Etiket arşivi: 5.5.2010

YHGK 5.5.2010 E.2010/2-228 – K.2010/254

– Evlat Edinmeye İlişkin Muarazanın Kaldırılması – Çocukların Evlat Edinilmesine Aracılık Tüzüğü – Muarazanın Giderilmesi (Evlat Edinme) – Davaya Hüküm Verildikten Sonra Müdahale TMK.320 – HUMK.53, 54 1. Evlat edinme istemi konusunda davalı kurumun ortaya çıkardığı muarazanın giderilerek, küçük Kübra’nın geçici bakım sözleşmesi ile taraflarına teslimini istemine ilişkin davada: Kurumca davacıların evlat edinme başvurularının sonuca […]

YHGK 5.5.2010 E.2010/14-234 – K.2010/248

– Mer`aların Korunması (Hazinenin Temsili – Tarım Ve Köy İşleri Bakanlığının Dava Ehliyeti)
– Mer`aya Zeytin Ağacı Dikilmesi (Dava Ve Husumet Ehliyeti)
– Hazinenin Temsili
– Bakanlıkların Hükmi Şahsiyeti Ve Hazineyi Temsili Meselesi
– Devlet Tüzel Kişiliğinin Temsil Yetkisi (Maliye Bakanlığı)
– Maliye Bakanlığının Devlet Tüzel Kişiliğinin Temsil Yetkisi –

4342 Sa.Ka.4, 5, 6, 19 – 2886 Sa.Ka.75

1. Tarım ve Köyişleri Bakanlığının yetkisi mera, yaylak ve kışlakların tespit, tahdit ve tahsis ile sınırlı olup,
anılan Bakanlığa genel mahkemelerde mera, yaylak ve kışlaklar hakkında onları koruma yada sahiplenmeye yönelik
dava açma hakkının tanınmamıştır.

4342 sayılı Mera Kanunu’nun 19. maddesi, Bakanlığa, bir tecavüz olduğunda sadece durumu Valilik yada Kaymakamlığa
bildirme yükümlülüğü getirmiş olup, gerekli işlemler yasa çerçevesince bu makamlarca yerine getirilecektir.

Mera, yaylak ve kışlakların kullanma hakkı, bir veya birden çok köy veya belediyeye ait olup, bu yerler Devletin
hüküm ve tasarrufu altındadır.

2. Devlet tüzel kişiliğini ilgilendiren davalarda temsil yetkisi Maliye Hazinesine aittir. Bu nedenle bir davada
iki bakanlık hasım olabileceği gibi, hazine ile bir bakanlıkta hasım olabilir.

3. Mahkemece: Mera, yaylak ve kışlaklarla ilgili uyuşmazlıklarda aktif dava ehliyeti bulunmayan Tarım ve Köyişleri
Bakanlığı tarafından açılan davanın reddine karar verilmesi gerekirken, isabetsiz teşhis ve değerlendirme ile işin
esasına dair verilen önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

DAVA ve KARAR:

Taraflar arasındaki “Meraya elatmanın önlenmesi, kal ve eski hale getirme” davasından dolayı yapılan yargılama
sonunda;

Akhisar Asliye 2. Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 5.11.2008 gün ve 2008/100-385 sayılı kararın
incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine,

Yargıtay 14. Hukuk Dairesinin 15.4.2009 gün ve 2009/3698-4861 sayılı ilamı;

(…Davacı Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, davalının meraya vaki müdahalesinin men’i kal ve vasfı bozulan mer’anın
eski hale getirilmesi istemiyle dava açmış,

Davalı davanın reddini savunmuştur.

Mahkeme davanın kabulüne karar vermiş, hükmü davalı vekili temyiz etmiştir.

Dava, Tarım ve Köy İşleri Baykanlığı tarafından açılan elatmanın önlenmesi, kal ve eski hale getirme istemine
ilişkindir.

4342 sayılı Mera Kanununun

4. maddesinde meraların hukuki durumu belirlenmiş,

5. maddesinde ise mera olarak tahsis edilecek yerler sayılmış,

6. maddede tesbit ve tahdit işlemlerinin Tarım ve Köy İşleri Bakanlığınca yapılacağı bildirilmiştir.

Devletin hüküm ve tasarrufu altında olan meralarda Hazinenin mülk sahibi olarak dava açma hakkı vardır.

Mera Kanununun 6. maddesinde mera, yaylak ve kışlakların tesbit, tahdit ve tahsisinin Tarım ve Köy İşleri
Bakanlığıca yapılacağı belirtilmiş olup, bakanlığın yetkisi tesbit, tahsis ve tahsisin değiştirilmesi ile sınırlı
olduğundan anılan bakanlığın genel mahkemede mera, yaylak ve kışlaklar hakkında onları koruma ya da sahiplenmeye
yönelik dava açma hakkı açık bir hükümle tanınmamıştır.

Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı genel bütçeye dahil idarelerden olmakla birlikte yasa ile verilen görevleri dışında
mülkün sahibi olan Hazineyi doğrudan doğruya temsil yetkisi de bulunmadığından aktif dava ehliyeti yoktur.

