Etiket arşivi: BOZMA

Yargıtay 12.H.D. 2016/5235E.,2016/11097K.,Kamu düzenine aykırılıkta aleyhe bozma yasağı dikkate alınmaz

T.C.
YARGITAY
12. Hukuk Dairesi
T Ü R K M İ L L E T İ A D I N A
Y A R G I T A Y İ L A M I
ESAS NO : 2016/5235
KARAR NO : 2016/11097
İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ : Düzce 2. Sulh Hukuk Mahkemesi
TARİHİ : 10/12/2015
NUMARASI : 2015/912-2015/1115
Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki taraflarca istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü:
1- Davalıların temyiz itirazlarının incelenmesinde;
Karar temyiz edene 07/01/2016 tarihinde tebliğ edildiği halde temyiz dilekçesi belirli süre geçirildikten sonra, 25/01/2016 tarihinde verilip kaydettirilmiştir. Süre aşımı bakımından temyiz dilekçesinin (REDDİNE),
2- İcra mahkemesinin ihalenin feshi isteminin reddine yönelik kararı yönünden; şikayetçi davacının temyiz itirazlarının incelenmesinde;
Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, temyiz olunan kararda yazılı gerekçelere göre yerinde bulunmayan temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun mahkeme kararının İİK'nun 366. ve HUMK'nun 438. maddeleri uyarınca (ONANMASINA),
3-Ancak, İİK.nun 134/2.maddesi uyarınca ihalenin feshi talebinin reddine karar verilmesi halinde mahkeme davacıyı feshi istenilen ihale bedelinin yüzde onu oranında para cezasına mahkum eder. Yasanın bu hükmü emredici nitelikte olup kamu düzenine ilişkin bulunduğundan mahkemece re’sen uygulanmalıdır. Hukuk Genel Kurulu'nun 06.10.2004 tarih ve 2004/1-433 esas sayılı kararında da benimsendiği üzere kamu düzenine aykırılıkta aleyhe bozma ilkesi nazara alınamayacağından, mahkemece işin esası incelenerek, istemi esastan reddedilen şikayetçi davacının para cezasına mahkum edilmesi gerekirken bu konuda olumlu ya da olumsuz bir karar verilmemesi isabetsizdir.
SONUÇ : Mahkeme kararının yukarıda (3) nolu bentte yazılı nedenlerle para cezasına hasren İİK'nun 366 ve HUMK’nun 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), peşin alınan harcın istek halinde iadesine, ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 14.04.2016 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu Kararları • DOLANDIRICILIK, BÜYÜ BOZMA, CİN ÇIKARMA HİLESİYLE ZİYNET EŞYALARINI ALMA

YARGITAY Ceza Genel Kurulu
ESAS: 2013/262
KARAR: 2014/37

Nitelikli dolandırıcılık suçundan sanıklar S.. T.. ve L.. T..’ın 5237 sayılı TCK’nun 158/1-a, 62, 52/2, 53 ve 63. maddeleri gereğince 2 yıl 1 ay hapis ve 5.000 Lira adli para cezası ile cezalandırılmalarına, hak yoksunluğuna ve mahsuba ilişkin, Kayseri 1. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 06.08.2008 gün ve 178-223 sayılı hükmün, sanıklar müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 15. Ceza Dairesince 03.12.2012 gün ve 17496-44583 sayı ile onanmasına karar verilmiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 19.01.2013 gün ve 8013 sayı ile;

“…Somut olayda, olay tarihinde nişanlı olup düğün hazırlıkları içinde olan müştekinin evine gelip yemek yedikleri sırada müştekiye ‘evin çeyiz odasına geçelim, senin falına bakalım, senin içinde cin var, seninle nişanlının üzerine büyü yapmışlar, bu büyüyü çözelim’ diyerek çeyiz odasına girdikten sonra müştekiye takılarını çıkarmasını ve arkasını dönmesini istedikleri müştekinin takıları çıkarıp verince bir mendile sardıkları ve müştekiye ‘bize bir bardak su getir, suyu mendilin üzerine döküp sana içireceğiz diyerek’ müştekiyi odadan uzaklaştırdıkları sonrada müştekinin yokluğundan yararlanarak 6 bilezik, 1 gerdanlık, 1 kol saati, 2 yüzük, 2 küpe ve 1 adet künyeden oluşan takılarını alarak evden uzaklaşmaları şeklinde gerçekleştiği anlaşılan eylemlerinin, zilyetliğin devredilmemiş olması nedeniyle hırsızlık suçunu oluşturacağı” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurarak, Özel Daire onama kararının kaldırılmasına ve yerel mahkeme hükmünün bozulmasına karar verilmesi talebinde bulunmuştur.

CMK’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 15. Ceza Dairesince 18.02.2013 gün ve 1232-2835 sayı ile, itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

Suçun sübutuna ilişkin bir uyuşmazlık bulunmayan olayda, Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık, suç niteliğinin belirlenmesine ilişkindir.

İncelenen dosya kapsamından;

Mağdur Nurgül’ün düğün töreninden bir gün önce olan suç tarihinde kına gecesi hazırlıklarının olduğu, komşular ve tanıdıkların kutlama için evde bulundukları sırada sanıklar S.ve L.’nın beyaz renkli Doblo marka bir araçla eve geldikleri, bohçacılık yaptıklarını ve çeyiz eşyası sattıklarını söyledikleri, mağdur Nurgül ve annesinin çeyiz eşyasına ihtiyaçlarının olmadığını söylemeleri üzerine aç olduklarını ifade ettikleri, diğer misafirleriyle de ilgilenmek durumunda olan anne H.in sofra hazırladığı ve sanıklara ikram ettiği, o sırada sanıkların mağdura "senin falına bakalım, sende ve nişanlında büyü var, büyüyü bozalım, içinize cin girmiş, cini çıkartalım" diyerek evin tenha bir odasına geçmeyi teklif etikleri, birlikte çeyiz odasına geçtikten sonra kapıyı kilitledikleri, önce anne H.den su istedikleri, anne çıktıktan sonra mağdura ziynet eşyalarını çıkarmasını ve arkasını dönmesini söyledikleri, mağdurun verdiği 22 ayar 6 adet bilezik, 22 ayar 2 adet yüzük, 2 adet küpe, kol saati, 22 ayar 1 adet künyeden ibaret toplam değeri suç tarihi itibarıyla 900 Lira olan ziynet eşyasını mendile sardıkları, ardından mağdurdan da su istedikleri, suyun yarısını mendile dökeceklerini ve kalan yarısını da mağdura içireceklerini söyledikleri, mağdurun su getirmeye gitmesinden yararlanarak ziynet eşyalarını alarak Doblo marka araçla uzaklaştıkları, mağdur ve ailesinin kolluk görevlilerine haber vererek eşgal bilgilerini bildirmesi üzerine soruşturmaya başlandığı,

Sanıkların yaklaşık dört ay sonra yine bohçacılık yaparken başka bir olay nedeniyle yakalandıkları, suç konusu olayla ilgili olabilecekleri düşünülerek mağdur, annesi ve olay günü evde bulunan komşulardan iki tanığın çağrıldığı, bu kişiler tarafından teşhis edilen sanıklar hakkında kamu davasının açıldığı,

Sanıkların aşamalarda beyaz renkli Doblo marka bir araç ile köyleri gezerek çeyiz eşyası sattıklarını kabul ettikleri, ancak eylemi gerçekleştirmediklerini ve mağdurun köyüne gitmediklerini savundukları,

Anlaşılmaktadır.

Uyuşmazlığın sağlıklı bir şekilde çözüme kavuşturulabilmesi açısından dolandırıcılık, hırsızlık ve güveni kötüye kullanma suçları üzerinde ayrıntısıyla durulmalıdır.

I- Dolandırıcılık Suçu:
5237 sayılı TCK’nun “Dolandırıcılık” başlıklı 157. maddesinde; “Hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlayan kişiye bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası verilir” şeklinde dolandırıcılık suçunun temel şekli düzenlenmiş olup, 158. maddesinde ise suçun nitelikli halleri on bent halinde sayılmıştır.
Dolandırıcılık suçunun maddi unsurunun hareket kısmı, 765 sayılı TCK’nun 503. maddesinde bir kimseyi kandırabilecek nitelikte hile ve desiseler yapma olmasına karşın, 5237 sayılı TCK’nun 157. maddesinde hileli davranışlarla bir kimseyi aldatma şeklinde ifade edilmiş olup, 765 sayılı Kanunda yer alan desise kavramına 5237 sayılı Kanunda yer verilmemiş ve hileye desiseyi de kapsayacak şekilde geniş bir anlam yüklenmiştir.

Malvarlığının yanında irade özgürlüğünün de korunduğu dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için;
1) Failin bir takım hileli davranışlarda bulunması,
2) Hileli davranışların mağduru aldatabilecek nitelikte olması,
3) Failin hileli davranışlar sonucunda mağdurun veya başkasının aleyhine, kendisi veya başkası lehine haksız bir yarar sağlaması,
Şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.

Fail kendisi veya başkasına yarar sağlamak amacıyla bilerek ve isteyerek hileli davranışlar yapmalı, bu davranışlarla bir başkasına zarar vermeli, verilen zarar ile eylem arasında uygun nedensellik bağı bulunmalı ve zarar da, nesnel ölçüler göz önünde bulundurularak belirlenecek ekonomik bir zarar olmalıdır.

Görüldüğü gibi, dolandırıcılık suçunu diğer malvarlığına karşı işlenen suç tiplerinden farklı kılan husus, aldatma temeline dayanan bir suç olmasıdır. Birden çok hukuki konusu olan bu suç işlenirken, sadece malvarlığı zarar görmemekte, mağdurun veya suçtan zarar görenin iradesi de hileli davranışlarla yanıltılmaktadır. Madde gerekçesinde de, aldatıcı nitelik taşıyan hareketlerle, kişiler arasındaki ilişkilerde var olması gereken iyiniyet ve güvenin bozulduğu, bu suretle kişinin irade serbestisinin etkilendiği ve irade özgürlüğünün ihlâl edildiği vurgulanmıştır.

5237 sayılı TCK’nun 157. maddesinde yalnızca hileli davranıştan söz edilmiş olmasına göre, her türlü hileli davranışın dolandırıcılık suçunu oluşturup oluşturmayacağının belirlenmesi gerekmektedir.

Kanun koyucu anılan maddede hilenin tanımını yapmayarak suçun maddi konusunun hareket kısmını oluşturan hileli davranışların nelerden ibaret olduğunu belirtmemiş, bilinçli olarak bu hususu öğreti ve uygulamaya bırakmıştır.

Hile, Türk Dili Kurumu sözlüğünde; “birini aldatmak, yanıltmak için yapılan düzen, dolap, oyun, desise, entrika” (Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük, s.891) şeklinde, uygulamadaki yerleşmiş kabule göre ise; “Hile nitelikli yalandır.

Yalan belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun denetleme olanağını ortadan kaldırmalıdır. Kullanılan hile ile mağdur yanılgıya düşürülmeli ve yanıltma sonucu kandırıcı davranışlarla yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır… hileli davranışın aldatacak nitelikte olması gerekir. Basit bir yalan hileli hareket olarak kabul edilemez” biçiminde tanımlanmıştır.

Öğretide de hile ile ilgili olarak; “olaylara ilişkin yalan açıklamaların ve sarf edilen sözlerin doğruluğunu kuvvetlendirecek ve böylece muhatabın inceleme eğilimini etkileyebilecek yoğunluk ve güçte olması ve bu bakımdan gerektiğinde bir takım dış hareketler ekleyerek veya böylece var olan halden ve koşullardan yararlanarak, almayacağı bir kararı bir kimseye verdirtmek suretiyle onu aldatması, bu suretle başkasının zihin, fikir ve eylemlerinde bir hata meydana getirmesidir” (Sulhi Dönmezer, Kişilere ve Mala Karşı Cürümler, Beta Yayınevi, 2004, s. 453), “hile, oyun, aldatma, düzen demektir. Objektif olarak hataya düşürücü ve başkasının tasavvuru üzerinde etki doğurucu her davranış hiledir” (Nur Centel-Hamide Zafer-Özlem Çakmut, Kişilere Karşı işlenen Suçlar, Beta Yayınevi, 2011, 2 bası, Cilt I. s. 456) biçiminde tanımlara yer verilmiştir.

Yerleşmiş uygulamalar ve öğretideki baskın görüşlere göre ortaya konulan ilkeler gözönünde bulundurulduğunda; hile, karşısındakini aldatan, hataya düşüren, düzen, dolap, oyun, entrika ve bunun gibi her türlü eylem olarak kabul edilebilir. Bu eylemler bir gösteriş biçiminde olabileceği gibi, gizli davranışlar olarak da ortaya çıkabilir. Gösterişte, fail sahip bulunmadığı imkanlara ve sıfata sahip olduğunu bildirmekte, gizli davranışta ise kendi durum veya sıfatını gizlemektedir. Ancak sadece yalan söylemek, dolandırıcılık suçunun hile unsurunun gerçekleşmesi bakımından yeterli değildir. Kanun koyucu yalanı belirli bir takım şekiller altında yapıldığı ve kamu düzenini bozacak nitelikte bulunduğu hallerde cezalandırmaktadır. Böyle olunca hukuki işlemlerde, sözleşmelerde bir kişi mücerret yalan söyleyerek diğerini aldatmış bulunuyorsa bu basit şekildeki aldatma, dolandırıcılık suçunun oluşumuna yetmeyecektir. Yapılan yalan açıklamaların dolandırıcılık suçunun hileli davranış unsurunu oluşturabilmesi için, bu açıklamaların doğruluğunu kabul ettirebilecek, böylece muhatabın inceleme eğilimini etkisiz bırakabilecek yoğunluk ve güçte olması ve gerektiğinde yalana bir takım dış hareketlerin eklenmiş bulunması gerekir.

