Etiket arşivi: DÜŞÜK

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararları • KOOPERATİF ARSALARININ DÜŞÜK BEDELLE SATILDIĞI İDDİASI, CEZA DAVASININ ETKİSİ

YARGITAY Hukuk Genel Kurulu
ESAS: 2013/158
KARAR: 2014/33

Taraflar arasındaki “tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; … 11.Asliye Ticaret (kapatılan Asliye 8.Ticaret) Mahkemesi’nce davanın reddine dair verilen 14.12.2005 gün ve 2000/167 E-2005/652 K. sayılı kararın incelenmesi davacılar vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 11.Hukuk Dairesi’nin 09.02.2010 gün ve 2008/5428 E-2010/1772 K. sayılı ilamı ile;

(…Davacılar vekili, müvekkillerinin davalı kooperatifin ortağı olduğunu, kooperatifin 14.09.1998 tarihinde arsa karşılığı inşaat sözleşmesi yaptığını, bu sözleşmeye göre arsa sahiplerine ait taşınmaz üzerine yapılacak inşaatın %25’inin arsa sahiplerine ait olacağını, arsa sahiplerine verilecek dairelerin ..nolu parsel üzerinde yapılan inşaattan karşılanacağını, ortaklara ise 58 ve 65 nolu taşınmazlar üzerinde yapılacak dairelerin verileceğini, kooperatifin arsa sahiplerine olan yükümlülüklerini yerine getirdiğini 58 ve 65 nolu taşınmazların kooperatife mal edildiğini, 18.01.1997 tarihli genel kurulda yönetim kuruluna seçilen davalılardan … genel kurulu yanlış yönlendirerek, anasözleşmeye aykırı olarak yetkileri de olmadığı halde 65 nolu parseli davalılar … ve .nolu parseli de davalılar … el ve işbirliği ederek düşük bedelle sattıklarını, elde ettikleri paranın bir kısmını üyelere dağıttıklarını, paranın bankaya yatırılması için son yönetim kurulu davalılar ….çekilen ihtarın sonuçsuz kaldığını, müvekkilleri adına ayrılan paranın 11 ay davalıların yedinde kaldığını, müvekkillerinin zarara uğramasına neden olduklarını ileri sürerek, fazlaya dair talep ve dava hakları saklı kalması kaydıyla şimdilik, 15.000.000.000.- TL’nın faizi ile davalılardan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalılar … vekili, arsa satışını emlakçıdan öğrendiklerini, yöneticilerle aralarında herhangi bir ilişkinin bulunmadığını savunarak, davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı …. vekili, davanın reddini talep etmiştir.

Davalı … vekili, davanın reddini talep etmiştir.

Mahkemece, iddia, savunma, toplanan kanıtlar, bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre, davalı yöneticilerin, taşınmazların satışını rayicin altında da olsa genel kurulca belirlenen birim fiyatın üzerinde ilanlar yaparak açıklık ve rekabet şartlarını sağlayarak gerçekleştirdikleri ve … 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nin beraat kararında yapılan tesbitlerin mahkemeyi bağlayıcı nitelikte bulunması nedeniyle rayicin altında gerçekleşen satışlardan taşınmazı alan davalılarla birlikte sorumlu tutulamayacağı, davalıların çektiği ihtarın davalılara ödemeden önce tebliğ edildiğine dair belge sunamadıkları gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Kararı, davacılar vekili temyiz etmiştir.

1-Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davacılar vekilinin taşınmaz satış sözleşmesini yapmayan yönetim kurulu üyeleri …ve …yönünden yaptığı tüm temyiz itirazlarının reddine ve kooperatif yönetim kurulu üyelerinin kooperatife ait arsayı usulüne uygun olmayan satımları nedeniyle davacıların doğrudan zarara uğradığı iddiasını kapsayan davada kooperatif tüzel kişiliğine husumet düşmeyeceğinden davalı kooperatif yönünden, davanın pasif husumet nedeniyle reddi gerekirken esastan reddi sonucu itibariyle doğru olan hükmün bozulmasını gerektirmemesine göre, davacılar vekilinin davalı kooperatif tüzel kişiliği yönünden tüm temyiz itirazlarının reddine, diğer davalılar …..’e yönelik olarak ise aşağıdaki bent dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir.

