrıca hükümde çelişki oluşturacak şekilde asıl davada bu kişiler bakımından da, davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesine olanak bulunmamaktadır. Bu mirasçılar bakımından birleşen davada ara muris Şerafettin’in payını kapsar şekilde hüküm kurulmuş olması nedeniyle ayrıca asıl davada bunlar hakkında ara muris Şerafettin’in payı bakımından yeniden hüküm kurulmasına da gerek yoktur.

Sonuç olarak, yerel mahkemenin asıl dava bakımından direnme kararının
1- (A) bendinde davayı takip etmeyen mirasçılar hakkında davanın açılmamış sayılmasına ilişkin direnmesi doğru bulunmadığından, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırı olduğundan direnme kararı bozulmalıdır.
2- Haklarında miras payı oranında hüküm kurulan mirasçılar bakımından direnme kararının değerlendirilmesinde ise;

Yukarıda da belirtildiği üzere, davalıya yapılan temlik işleminin muris muvazaasına dayalı olduğu çekişme konusu değildir.

Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nun 1.4.1974 gün ve 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararına göre, bir kimsenin mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla, gerçekte bağışlamak istediği tapu sicilinde kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış olduğunun gerçekleşmiş bulunması halinde, saklı pay sahibi olsun ya da olmasın, miras hakkı çiğnenen tüm mirasçıları, görünürdeki satış sözleşmesinin 818 sayılı Borçlar Kanununun 18.maddesine dayanarak muvazaalı olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinin de şekil koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek, doğrudan zarar gören kişi sıfatıyla ve kendi hakkına dayanarak dava açabilirler.

Somut olayda da, asıl ve birleşen davada davacılar, muvazaa iddiasına dayalı olarak her mirasçı kendi payı için dava açtığı da, belirgindir.

Yapılan açıklamalar karşısında, görülmekte olan davada mahkemece, asıl davanın davacıları Semiha, Ayten, Ömer ve Çetin ile birleşen davanın davacıları Emel, Sibel, Ruhan hakkında veraset ilamlarına göre, kök muris Mehmet ile ara muris Şerafettin’den gelen miras payları oranında tapu iptal ve tescil hükmü kurulmasında bir usulsüzlük bulunmamaktadır.
Bu nedenle; Yerel mahkemenin asıl davada verilen 1-(B) bendi ile birleşen davada verilen 2. bendine yönelik kurulan hükmün usul ve yasaya uygun olması nedeniyle onanmasına karar vermek gerekmiştir.

SONUÇ:
1) Yukarıda (1) numaralı bentte yazılı, direnme kararının davayı takip etmeyen mirasçılar hakkında davanın açılmamış sayılmasına ilişkin bölümünün yukarıda  gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA,
2) Yukarıda (2) numaralı bentte ise davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının asıl davada verilen 1-(B) bendi ile birleşen davada verilen 2. bendi bakımından hükmün ONANMASINA, oybirliği ile karar verildi.

Y.H.G.K. 30.12.2009 E.2009/1-575 – K.2009/618

PicLensButton YHGK 30.12.2009 E.2009/1 575 – K.2009/618