Failin davranışlarının hileli olup olmadığının belirlenmesi noktasında öğretide şu görüşlere de yer verilmiştir: “Hangi hareketin aldatmaya elverişli olduğu somut olaya göre ve mağdurun içinde bulunduğu duruma göre belirlenmelidir. Bu konuda önceden bir kriter oluşturmak olanaklı değildir”(Veli Özer Özbek-M.Nihat Kanbur-Koray Doğan-Pınar Bacaksız-İlker Tepe, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 2012, 4 bası s.690), “Hileli davranışın anlamı birtakım sahte, suni hareketler ile gerçeğin çarpıtılması, gizlenmesi ve saklanmasıdır” (Doğan Soyaslan, Ceza Hukuku Özel Hükümler, Yetkin Yayınevi, 9 bası, 2012 s.421), “Hilenin, mağduru hataya sürükleyecek nitelikte olması yeterlidir; ortalama bir insanı hataya sürükleyecek nitelikte olması aranmaz. Bu nedenle, davranışın hile teşkil edip etmediği muhataba ve olaya göre değerlendirilmelidir” (Nur Centel, Hamide Zafer, Özlem Çakmut, Kişilere Karşı İşlenen Suçlar, Beta Yayınevi, 2011, 2 bası cilt I. s.462).

Esasen, hangi davranışların hileli olup olmadığı ve bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiği yolunda genel bir kural koymak oldukça zor olmakla birlikte, olaysal olarak değerlendirme yapılmalı, olayın özelliği, mağdurun durumu, fiille olan ilişkisi, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri ayrı ayrı nazara alınmak suretiyle sonuca ulaşılmalıdır.

II- Hırsızlık Suçu:
Konumuzla ilgisi bulunan bir diğer suç olan hırsızlık ise, 765 sayılı TCK’nun 491/ilk maddesinde; “diğerinin taşınabilir malını rızası olmaksızın faydalanmak için bulunduğu yerden alma”, 5237 sayılı TCK’nun 141/1. maddesinde; “zilyedinin rızası olmadan başkasına ait taşınır bir malı, kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla bulunduğu yerden alma” olarak tanımlanmıştır.
Görüldüğü gibi her iki kanunda da benzer şekilde tanımlanan hırsızlık suçu; başkasına ait taşınabilir bir malı sahibinin (zilyed) rızası olmaksızın faydalanmak kastı ile bulunduğu yerden almaktır.

Hırsızlık suçuyla korunan hukuki yarar zilyetlik ve buna bağlı haklardır. Bu nedenle hırsızlık suçunun mağduru malın sahibi değil, zilyetliği altında bulunan mal çalınan kişidir. Burada zilyetliğin hukuka uygun ya da aykırı tesis edilmiş olmasının bir önemi bulunmamaktadır. Bunun sonucu olarak malı çalarak zilyetliği ele geçiren kişinin elinden de malın çalınması halinde hırsızlık suçu oluşabilecektir.

III- Güveni Kötüye Kullanma Suçu:
“Güveni kötüye kullanma” suçu 5237 sayılı TCK’nun 155. maddesinde; “(1) Başkasına ait olup da, muhafaza etmek veya belirli bir şekilde kullanmak üzere zilyedliği kendisine devredilmiş olan mal üzerinde, kendisinin veya başkasının yararına olarak, zilyedliğin devri amacı dışında tasarrufta bulunan veya bu devir olgusunu inkâr eden kişi, şikayet üzerine, altı aydan iki yıla kadar hapis ve adlî para cezası ile cezalandırılır.

(2) Suçun, meslek ve sanat, ticaret veya hizmet ilişkisinin ya da hangi nedenden doğmuş olursa olsun, başkasının mallarını idare etmek yetkisinin gereği olarak tevdi ve teslim edilmiş eşya hakkında işlenmesi halinde, bir yıldan yedi yıla kadar hapis ve üçbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur” şeklinde düzenlemiş,

Maddenin gerekçesinde de; “Bu suçla mülkiyetin korunması amaçlanmaktadır. Ancak, söz konusu suçun oluşabilmesi için eşya üzerinde mülkiyet hakkına sahip olan kişi ile lehine zilyetlik tesis edilen kişi (fail) arasında bir sözleşme ilişkisi mevcuttur. Bu ilişkinin gereği olarak taraflar arasında mevcut olan güvenin korunması gerekmektedir. Bu mülahazalarla, eşya üzerinde mevcut sözleşme ilişkisiyle bağdaşmayan kasıtlı tasarruflar, cezai yaptırım altına alınmıştır… Suçun konusunu oluşturan mal üzerinde belirli bir şekilde kullanmak üzere fail lehine zilyetlik tesisi gerekir. Bu nedenle, güveni kötüye kullanma suçunun oluşabilmesi için hukuken geçerli bir sözleşme ilişkisinin varlığı gereklidir” açıklaması yapılmıştır.

Madde gerekçesinde de belirtildiği üzere kanun koyucu tarafından mülkiyetin korunması amacıyla getirilen güveni kötüye kullanma suçu, muhafaza etmek veya belirli bir şekilde kullanmak üzere zilyetliği kendisine devredilmiş olan taşınır veya taşınmaz bir mal üzerinde, kendisinin veya başkasının yararına olarak, zilyetliğin devri amacı dışında tasarrufta bulunulması veya bu devir olgusunun inkâr edilmesiyle oluşmaktadır.

TCK’nun 155. maddesinde sözü edilen zilyetlik kavramı 4721 sayılı Medeni Kanunumuzun 973. maddesinde; “Bir şey üzerinde fiilî hâkimiyeti bulunan kimse onun zilyedidir” şeklinde açıklanmış, asli ve fer’i zilyetlik ise aynı kanunun 974. maddesinde; “Zilyet, bir sınırlı aynî hak veya bir kişisel hakkın kurulmasını ya da kullanılmasını sağlamak için şeyi başkasına teslim ederse, bunların ikisi de zilyet olur. Bir şeyde malik sıfatıyla zilyet olan aslî zilyet, diğeri fer’î zilyettir” biçiminde tanımlanmıştır.

Güveni kötüye kullanma suçunda malın teslimi, belirli biçimde kullanılmak için hukuka ve yöntemine uygun, aldatılmamış özgür bir iradeye dayanılarak tesis edilmektedir. Söz konusu suçun oluşabilmesi için eşya üzerinde mülkiyet hakkına sahip olan kişi ile lehine zilyetlik tesis edilen fail arasında bir sözleşme ilişkisi mevcut olmalı ve bu hukuki ilişkinin gereği olarak taraflar arasında oluşan güvenin korunması gerekmektedir. Bu amaçla, eşya üzerinde mevcut sözleşme ilişkisiyle bağdaşmayan kasıtlı tasarruflar ve devir olgusunu inkâr kanun koyucu tarafından cezai yaptırım altına alınmıştır. Eğer mülkiyet hakkına sahip olan kişi ile lehine zilyetlik tesis edilen fail arasında hukuken geçerli bir sözleşme ilişkisi yoksa usulüne uygun bir teslim olmayacağı için güveni kötüye kullanma suçu da oluşmayacaktır. Zira, hukuksal anlamda geçerli bir sözleşmeden söz edilebilmesi için tarafların iradelerinin aldatılmamış olması gerekmektedir.

IV- Dolandırıcılık, Hırsızlık ve Güveni Kötüye Kullanma Suçlarının Farkları:
1-) Dolandırıcılık-Hırsızlık:
Gerek öğreti de gerekse yargı kararlarında bu suçlar arasındaki farklar ortaya konulmaya çalışılmıştır. Dolandırıcılık ve hırsızlık suçları arasında şu farkların bulunduğu söylenebilir:

a-) Hırsızlık suçunda eşya, sahibinin (zilyedinin) rızası olmaksızın alınmasına karşın dolandırıcılık suçunda mal, sahibinin (zilyedin) rızasıyla teslim edilmektedir. Ancak bu rıza failin hileli davranışları ile elde edilmiş olup, geçerli bir rıza değildir.
b-) Hırsızlık suçunun konusunu sadece taşınır mallar oluşturmasına karşın dolandırıcılığın konusunu taşınmaz mallar da oluşturabilir.
c-) Hırsızlık suçunda yarar sağlama amacıyla hareket edilmesi, başka bir anlatımla genel kastın yanında bu saikin de gerçekleşmesi gerekirken, dolandırıcılık suçunda böyle bir amaçla hareket edilmesine gerek bulunmamaktadır, zira kanun metninde failin suç işleme amacının ne olması gerektiği yazılmadığına göre failin fiilini bilerek ve isteyerek gerçekleştirmesi yeterlidir.

-) Dolandırıcılık-Güveni Kötüye Kullanma:

Dolandırıcılık ile güveni kötüye kullanmak suçlarının “teslim” gibi ortak noktaları varsa da bu iki suçun farkları vardır.

a-) Güveni kötüye kullanma suçunda malın teslimi belirli biçimde kullanılmak için hukuka, yöntemlere uygun, aldatılmamış özgür bir iradeye dayanılarak tesis edildiği halde, dolandırıcılık suçunda hileli davranışlar kullanılarak sakatlanmış, özgür olmayan bir iradeye dayanmaktadır.

b-) Dolandırıcılık suçunda, haksız çıkarın sağlanması dolayısıyla suç tamamlanmaktadır. Suçun oluştuğu an, çıkarın sağlandığı, zararın verildiği andır. Güveni kötüye kullanma suçunda ise, suçun oluştuğu an, kanunda öngörülen “zilyedliğin devri amacı dışında tasarrufta bulunma veya bu devir olgusunu inkâr” gibi seçimlik hareketlerin gerçekleştiği an olup, bu âna kadar gerçekleşen eylemler suç oluşturmaz.

c-) Dolandırıcılık suçunda başlangıçta oluşan bir kast bulunmaktadır. Zilyetliğin hileli davranışlar kullanılarak elde edilmesi, bu suçta malın teslimi öncesi kast bulunduğunu ortaya koymaktadır. Güveni kötüye kullanma suçunda ise, sonradan oluşan bir kast söz konusudur. Mal fer’i zilyede belli amaçlar için tevdi edildikten sonra, iade edilmesi aşamasında malın tesliminden sonra kast oluşmaktadır. Kast öğesi olaysal olarak değerlendirilmeli, fail veya faillerin durumu, mağdurla olan ilişki ve olayın özellikleri ayrı ayrı nazara alınıp sonuca varılmalıdır.

3-) Hırsızlık-Güveni Kötüye Kullanma:

Hırsızlık ile güveni kötüye kullanma suçlarının bazı ortak noktaları bulunmakla birlikte, bu iki suçun birbirinden ayrıldığı noktaları aşağıdaki şekilde belirlemek mümkündür:

a-) Hırsızlık suçunun konusu sadece taşınır bir mal iken, güveni kötüye kullanma suçunun konusunu hem taşınır hem de taşınmaz mallar oluşturabilir.

b-) Güveni kötüye kullanma suçunda malın teslimi, muhafaza edilmek veya belirli biçimde kullanılmak üzere hukuka ve yöntemine uygun, aldatılmamış özgür bir iradeye dayanılarak yapılmaktadır. Hırsızlık suçunda ise taşınır mal zilyedinin rızası olmadan alınmaktadır.

c-) Hırsızlık suçunda, zilyedinin rızası olmadan başkasına ait taşınır malın bulunduğu yerden alınmasıyla suç oluşmaktadır. Güveni kötüye kullanma suçunda ise, suçun oluştuğu an, zilyetliğin devri amacı dışında tasarrufta bulunulduğu veya bu devir olgusunun inkâr edildiği andır. Bunun sonucu olarak bu aşamaya kadar gerçekleşen eylemler suç oluşturmayacaktır.

d-) Hırsızlık suçunda failde başlangıçtan itibaren suç işleme kastı bulunmakta iken, güveni kötüye kullanma suçunda sonradan oluşan bir kast söz konusudur. Malın fer’i zilyede belli amaçlar için tevdi edilmesinden sonra kast oluşmakta ve güveni kötüye kullanma suçu işlenmektedir.

Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

Bohçacı olarak mağdurun evine gelen sanıkların, nişanlısında ve kendisinde büyü olduğunu ve içlerine cin girdiğini söyleyip çeyiz odasına geçerek büyüyü bozacaklarına ve cini çıkaracaklarına mağduru inandırıp, takılarını çıkarmasını ve arkasını dönmesini istedikleri, mağdur takıları çıkarıp verince bir mendile sardıkları ve “bize bir bardak su getir, suyu mendilin üzerine döküp sana içireceğiz diyerek” mağduru odadan uzaklaştırdıkları, sonra da yokluğundan yararlanarak takılarını alıp evden ayrılmaları şeklinde gerçekleşen olayda, sanıkların basit bir yalanı aşan, mağduru yanıltacak ve kandıracak yoğunluk ve güçteki sözleri ile planlayıp ustaca sergiledikleri hareketlerinin hileli davranış olarak kabulü gerektiğinden, hileli davranışlarla aldatma sonucunda mağdur zararına gerçekleşen eylem hırsızlık değil dolandırıcılık suçunu oluşturacaktır. Zilyetliğin geçici olarak teslimini sağlamaya yönelik bile olsa hileli davranışlar kullanılmış ve bu hileli davranışlara bağlı olarak zilyetlik devredilmişse dolandırıcılık suçu oluşabileceğinden, sanıkların eyleminin dolandırıcılık suçunu oluşturacağının kabulü gerekmektedir. Başka bir anlatımla, dolandırıcılık suçunda önemli olan husus zilyetliğin hileli davranışlar sonucu devredilmesi olup, zilyetliğin belirli bir süre için sanığa devredilmiş olması ve diğer şartların varlığı halinde dolandırıcılık suçu oluşabilecektir.