2-Dava, kooperatif ortakları tarafından, kooperatifin arsalarının düşük bedelle satıldığı ve satım sonucu elde edilen bedelin davacı ortaklara geç ödendiği bu nedenle davacı ortakların zarara uğradığı iddiasına dayalı olarak, hem kooperatifin arsalarının satışını gerçekleştiren yönetim kurulu üyeleri, hem parayı geç ödediği iddia edilen yönetim kurulu üyeleri hem de, taşınmazları satın alanlar aleyhine açılan tazminat istemine ilişkindir.

Mahkemece davalı yöneticilerin, taşınmazların satışını rayicin altında da olsa genel kurulca belirlenen birim fiyatın üzerinde ilanlar yapmak suretiyle açıklık ve rekabet şartlarını sağlayarak gerçekleştirdikleri ve … 4.Ağır Ceza Mahkemesi’nin beraat kararında yapılan tesbitlerin mahkemeyi bağlayıcı nitelikte bulunması nedeniyle rayicin altında gerçekleşen satışlardan taşınmazı satın alan davalılarla birlikte sorumlu tutulamayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya kapsamından, ilk olarak davalı kooperatifin 18.06.1996 tarihli genel kurulunda taşınmazların metrekaresinin 20.000.000.-TL’den aşağı olmamak üzere satış işlemi için yönetim kuruluna yetki verildiği, daha sonra 08.11.1997 tarihli genel kurul kararı ile bu kez metrekaresi 1.000.000.-TL’den aşağı olmamak üzere arsaların satışı için yönetim kuruluna yetki verildiği anlaşılmakta olup, yönetim kurulu bu son yetkiye dayalı olarak arsaları davalılara 27.02.1998 tarihli protokolden sonra tapuda 23.03.1998 tarihinde satmıştır. Mahkemece alınan bilirkişi raporunda belirtildiği üzere.nolu parsel metrekaresi 27.027.000.-TL’den toplam 13.000.000.000.-TL’na, .nolu parsel metrekaresi 23.988.000.- TL’den toplam 23.700.000.000.-TL’na satılmıştır. Satış bedelleri aynı gün kooperatif defterlerine kayıt edilmiş ve ibraname karşılığı ortakların kooperatife ödedikleri aidat oranında ödenmiştir. Yargılama sırasında davacılara da 22.02.1998 tarihinde paylarına düşen miktar ödenmiştir. Kooperatifin satıştan sonra 13.06.1998 tarihli genel kurulunda 1997 yılı faaliyet raporunda satış paralarının dağıtım şekli açıklanmış, ancak bu genel kurulda faaliyet raporu onaylanmamış ve hesap tetkik komisyonunun kurulmasına karar verilmiştir. Fakat hesap tetkik komisyonunun çalışmasının sonucunun ne olduğu dosya kapsamından anlaşılamamaktadır.

Kooperatifler Kanunu’nun 42/6.maddesi uyarınca kooperatife ait taşınmazların satış usulü ve fiyatını belirleme yetkisi münhasıran genel kurula bırakılmış olup, genel kurulda yasaya uygun şekilde alınacak bir kararla kooperatife ait taşınmazların satışı mümkündür. Ne var ki, yukarıda anılan genel kurullarda davaya konu taşınmazların asgari ne miktara satılacağı belirtilmesine rağmen satışın usulü belirlenmemiştir. Yine genel kurulda taşınmazların asgari ne miktara satılacağının belirtilmesi nedeniyle yönetim kurulunun bu asgari birim fiyat da dikkate alınmak suretiyle taşınmazı satış tarihinde emsallerine uygun bir fiyat ile satması gerekirdi. Ortakların satışın emsallerine göre düşük fiyatla yapıldığı iddiasının dinlenmesi, bu nedenle mümkün bulunmaktadır.

Ayrıca, yasa ve ana sözleşmenin kendilerine yüklediği görevleri gereği gibi yerine getirmeyen yönetim ve denetim kurulu üyeleri, bu yüzden oluşan zararlar nedeniyle ortaklığa, ortaklara ve ortaklık alacaklılarına karşı sorumludur. Bu sorumluluk, kusur ilkesine dayanmaktadır. Başka bir anlatımla, kusur yoksa yönetim ve denetim kurulunun da bir sorumluluğu söz konusu değildir.