Bu bilgiler ışığında gerek davacının temyize konu bu davayı açmaya aktif dava ehliyeti bulunmadığından davanın
açıklanan nedenle reddine karar verilmesi gerekir. İşin esası incelenerek davanın kabulüne karar verilmiş olması
doğru görülmemiş, hükmün bu nedenle bozulması gerekmiştir…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri
çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar
okunduktan sonra gereği görüşüldü:

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI:

Dava; meraya elatmanın önlenmesi, kal ve eski hale getirme istemine ilişkindir.

Davacı Tarım ve Köyişleri Bakanlığına izafeten Maliye Hazinesi vekili; dava konusu mera vasıflı taşınmaza davalı
tarafından zeytin ağacı dikmek suretiyle tecavüzde bulunulduğunu ileri sürerek, davalının müdahalesinin men’i ile
ağaçların kal’ine ve taşınmazın eski haline getirilmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Mahkemenin, “mera niteliğindeki taşınmaza davalının zeytin ağacı dikmek suretiyle müdahalede bulunduğunun keşfen
belirlendiği” gerekçesiyle esasa ilişkin olarak “davanın kabulüne” dair verdiği karar;

Özel Daire’ce yukarıda açıklanan nedenle bozulmuş, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Uyuşmazlık; mera, yaylak ve kışlaklarla ilgili uyuşmazlıklarda Tarım ve Köyişleri Bakanlığının aktif dava
ehliyetinin bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır.

4342 sayılı Mera Kanunu’nun “Mera, Yaylak ve Kışlakların Hukuki Durumu” kenar başlıklı 4. maddesinde; mera, yaylak
ve kışlakların kullanma hakkının bir veya birden çok köy veya belediyeye ait olduğu, bu yerlerin Devletin hüküm ve
tasarrufu altında bulunduğu açıklanmıştır.

Aynı Kanunun 6. maddesinde;

Mera yaylak ve kışlakların tespit, tahdit ve tahsisinin Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca yapılacağı ifade
edilmiştir.

Anılan Kanunun “Mera, Yaylak ve Kışlakların Korunması” kenar başlıklı 19. maddesinde ise;

Muhtarlar ve belediye başkanlarının, mera yaylak ve kışlakların ve sınır işaretlerinin korunmasından ve ayrıca
tahsis amacına göre en iyi şekilde kullanılmasının sağlanmasından sorumlu olduğu belirtildikten sonra maddenin son
fıkrasında; muhtarlar ve belediye başkanlarının, mera, yaylak ve kışlaklara tecavüz olduğu takdirde durumu derhal
Bakanlık il veya ilçe müdürlüklerine, il ve ilçe müdürlüklerinin de valilik veya kaymakamlığa bildirmekle yükümlü
olduğu, bu makamlarca 3091 sayılı Taşınmaz Mal Zilyetliğine Yapılan Tecavüzlerin Önlenmesi Hakkındaki Kanun veya
2886 sayılı Devlet İhale Kanununun 75. maddesi uyarınca gerekli işlemin yapılması gerektiği vurgulanmıştır.

Açıklanan bu hukuksal durum karşısında; Tarım ve Köyişleri Bakanlığının yetkisinin mera, yaylak ve kışlakların
tespit, tahdit ve tahsis ile sınırlı olduğu, anılan Bakanlığa genel mahkemelerde mera, yaylak ve kışlaklar
hakkında onları koruma yada sahiplenmeye yönelik dava açma hakkının açık bir hükümle tanınmadığı belirgindir.

4342 sayılı Mera Kanunu’nun 19. maddesi, Bakanlığa, bir tecavüz olduğunda sadece durumu Valilik yada Kaymakamlığa
bildirme yükümlülüğü getirmiş olup, gerekli işlemler yasa çerçevesince bu makamlarca yerine getirilecektir.

Öte yandan, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı; 3046 sayılı Bakanlıkların Kuruluş ve Görev Esasları Hakkında 174. sayılı
Kanun Hükmünde Kararname ile 13.12.1983 gün ve 174 sayılı Bakanlıkların Kuruluş ve Görev Esasları Hakkında Kanun
Hükmünde Kararnamenin Bazı Maddelerinin Kaldırılması ve Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkında 202 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkındaki Kanun ile 7.11.1991 gün ve 441 sayılı Tarım ve Köyişleri
Bakanlığının Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki Kanun Hükmünde Kararnameye göre, genel bütçeye dahil idarelerdendir.

Bilindiği üzere kamu tüzel kişiliğinin başında Devlet bulunur.

Devlet tüzel kişiliğinden ayrı ve bağımsız tüzel kişilikleri bulunmayan Bakanlıklar, Devlet kamu tüzel kişiliğinin
birer organı konumundadırlar. Bununla birlikte bakanlıklar, Devlet tüzel kişiliğinin temsilcisi olmayıp, birer
organı durumunda bulundukları için, davada taraf ehliyetine sahiptirler.

Devlet tüzel kişiliğini ilgilendiren davalarda temsil yetkisi Maliye Hazinesine aittir. Bu nedenle bir davada iki
bakanlık hasım olabileceği gibi, hazine ile bir bakanlıkta hasım olabilir.