Aldatma aracı olarak kullanılan "büyüyü bozma ya da cini çıkarma" vb. hususların mağdurun algıladığı dini inanç ve duygulara yönelik olduğu, sanıkların etkisinde kalan mağdurun bu duygularının istismar edilerek irade özgürlüğünün baskı altına alınması sonucunda sanıklara altınlarını verdiği anlaşıldığından, sanıkların sabit kabul edilen eylemi dinî inanç ve duyguların istismar edilmesi suretiyle dolandırıcılık suçunu oluşturmaktadır.

Bu itibarla, sanıkların nitelikli dolandırıcılık suçundan mahkûmiyetlerine ilişkin yerel mahkeme hükmünün onanmasına dair Özel Daire kararında bir isabetsizlik bulunmadığından, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.

Çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul Üyesi K.T.; "Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ile Ceza Genel Kurulu arasındaki oluş ve subut konusunda herhangi bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Uyuşmazlık, bohçacılık yapan ve yakınanın evine gelen sanıkların, ‘falına bakalım, senin içinde cin var, seninle nişanlına büyü yapmışlar, bu büyüyü çözelim’ dedikleri, ondan takılarını çıkarıp arkasını dönmesini istedikleri, yakınanın takıları çıkarıp vermesi üzerine takıları bir mendile sardıkları, yakınana ‘bir bardak su getir suyu mendilin üzerine döküp sana içireceğiz’ diyerek onu odadan uzaklaştırdıktan sonra takıları alıp evden uzaklaşma şeklinde gerçekleşen eylemlerinin dolandırıcılık mı yoksa hırsızlık suçunu mu oluşturacağına ilişkindir.

Sanıklara yüklenen bu eylemin hangi suç tipini oluşturacağının belirlenmesi için bu suçlara ayrı ayrı değinmekte yarar bulunmaktadır.
Roma hukukunda ‘furtum’ diye adlandırılan hırsızlık suçundan türeyen bu iki suçun ayrıldıkları temel hususları belirlemek her zaman kolayca mümkün olmamakta, uygulamada ciddi duraksamalara yol açmaktadır. Bu nedenlerle iki suçun yapısını inceleyerek ortak ve ayrılan yönlerini saptamak gerekir.

Öncelikle her iki suçta da fail, haksız yöntemlerle üçüncü kişi zararına zenginleşmeyi amaçlamakta, ancak bu amaca ulaşmak için farklı yöntemlere başvurmaktadır. Hırsızlıkta çalarak, dolandırıcılıkta ise hileli hareketler kullanılarak suç işlenmektedir.

Hırsızlık suçunun maddi konusu ekonomik değer taşıyan taşınabilir bir maldır ve bu nedenle de tek maddi konulu bir suçtur. Buna karşılık dolandırıcılık suçu iki hukuki konulu suçtur. Bunlardan birisi insan iradesinin özgürlüğü, diğeri malvarlığına ilişkin varlık ve yararlardır. Yine dolandırıcılık suçu taşınır ve taşınmaz mallar dışında alacak hakkı gibi malvarlığı değerlerine karşı da işlenen bir suçtur.
Hırsızlık suçunun, failin tek yanlı etkinliğiyle gerçekleşmesine karşılık, dolandırıcılık suçu fail ve mağdurun işbirliğini gerektiren bir suçtur. Burada mağdur, hileli hareketlerle kandırılmış ve aldatılmış iradesi doğrultusunda kendi zararına, fail veya onun adına hareket ettiği kimse yararına bir işlemde bulunacaktır.

Dolandırıcılık suçunun maddi unsurunun hareket kısmı, 765 sayılı TCK’nın 503. maddesinde bir kimseye dolandırabilecek nitelikte hile ve desiseler yapmak olduğu halde, 5237 sayılı TCK’nın 157. maddesinde hileli davranışlarla bir kimseyi aldatmak olup, 765 sayılı yasada yer alan desise kavramına 5237 sayılı TCK. da yer verilmemiş, hileye desiseyi de kapsayan geniş bir anlam yüklenmiştir, ayrıca 765 sayılı TCK’nın 503. maddesinde hile ve desisenin bir kişiyi kandırabilecek nitelikte olması gerektiği madde metninde açıkça belirtildiği halde, 5237 sayılı TCK’nın 157. maddesinde yalnızca hileli davranıştan söz edilmiş, hileli davranışın kişiyi kandırabilecek nitelikte olması gerektiği belirtilmemiş, bu hususu öğreti ve uygulamaya bırakmıştır.

Bu aşamada ‘Hileli davranışlar’ kavramının incelemesinde yarar bulundurmaktadır.

Ayrıntıları Ceza Genel Kurulunun 26.06.2012 gün ve 15/420-249 sayılı kararında da açıklandığı gibi hile, maddi olmayan yollarla karşısındakini aldatan, yanılgıya düşüren, düzen, dolap, oyun, entrika vb. her türlü eylemdir. Bu eylemler bir gösteriş biçiminde olabileceği gibi gizli davranışlar olarak da ortaya çıkabilir. Gösterişte, fail sahip bulunmadığı olanaklara ve sıfata sahip olduğunu bildirmekte, gizli davranışta ise kendi durum ve sıfatını gizlemektedir. Ancak sadece yalan söylemek dolandırıcılık suçunun hile unsurunun gerçekleşmesi bakımından yeterli değildir.

Yapılan yalan açıklamaların dolandırıcılık suçunun hileli davranış unsurunu oluşturabilmesi için bu açıklamaların doğruluğunu kabul ettirebilecek, böylece muhatabın inceleme eylemini etkisiz bırakabilecek yoğunluk ve güçte olması ve gerektiğinde yalana bir takım dış hareketlerin eklenmiş bulunması gerekir.

Hırsızlıkta malvarlığını doğrudan ihlal ve mağdurun iradesine karşın "alma" gibi tek ve yalın bir davranış olmasına karşılık, dolandırıcılık suçunda, hileli hareketlerle dolaylı biçimde ihlal ve çıkar sağlama söz konusudur. Mağdurun bir rızası vardır, ancak bu rıza, hileli hareketlerle sakatlanmış (bozulmuş, fesada uğratılmış) bir rızadır. İnsan iradesini fesada uğratmanın gerçekleşmediği durumlarda dolandırıcılık suçu oluşmaz.

Hileli davranışların kandırıcılık niteliği, yöneldiği kişi veya kişilerin aldanma yeteneği diğer bir ifadeyle subjektif durumları itibariyle somut olaya göre ve mağdurun içinde bulunduğu durum da gözetilerek belirlenmelidir. Hileli hareketlerle rızai bir teslim değil, ustalıkla ve gizlice alma söz konusu eylem hırsızlıktır. Yargıtay’ın çok eski yıllardan beri bu konudaki kararları yerleşmiştir. Zilyedin malı geçici olarak teslim etmesine rağmen faili gözetim altında tutmayı sürdürmesi halinde eylem yine hırsızlık suçunu oluşturacaktır.

Bu bilgilerin ışığında somut olay değerlendirildiğinde, sanıkların olay tarihinde nişanlı olup düğün hazırlıkları içinde bulunan yakınanın evine gelip, yemek yedikleri sırada yakınana ‘evin çeyiz odasına geçelim, senin falına bakalım, senin içinde cin var, seninle nişanlının üzerine büyü yapmışlar, bu büyüyü çözelim’ diyerek çeyiz odasına girdikten sonra yakınanın takılarını çıkarmasını ve arkasını dönmesini istedikleri, yakınan takıları çıkarıp verince bir mendile sardıkları ve ona ‘bize bir bardak su getir, suyu mendilin üzerine döküp sana içireceğiz diyerek" yakınanı oradan uzaklaştırdıktan sonra onun yokluğundan yararlanarak takıları alarak evden uzaklaşmaları şeklinde gerçekleşen eylemlerinde, yakınanda mendil içine konulan takıları sanıklara verme iradesinin bulunmadığı, okunduktan sonra geri verilmek üzere geçici olarak sanıklara teslim ettiği, takıların zilyetliğinin devredilmemiş olması nedeniyle eylemin sayın çoğunluğun kabul ettiği şekilde dolandırıcılık suçunu değil, hırsızlık suçunu oluşturacağı" düşüncesiyle karşı oy kullanmıştır.

SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE,
2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 04.02.2014 günü yapılan müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.

Bilgiler: Tarih-Gönderici: admin — Cum Mar 20, 2015 1:53 pm


Danıştay İdare ve Vergi Daireleri Kararları • İDARE MAHKEME KARARIN KISMEN BOZMA KISMEN ONAMA,VEKALET ÜCRETİ

T.C
DANIŞTAY
10.DAİRE BAŞKANLIĞI
ESAS NO: 2013/8200
KARAR NO: 2014/3594
KARAR TARİHİ..29.5.2014

ÖZET:İdare Mahkemesi kararının kısmen onanıp kısmen bozulması durumunda Mahkemece bozma kararı üzerine bozulan kısım hakkında verilen kararda hükmedilecek vekalet ücretinin ilk karar tarihindeki avukatlık asgari ücret tarifesi uyarınca hesaplanması gerektiği hk.

Temyiz Eden (Davalı) : ……….. Bakanlığı – ANKARA

Karşı Taraf (Davacılar) : …..
Vekili : …..

İstemin_Özeti _ : Elazığ 1. İdare Mahkemesince verilen 28/06/2013 tarih ve E:2010/480, K:2013/510 sayılı kararın temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.

Savunmanın Özeti :Temyiz isteminin reddi gerektiği savunulmaktadır.

Danıştay Tetkik Hakimi :…..
Düşüncesi :Mahkeme kararının davanın kısmen kabulüne ilişkin kısmının onanması; vekalet ücretine ilişkin kısmının bozulması gerektiği düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Hüküm veren Danıştay Onuncu Dairesince gereği görüşüldü:

Dava, Elazığ Emniyet Müdürlüğü Özel Harekat Şube Müdürlüğü’nde polis memuru olarak görev yapan davacılar murisi ………ın hizbullah terör örgütü mensuplarının silahlı saldırısı sonucu hayatını kaybetmesi nedeniyle uğranıldığı ileri sürülen zarara karşılık toplam 115.000,00 TL maddi, 14.000,00 TL manevi zararın yasal faiziyle birlikte tazmini istemiyle açılmıştır.

Elazığ İdare Mahkemesince; davacıların, polis memuru olarak görevli olduğu sırada teröristler ile yapılan çatışma sonucu hayatını kaybeden murislerinin ölümü nedeniyle uğradıkları zararın sosyal risk ilkesi uyarınca karşılanmasının zorunlu olduğu, destekten yoksun kalma sonucu uğranılan maddi zarar miktarının tespiti amacıyla yaptırılan bilirkişi incelemesinin hükme esas alınabilecek nitelikte görüldüğü, söz konusu rapora davalı idare ve davacılar vekili tarafından yapılan itirazların raporu kusurlandırıcı nitelikte görülmediği, bu nedenle istemle bağlı kalınarak ölenin eşi ……. için 50.000,00 TL, kızı ………için 9.399,41 TL maddi tazminatın davalı idarece davacılara ödenmesi gerektiği gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile toplam 59.399,41 TL maddi, 14.000,00 TL manevi tazminatın davalı idareye başvuru tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte davacılara ödenmesi, fazlaya ilişkin maddi tazminat isteminin reddi yolunda verilen karar, davacılar tarafından Mahkeme kararının ölenin eşi için hükmedilen 50.00,00 TL maddi tazminat isteminin kabulü dışındaki maddi tazminata ilişkin kısım yönünden, davalı idare tarafından ise maddi ve manevi tazminatın kabulüne ilişkin kısımları yönünden temyiz edilmiş; Dairemizce verilen 21.4.2008 tarih ve E:2005/3931, K:2008/2413 sayılı karar ile, anılan Mahkeme Kararının ölenin eşi için 50.000,00 TL maddi tazminat ile 14.00,00 TL manevi tazminatın davacılara ödenmesine ilişkin kısmının onanmış; davacılardan ……ve ……..’ın maddi tazminat istemlerinin reddine ilişkin bölümü ile ……….’ın maddi tazminat isteminin kısmen kabulüne, kısmen reddine ilişkin bölümünün, anılan davacıların maddi zararları yeniden hesaplanmak üzere bozulmuştur.

Dairemizce verilen karar sonrası, Elazığ 1. İdare Mahkemesince, bozulan kısım hakkında yeniden inceleme yapılarak, davanın kısmen kabulüyle davacılardan ………için 3.073,47 TL, …….için 4.408,00 TL ve ……için ise 16.498,52 TL maddi tazminatın davacılara ödenmesine, fazlaya ilişkin tazminat isteminin reddine karar verilmiş; davacılar lehine bozma kararı üzerine Mahkemece ikinci kararın verildiği tarih itibariyle yürürlükte olan 2013 yılı avukatlık asgari ücret tarifesi uyarınca hesaplanan vekalet ücretine hükmedilmiştir.

Davalı idare tarafından, anılan kararın davanın kabulüne ilişkin kısmı ile vekalet ücretine ilişkin kısmının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir

Mahkeme kararının davanın kısmen kabulüne ilişkin kısmının incelenmesi:

Kamu hizmetinin görülmesi sırasında kişilerin uğradıkları özel ve olağandışı zararların idarece tazmini; Anayasa’nın 125 inci maddesi gereği ve Türkiye Cumhuriyetinin "Sosyal hukuk devleti" niteliğinin doğal bir sonucudur.