Sorumluluğun söz konusu olabilmesi için de öncelikle bir zararın doğması şarttır. Yöneticiler ve denetçiler aleyhine açılacak sorumluluk davasında asıl dava hakkı, ortaklığa aittir. Ancak, böyle bir davanın açılabilmesi, genel kurulun bu yönde bir karar almasına bağlıdır. Yukarıda açıklandığı üzere, zarar gören ortakların da yöneticiler ve denetçiler aleyhine dava açma hakkı bulunmaktadır. Dava hakkının kullanılması, ortaklığın dava açma hakkında olduğu gibi, genel kurul kararına bağlı değildir. Ortakların dava açma hakları da doğrudan doğruya zarar ve dolaylı zarar durumuna göre değişiklik içerir. Yönetim ve denetim kurulu üyelerinin yasa ve ana sözleşme hükümlerine aykırı davranışları ile ortaklığın malvarlığını azaltan veya kötüleştiren davranışları, ortaklar ve alacaklıların dolaylı zarar görmesine yol açar. Zira, bu tür tasarruflar payları oranında ortakları etkiler. Başka bir anlatımla, ortaklığın doğrudan doğruya zarar görmesi, ortakların dolaylı zararıdır. İkinci durum ise, doğrudan zarar halidir. Bu halde yöneticilerin veya denetçilerin eylemleri sonucunda ortakların ortaklığın zararından müstakil olarak gördükleri zararlar söz konusudur. Anılan zarar türünde ortaklığın zarar görüp görmemesinin bir önemi bulunmamaktadır. Esasen, bu zararın üçüncü kişinin gördüğü zarardan tek farkı, ortak olmanın sonucu olmasıdır. Bu dava türünde ise, ortaklar talep ettiği tazminatın kendisi adına hükmedilmesini isteyebilirler.

Somut olayda, kooperatife ait arsanın yönetim kurulu tarafından usulüne uygun satılmaması fiili nedeniyle kooperatif doğrudan zarar görmüş ise de, satım bedeli davacılar dışındaki ortaklara kooperatife ödedikleri payları oranında ödenmiş ve ortaklar tarafından ihtirazi kayıtta konulmadığından artık uyuşmazlık davacılara ödenecek bedel konusunda olduğundan bu durumda taşınmazları satan yöneticiler ve taşınmazı satın alan kişilerin neden olduğu doğrudan doğruya zarar sözkonusu olup davacıların doğrudan kendi adlarına dava açmaları mümkün bulunmaktadır. O halde mahkemece, davalı kooperatif defter ve kayıtları üzerinde aralarında kooperatifler hukuku uzmanı, muhasebeci ve mülk bilirkişisinin bulunduğu bilirkişi kurulu oluşturulup, davaya konu taşınmazların satış tarihindeki değerlerinin tesbit edilerek satış bedelinden fazla bir değere taşınmazların satılabileceği tesbit edilirse bundan kooperatif yöneticilerinin sorumlu tutulmalarının gerektiği sonucuna varılması halinde, davacıların hissesine düşen miktarın tahsiline, aksi halde davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiş, kararın bozulması gerekmiştir…)

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, kooperatif ortakları tarafından, kooperatifin arsalarının düşük bedelle satıldığı ve satım sonucu elde edilen bedelin davacı ortaklara geç ödendiği bu nedenle davacı ortakların zarara uğradığı iddiasına dayalı olarak, hem kooperatifin arsalarının satışını gerçekleştiren yönetim kurulu üyeleri, hem parayı geç ödediği iddia edilen yönetim kurulu üyeleri hem de, taşınmazları satın alanlar aleyhine açılan tazminat istemine ilişkindir.

Mahkemenin, davanın reddine dair verdiği karar davacılar vekilinin temyizi üzerine, Özel Daire’ce yukarıda yazılı gerekçelerle bozulmuş; yerel mahkemece, önceki kararda direnilmiştir. Hükmü davacılar vekili, temyiz etmiştir.

Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; yerel mahkemece yapılan araştırmanın yeterli olup olmadığı ve ceza mahkemesi kararının bağlayıcı olup olmadığı, noktalarında toplanmaktadır.