Bundan ayrı olarak, 4353 sayılı Maliye Vekaleti Baş Hukuk Müşavirliğinin ve Muhakemat Umum Müdürlüğünün
Vazifelerine, Devlet Davalarının Takip Usullerine Dair Kanun gereğince Hazine avukatları genel bütçeye dâhil
bakanlıkları davada temsil edebilir. Ancak davadaki tüm işlemler ve verilecek hüküm Hazine ya da Hazine avukatının
leh yada aleyhine değil, temsil olunan bakanlık leh yada aleyhine olacaktır. Bu nedenle Tarım ve Köyişleri
Bakanlığını temsilen yasa gereği olarak davada Hazine vekilinin bulunması, Hazinenin taraf olduğu anlamına
gelmeyecektir.

Sonuç olarak; açık bir yasal düzenleme ile mera, yaylak ve kışlaklar yönünden sahiplenme yada koruma yönüyle Tarım
ve Köyişleri Bakanlığına davalarda temsil yetkisi verilmediğinden, yasa ile verilen görevleri dışında mülkün
sahibi olan Hazineyi doğrudan doğruya temsil yetkisi de bulunmadığından Bakanlığın aktif dava ehliyeti bulunmadığı
her türlü duraksamadan uzaktır.

Nitekim; Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 5.4.2006 gün ve E.2006/7-134 –K.2006/140 sayılı kararında da aynı ilke
benimsenmiştir.

Hal böyle olunca; Yerel Mahkemece, aynı yöne işaret eden ve Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire Bozma
Kararına uyularak, mera, yaylak ve kışlaklarla ilgili uyuşmazlıklarda aktif dava ehliyeti bulunmayan Tarım ve
Köyişleri Bakanlığınca açılan davanın reddine karar verilmesi gerekirken, isabetsiz teşhis ve değerlendirme ile
işin esasına dair verilen önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Direnme Kararı bu nedenle
bozulmalıdır.

SONUÇ: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile BOZULMASINA, oybirliği ile karar verildi.

Y.H.G.K. 5.5.2010 E.2010/14-234 – K.2010/248

Y7HD 5.5.2010 E.2009/6474 – K.2010/2758


 Y7HD 5.5.2010 E.2009/6474 – K.2010/2758

– Terekenin Paylaşıldığını İsbat (Murisin Kazandırıcı Zamanaşımı)
– Kadastro Tesbitine İtiraz (Murisin Zilyetliğine Atfen Mirasçılar Adına Tesbitte)
– Murisin Kazandırıcı Zilyetliğine Atfen Mirasçılar Adına Tesbit (Terekenin Paylaşıldığını İsbat Külfeti) –

TMK.713 – 3402 Sa.Ka.15

Kadastro sırasında, (dava konus taşınmazlar miras yoluyla gelen hakka, paylaşmaya ve kazandırıcı zamanaşımı zilyetliğine dayanılarak) davalılar Muammer D. ve Fatma Ka. adlarına  paylı olarak tespit edilmiştir.
Tarafların ortak miras bırakanı Osman A.’ın ölüm gününden sonra tüm mirasçıların katılımı ile yöntemine uygun bir paylaşmanın yapılmadığı, davacılara terekeden pay verilmediği, mahkemece yapılan keşif, uygulama ve toplanan delillerle belirlenmiştir. Paylaşmanın yapıldığını ispat yükü kendisinde olan davalı taraf paylaşmayı kanıtlayamamıştır.
Hal böyle olunca; mahkemece davacıların miras paylarının da hesaplanması ve davacıların payları ile sınırlı olarak davanın  kabulü ile taşınmazların taraflar adına paylı olarak tesciline karar verilmesi gerekir.

DAVA ve KARAR:

Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen hükmün, Yargıtay`ca incelenmesi davacılar Fatma K. ve Ayşe G. tarafından istenilmekle, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dosya incelendi, dosyadaki belgeler okundu. Tetkik hakiminin açıklamaları dinlendi. Gereği görüşüldü:

YARGITAY 7. HUKUK DAİRESİ KARARI:

Kadastro sırasında 128 ada 7 ve aynı ada 9 parsel sayılı sırası ile 187,71 m2 ve 290,81 m2 yüzölçümündeki taşınmazlar miras yoluyla gelen hakka, paylaşmaya ve kazandırıcı zamanaşımı zilyetliğine dayanılarak davalılar Muammer D. ve Fatma Ka. adlarına paylı olarak tespit edilmiştir.

Davacılar Fatma K. ve Ayşe G. miras hakkına dayanarak paylarına yönelik dava açmıştır.

Mahkemece davanın reddine, dava konusu taşınmazların davalılar adına tespit gibi tesciline karar verilmiş; hüküm, davacılar Fatma K. ve Ayşe G. tarafından temyiz edilmiştir.

İddia ve savunmaya, mahkemece toplanıp değerlendirilen deliller ile duruşma tutanaklarına yansıyan bilgi ve belgelere göre dava konusu taşınmazların tarafların ortak miras bırakanı Osman A.`dan kaldığı yönünde yanlar arasında bir uyuşmazlık bulunmamaktadır.

Uyuşmazlık, ortak miras bırakanın ölüm gününden sonra, terekenin mirasçıları arasında yöntemine uygun bir şekilde paylaşılıp paylaşılmadığı yönünde toplanmıştır.