Kural olarak idare, yürüttüğü hizmetin doğrudan sonucu olan nedensellik bağı kurulabilen zararları tazminle yükümlüdür. İdarenin hukuki sorumluluğu sadece kusur esasına, hizmet kusuru teorisine dayanmamakta, idare kusur koşulu aranmadan da sorumlu sayılabilmektedir. Hatta kollektif sorumluluk anlayışına dayalı sosyal risk ilkesi gereğince zararı doğuran olayın tüm toplumla ilgilendirelebildiği, toplumsal bir riskin gerçekleştiği hallerde olayın idarenin hizmet alanıyla ilgili olması yeterli sayılarak doğrudan nedensellik bağı kurulamayan durumlarda da tazminata hükmedilebilmektedir.

Olayda, davacıların murisinin Elazığ Emniyet Müdürlüğü kadrosunda polis memuru olarak görevli olduğu sırada 5.7.2002 tarihinde teröristler tarafından yapılan silahlı saldırı sonucu vefat ettiği anlaşılmaktadır.

Yukarıda belirtildiği üzere, sosyal risk ilkesi uyarınca idarenin sorumlu tutulabilmesi için; zararı doğuran olay ile idare arasında nedensellik bağının kurulmaması gerekmektedir. Davacıların murisinin kamu görevlisi olması ve kamu görevini yürütürken vefat ettiği açık olup; davalı idarenin yürüttüğü kamu hizmetinin doğrudan sonucu olan, nedensellik bağı kurulabilen özel ve olağandışı zararı kusursuz sorumluluk ilkesine göre tazmini gerekmektedir.

Bu durumda tazminat isteminin kısmen kabulü yolunda verilen kararda sonucu itibarıyle isabetsizlik bulunmamaktadır.

Mahkeme kararının vekalet ücretine ilişkin kısmının incelenmesi:

Bakılan davada, Mahkemenin 23.12.2004 tarihli kararı ile davacılar lehine hükmedilen tazminat tutarının 73.399,41 TL’lik kısmı temyiz incelemesi sonucunda kesinleşmiştir. İdare Mahkemesince, Mahkemece verilen ilk kararın kısmen bozulması üzerine, bozulan kısım hakkında yeniden inceleme yapılarak, 28.6.2013 tarihinde verilen karar ile 23.979,99 TL tazminatın davacılara ödenmesine karar verilmiş; her iki kararda hükmedilen toplam tazminat miktarı üzerinden 2013 yılı avukatlık asgari ücret tarifesi uyarınca hesaplanan vekalet ücretinin davacılara ödenmesine hükmedilmiştir.

Davalı İdare, anılan kararın vekalet ücretine ilişkin kısmını, davacılar lehine hükmedilen vekalet ücretinin ilk kararının verildiği 23.12.2004 yılında yürürlükte olan 2004 yılı avukatlık asgari ücret tarifesi uyarınca hesaplanması gerektiği iddiasıyla temyiz etmektedir.

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 31.maddesinde, bu Kanunda hüküm bulunmayan hususlarda; hakimin davaya bakmaktan memnuiyeti ve reddi, ehliyet, üçüncü şahısların davaya katılması, davanın ihbarı, tarafların vekilleri, feragat ve kabul, teminat, mukabil dava, bilirkişi, keşif, delillerin tespiti, yargılama giderleri, adli yardım hallerinde ve duruşma sırasında tarafların mahkemenin sukünunu ve inzibatını bozacak hareketlerine karşı yapılacak işlemler ile elektronik işlemlerde Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu hükümlerinin uygulanacağı kurala bağlanmış; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun ‘Yargılama Giderleri’ başlıklı 323.maddesinde; vekille takip edilen davalarda kanun gereğince takdir olunacak vekâlet ücreti yargılama giderleri arasında sayılmıştır.

1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun ‘Avukatlık Ücreti’ madde başlıklı 164. maddesinde de, avukatlık ücretinin, avukatın hukuki yardımının karşılığı olan meblağı veya değeri ifade ettiği, 168. maddesinin son fıkrasında ise, avukatlık ücretinin takdirinde, hukuki yardımın tamamlandığı veya dava sonunda hüküm verildiği tarihte yürürlükte olan tarifenin esas alınacağı kurala bağlanmıştır.

Uyuşmazlıkta, öncelikle hükmün verildiği tarihin ortaya konulması gerekmektedir. İdare Mahkemesince verilen 23.12.2004 tarih ve E:2004/486, K:2008/2413 sayılı karar, dairemizce yapılan temyiz incelemesi sonucu kısmen onanmış, kısmen bozulmuştur. Anılan İdare Mahkemesi kararı temyiz aşamasında tamamen bozulmadığından, Mahkemece bozma kararı üzerine bozulan kısım hakkında verilen karar yeni bir karar olmayıp, Mahkemece verilen ilk kararın tamamlayıcısı niteliğinde olduğundan, uyuşmazlıkta hükmün verildiği tarih ilk kararın verildiği 23.12.2004 tarihidir.

Bu durumda, davacı lehine hükmedilecek vekalet ücretinin 2004 yılı avukatlık asgari ücret tarifesi uyarınca hesaplanması gerekirken 2013 yılı avukatlık asgari ücret tarifesi uyarınca hesaplanmasında hukuki isabet bulunmamaktadır.

Açıklanan nedenlerle, temyiz isteminin kısmen reddi ile Elazığ 1. İdare Mahkemesi’nin 28.6.2013 tarih ve E:2010/480, K:2013/510 sayılı kararının davanın kısmen kabulüne ilişkin kısmının yukarıda belirtilen gerekçeyle ONANMASINA oybirliğiyle; temyiz isteminin kısmen kabulü ile anılan kararın vekalet ücretine ilişkin kısmının BOZULMASINA oyçokluğuyla, dosyanın bozulan kısım hakkında yeniden bir karar verilmek üzere anılan Mahkemeye gönderilmesine, 29.5.2014 tarihinde karar verildi.

Bilgiler: Tarih-Gönderici: hukukçu — Çrş Mar 11, 2015 8:54 pm


Basından Hukuk Haberleri • Yargıtay’dan, ‘Kılıçdaroğlu’na tazminat’ kararına bozma

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu başbakan olduğu dönemde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın elini öperken gösteren montajlı fotoğrafın yayımlanmasından dolayı yerel gazete sahibi ile fotoğrafta imzası olan kişinin Kılıçdaroğlu’na üçer bin lira manevi tazminat ödemesine ilişkin karar, Yargıtay tarafından "ifade özgürlüğü" gözetilerek bozuldu.

Kılıçdaroğlu’nun avukatı Şenal Sarıhan tarafından İstanbul 7. Asliye Hukuk Mahkemesi’ne sunulan dava dilekçesinde, İstanbul Kağıthane’de aylık olarak yayımlanan yerel Yön gazetesinin Ağustos 2011 tarihli sayısının birinci sayfasında, davalılardan Aysel Oturak’ın imzasıyla yer alan montajlı fotoğrafta, Kılıçdaroğlu’nun Erdoğan’ın elini öperken gösterildiği ve Kılıçdaroğlu’nun kişilik haklarının ağır saldırıya uğradığı öne sürüldü.

Yayında eleştiri sınırlarının aşıldığı kaydedilen dilekçede, Oturak’ın yanı sıra Yön Gazetesi İmtiyaz Sahibi Osman Şahin’den alınacak beşer bin liradan toplam 10 bin liralık manevi tazminatın, yasal faiziyle davacı Kılıçdaroğlu’na verilmesi talep edildi.
Davalıların avukatı Mehmet Kılıç ise davanın reddini istedi.

– "Kene karikatürü dahi eleştiri olarak değerlendirildi"

Davayı 21 Haziran 2012’de karara bağlayan mahkeme, 3 bin liralık manevi tazminatın, Yön gazetesinin fotoğrafı yayınladığı 24 Ağustos 2011’den itibaren işletilecek yasal faiziyle davalılar Şahin ve Oturak’tan tahsil edilerek, Kılıçdaroğlu’na ödenmesine hükmetti.
Davalıların avukatı Kılıç, bu kararı temyiz etti. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’ne sunulan dilekçede, basın özgürlüğü üstün tutulup davanın reddine karar verilmesi gerekirken kısmen kabul kararı verildiği kaydedilerek, Yargıtay ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin aksi yöndeki kararları örnek gösterildi.

Kararın bozulması talep edilen dilekçede, "Leman dergisinde 6 Temmuz 2006’da, Recep Tayyip Erdoğan’ın, bir vatandaşın sırtına kırım kongo hastalığına neden olan bir kenenin bindirildiği şekliyle resmedildiği Mehmet Çağçağ’ın karikatürü dahi kişilik haklarına saldırı değil, eleştiri hakkı kapsamında değerlendirilerek tazminata hükmedilmemiştir" denildi.

– "Siyasi olaylar fotomontaj fotoğrafla eleştirildi"

Temyiz talebini değerlendiren Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, "Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğunun kabul edildiği durumlarda, basın yoluyla yapılan bir yayındaki olay hukuka aykırılık oluşturmayabilir" ifadesini kullanarak, kişilik haklarına saldırıda bulunulmamasının da yasal ve hukuki zorunluluk olduğunu vurguladı.

Bu tür davalarda temel ölçütün kamu yararı olduğu ve basının haberi verirken özle biçim arasındaki dengeyi koruması gerektiği aktarılan kararda, dava konusu yayının 12 Haziran 2011’de yapılan genel seçimler sonrasında ortaya çıkan siyasi kriz ile (tutuklu milletvekilleri) ilgili olduğu ve meclis açılışında tutuklu vekillerin tahliye olmamasına rağmen davacı CHP’den milletvekili seçilenlerin yemin ettiğinin anlaşıldığı kaydedildi.

Davaya konu resimde bu siyasi gelişmelerin fotomontaj yoluyla oluşturulan bir fotoğraf ile eleştirildiği belirtilen kararda, şu ifadeler yer buldu:

"Bu gelişmelerin bir dini bayram zamanına denk gelmesi nedeniyle el öpme şeklindeki gelenek ile de ilişkilendirildiği görülmektedir. Resmin basın ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiği, davacının ana muhalefet partisinin genel başkanı olup siyasi kişiliğinin bulunduğu, ağır siyasi eleştirilere katlanması gerektiği, yayının güncel siyasi durumun ağır eleştirisinden ibaret olup, bu hali ile hukuka uygunluk unsurlarını taşıdığı anlaşılmakla davacı Kemal Kılıçdaroğlu’nun isteminin tümden reddine karar verilmesi gerekirken, yanılgı gerekçe ile davanın kısmen kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiş ve bu nedenle hükmün bozulması gerekmiştir."

Yargıtay’ın bozma ilamının ardından İstanbul 7. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde önceki gün yapılan üçüncü duruşmada, usul ve yasaya uygun bulunan 31 Ekim 2013 tarihli bozma ilamına uyulmasına karar verildi.

Davalıların avukatı Kılıç’ın, bozma ilamı doğrultusunda davanın tümden reddini istediği duruşma, ertelendi.

timeturk.com

Bilgiler: Tarih-Gönderici: admin — Prş Şub 26, 2015 10:04 pm


Borçlar Hukuku • Ortaklığın giderilmesi, satıştan sonra usulsüz tebligat nedeniyle bozma…

2000 yılında açmış olduğumuz ortaklığın giderilmesi davasında ortaklardan birisi kendisine tebligat yapılmadığı gerekçesiyle 2012 yılında mahkeme kararını temyiz etti.bu arada ortaklığın giderilmesi sonucu ihaleler yapılıp satışlar sona ermiştir.yargıtay tebligatın usulsü olduğu gerekçesiyle kararı bozdu.ortak aynı zamanda ihalenin feshi davasıda açtı.yeel mahkeme ihalenin feshi davası hakkında hakdüşürücü zaman geçtiği için talebi reddetti.ortaklığın giderilmesi davasında ise karar verilmesine yer olmadığına 2014 yılında karar verdi.İlgili ortak kararı yine temyiz etti.yargıtay yine bozma kararı verdi.tebligatın usulsüz yapıldığı gerekçesiyle..

Şimdi ortaklığın giderilmesi kararı ile bütün taşınmazlar satılıp üçüncü kişilere geçtiğine göre bu davanın sonucu ne olur. dava zamanaşımının dolmasına 8 ay kala bu dava açılmıştır.davayı acan ortağın bir taşınmazda hissesi vardır.fakat davaya konu olan 10 parsel daha vardır.
Teşekkürler.