Hemen belirtilmelidir ki, 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu’nun 62.maddesinde, yönetim kurulu üyelerinin görevleri belirtilmiş ve yönetim kurulunun, kooperatif amaçlarının gerçekleşmesi ve ortakların çıkarlarının korunması ile ilgili olarak yasalara, anasözleşme hükümlerine ve genel kurul kararlarına göre, işleri titizlikle ve en iyi şekilde yürütmekle ve kooperatifin başarısı ve gelişmesi yolunda gereken çabayı göstermekle görevli oldukları açıklanmış, ayrıca kendi kusurlarından ileri gelen zararlardan sorumlu oldukları da ifade edilmiştir.

Kooperatifler Kanunu ve anasözleşmede, yönetim kurulu üyelerinin bu sorumluluklarının niteliği yönünden açık bir hüküm mevcut değilse de, Kooperatifler Kanunu’nun 98.maddesi, kanunda aksine açıklama olmayan hususlarda, mülga 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’ndaki anonim şirketlere ait hükümlerin uygulanacağını göstermiş olduğundan, anonim şirketlerle ilgili hükümlere bakmak gerekmektedir.

Anonim şirketlere ilişkin olan mülga 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu (eTTK)’nun m.336/1 ve 5.fıkrasında ise, kanun ve anasözleşmenin kendilerine yüklediği vazifeleri kasten veya ihmal neticesi olarak yapmayan yönetim kurulu üyelerinin müteselsilen sorumlu bulundukları belirtilmiştir. Bu tür sorumluluğun neticesi olarak, yönetim kurulu üyelerinin bütün kooperatif işlerine titizlikle ilgi göstermek, yönetim kurulu adına yapılan işlemleri ve harcalamaları kontrol etmek görevini kasıt veya ihmal sonucu yerine getirmemeleri halinde birlikte ve müteselsilen sorumlu olacakları tabiidir.

eTTK’nun 336 ve 338.maddelerine göre, yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğu, kusura dayanan bir sorumluluktur. Bu maddelere göre, yönetim kurulu üyelerinin sorumlu tutulabilmesi için kusurlu eylemlerinin bulunduğunun sabit olması gerekir. Ancak, kooperatiflerde de uygulanma olanağı bulunan eTTK’nun 338.maddesi, yönetim kurulu üyeleri aleyhine bir kusur karinesi kabul etmiştir. Yani, bir zarar doğmuş ise, bu zararın yönetim kurulu üyelerinin kusurlu eylemleri sonucu oluştuğunun kabulü asıldır. Şu halde, yönetim kurulu üyeleri, kusursuz olduklarını ispat etmeleri gerekir (Yönetim kurulu üyelerinin hukuki sorumluluğu hakkında ayrıntılı bilgi için bakınız. Ersin Çamoğlu, Anonim Ortaklık Yönetim Kurulu Üyelerinin Hukuki Sorumluluğu, İstanbul 1972, Sahife:12 vd.; Sait Kemal Mimaroğlu, Anonim Şirketlerde İdare Meclisi Azalarının Hukuki Mesuliyeti, Ankara 1967, Sahife:27 vd.; Gönen Eriş, Açıklamalı-İçtihatlı Uygulamalı Kooperatifler Hukuku, 3.Baskı, Ankara 2003, Sahife:979 vd.; Reha Poroy/Ünal Tekinalp/Ersin Çamoğlu, Ortaklıklar ve Kooperatifler Hukuku, 12.Bası, İstanbul 2010, Sahife:915).

Öte yandan, 1086 sayılı (mülga) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK)’nun 275.maddesi; “Mahkeme, çözümü özel veya teknik bir bilgiyi gerektiren hallerde bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verir. Hakimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgi ile çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişi dinlenemez.” hükmünü içermektedir.

01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun ‘Bilirkişiye başvurulmasını gerektiren hâller’ başlığı altında düzenlenen 266/(1) maddesi de, az yukarıda belirtilen 1086 sayılı HUMK’nun 275.maddesine paralel bir düzenlemeyi içermektedir.

Görüldüğü üzere, genel hayat tecrübesi ve kültürünün sonucu olarak herkesin bilmesi gereken konularla, hakimlik mesleğinin gereği olarak hakimin hukuki bilgisi ile çözümleyebileceği konular dışında kalan ve çözümü özel veya teknik bir bilgiyi gerektiren hallerde bilirkişi oy ve görüşünü alması gerekir.