Kural olarak ortak miras bırakanın ölüm gününden sonra mirasçıları arasında yapılmış yöntemine uygun bir paylaşmanın varlığından söz edilebilmesi için, ortak miras bırakanın ölüm gününden sonra tüm mirasçıların bir araya gelerek terekeyi kendi aralarında pay etmeleri, her bir mirasçının kendi payına düşeni aldıktan sonra terekedeki diğer miras haklarından vazgeçmesi koşuluna bağlıdır. Az yukarıda açıklanan hukuksal olgular dikkate alındığında mahkemece varılan sonuç dosya içeriğine uygun düşmemiştir.

Tarafların ortak miras bırakanı Osman A.’ın ölüm gününden sonra tüm mirasçıların katılımı ile yöntemine uygun bir paylaşmanın yapılmadığı, davacılara terekeden pay verilmediği, mahkemece yapılan keşif, uygulama ve toplanan delillerle belirlenmiştir.

Paylaşmanın yapıldığını ispat yükü kendisinde olan davalı taraf paylaşmayı kanıtlayamamıştır.
8.4.2007 günlü senette davacılar taraf değildir.

Davalılar vekili 24.10.2007 günlü duruşmadaki beyanında davacılar dışındaki diğer paydaşların hisselerini satın aldıklarını beyan ederek, davacıların terekeden gelen haklarının bulunduğunu, paylaşmanın yapılmadığını zımni olarak kabul etmiştir.

SONUÇ: Hal böyle olunca; mahkemece davacıların miras paylarının hesaplanması ve davacıların payları ile sınırlı olarak davanın kabulü ile taşınmazların taraflar adına paylı olarak tesciline karar verilmesi gerekirken, delillerin değerlendirilmesinde yanılgıya düşülerek yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsiz, davacılar Fatma K. ve Ayşe G.`ün temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde görüldüğünden kabulü ile hükmün BOZULMASINA, oybirliği ile karar verildi.

Y.7.H.D. 5.5.2010 E.2009/6474 – K.2010/2758  

PicLensButton Y7HD 5.5.2010 E.2009/6474 – K.2010/2758

Y2CD 5.5.2010 E.2010/11974 – K.2010/14971


 Y2CD 5.5.2010 E.2010/11974 – K.2010/14971

– Alkollü Ve Uyuşturucu Madde Etkisi Altında Araç Kullanmak Suçu

– Trafik Güvenliğini Tehlikeye Sokma (Alkollü Araç Kullanarak)

 

2918 Sa.Ka.48 – CMK.309 – TCK.179

Salt alkollü araç kullanmanın ne şekilde trafik güvenliğini tehlikeye düşürdüğü tespit edilmeden, TCK.nun 179/2. maddesi uyarınca cezalandırılması, usul ve kanuna aykırıdır.

DAVA ve KARAR:

Alkol veya uyuşturucu maddenin etkisi altındayken araç kullanma suçundan sanık Hüseyin`in, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu`nun 179/2, 62/1, 52. maddeleri uyarınca 500 Türk lirası adlî para cezası ile cezalandırılmasına dair  Samsun 2. Sulh Ceza Mahkemesi`nin 18.11.2009 tarihli ve 2009/815-1488 sayılı karar aleyhine Yüksek Adalet Bakanlığı`nca verilen 18.3.2010 gün ve 2010/2636-16723 sayılı kanun yararına bozma talebine dayanılarak dava dosyası Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 7.4.2010 gün ve 2010/75174 sayılı tebliğnamesiyle dairemize gönderilmekle okundu:

Kanun yararına bozma isteyen tebliğnamede;

Yargıtay 2. Ceza Dairesi`nin 4.7.2006 tarihli ve 2006/5364-13411 sayılı benzer bir ilâmında da belirtildiği üzere, 1.6.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı  Türk Ceza Kanunu`nun “ Trafik güvenliğini tehlikeye sokma ”başlıklı 179. maddesinin  3. fıkrasında alkol veya uyuşturucu madde etkisiyle emniyetli bir şekilde araç sevk ve idare edemeyecek olan kişinin araç kullanma hâlinin suç olarak düzenlediği, maddede belirtilen “ emniyetli bir şekilde” ifadesinin kişilerin hayatı, sağlığı veya malvarlığı açısından bir tehlikeye neden olunması şeklinde anlaşılması gerektiği, salt alkollü araç kullanmanın ne şekilde trafik güvenliğini tehlikeye düşürdüğü tespit edilmeden bu madde uyarınca cezalandırılmayacağı, keza 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu`nun 48. maddesinde alkollü araç kullanma eyleminin düzenlendiği anlaşılmakla, beraat kararı verilmesi gerektiği gözetilmeden, yazılı şekilde hüküm kurulmasında isabet görülmediğinden 5271 sayılı CMK.`nun 309. maddesi uyarınca anılan kararın bozulması lüzumu kanun yararına bozma talebine dayanılarak ihbar olunmuştur.