Bilgiler: Tarih-Gönderici: FILIZ — Pzt Şub 23, 2015 8:43 am


3,5 saat içinde aynı içerikteki 4 sms mesajı kişinin huzur ve sükununu bozma suçudur

Yartgıtay, yerel mahkemenin kararını bozarak 3,5 saat içinde aynı konuda 4 telefon mesajı atılmasını suç saydı

 

 

  • Yargıtay , 3,5 saat içinde aynı konuda 4 telefon mesajı atılmasını sakıncalı buldu.
  • Ard arda gelen mesajların kişinin ruhsal sükûn içinde yaşama hakkını ihlal ettiği açıklandı.
  • Bu durumun e-postalar için de geçerli olabileceği ifade edildi. 
Art arda gelen veya istenmeyen kısa mesajlar (SMS ), kullanıcıyı çileden çıkartabiliyor. İşte Yargıtay, kişinin rahatsız olduğu ‘mesaj yağmuruyla’ ilgili çok tartışılacak bir karara imza attı. 3,5 saat içinde aynı konuda 4 telefon mesajı atılmasını suç saydı. Yerel mahkeme nin beraat hükmünü bozan Yargıtay, “Aynı içerikteki 4 mesaj, davacının ruhsal sükûn içinde yaşama hakkını ihlal etmiştir. Sanığa mahkûmiyet verilmelidir.” dedi.
Cep telefonu kullanımıyla ilgili emsal teşkil edecek dava Kocaeli ’nde açıldı. S.A. adlı vatandaş, kendisine 3,5 saat içerisinde aynı içerikte 4 defa mesaj atan kişi hakkında şikâyetçi oldu. Körfez 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı. Mahkeme, 7 Eylül 2009’da kararını verdi ve sanığın beraatine hükmetti. Davacı taraf ise dosyayı Yargıtay 4. Ceza Dairesi’ne gönderdi. Sanığın aynı anlamdaki mesajını gün içerisinde art arda göndermesini yasaya aykırı bulan Yargıtay, yerel mahkemenin beraat kararını bozdu. Daire kararında şöyle dedi:“Hayatın akışına göre bir konudaki meramın bir veya iki kez mesaj gönderilmekle belirtileceği yerde, aynı anlamdaki mesajların gereksiz ve rahatsız edici biçimde 3,5 saat içinde 4 kez katılana gönderilmesi suçtur. Bu biçimdeki eylem, Türk Ceza Kanunu’nun 123’üncü maddesindeki gerekçede belirtilmiştir. Sanık hakkında ‘ruhsal sükûn içinde yaşama hakkını’ ihlal ettiği gözetilmeden, yasal olmayan gerekçeyle beraat kararı verilmesi yasaya aykırıdır. Davacı S.A.’nın vekilinin temyiz nedenleri yerinde görülmüştür. Dolayısıyla hükmün bozulmasına, yargılamanın bozma aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın yerel mahkemeye gönderilmesine karar verilmiştir.”
E-POSTA İÇİN DE GEÇERLİ OLABİLİR 
Zaman Gazetesi’nin haberine göre, Yargıtay’ın kararını değerlendiren Bursa Barosu avukatlarından İbrahim Halil Özçaycı , elektronik postalar (e-mail) konusunda mesajın içeriğinin ve hâkimin kanaatinin belirleyici unsur olduğunu kaydetti: “Cep telefonu sürekli insanın yanında. Her gelen mesaj, sinyal sesiyle rahatsız edici olabilir. Ama akıllı telefonlar dışında e-mailde aynı durum söz konusu değil. İstemezsen açmazsın. Yine de bu konuda mesajın içeriği ve hâkimin yorumu önemli. İster mesaj isterse e-mail olsun, tehdit, hakaret veya taciz içeriyorsa suçtur.”

YARGITAY 3. Ceza Dairesi 2011/12858 E., 2011/18661 K. -HAGB KARARI KANUN YARARINA BOZMA KONUSU YAPILAMAZ

YARGITAY 3. Ceza Dairesi 2011/12858 E., 2011/18661 K.

"İçtihat Metni"

 

Kasten yaralama suçundan sanık S… K…'ın,5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 86/2,86/3-a,62,52/2. maddeleri uyarınca 3000 Türk lirası adli para cezası ile cezalandırılmasına,5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 231/6.maddesi gereğince hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair Eşme Sulh Ceza Mahkemesinin 17.03.2011 tarihli ve 2010/207 esas, 2011/97 sayılı kararına yönelik itirazın reddine ilişkin Eşme Asliye Ceza Mahkemesinin 06.04.2011 tarihli ve 2011/29 değişik iş sayılı kararına karşı, Adalet Bakanlığının 20.06.2011 tarih ve 2011/8122-34984 sayılı yazısıyla kanun yararına bozma isteminde bulunulduğundan bu işe ait dava dosyası, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 09.08.2011 tarih ve 2011/240760 sayılı tebliğnamesiyle Dairemize gönderilmekle incelendi.

 

Mezkur ihbarnamede;

 

Sanığın evvelce işlemiş olduğu bir başka suçundan dolayı yapılan yargılama sonucunda Eşme Sulh Ceza Mahkemesinin 22.10.2009 tarihinde kesinleşen,17.09.2009 tarihli ve 2006/204 esas,2009/116 sayılı kararı ile verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararından sonra,16.04.2010 tarihinde kanun yararına bozmaya konu bu suçunu işlemiş olması karşısında,5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 6.maddesinin (a) bendinde aranan , "Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkum olmamış bulunması"şartının gerçekleşmemiş olduğu,aksi halde hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiği her durumda kişinin yeni bir suç işlemesi halinde,verilecek hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebileceği,bu durumun cezaların caydırıcılığı bir yana,teşvik edici bir unsur haline geleceği gözetilmeden,itirazın kabulü yerine,yazılı şekilde reddine karar verilmesinde isabet görülmediğinden bahisle 5271 sayılı CMK' nun 309. maddesi uyarınca anılan kararın bozulması lüzumunun ihbar olunduğu anlaşıldı.

 

Gereği görüşülüp düşünüldü;

 

Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 2009/3-64 esas,2009/83 sayılı kararında; "5271 sayılı CYY'nın 260 ila 323. maddelerinde yasa yollarına ilişkin hükümlere yer verilmiştir.

 

260 ila 266. maddelerinde, yasa yollarına ilişkin genel hükümlere yer verilmiş olup bu hükümler aksine bir düzenleme bulunmadığı taktirde tüm yasayolları için uygulanabilir niteliktedir.

 

5271 sayılı CYY'da teorik ayrıma uygun olarak yasayolları, olağan ve olağan üstü yasayolları olmak üzere ikiye ayrılmış, 267 ila 307. maddelerinde olağan yasayolları olan itiraz, istinaf ve temyize ilişkin hükümlere, 308 ila 323. maddelerinde ise olağan üstü yasayolları olan, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı itirazı, yasa yararına bozma ve yargılamanın yenilenmesine ilişkin hükümlere yer verilmiştir.

 

5271 sayılı CYY'sı ile olağan yasayolları, 1412 sayılı CYUY'nın hükümlerinden farklı olarak itiraz, istinaf ve temyiz olarak düzenlenmiş, 5235 sayılı Yasa ile de istinaf incelemesini yapacak olan bölge adliye mahkemelerinin yasanın yürürlüğe girdiği tarihten itibaren iki yıl içinde kurulması öngörülmüştür.

 

5271 sayılı CYY, 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe girmiş, yine aynı şekilde 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5320 sayılı Yasanın 18/a maddesiyle 1412 sayılı CYUY tüm ek ve değişiklikleriyle yürürlükten kaldırılmıştır. 5235 sayılı Yasa ile kurulması öngörülen Bölge Adliye Mahkemelerinin kurulup henüz faaliyete geçmemesi nedeniyle 5271 sayılı Yasanın istinafa ilişkin hükümleri ile temyize ilişkin hükümleri yürürlüğe girmiş olmasına karşın uygulama olanağına kavuşmamış, 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi ile "Bölge adliye mahkemelerinin, göreve başlama tarihinden önce aleyhine temyiz yoluna başvurulmuş olan kararlar hakkında, kesinleşinceye kadar Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 322 nci maddesinin dördüncü, beşinci ve altıncı fıkraları hariç olmak üzere, 305 ilâ 326 ncı maddeleri" nin uygulanacağı hüküm altına alınmış, bu şekilde 1412 sayılı CYUY'nın 322. maddesinde yer alan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazı ve karar düzeltmeye ilişkin hükümleri hariç olmak üzere temyize ilişkin tüm hükümlerinin uygulanması sağlanmış, 5271 sayılı CYY'nın 308. maddesinde Yargıtay C.Başsavcılığı itirazına, 1412 sayılı CYUY hükümlerine göre daha geniş bir şekilde yer verilmesi ve yeni sistemde karar düzeltme yasa yolunun öngörülmemesi nedeniyle 1412 sayılı CYUY'nın 322. maddesinin dört, beş ve altıncı fıkralarının yürürlükte kalmalarına gerek görülmemiştir.

 

Bu genel açıklamalar ışığında itiraz ve temyize ilişkin hükümler incelendiğinde;

 

5271 sayılı CYY'nın 267 ila 271. maddelerinde itiraza ilişkin hükümlere yer verilmiş olup, itiraz kural olarak hakimlik kararlarına, yasada açıkça belirtilmiş olmak koşulu ile de mahkeme kararlarına karşı başvurulan olağan bir yasayoludur.

 

Nitekim yasada da itiraz yasayoluna tabi olan mahkeme kararları ilgili hükümlerinde açıkça belirtilmiş, Yasanın 268. maddesinde itiraz usulü ile itiraz mercilerine ilişkin hususlara, 271. maddede itiraz mercilerinin inceleme yöntemi ile merciince verilecek kararlara yer verilmiş, buna karşın itiraz merciince yapılacak denetimin kapsamına ilişkin açık bir hükme yer verilmemiştir.

 

Ancak öğretide; itiraz incelemesinin kararın hem maddi, hem de hukuki yönden ele alınmasını ve bunun hukuka uygunluğunun denetlenmesini gerektirdiği, itiraz yasayolunda bir karara temel teşkil eden deliller ve maddi olgular ile bunu doğuran hukuki durumun birlikte değerlendirileceği, itirazda temyizden farklı olarak gerekiyorsa, Esas No

 

: 2011/12858 hukuki sorun yanında maddi sorununda ele alınacağı ittifakla kabul edilmiştir. (Erdener Yurtcan; Ceza Yargılaması Hukuku 12. Bası, 479-481-Kunter-Yenisey-Nuhoğlu; Ceza Muhahekemesi Hukuku,16. Bası sh. 1401 – Veli Özer Özbek; Yeni CMK'nın Anlamı, sh. 1065 – Öztürk-Erdem, Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku 10. Bası, sh. 708)

 

5320 sayılı Yasanın 8. maddesi uyarınca halen uygulanma zorunluluğu bulunan 1412 sayılı Yasanın 305. maddesi uyarınca ceza mahkemesince verilen hükümler temyiz yasayoluna tabidir.

 

Hükümler ise, 5271 sayılı Yasanın 223. maddesinde;

 

a) Beraat,

 

b) Ceza verilmesine yer olmadığı,

 

c) Mahkûmiyet,

 

d) Güvenlik tedbirine hükmedilmesi,

 

e) Davanın reddi,

 

f) Davanın düşmesi,

 

g) Adlî yargı dışındaki bir yargı merciine yönelik görevsizlik kararı,

 

Şeklinde belirtilmiştir.

 

1412 sayılı Yasanın 305. maddesi uyarınca yukarıda sayılan hükümlerden birinin verildiği ahvalde, kesin nitelikteki hükümler istisna olmak üzere bu kararlara başvurulabilecek olağan yasayolu temyizdir.

 

1412 sayılı CYUY'nın 320. maddesinde "Yargıtay, temyiz dilekçesi ile layihasında irad olunan hususlar ile temyiz talebi usule ait noksanlardan dolayı olmuş ise temyiz dilekçesinde bu cihete dair beyan edilecek vakıalar hakkında tetkikler yapabileceği gibi hükme tesiri olacak derecede kanuna muhalefet edilmiş olduğunu görürse talepte mevcut olmasa dahi bu hususu tetkik eder";

 

321. maddesinde ise, "Yargıtay, aleyhine itiraz olunan hükmü hangi cihetten kanuna muhalif görmüşse o cihetten bozar.

 

Hükmün bozulmasına sebep olan kanuna muhalefet keyfiyeti, bu hükme esas olarak tespit edilen vakıalarda olmuş ise bu muameleler dahi aynı zamanda bozulur." hükümleri yer almaktadır.

 

Bu maddelere göre, Yargıtay temyiz nedenleriyle bağlı olmaksızın, temyiz dilekçesinde ileri sürülsün veya sürülmesin son karara etkili olan tüm yasaya aykırılıkları kendiliğinden inceleyip hükmü bozabilir. Yargıtay'ca yapılacak denetimde mevcut kanıtların Yerel Mahkemece yanlış değerlendirildiği ve bu nedenle somut olaya ilişkin hukuki nitelemenin yanlış yapıldığı sonucuna varılırsa, karar esastan bozulmakla birlikte uygulanması gereken hukuki kurallar da gösterilecektir. Lehe temyiz davasında ise suç niteliğinin belirlenmesinde yanılgıya düşüldüğü belirlenirse, cezanın türü ve miktarı yönünden kazanılmış hak saklı tutulmak suretiyle yasaya aykırı olan hükmün bozulmasına karar verilecek, suç niteliği dışındaki sair hallerde ise eleştiri ile yetinmek suretiyle aleyhe temyiz bulunmadığını vurgulamak suretiyle hüküm onanacaktır.

 

Olağan yasayolları olan itiraz ve temyize ilişkin hükümlerden sonra, uyuşmazlığın çözümü için olağanüstü bir yasayolu olan yasa yararına bozma kurumunun uygulanma koşulları ile sonuçlarının da belirlenmesinde zorunluluk bulunmaktadır.

 

Öğretide "olağanüstü temyiz" denilen 23.03.2005 gün ve 5320 sayılı Ceza Muhakemeleri Yasasının Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Yasa'nın 18. maddesi ile yürürlükten kaldırılan 1412 sayılı CYUY'nda "yazılı emir" olarak adlandırılan bu olağanüstü yasayolu, 5271 sayılı CYY'nın 309 ve 310. maddelerinde ise "kanun yararına bozma" olarak yeniden düzenlenmiştir.

 

5271 sayılı Yasanın 309. maddesi uyarınca hâkim veya mahkemece verilip istinaf veya temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşen karar veya hükümlerde, maddî hukuka veya yargılama hukukuna ilişkin hukuka aykırılık bulunduğunu öğrenen Adalet Bakanlığı, o karar veya hükmün Yargıtay'ca bozulması istemini, yasal nedenlerini açıklayarak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına yazılı olarak bildirecektir. Bunun üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı da hükmün veya kararın bozulması istemini içeren yazısına bu nedenleri aynen yazarak Yargıtay ceza dairesine verecek, ileri sürülen nedenlerin Yargıtay'ca yerinde görülmesi halinde karar veya hüküm yasa yararına bozulacak, yerinde görülmezse istem reddedilecektir.