Nihayet, Ceza mahkemesi kararlarının hukuk davasına etkisi, hukukumuzda mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 53.maddesinde düzenlenmiştir. Anılan yasa maddesinde, “Hakim, kusur olup olmadığına yahut haksız fiilin faili temyiz kudretini haiz bulunup bulunmadığına karar vermek için ceza hukukunun sorumluluğa ilişkin hükümleri ile bağlı olmadığı gibi, ceza mahkemesinde verilen beraat kararı ile de mukayyet değildir. Bundan başka ceza mahkemesinin kararı, kusurun takdiri ve zararın miktarının tayini hususunda dahi hukuk hakimini takyit etmez.” hükmü öngörülmüştür (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu m.74).

Bu açık hüküm karşısında, ceza mahkemesince verilen beraat kararı, kusur ve derecesi, zarar tutarı, temyiz gücü ve illiyet gibi esasların hukuk hakimini bağlamayacağı konusunda duraksama bulunmamaktadır.

Ne var ki, hukuk hakiminin bu bağımsızlığı sınırsız değildir. Gerek öğretide ve gerekse Yargıtay’ın yerleşmiş içtihatlarında, ceza hakiminin tespit ettiği maddi olaylarla ve özellikle “fiilin hukuka aykırılığı” konusu ile hukuk hakiminin tamamen bağlı olacağı kabul edilmektedir. Diğer bir anlatımla, maddi olayları ve yasak eylemleri saptayan ceza mahkemesi kararı, taraflar yönünden kesin delil niteliğini taşır.

Ceza Mahkemesinde bir maddi olayın varlığı ya da yokluğu konusundaki kesinleşmiş kabule rağmen, aynı konunun hukuk mahkemesinde yeniden tartışılması olanaklı değildir. Bunun nedeni, ceza yargılamasındaki ispat araçları bakımından ceza hakiminin hukuk hakiminden çok daha elverişli konumda bulunmasıdır. Maddi olgu saptanarak beraat kararı verilmiş ise; bu yön, hukuk yargılaması sırasında dışlanamaz ve aksi benimsenemez. Yerleşik yargısal uygulamalar bu doğrultudadır (Hukuk Genel Kurulu’nun 24.05.2006 gün ve E:2006/9-280, K:319; 04.11.2009 gün ve E:2009/4-413, K:2009/481 sayılı ilamları).

Somut olaya gelince; … 4.Ağır Ceza Mahkemesi’nin 30.12.1999 tarih ve E:1999/55, K:1999/295 sayılı ilamında; “…Sanıklar ….ve T. kooperatif genel kurulunca alınan arsalara ait satış kararları ve kendilerine verilen yetki ile arsaları gazetelere ilanlar vererek çeşitli şirket ve kişilerden teklif mektupları alarak sattıkları, satış işleminin açıklık ve rekabet ilkesine uygun olduğu, yaptırılan bilirkişi incelemesinden de anlaşılacağı üzere suça konu olan iki parsel taşınmazın satışından elde edilen bedelin 1998 yılı yevmiye defterine 23.03.1998 tarihi itibari ile kayıt edildiği, satış için günlük gazetelere çok sayıda ilan verildiği, bir çok kişi ve şirketten teklif alındığı, satışta uygulanacak usul genel kurulda belirnememiş ise de; çok sayıda ilan verilerek dört ayrı kişi ve kuruluştan teklif alınarak ihalede açıklık ve rekabetin sağlandığı, …satış parasının satışın yapıldığı gün yevmiye defterine geçirilmiş olmakla, yönetim kurulu üyeleri olan sanıklar üzerinde tutulmadığı, bu nedenle zimmet suçunun unsurlarının oluşmadığı anlaşılmış, tüm dosya kapsamı, iddia, savunma, belgeler birlikte değrlendirildiğinde kooperatif yönetim kurulu üyesi olan sanıklar …’ın üzerlerine atılı suçları, diğer sanıklarında sahtecilik suçunu işlediklerine ilişkin yeterli ve inandırıcı delil elde edilemediği…” gerekçesiyle delil yetersizliğinden sanıkların üzerlerine atılı zimmet, sahtecilik ve görevi kötüye kullanma suçlarından beraatlerine karar verilmiştir.