Gereği düşünüldü:

YARGITAY 2. CEZA DAİRESİ KARARI:

Alkollü olarak araç kullandığı belirlenen sanığın, araç kullandığı sırada  alkol veya uyuşturucu madde etkisiyle veya başka bir nedenle emniyetli bir şekilde araç sevk ve idare edemeyecek durumda olduğuna dair tıbbi bulgular veya sanığın dışa yansıyan davranışlarına bağlı olarak yapılan bir tespit ve delil olmaması karşısında,  sanığa atılı trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçu oluşmayacağından, sanığın sadece alkollü olarak araç kullanma eyleminin  2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu`nun 48. maddesi kapsamında değerlendirilmesi ve bu madde gereğince idari işlemlerin yetkili mercii tarafından yapılması gerekecektir.

SONUÇ: Dosya kapsamına göre, sanık hakkında, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu uyarınca işlem yapıldığı belirlenmiş olup, sanığa atılı trafik güvenliğini tehlikeye sokmak suçu oluşmadığından beraatine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmiş olması nedeniyle kanun yararına bozma istemi yerinde görülmekle, Samsun 2. Sulh Ceza Mahkemesi`nden verilip kesinleşen 18.11.2009 gün ve 2009/815-1488 sayılı kararın 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu`nun 309. maddesinin 4. fıkrasının  (d) bendi uyarınca BOZULMASINA, oybirliği ile karar verildi.

 

Y.2.C.D. 5.5.2010 E.2010/11974 – K.2010/14971 

PicLensButton Y2CD 5.5.2010 E.2010/11974 – K.2010/14971

YHGK 5.5.2010 E.2010/8-231 – K.2010/255


 YHGK 5.5.2010 E.2010/8 231 – K.2010/255

– Zamanaşımı Süresinin İşlenmemesi (Nikah Devam Ettiği Sürece)
– Karı Koca Arasındaki Alacaklarda Zamanaşımı Süresi
– Katkı Payı Alacağı (Evlilik Sürerken Ve Mal Ayrılığı Rejimi Geçerli İken Alınan Taşınmaza)
– Mal Ayrılığı Rejimi Sırasında Alınan Taşınmazlara Katkı Payı
– Eksik Borç (Zamanaşımı) –

TMK.170,178,190/2,202/1,225/son –

818 Sa.Ka.125, 132/1, 140 –

4722 Sa.Ka.10 –

743 Sa.Ka.152,153,170, 186/1,189

Uyuşmazlık, 2000 yılında ortak hayatın devam ettiği (ve mal ayrılığı rejiminin uygulandığı) dönemde alınan ve davalı (kadın) adına tapuya tescili yapılan taşınmazın alımında yapıldığı ileri sürülen katkı payına ilişkin alacağın dava zamanaşımı süresinin ne olması gerektiği, burada varılacak sonuca göre, davanın yasal süresinde açılıp açılmadığı, noktalarında toplanmaktadır.

1. Taraflar 6.3.1987 tarihinde evlenmiş, 24.9.2002 tarihinde açılan dava sonucu boşanmalarına karar verilmiş, hüküm ise 30.6.2004 tarihinde kesinleşmiştir. Davalı (kadın) adına tapuda tescili yapılan ve ortak hayatın devam ettiği dönemde (2.3.2000 tarihinde), satın alınan taşınmaza katkı sağlandığı ileri sürüldüğüne göre, iddia olunan hak, katkı payı alacağıdır.

2. Bu alacak, eşler arasında B.K.`nun genel hükümlerine tabi akdi ilişkiye dayanır. Bu akdi ilişki nedeniyle, B.K.`nun 125. maddesine göre, aksine düzenleme bulunmayan hallerde, her dava (bütün alacaklar) on (10) senelik dava zamanaşımı süresine tabidir.

3. Söz konusu katkı payı alacağı bakımından, katkı sağlandığı ileri sürülen taşınmazın satın alındığı 2.3.2000 tarihi ile boşanma kararının kesinleştiği 30.6.2004 tarihi arasında, yani evlilik süresince, B.K.`nun 132. maddenin 1. fıkrası 3. bendine göre, zamanaşımı süresi işlemeye başlamayacaktır. Dolayısıyla, boşanma kararının kesinleştiği 30.6.2004 tarihinden itibaren on (10) senelik zamanaşımı süresi işlemeye başlayacağına göre, eldeki davanın ise 6.11.2006 tarihinde açıldığı gözetildiğinde, katkı payına ilişkin alacak davasının yasal süresinde açıldığının kabulü gerekir.

DAVA ve KARAR:

Taraflar arasındaki “Katkı payı alacağı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Aydın Aile Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 18.11.2008 gün ve 2006/1041 E. – 2008/1165 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine,

Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 26.5.2009 gün ve 2009/1873 E. – 2009/2621 K. sayılı ilamı;
(…Davacı vekili, davalı adına kayıtlı 1463 ada, 34 parseldeki 4 numaralı bağımsız bölümün alımındaki katkısı nedeniyle davalı eşinden katkı payı alacağı isteğinde bulunmuştur.
Davalı vekili, süresinde verdiği cevap dilekçesinde zamanaşımı defi`nde bulunmuştur.
Mahkemece, davanın kabulüyle 16.202 YTL`nin yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmesi üzerine; hüküm, davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Taraflar 6.3.1987 tarihinde evlenmiş, 24.9.2002 tarihinde açılan dava sonucu boşanmalarına karar verilmiş, hüküm 30.6.2004 tarihinde kesinleşmiştir. Eşler arasında boşanma davasının açıldığı tarihte mal rejimi sona ermiştir. (TMK.nun 225/son)
Taraflar arasında evlilik tarihinden 1.1.2002 tarihine kadar mal ayrılığı (TMK.m.170.), bir yıl içinde başka mal rejimini seçmediklerinden 24.9.2002 tarihine kadar ise edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir. (4722 s.k. md. 10/1,4721 s.k. TMK.md.202/1.).
TMK.nun 178. maddesinde, “evliliğin boşanma sebebiyle sona ermesinden doğan dava hakları, boşanma hükmünün kesinleşmesinin üzerinden bir yıl geçmekle zamanaşımına uğrar.” hükmüne yer verilmiştir.
Somut olayda, boşanma kararı 30.6.2004 tarihinde kesinleşmiş, görülmekte olan dava ise bir yıllık zamanaşımı süresi geçirildikten sonra 6.11.2006 tarihinde açılmıştır. Davalı vekili süresinde sunduğu cevap dilekçesinde zamanaşımı definde bulunmuştur.
Davanın zamanaşımı süresinin geçmiş olması nedeniyle reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde esasa ilişkin kabul kararının verilmesi doğru görülmemiştir…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI:

Dava; katkı payı alacağı istemine ilişkindir.
Mahkemenin, davanın kabulüne dair verdiği karar, davalı vekilinin temyizi üzerine, Özel Daire`ce yukarıda yazılı gerekçeyle bozulmuş;

Yerel Mahkemece, “Davanın Borçlar Kanununun 125. maddesinde öngörülen on (10) yıllık zamanaşımına tabi olduğu ve henüz zamanaşımı süresinin dolmadığı” gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Hükmü temyize, davalı vekili getirmektedir.
Davaya konu edilen ve davalı adına tapuda kayıtlı gözüken 1463 ada 34 parseldeki 4 numaralı bağımsız bölümün 2.3.2000 tarihinde dava dışı üçüncü kişiden satış yoluyla edinildiği, uyuşmazlık konusu değildir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu`nun önüne gelen uyuşmazlık; 2000 yılında ortak hayatın devam ettiği dönemde alınan ve davalı (kadın) adına tapuya tescili yapılan taşınmazın alımında yapıldığı ileri sürülen katkı payına ilişkin alacağın dava zamanaşımı süresinin ne olması gerektiği, burada varılacak sonuca göre, davanın yasal süresinde açılıp açılmadığı, noktalarında toplanmaktadır.

Öncelikle katkı payı alacağı ile ilgili genel bir açıklama yapılmasında yarar vardır.
Bilindiği üzere, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (T.M.K.) 1.1.2002 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bu tarihten önce 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi (T.K.M.) yürürlükte iken, taraflar; evlenme mukavelesiyle kanunda muayyen diğer usullerden birini kabul etmediklerine göre, aralarında yasal rejim olan mal ayrılığı geçerlidir. (TKM.m.170) Taşınmaz, taraflar arasında bu rejim geçerli iken edinilmiştir.
Mal ayrılığında; eşlerden her biri, kendi malları üzerinde tasarruf yetkisine ve intifa hakkına sahiptir ve mallarının idaresi kendisine aittir (T.K.M.m.186/1). Eşlerden her birinin mallarının geliri ve kendi kazançları yine kendilerine aittir. (T.K.M.m.189). 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi`nin 152`nci maddesi gereğince evin intihabı, karı ve çocukların münasip veçhile iaşesi kocaya aittir. 153`ncü madde gereğince de eve kadın bakar. Başka bir ifade ile, 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi`ne göre; kadının eve bakması ve ev işlerini yapması yasal ödevidir (Hukuk Genel Kurulu`nun 18.6.2008 gün ve 2008/2-432 E. – 444 K. sayılı ilamı).
Yukarıda da değinildiği üzere, koca mensup olduğu sosyal çevre bakımından, zorunlu ihtiyaçlarla birlikte, normal yaşayış düzeyini sağlamakla yükümlü olduğuna göre, kadının gelirinden bunları karşılamak üzere sarfı gereken giderlere Medeni Kanunu`nun 190. maddesi uyarınca münasip katılma payı dışında kalan kısmının kocanın mal varlığını arttırmada kullanıldığının kabulü gerekir. 190. maddenin 2. fıkrasındaki “karının bu suretle iştiraki kocanın hiçbir vakitte iade ve tazmin mükellefiyetini icap etmez” yolundaki hükmü de, hiç kuşkusuz kadının katılma zorunda bulunduğu masraflar için uygulamak gerekir. Bunun aksinin kabulü kadının, kocanın mal varlığını arttırmaya ya da katılma zorunluluğu sonucunu doğurur ki, bu fiilen kocanın yasal yükümlülüklerine ters düşeceği gibi hakkaniyet ve adalete de aykırı olur. Davalının mal varlığındaki artışın niteliği de gözönünde tutulduğunda davacının hibe (bağışlama) amacıyla hareket ettiğinden de söz edilemez (H.G.K.`nun 1.2.1985 gün ve E.2/176 – K.57 sayılı ilamı).