 

Böylece ülke sathında uygulama birliğine ulaşılacak, hakim ve mahkemelerce verilen cezaya ilişkin karar veya hükümlerdeki hukuka aykırılıkların, toplum ve birey açısından hukuk yararına giderilmesi sağlanacaktır.

 

Bozma sonrası yapılacak işlemler ve bu işlemleri gerçekleştirecek merciler ile bozma kararının etkileri ise, bozulan hüküm veya kararın türü ve bozma nedenlerine göre ayrım yapılarak maddenin 4. fıkrasında ayrıntılı olarak düzenlenmiştir.

 

Bozma nedenleri;

 

5271 sayılı Yasanın 223 üncü maddesinde tanımlanan ve davanın esasını çözmeyen bir karara ilişkin ise, 309. maddenin 4. fıkrasının (a) bendi uyarınca; kararı veren hâkim veya mahkemece gerekli inceleme ve araştırma sonucunda yeniden karar verilecektir. Bu halde yargılamanın tekrarlanması yasağına ilişkin kurallar uygulanamayacağı gibi, davanın esasını çözen bir karar bulunmadığı için, verilecek hüküm veya kararda lehe ve aleyhe sonuçtan da söz edilemeyecektir.

 

Mahkûmiyete ilişkin hükmün, davanın esasını çözmeyen yönüne veya savunma hakkını kaldırma veya kısıtlama sonucunu doğuran usul işlemlerine ilişkin olması halinde ise, anılan fıkranın (b) bendi uyarınca kararı veren hâkim veya mahkemece yeniden yapılacak yargılama sonucuna göre gereken hüküm verilecek, ancak bu halde verilen hüküm, önceki hükümle belirlenmiş olan cezadan daha ağır olamayacaktır.

 

Davanın esasını çözen mahkûmiyet dışındaki diğer hükümlerin bozulmasında ise, (c) bendi uyarınca aleyhte sonuç doğurucu herhangi bir işlem yapılamayacağı gibi,"tekriri muhakeme" yasağı nedeniyle kanun yararına bozma kapsamında yeniden yargılama da gerekmeyecektir.

 

4'üncü fıkranın (d) bendi gereğince bozma nedeninin hükümlünün cezasının kaldırılmasını gerektirmesi halinde, cezanın kaldırılmasına, daha hafif bir cezanın verilmesini gerektirmesi halinde ise bu hafif cezaya Yargıtay ceza dairesince doğrudan hükmedilecektir. Bu halde de yargılamanın tekrarlanması yasağı bulunduğundan, Yargıtay ceza dairesince hükmün bozulması ile yetinilmeyip gereken kararın doğrudan ilgili daire tarafından verilmesi gerekmektedir.

 

Yasa yollarına ilişkin bu açıklamalar ışığında, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumunun hukuki niteliği ve bu kararın yapısı değerlendirildiğinde;

 

Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumu hukukumuzda ilk kez 15.07.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5395 sayılı Çocuk Koruma Yasasının 23. maddesi ile çocuklar hakkında, 19.12.2006 tarihinde yürürlüğe giren 5560 sayılı Yasanın 23. maddesiyle 5271 sayılı Yasanın 231. maddesine eklenen 5-14. fıkralar ile de büyükler için kabul edilmiş, aynı Yasanın 40. maddesiyle 5395 sayılı Yasanın 23. maddesi değiştirilmek suretiyle denetim süresindeki farklılık hariç olmak koşuluyla, çocuk suçlular ile yetişkin suçlular hükmün açıklanmasının geri bırakılması açısından aynı koşullara tabi kılınmıştır.

 

Yetişkin sanıklar yönünden başlangıçta şikâyete bağlı suçlarla sınırlı olarak, hükmolunan bir yıl veya daha az süreli hapis veya adli para cezası için kabul edilen bu müessese, 08.02.2008 tarihinde yürürlüğe giren 23.01.2008 gün ve 5728 sayılı Yasanın 562. maddesiyle 5271 sayılı Yasanın 231. maddesinin 5 ve 14. fıkralarında yapılan değişiklik ile hükmolunan iki yıl veya daha az süreli hapis veya adli para cezaları için uygulanabilir hale getirilmiş, böylece başlangıçta yetişkin sanıklar hakkında şikâyete bağlı suçlarla sınırlı olarak uygulanan bu kurum Anayasanın 174. maddesinde güvence altına alınan İnkılâp Yasalarında yer alan suçlar ayrık olmak üzere tüm suçları kapsayacak şekle dönüştürülmüş, ancak; 01.03.2008 tarihinde yürürlüğe giren 26.02.2008 gün ve 5739 sayılı Yasa ile 3713 sayılı Yasanın 13. maddesinde yapılan değişiklik ve 1632 sayılı Askeri Ceza Yasasına eklenen Ek 10. madde ile; 15 yaşından büyüklerin işledikleri terör suçları ile 1632 sayılı Yasada yer alan suçlar yönünden hükmün açıklanmasının geri bırakılması kapsam dışına çıkarılarak kurumun uygulanma alanı tekrar daraltılmıştır.

 

Sanık hakkında kurulan mahkûmiyet hükmünün hukuki bir sonuç doğurmamasını ifade eden ve doğurduğu sonuçlar itibariyle karma bir özelliğe sahip bulunan hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumu, denetim süresi içinde kasten yeni bir suçun işlenmemesi ve yükümlülüklere uygun davranılması halinde, geri bırakılan hükmün ortadan kaldırılarak kamu davasının 5271 sayılı CYY'nın 223. maddesi uyarınca düşürülmesi sonucu doğurduğundan, bu niteliğiyle sanık ile devlet arasındaki cezai nitelikteki ilişkiyi sona erdiren düşme nedenlerinden birisini oluşturmaktadır.

 

Yapılan yargılama sonucunda, sanık hakkında tesis edilen mahkûmiyet hükmünde, hükmolunan cezanın iki yıl veya daha az süreli hapis veya adli para cezasından ibaret olması, suçun, Anayasanın 174. maddesinde güvence altına alınan İnkılâp Yasalarında yer alan suçlar ile 01.03.2008 tarihinden itibaren işlenen suçlar yönünden suçun ayrıca 15 yaşından büyükler açısından 3713 sayılı Yasa kapsamındaki suçlar ile 1632 sayılı Yasa kapsamında yer alan suçlardan olmaması halinde, daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış bulunan veya mahkûm olmasına karşın 3682 sayılı Adli Sicil Yasası uyarınca silinme koşulları oluşan, 01.06.2005 tarihinden sonra işlenen suçlar yönünden ise 5237 sayılı TCY'nın 58. maddesinde tekerrür hükümlerinin uygulanması için öngörülen sürelerin geçtiği mahkûmiyetlerde, suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tamamen giderilmesi koşullarının birlikte gerçekleşmesi ve mahkemece de, sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak, yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate ulaşılması halinde hiçbir isteme bağlı kalmaksızın hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilecek ve sanık beş yıl süreyle denetimli serbestlik tedbirine tabi tutulacak, denetim süresince de dava zamanaşımı süresi duracaktır.

 

Maddede sayılan objektif ve subjektif koşulların da bulunması halinde, önceki hükmün kesinleşmiş olması veya hukuki yararı bulunmak koşuluyla infaz edilmiş olması da hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesine engel oluşturmayacak, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiği halde hükmolunan ceza, kişiselleştirmeye ilişkin erteleme veya adli para cezasına çevrilemeyeceği gibi 5237 sayılı TCY'nın 50. maddesindeki tedbirlere de dönüştürülemeyecek, sanığın denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlememesi ve denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere uygun davranması halinde,hakkında tesis edilen hüküm kaldırılarak davanın düşmesine karar verilecek, denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlemesi veya denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere aykırı davranması halinde hakkındaki mahkûmiyet hükmü açıklanacak, yükümlülüklerin yerine getirilememesi durumunda ise, kısmen infaza karar verilebileceği gibi koşulları bulunmakta ise hükümdeki hapis cezasının ertelenmesine veya seçenek yaptırımlara çevrilmesi suretiyle yeni bir mahkûmiyet hükmü de tesis edilebilecektir.

 

Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, sanık hakkında kurulan mahkûmiyet hükmünün hukuki bir sonuç doğurmamasını ifade eden hükmün açıklanmasının geri bırakılması, esas itibariyle bünyesinde iki karar barındıran bir kurumdur. İlk karar teknik anlamda hüküm sayılan ancak açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi nedeniyle hukuken varlık kazanamayan bu nedenle hüküm ifade etmeyen, koşullara uyulması halinde düşme hükmüne dönüşecek, koşullara uyulmaması halinde ise varlık kazanacak olan mahkûmiyet hükmü, ikinci karar ise, bu ön hükmün üzerine inşa edilen ve önceki hükmün varlık kazanmasını engelleyen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararıdır. Bu ikinci kararın en temel ve belirgin özelliği varlığı devam ettiği sürece, ön hükmün hukuken sonuç doğurma özelliği kazanamamasıdır.

 

Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına karşı başvurulabilecek yasayolu, 5271 sayılı CYY'nın 231. maddesinin 12. fıkrasında açıkça "itiraz" olarak belirtilmiş olup, itiraz merciince de inceleme 231. maddenin 5-14. fıkralarında koşular dikkate alınarak, suça ve sanığa ilişkin objektif uygulama koşullarının var olup olmadığı ile sınırlı olarak yapılmalı, hükmün içeriğindeki hukuka aykırılıklar 231. maddenin uygulanma koşullarını değiştirmediği sürece itiraz merciince denetime konu edilmemelidir.

 

Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının üzerine inşa edildiği hüküm ise, bilahare davanın düşmesi kararı verildiğinde veya hükmün açıklanması ya da yeni bir hüküm kurulması halinde varlık kazanacağından ve ancak bu halde 1412 sayılı CYUY'nın 305 ve 5271 sayılı CYY'nın 223. maddeleri uyarınca temyiz edilebilme olanağına kavuşabileceğinden, bu aşamadan önce henüz hukuken varlık kazanmamış bulunan, bu hükmün temyiz merciince denetlenebilme olanağı bulunmamaktadır.

 

Yasa yararına bozma yasa yolu ise, temyiz ve istinaf incelemesinden geçmeksizin kesinleşen karar veya hükümlere karşı başvurulabilen olağanüstü bir yasa yolu olup, amacı, ülke sathında uygulama birliğine ulaşılması, hakim ve mahkemelerce verilen cezaya ilişkin karar veya hükümlerdeki ciddi boyutlara ulaşan hukuka aykırılıkların toplum ve birey açısından hukuk yararına giderilmesidir. Bu yasa yoluna başvurabilmenin ilk ve temel koşulu verilen hüküm veya kararın istinaf veya temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşmiş olmasıdır.

 

Bu kapsamda hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının itiraz yasayoluna tabi bulunması nedeniyle, gerek itiraz edilerek gerekse itiraz yasayoluna başvurulmaksızın kesinleşmesi halinde olağanüstü bir yasayolu olan yasa yararına bozma konusu yapılabileceğinden kuşku bulunmamaktadır. Ancak yasa yararına bozma yasayolunda, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı denetlenebilecek, bu kapsamda, 5271 sayılı Yasanın 309. maddesinde aleyhe bozma yasağının sadece davanın esasını çözümleyen hükümlerle sınırlı olarak kabul edilmesi nedeniyle verilen karar 5271 sayılı Yasanın 5-14. fıkralarındaki koşullar kapsamında denetlenecek, somut olayda hükmün açıklanmasının geri bırakılması koşullarının bulunup bulunmadığı, ceza miktarı, daha önceden kasıtlı bir suçtan mahkûmiyet, zararın giderilip giderilmediği, suçun İnkılap Yasasında belirtilen suçlardan bulunup bulunmadığı, askeri ceza yasası ile 15 yaşından büyükler açısından 3713 sayılı Yasa kapsamındaki suçlardan olup olmadığı ve denetim süresinin doğru tayin edilip edilmediği, gibi hususlar denetlenerek, saptanan bu hukuka aykırılıklar nedeniyle karar bozulacak, saptanan hukuka aykırılıkların yeni bir yargılamayı gerektirdiği ahvalde yeniden yargılama yapılarak, karardaki hukuka aykırılığın giderilmesi için dosyanın mahkemesine iadesine karar verilecek, yargılama gerekmeyen ahvalde ise hukuka aykırılık Yargıtay ilgili ceza dairesince veya Ceza Genel Kurulunca giderilecektir. Ancak burada unutulmaması gereken husus bu yasayolunda denetlenenin hüküm olmayıp, bu hüküm üzerine inşa edilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı olduğudur.

 

Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının dayanağını oluşturan mahkûmiyet hükmü ise hükmün açıklanması, düşme kararının verilmesi veya yeni bir mahkûmiyet hükmünün tesisinden sonra temyiz incelemesine konu olabilecek, temyiz yasayoluna başvurulmadan kesinleşmesi halinde ise koşulları bulunduğu taktirde yasa yararına bozma yasayolu ile incelenebilecek ve denetlenebilecektir. Sayılan üç olasılıktan birinin gerçekleşmesi halinde hüküm varlık kazanacağından, ancak bu aşamada olağan yasayolu olan temyiz yasa yolu devreye girecek, varlık kazanan hükmün temyiz edilmesi halinde, aleyhe temyiz bulunup bulunmadığı da dikkate alınmak suretiyle temyiz incelemesi yapılacak, bu aşamada hükmün içeriğindeki hukuka aykırılıklar denetlenebilecek, hükmün varlık kazanması ve temyiz edilmeden kesinleşmesi halinde ise, hükmün içeriğindeki hukuka aykırılıklar, 5271 sayılı CYY'nın 309 ve 310. maddelerindeki koşullar dikkate alınmak suretiyle yasa yararına bozma istemine konu olabilecektir.

 

Görüldüğü gibi hükmün içeriğindeki hukuka aykırılıklar ancak hükmün hukuken varlık kazanması halinde olağan ve olağanüstü yasa yolları denetimine konu olabileceğinden, henüz hukuken varlık kazanmayan bir hükmün ne olağan ne de olağanüstü yasayolu denetimine konu olması mümkün değildir. Bu itibarla, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının verildiği ahvalde hükmün içeriğine dahil bulunan hukuka aykırılıkların, yasa yararına bozma yasayoluyla denetlenmesi olanağı bulunmamaktadır.Yasa koyucu, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının üzerine inşa edildiği mahkûmiyet hükmünün olağan yasayolu olan temyizen incelenmesini dahi yasaklamışken, henüz doğmamış bu hükümdeki hukuka aykırılıkların, olağan denetim süreci sonlanmadan, olağanüstü yasa yararına bozma yasayoluyla denetlenebileceğini kabul etmek yasayollarında hakim olan temel ilkelere de açıkça aykırıdır.

 

Aksi kabul, temyiz ve yasa yararına bozma yasayolunun gerek başvuru koşulları, gerekse sonuçlarındaki farklılıklar ile olağanüstü bir yasayolu olan yasa yararına bozma kurumunun konuluş amacı nazara alındığında ileride telafisi mümkün olmayan sorunlara da yol açabilecektir.

 

Henüz hukuki varlık kazanmayan bir hükmü, ancak kesinleşmiş hükümlere karşı son yasal çare olarak başvurulabilecek bir yasa yolu denetimine tabi kılmak,

 

5271 sayılı Yasanın 231. maddesinin 5. fıkrasının; "…

 

…Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, kurulan hükmün sanık hakkında bir hukukî sonuç doğurmamasını ifade eder"

 

11. fıkrasının; "Denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlemesi veya denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere aykırı davranması halinde, mahkeme hükmü açıklar"

 

10. fıkrasının; "Denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlenmediği ve denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere uygun davranıldığı takdirde, açıklanması geri bırakılan hüküm ortadan kaldırılarak, davanın düşmesi kararı verilir"

 

8. fıkrasının; "Denetim süresi içinde dava zamanaşımı durur" şeklindeki düzenlemelerine açıkça aykırı olduğu gibi, bir kararın olağan denetim yolları ile incelenmeksizin, doğrudan olağanüstü yasa yoluna tabi kılınması sonucunu doğuracağından, yasa yollarındaki sisteme de aykırılık oluşturur. Diğer yönden, bir kararın biri olağanüstü diğeri olağan olmak üzere iki kez aynı temyiz merciince farklı yöntemlerle incelenmesi usul karmaşasına yol açacak ve böyle bir uygulama yasa yollarının konuluş amacına da aykırılık teşkil edecektir."şeklindeki kararı da gözetilerek henüz hukuki varlık kazanmayan hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının olağanüstü yasa yolu olan kanun yararına bozmaya konu edilemeyeceğinden;

 

Eşme Sulh Ceza Mahkemesinin 17.03.2011 tarihli ve 2010/207E.-2001/97sayılı hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının hukuki varlık kazanmadığı kabul edildiğinde; bu karara yönelik yapılan itirazın Eşme Asliye Ceza Mahkemesinin 06.04.2011 tarih ve 2010/29 değişik iş sayılı kararı ile reddine karar verilmesinin de anılan hükme hukuki varlık kazandırmadığı kabul edilerek yapılan incelemede;

 

Adalet Bakanlığının kanun yararına bozma isteyen yazısına dayanan tebliğnamede ileri sürülen düşünce yerinde görülmediğinden 5271 sayılı CMK'nun 309. maddesinde öngörülen şartlar oluşmadığından kanun yararına bozma isteminin REDDİNE, dosyanın mahallinde gönderilmesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 23.11.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