743 Sayılı Kanun`da, eşlerden birinin edindiği mala, diğer eş katkı yapmış ise, sağladığı bu katkı karşılığını isteyebileceğine ilişkin bir hüküm bulunmamaktadır. Ancak Yargıtay kararları ile; katkıyı sağlayan eşin, diğerinden katkısı karşılığı genel hükümlere göre bir tazminat (veya alacak) talep edebileceği kabul edilmiştir (H.G.K.`nun 1.2.1985 gün ve E:2/176 – K:57; 28.9.1994 gün ve 1994/2-47 E. – 564 K.; 18.9.1996 gün ve 1996/2-498 E. – 595 K.; 3.2.1999 gün ve 1999/2-56 E. – 40 K.; 7.6.2000 gün ve 2000/2-959 E. – 972 K.; 18.6.2008 gün ve 2008/2-432 E. – 444 K. sayılı ilamları).

Öğretide ise, eşlerin aile birliğinin gerektirdiği münasip katkı dışında kalan maddi destek nedeniyle, katkı sağlayan eşin diğer eşe karşı bir alacak hakkına (katkı tazminatına) sahip olduğu ileri sürülmüştür (Acabey, M. Beşir: Evlilik Birliğinde Yasal Mal Rejimi, İzmir 1998, s.56; Özuğur, A. İhsan: Mal Rejimleri, Ankara 2007, s.147; Zeytin, Zafer: Edinilmiş Mallara Katılma Rejimi ve Tasfiyesi, Ankara 2008, s.139; Gümüş, M. Alper: Teori ve Uygulamada Evliliğin Genel Hükümleri ve Mal Rejimleri, İstanbul 2008, s.324; Gençcan, Ö. Uğur: Mal Rejimleri Hukuku, Ankara 2007, s.473; Dural, M./Öğüz, T./Gümüş,A.: Türk Özel Hukuku (Aile Hukuku), Cilt: III, İstanbul 2005, s.417).

Alman Federal Mahkemesi de, mal ayrılığı rejiminde eşler arasında bir paylaşımı olanaklı kılmak için, (aile hukuku dışındaki) genel hükümlere başvurduğu görülmektedir. Bununla, mal ayrılığı rejiminin, evlilik sona erdiğinde eşler arasında bir paylaşıma yer vermemesinin adaletsizliği ve bunun ihtiyaçları karşılamadaki yetersizliği karşısında, verdiği kararlarla, genel kuralları zorlayarak eşler arasında bir paylaşım gerçekleştirmeye çalışmıştır (Acabey, M. Beşir: Evlilik Birliğinde Yasal Mal Rejimi, İzmir 1998, s.68, 71).

Gerçekten, karı-kocanın kendilerine daha iyi bir gelecek hazırlama düşüncesi ile, aralarında akdi bir ilişki kurdukları her türlü duraksamadan uzaktır. Katkı yapılan malın edinme nedeninin temelinde de, bu düşünce yatmaktadır. Katkıyı sağlayan eşin, diğer eşe bu maddi desteği, bağışlama olarak kabul etmek de, mümkün değildir.

Diğer taraftan, katkıyı alan eşin, aldığını para olarak iade edeceği düşüncesinde olduğu da, ileri sürülemez. Çünkü, evlilik birliğinin temelindeki aile birliği düşüncesi buna engel oluşturmaktadır. Eşler arasındaki bu ilişkinin temelinde kocanın (veya kadının) taşınmazdan katkısı oranında yararlanacağı esası bulunmaktadır. Bu akdi ilişki, bir süre sınırlamasına tabi tutulmadığı gibi, evlilik birliğinin devamı süresince varlığını koruyacağı aşikardır.
Buraya kadar yapılan açıklamaların zamanaşımı süresine etkisi de irdelenmelidir:
Özel hukukta teknik bir kavram olan zamanaşımı, bir hakkın kazanılmasında veya kaybedilmesinde yasanın kabul etmiş olduğu sürenin tükenmesi anlamına gelmektedir.
818 sayılı Borçlar Kanunu`nun (B.K.) 125-140`ncı maddeleri arasında düzenlenen zamanaşımı, hakkın ileri sürülmesini engelleyici nitelikte olup, alacak hakkı alacaklı tarafından, yasanın öngördüğü süre ve koşullar içinde talep edilmediğinde etkin bir hukuki himayeden, başka bir deyişle, dava yoluyla elde edilebilme olanağından yoksun bırakılmaktadır. Zamanaşımına uğrayan alacağın tahsili hususunda Devlet kendi gücünü kullanmaktan vazgeçmekte, böylece söz konusu alacağın ödenip ödenmemesi keyfiyeti borçlunun iradesine bırakılmaktadır. Şu halde zamanaşımına uğrayan alacak ortadan kalkmamakla beraber, artık doğal bir borç (Obligatio naturalis) haline gelmektedir.
Ancak belirtmek gerekir ki, alacağın salt zamanaşımına uğramış olması, onun eksik bir borca dönüşmesi için yeterli değildir; bunun için borçlunun, kendisine karşı açılmış olan alacak davasında alacaklıya yönelik bir def`ide bulunması gerekir (Tutumlu, M.Akif: Türk Borçlar Hukukunda Zamanaşımı ve Uygulaması, Ankara 2007, 27-28; Reisoğlu, Safa: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, İstanbul 1998, s.334 vd.; Kuru, Baki/Arslan, Ramazan/Yılmaz, Ejder: Medeni Usul Hukuku, Ankara 1995, s.304 vd.; Üstündağ, Saim: Medeni Yargılama Hukuku, İstanbul 1997, s.346 vd.; Alangoya/Yıldırım/Deren-Yıldırım: Medeni Usul Hukuku, İstanbul 2009, s.254 vd.; Pekcanıtez/Atalay/Özekes: Medeni Usul Hukuku, Ankara 2009, s.323; Ayrıca bakınız: H.G.K.`nun 3.12.2003 gün ve 2003/4-658 E. – 727 K.; 3.5.2006 gün ve 2006/4-232 E. – 269 K. sayılı ilamları).