MENFİ TESPİT VE İSTİRDAT DAVASI / TEMYİZ ETMEYEN LEHİNE BOZMA / KREDİ KARTI BORCUNUN TAKSİTLENDİRİLMESİ

T.C.
YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu
E: 2006/13-56
K:2006/82
T:22.3.2006
MENFİ TESPİT VE İSTİRDAT DAVASI
TEMYİZ ETMEYEN LEHİNE BOZMA
KREDİ KARTI BORCUNUN TAKSİTLENDİRİLMESİ
4822 s. TÜKETİCİNİN KORUNMASI HAKKINDA KANUNDA DEĞİŞİKLİK … [Geçici Madde 1]
5464 s. BANKA KARTLARI VE KREDİ KARTLARI KANUNU [Geçici Madde 4]
Taraflar arasındaki “menfi tespit ve istirdat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 1. Tüketici Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 20.01.2004 gün ve 2003/396-2004/6 sayılı kararın incelenmesi davalı banka vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 29.09.2004 gün ve 2004/6029-13092 sayılı ilamı ile; ( …Davacı, kredi kartı borcu nedeniyle icra takibine maruz kaldığını ve ödemeler yaptığını 4822 sayılı Yasanın geçici 1. maddesinden yararlanmak için başvuruda bulunduğunu, ödemelerinin fazla olduğunu ileri sürerek hesaplama ile ortaya çıkacak fazla ödemelerinin reeskont faizi ile iadesini istemiştir.
Davalı banka kredi kartı borcunu ödemeyen davacı hakkında icra takibine girişildiğini, 4822 sayılı Yasanın geçici 1. maddesinden istifade etmek için başvurusu üzerine 4822 sayılı yasa ve bu yasaya ilişkin Sanayi ve Ticaret Bakanlığının tebliğ ve genelgesi doğrultusunda hazırlanan ödeme planının davacı tarafından da imzalandığını savunarak davanın reddini dilemiştir.
Mahkemece, davacının davalı bankaya 14.03.2003 tarihi itibariyle 1.856.583.000.-TL borçlu olmasına karşın 14.03.2003 tarihi öncesi 1.053.744.000.-TL 24.03.2003 tarihinde de 91.600.000.-TL olmak üzere toplam fazla ödediği 1.145.344.000. TL’nin dava tarihinden reeskont faiziyle birlikte davacıya iadesine, borçlu olmadığının tespitine karar verilmiş, hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir.
1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre aşağıdaki bendin kapsamı dışında olan temyiz itirazlarının reddi gerekir.
2- Dava, davacının davalı bankadan aldığı kredi kartının kullanımından doğan borçlarını ödeyememesi nedeniyle aleyhine girişilen icra takibi üzerine yaptığı ödemelerin 4822 sayılı, Yasanın geçici 1. maddesine göre yapılacak hesaplama ile ortaya çıkacak miktardan fazlasının iadesi isteminden ibarettir.
4822 sayılı yasanın geçici 1. maddesi “Bu Kanunun yayımından önce borçlunun temerrüdü nedeniyle ödenmeyerek icra takibi aşamasına gelen veya icra takibine konu edilen kredi kartı borçları, temerrüt tarihindeki ana paraya, yıllık yüzde elliyi geçmemek üzere gecikme faizi uygulanmak suretiyle oniki eşit taksitte ödenir. Kredi kartı borçları nedeniyle gerçekleştirilen her türlü takip, yukarıda yer alan hükme göre ilk taksidin ödenmesiyle durur ve son taksidin ödenmesiyle birlikte tüm sonuçlarıyla ortadan kalkar. Bu madde hükümleri, tüketicinin kredi verene, kanunun yayımı tarihinden itibaren otuz gün içinde yazılı müracaat etmesi halinde uygulanır.” Hükmünü içerir. Bu geçici maddeden faydalanabilmek için herşeyden önce borcun, kredi veren ile kredi kullanan tüketici arasında kredi kartı sözleşmesinin düzenlenmesi, bu sözleşmeye dayanılarak verilen kredi kartı ile kredi müşterisinin alışveriş yapması ve nakit para çekmesinden kaynaklanması gerekir. Ayrıca kredi kartını kullanan tüketicinin, bu yasanın yayımlanmasından önce temerrüde düşmesi, ödenmeyen kredi kartı borcu nedeniyle hakkında icra takibi aşamasına gelinmesi veya icra takibi yapılması ve yasanın yayımlanarak yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 30 gün içinde kredi kartı veren kuruluşa başvurusunun bulunması gerekir.
4822 sayılı yasanın geçici 1. maddesi, kredi kartı borçlarını yüksek faizler nedeniyle ödeyemeyen kredi kartı borçlularını bu zor durumlarından kurtarmak için borçların tasfiyesi ve ödenmesi amacı ile çıkarılmıştır. Çıkarılış amacına göre bir atıfet yasasıdır. Yasanın asıl amaç ve gayesi, kredi kartı borçlusu olan tüketicinin ödeyemediği borçlarının tasfiyesidir. Yasanın çıktığı tarihten önce borç ödenmiş ise veya yapılan ödemeler, bu yasanın öngördüğü şekilde hesaplandığında kredi kartı borçlusunun borcundan fazla ise, bu fazlalığın kredi veren bankadan tahsil edilmesi gayesi yasanın çıkarılış amacında olmadığı gibi, yasa metninde de fazla ödemelerin tahsili sonucunu doğuran bir ifade bulunmamaktadır. Öyle olunca yasa çıkmadan önce borç ödenmiş veya kredi borçlusunun yaptığı ödemeler yasaya göre hesaplanan borcundan fazla ise, kredi borçlusunun borçlu olmadığının tespitiyle yetinilip, fazla ödenen kısmın tahsil talebinin de reddine karar verilmelidir.
Mahkemenin benimseyip hükmüne esas aldığı bilirkişi, temerrüt tarihini, banka tarafından tüketiciye gönderilen son hesap özetinde belirtilen tarihi esas alarak ana parayı belirlemiştir. Oysa kredi kartı sözleşmelerinde dairemizin sapma göstermeyen uygulamasına göre borçlunun temerrüdü, banka tarafından akdi ilişkinin sona erdirilip, hesap kat edildikten sonra borçluya gönderilen ihtarnamenin tebliğinden veya ihtarnamede ödeme için süre verilmiş ise bu sürenin bitim tarihindeki tarihtir. Bu tarihteki ana paranın, asıl alacağı temerrüt tarihine kadar akdi faiz uygulanmak suretiyle belirlenmesi gerekir.
Davacının hamili bulunduğu kredi kartı borcunun hesap kat tarihinde 1.161.904.204. TL olduğu hesap kat ihtarının davacıya 29.03.2001 tarihinde tebliğ edilip 24 saat süre verildiğine göre borçlunun 31.03.2001 tarihinde temerrüde düştüğü dosyadaki bilgi ve belgelerden anlaşılmaktadır.
Mahkemece kart borcunun 31.03.2001 temerrüt tarihinden davacının başvurusu 21.03.2003 tarihine kadar geçecek süreye 4822 sayılı Kanununun geçici 1. maddesi gereğince % 50 faiz uygulanması ve başvuru tarihindeki ödenmesi gereken miktarın belirlenmesi, bu dönem içerisindeki ödemelerde BK’nın 84. maddesinin de hesaplamada değerlendirmeye alınması gerekir. İşte bundan sonra davalı tarafından yapılan icra takip, harç ve giderleriyle buna ilişkin vekalet ücreti Bank Sigorta Muamele Vergisi ilave edildikten sonra bulunacak borç miktarı varsa, bu miktarın 12’ye bölünerek aylık ödeme tutarlarının belirlenmesi yoluna gidilmesi, şayet yasa çıkmadan önce yukarıdaki açıklamalara göre belirlenen borç ödenmiş veya kredi borçlarının yaptığı ödemeler yasaya göre hesaplanan borcundan fazla ise kredi kartı borçlusunun borçlu olmadığının tespitiyle yetinilip, fazla ödenen kısmın tahsil talebenin de reddine karar verilmesi gerekirken Dairemizin uygulamalarına uygun olmayan bilirkişi raporuna itibar edilerek yazılı şekilde karar oluşturması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir… ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
KARAR : Dava, 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’da Değişiklik Yapılmasına Dair 4822 sayılı Kanun’un Geçici 1. maddesi çerçevesinde yapılan başvuru sonucunda, davalı Banka tarafından hesaplanan borç miktarının fahiş ve Kanuna aykırı olduğu, icra yoluyla fazla para tahsil edildiği iddiasına dayalı, menfi tespit ve istirdat istemine ilişkindir.
Davacı vekili, taraflar arasında akdedilen kredi kartı üyelik sözleşmesi gereğince davacıya verilen 4793 2303 3535 4011 nolu kredi kartı harcamasından kaynaklanan borcun ödenememesi sebebiyle davalı banka tarafından Ankara 25. İcra Müdürlüğünün 2001/13500 sayılı dosyası ile icra takibi yapıldığını, 4822 sayılı yasanın geçici 1. maddesi gereğince bankaya 21.03.2003 tarihinde başvuruda bulunduğunu, banka avukatının bu başvuruyu ancak bankaya taahhütname imzaladığı takdirde kabul edeceğini bildirmesi üzerine bu taahhütnameyi imzaladığını ve avukatın 94.000.000 TL borç çıkarttığını, bankanın hakkında 12.10.2001 tarihinde 1.859.695.901 TL asıl alacak üzerinden icra takibi başlatıp, 24.12.2002 tarihinde borcunu 2.974.590.000 TL’ye çıkardığını, sonradan eklenen meblağ ile birlikte 3.001.809.914 TL’yi yaklaşık 13 taksitte maaşından kesilerek ödediğini, icra müdürlüğü belgelerinde toplama hataları olduğunu, 13.12.2002 tarihinde borç bitti derken banka avukatının 16.12.2002 tarihinde aynı borçla ilgili hesap yaparak yeni bir talimat açtırdığını, bu hesaplama ile bankanın kendisini 3.309.374.086 TL daha borçlu çıkartmış, maaşından icra kesintilerinin devamını istediğini, başka bankanın haczi sıradayken alacaklı bankanın 17.02.2003 tarihinde yeniden talepte bulunduğunu, kendisinin 21.03.2003 tarihinde yasadan yararlanma başvurusunda bulunmasına rağmen, kendisini protokol yapmaya zorlayan banka avukatının borcunu 20.04.2003 tarihinde ödemesi kaydıyla 94.000.000 TL olarak belirlerken bunu yasa gereği 12 takside bölmeyip tümünü kendisinden istemekte iken başvurusundan 4 gün sonra 25.03.2003 tarihinde Ankara 27. İcra Müdürlüğünden 91.600.000 TL’yi icra yoluyla alarak, maaş ve alacaklarından haczin fekki için Kırıkkale 2. İcra Müdürlüğüne talimat yazılmasını istediğini, bu kadar borcu olmadığını, bankaya başvurmasına rağmen kendisinden kanuna aykırı ve fazla para alındığını, ifadeyle, icra dosyasının celp edilerek incelenmesini ve ödemelerinin fazla çıkması halinde borçlu olmadığının tespit ile reeskont faizi ile tarafına iade edilmesini, istemiştir.
Davalı T.G. Bankası A.Ş. vekili, davacıya kredi kartı kullandırıldığını, borcunu ödememesi üzerine Ankara 25. İcra Müdürlüğünün 2001/13500 sayılı dosyasında yasal takip yaptıklarını, 4822 sayılı yasa ile 4077 sayılı yasaya eklenen geçici 1. maddesi gereğince davacının yaptığı 21.03.2003 tarihli başvuru üzerine aynı tarihli ödeme planının çıkarılarak borçlu tarafından da bu ödeme planının imzalandığını, ödeme planında yasaya ve genelgelere uygun olarak alacağın tespit edildiği ve 12 eşit takside bölünerek davacıya bildirildiğini, ifadeyle, davanın reddini savunmuştur.
Yerel Mahkemece verilen; “Borçlar Kanunu’nun 101. maddesi ile 4822 S.K.’nın Geçici 1. maddesinin uygulanmasına yönelik olarak Sanayi ve Ticaret Bakanlığınca yayımlanan 2003/2 ve 2003/3 nolu Genelgelerdeki açık hükümler ve ayrıca, davalı Banka tarafından tüketiciye her ay gönderilen hesap ekstresinde bir sonraki ayın hesap kesim tarihinin bildirilmiş olması karşısında, davacı tüketicinin ayrıca ihtara gerek olmaksızın, ekstredeki son ödeme tarihinde temerrüde düştüğünün kabulü gerekeceği; somut olayda, davacının davalı bankaya ait bir adet kredi kartı aldığı ve kullandığı; aylık bildirim cetveline göre davacının temerrüt tarihinin 19.12.2000 olarak tespit edildiği; süresi içinde 21.3.2003 tarihli ihtarnamesi ile hakkında geçici 1. maddenin uygulanmasını talep ettiği, banka tarafından davacıya 24.4.2003-20.3.2004 tarihleri arasında aylık 94.000.000 TL ödeme yapması konusunda ödeme planı gönderildiği, bakanlık genelgesine göre yapılan hesaplama neticesinde 14.03.2003 tarihinden önceki ödemeleri de düşülmek suretiyle davacının 1.856.583.000 TL borçlu olduğu ve aylık 154.715.250 TL ödemesi gerektiğinin tespit edildiği ve yine davacının 19.2.2002-22.11.2002 tarihleri arasında toplam maaşlarından haciz yapılmak suretiyle 2.910.326.914 TL ödeme yaptığı bu itibarla 1.053.744.000 TL fazla ödemesinin olduğu 24.03.2003 tarihinde yine davacının maaşından 91.600.000 TL kesildiğinin tespit edildiği; Genel toplam olarak davacının 1.145.344.000 TL alacaklı duruma geçtiği ancak bilirkişi raporunda 14.03.2003 tarihinden sonra 24.03.2003 tarihinde maaşından kesilen 91.600.000 TL’nin alacağa dahil edilmediğinin belirtildiği; davacının ödemelerin fazla çıkması halinde tarafına iadesini ve reeskont faiz uygulanmasını talep ettiği “gerekçesine dayalı;”davanın kabulüne, Davacının davalı bankaya 14.03.2003 tarihi itibariyle 1.856.583.000 TL borçlu olduğunun tespitine ancak bilirkişi raporunda da belirtildiği üzere rapor tanzim tarihine kadar 14.03.2003 tarihinden önce 1.053.744.000 TL fazla ödemesi olduğu ve 24.03.2003 tarihinde de 91.600.000 TL haciz yapılmak suretiyle ödemesinin mevcut olduğu bu itibarla toplam 1.145.344.000 TL fazla ödediği anlaşıldığından bu miktarın dava tarihinden itibaren reeskont ( avans ) faiziyle birlikte davacıya iadesine ve davacının borçlu olmadığının tespitine”” dair karar, Özel Dairece yukarıdaki gerekçeyle bozulmuştur.
Yerel Mahkeme önceki gerekçesini genişleterek direnme kararı vermiş; direnme kararını davalı banka vekili temyiz etmiştir.
Bozma ve direnme kararlarının içerik ve kapsamları itibariyle Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, temerrüt tarihinin ve borç miktarının ne şekilde belirlenmesi gerektiği noktasında toplanmaktadır.
Uyuşmazlığın üzerinde toplandığı bu yön itibariyle, öncelikle şu hususun belirtilmesinde yarar görülmüştür:
4077 Sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’ a 4822 Sayılı Kanun ile eklenen ve 14.03.2003 günü yürürlüğe giren Geçici 1. Madde çerçevesinde, kredi kartı sahiplerince yapılan başvurular sonucunda Bankalarca düzenlenen ödeme planlarındaki hesaplamanın yanlış ve dolayısıyla çıkarılan toplam borcun fahiş olduğu iddiasıyla ve borç miktarının mahkemece belirlenmesi istemiyle kredi kartı sahiplerince açılan davalarda; eğer Bankaca daha önce hesap kat edilip, kredi kartı sahibine kat ihtarı ve hesap özeti gönderilmek suretiyle borcun ödenmesi istenilmiş ise, temerrüt tarihinin, gönderilen hesap kat ihtarında verilen ödeme süresi gözetilmek suretiyle belirlenmesi gerektiği, 13. Hukuk Dairesinin kararlılık kazanmış içtihatlarıyla kabul edilmiş; bu uygulamanın hukuka uygun bulunduğu, çok sayıdaki direnme kararının temyiz incelemesi sonucunda Hukuk Genel Kurulunca da kabul edilmiştir.
Ne var ki, gerek Yerel Mahkemenin direnme kararından ve gerekse Özel Daire’ nin bozma ilamından sonra, 01.03.2006 tarihinde yürürlüğe giren 5464 sayılı Banka Kartları ve Kredi Kartları Kanunu’nun geçici 4. maddesinde, aynen,
“Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibariyle, kendisine dönem sonu borcunun ödenmesi için ihtar çekilmiş veya haklarında icra takibi başlatılmış ya da 31.01.2006 tarihine kadar temerrüde düşmüş olan kredi kartı borçluları, altmış gün içerisinde ilgili kredi kartı veren kuruluşa veya avukatına yazılı olarak, güncel tebligat adresi de belirtmek suretiyle müracaat ederek, borçlarını taksitle ödemek istediklerini beyan etmeleri halinde, düzenlenecek ödeme planını imzalamaları ve ilk taksiti de peşin ödemeleri şartıyla kendisine bildirilen son dönem borcu tamamen tahsil edilinceye kadar yıllık % 18 faiz oranı üzerinden hesaplanacak borç tutarını; icra takibine konu olmuş ise takip, dava masraf ve harçları, vekalet ücreti ile birlikte onsekiz eşit taksitte ödeme hakkına sahip olurlar.
Temerrüt tarihindeki ana para borcu kart çıkaran kuruluş tarafından kart hamiline o tarihte gönderilen son dönem borcunda belirtilen toplam borç tutarıdır.
Kredi kartı borçlusunun bu maddenin birinci fıkrasına uygun olarak alacaklıya müracaat etmesi ve yapılan ödeme planı doğrultusunda taksit tutarlarını ödemesi şartıyla, halihazırda yapılmış işlemler baki kalmak kaydıyla icra işlemleri durur, İcra ve İflas Kanununda belirtilen süreler işlemez.
Kredi kartı borçlusu bu ödeme planına karşı ancak, plan doğrultusunda ödeme yapmak ve ödemelere devam etmek koşulu ile itiraz yoluna başvurabilir.
İşbu geçici madde kapsamında yeniden yapılandırılan borçlarda, borçlunun yapılandırma öncesi dönemde borca vaki itirazları ortadan kalkar. Ödeme planı uyarınca son taksitin de vadesinde ödenmesi üzerine icra takibi sona erer.
Taksitlerden herhangi birinin vadesinde ödenmemesi halinde bu madde ile sağlanan haklar ortadan kalkar ve bu Kanunun 26. maddesinde belirtilen gecikme faizi üzerinden mevcut icra takip işlemlerine devam edilir.
İşbu geçici madde Kanunun yürürlüğe giriş tarihinden önce yapılmış ödemeleri geri isteme hakkı vermez.”
Şeklinde hüküm getirilmiştir.
Bu düzenlemenin, aynı konuda daha önce yürürlüğe konulmuş olan 4822 S.K. hükümlerine oranla, tüketici açısından daha da lehe olan bir nitelik taşıdığı açıktır.
Hukuk Genel Kurulu’ndaki görüşme sırasında, bu hükmün eldeki davada da uygulanıp, uygulanamayacağı değerlendirilmiş ve şu sonuca varılmıştır:
5464 S.K.’nın metni yukarıya aynen alınmış olan Geçici 4. Maddesinde, “…Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibariyle, kendisine dönem sonu borcunun ödenmesi için ihtar çekilmiş veya haklarında icra takibi başlatılmış ya da 31.01.2006 tarihine kadar temerrüde düşmüş olan kredi kartı borçluları…”ibaresine yer verilmesiyle yetinilmiş, daha önce 4822 S.K. çerçevesinde bankalara başvuran kredi kartı sahiplerinin bu kapsam dışında bulunduklarına ilişkin herhangi bir ifade kullanılmamıştır.
Öte yandan, adından ve içeriğinden açıkça anlaşılacağı üzere, 4077 S.K.’nın öncelikli amacı, tüketicinin korunmasıdır. Dolayısıyla, tersini öngören açık bir hüküm bulunmadığı sürece, anılan Kanunun tüm hükümlerinin tüketici lehine yorumlanması gerektiğinde kuşku ve duraksamaya yer olmamalıdır.
Hukuk Genel Kurulu’nda bu yön üzerinde yapılan görüşme sonucunda; 5464 S.K.’nın Geçici 4. maddesindeki düzenlemenin, maddenin birinci fıkrasında belirtilen durumdaki tüm kredi kartı sahiplerini kapsayan bir içerik taşıdığı, eldeki davanın davacısı durumundaki kredi kartı sahibinin de, birinci fıkra kapsamında bulunduğu, dolayısıyla, maddede öngörülen haklardan yararlanmak üzere başvuru yapmasına hukuken herhangi bir engelin bulunmadığı, oybirliğiyle benimsenmiştir.
Bu benimsemeye bağlı olarak; davaya konu uyuşmazlığın, gerek Özel Dairenin bozma kararından ve gerekse Yerel Mahkemenin direnme hükmünden daha sonra yürürlüğe girmiş olan 5464 S.K.’nın Geçici 4. maddesindeki düzenleme çerçevesinde Yerel Mahkemece yeniden ve ayrıca değerlendirilmesi; bu meyanda, davacının 5464 S.K.’nın Geçici 4. maddesi uyarınca, borcunun yeniden yapılandırılması istemiyle yasal 60 günlük süre içerisinde davalı Bankaya veya avukatına bir başvuruda bulunmuş olup olmadığının araştırılması; bu araştırma sonucunda davacının yasal süre içerisinde başvuruda bulunmadığının saptanması durumunda, uyuşmazlığın şimdiki gibi 4822 S.K. çerçevesinde ve ancak Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma ilamında açıklanan esaslara uygun şekilde çözülmesi; başvurunun varlığı saptandığı takdirde ise, durumun 5464 S.K.’nın Geçici 4. maddesi kapsamında değerlendirilmesi ve ortaya çıkacak uygun sonuç çerçevesinde bir karar verilmesi gerekir.
Direnme kararı, açıklanan bu nedenle bozulmalıdır.
Son olarak, belirtilmelidir ki; somut olayın açıklanan bu özelliği karşısında, direnme kararının davalı Banka tarafından temyiz edilmiş ve davacı kredi kartı sahibinin temyiz yoluna başvurmamış olması, Hukuk Genel Kurulu’nun, sonradan yürürlüğe giren 5464 S.K. kapsamda bir değerlendirme yapmasına usulen engel değildir. Başka bir ifadeyle, temyiz edenin sıfatı, böylesi bir bozma kararının verilebilmesine usulen engel oluşturmamaktadır.
Bozmanın içerik ve kapsamı itibariyle, davalı Banka vekilinin temyiz itirazları incelenmemiştir.
SONUÇ : Direnme kararının yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK’ nın 429. Maddesi gereğince BOZULMASINA, bozma nedenine göre davalı vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 22.03.2006 gününde oybirliği ile karar verildi.