B.K.`nun 125. maddesindeki ” bu kanunda başka suretle bir hüküm mevcut olmadığı takdirde, her dava on senelik müruru zamana tabidir” hükmündeki (her dava) sözcüklerini “bütün alacaklar” şeklinde anlamak gerekir (Zeytin, Zafer: a.g.e., s.265; Tutumlu, M.Akif: a.g.e., s.36).

B.K.`nun 125`inci maddesi, sözleşme veya kanuni borç ilişkisi nitelendirmesine dayanan bir ayırıma gitmemiş, sadece kanunda başka bir düzenleme yoksa diyerek tüm borç kaynaklarından doğan alacaklar için, özel düzenlemeler saklı kalmak kaydıyla genel bir zamanaşımı süresi öngörmüştür (Zeytin, Zafer: a.g.e., s.266; Tutumlu, M. Akif:a.g.e., s.42).
Diğer taraftan, eşler arasındaki borç ilişkilerinin dava ya da takip yoluyla çözümlenmesinin, evlilikte bulunması gereken karşılıklı güven, saygı ve sevgi duygularını olumsuz yönde etkileyebileceğini düşünen Yasa koyucu, evlilik süresince eşlerin birbirlerindeki alacakları hakkında zamanaşımının işlemeyeceğini kabul etmiştir (Tutumlu, M. Akif:a.g.e., s.333).
Yasa koyucu, bu amacın gerçekleştirilmesine yönelik olarak, B.K.`nun “Müruru zamanın cereyanına mani olan ve müruru zamanı tatil eden sebepler” başlığı altında 132. maddenin 1. fıkrasının 3. bendinde aynen; “Nikah devam ettiği müddetçe karı kocadan birinin, diğeri zimmetinde olan alacakları hakkında” demek suretiyle, evlilik süresince zamanaşımının işlemeyeceğini, işlemeye başlamış ise, duracağını yasal teminat altına almıştır.
Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;
Taraflar 6.3.1987 tarihinde evlenmiş, 24.9.2002 tarihinde açılan dava sonucu boşanmalarına karar verilmiş, hüküm ise 30.6.2004 tarihinde kesinleşmiştir.
Davalı (kadın) adına tapuda tescili yapılan ve ortak hayatın devam ettiği dönemde (2.3.2000 tarihinde), satın alınan taşınmaza katkı sağlandığı ileri sürüldüğüne göre, iddia olunan hak, katkı payı alacağıdır.

Yukarıda belirtildiği üzere, bu alacak, eşler arasında B.K.`nun genel hükümlerine tabi akdi ilişkiye dayanır. Bu akdi ilişki nedeniyle, B.K.`nun 125. maddesine göre, aksine düzenleme bulunmayan hallerde, her dava (bütün alacaklar) on (10) senelik dava zamanaşımı süresine tabidir.

Söz konusu katkı payı alacağı bakımından, katkı sağlandığı ileri sürülen taşınmazın satın alındığı 2.3.2000 tarihi ile boşanma kararının kesinleştiği 30.6.2004 tarihi arasında, yani evlilik süresince, B.K.`nun 132. maddenin 1. fıkrası 3. bendine göre, zamanaşımı süresi işlemeye başlamayacaktır.

Dolayısıyla, boşanma kararının kesinleştiği 30.6.2004 tarihinden itibaren on (10) senelik zamanaşımı süresi işlemeye başlayacağına göre, eldeki davanın ise 6.11.2006 tarihinde açıldığı gözetildiğinde, katkı payına ilişkin alacak davasının yasal süresinde açıldığının kabulü gerekir.
O halde, Özel Dairenin davacının katkı payı alacağına ilişkin davasının bir (1) senelik zamanaşımı süresine tabi olduğu yönündeki bozma kararına, yerel mahkemece “davanın B.K.`nun 125. maddesinde öngörülen on (10) yıllık dava zamanaşımı süresine tabi olduğu”şeklindeki gerekçe ile direnilmesi yerindedir.

Ne var ki, Özel Dairece işin esasına yönelik temyiz itirazları bozma nedenine göre incelenmemiş olup, dosyanın temyiz itirazlarının incelenmesi için Özel Daireye gönderilmesi gerekir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, direnme uygun bulunduğundan işin esasına yönelik davalı vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 8. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, oybirliği ile karar verildi.

Y.H.G.K. 5.5.2010 E.2010/8-231 – K.2010/255

PicLensButton YHGK 5.5.2010 E.2010/8 231 – K.2010/255