Görüldüğü üzere, anılan mahkeme kararının gerekçesinde davalı yönetim kurulu üyelerinin, diğer davalılara (alıcılara) kooperatife ait iki adet taşınmazı piyasa rayicinin altında satılmasının hukuka uygun olduğuna dair maddi ve hukuki bir tespite yer verilmemiştir. Sonuçta ceza mahkemesinin beraat kararı delil yetersizliğine dayandığı gibi, yukarıda yer verilen gerekçe içeriğinden de, davalı yönetim kurulu üyelerinin özel hukuk bakımından sorumluluklarını etkileyecek ve hukuk hakimini bağlayacak nitelikte bir olguyu içermemektedir.
Ayrıca dosyada bulunan bilirkişi raporları da, davalıların hukuki sorumluluklarının tespitinde mahkemece hüküm kurmaya yeterli olmadığı gibi, Yargıtay denetimine de elverişli değildir.

Buna göre, mahkemece eksik inceleme ve araştırma ile yazılı şekilde davanın reddine karar verilmiş olması isabetsizdir.

O halde, mahkemece yapılacak iş; yukarıda belirtilen açıklamalar gözetilmek suretiyle, kooperatif defter ve kayıtları üzerinde aralarında kooperatifler hukuku uzmanı, muhasebeci ve mülk bilirkişisinin bulunduğu bilirkişi kurulu oluşturulup, davaya konu taşınmazların satış tarihindeki değerlerinin tespit edilerek, satış bedelinden fazla bir değere taşınmazların satılabileceği tesbit edilirse, bundan kooperatif yöneticilerinin sorumlu tutulmalarının gerektiği sonucuna varılması halinde, davacıların hissesine düşen miktarın tahsiline, aksi halde davanın reddine karar verilmelidir.

Hal böyle olunca; yerel mahkemece, aynı yöne işaret eden ve Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmiş olması usul ve yasaya aykırıdır.

Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

S O N U Ç : Davacılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile; direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma ilamında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 Sayılı Kanunun 30.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, 1086 sayılı HUMK’nun 440/1.maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 22.01.2014 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

Bilgiler: Tarih-Gönderici: admin — Çrş Şub 25, 2015 10:29 pm


Yeni ve Güncel Mevzuat • DÜŞÜK FAİZLİ KREDİ KULLANDIRILMASI KONUSUNDA KARAR…

22 Ocak 2015 PERŞEMBE
Resmî Gazete
Sayı : 29244

BAKANLAR KURULU KARARI

Karar Sayısı : 2014/7201

Ekli “T.C. Ziraat Bankası A.Ş. ve Tarım Kredi Kooperatiflerince Tarımsal Üretime Dair Düşük Faizli Yatırım ve İşletme Kredisi Kullandırılmasına İlişkin Karar”ın yürürlüğe konulması; Başbakan Yardımcılığının 30/12/2014 tarihli ve 39930 sayılı yazısı üzerine, 15/11/2000 tarihli ve 4603 sayılı Kanunun 3 üncü maddesi ile 27/12/2006 tarihli ve 5570 sayılı Kanunun 1 inci maddesine göre, Bakanlar Kurulu’nca 31/12/2014 tarihinde kararlaştırılmıştır.

Recep Tayyip ERDOĞAN
CUMHURBAŞKANI
Ahmet DAVUTOĞLU
Başbakan
B. ARINÇ A. BABACAN Y. AKDOĞAN N. KURTULMUŞ
Başbakan Yardımcısı Başbakan Yardımcısı Başbakan Yardımcısı Başbakan Yardımcısı
B. BOZDAĞ A. İSLAM V. BOZKIR F. IŞIK
Adalet Bakanı Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Avrupa Birliği Bakanı Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı
F. ÇELİK İ. GÜLLÜCE Ö. ÇELİK N. ZEYBEKCİ
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Çevre ve Şehircilik Bakanı Dışişleri Bakanı V. Ekonomi Bakanı
T. YILDIZ A. Ç. KILIÇ M. M. EKER N. CANİKLİ
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Gençlik ve Spor Bakanı Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Gümrük ve Ticaret Bakanı
E. ALA C. YILMAZ Ö. ÇELİK M. ŞİMŞEK
İçişleri Bakanı Kalkınma Bakanı Kültür ve Turizm Bakanı Maliye Bakanı
N. AVCI İ. YILMAZ V. EROĞLU
Millî Eğitim Bakanı Millî Savunma Bakanı Orman ve Su İşleri Bakanı
M. MÜEZZİNOĞLU L. ELVAN
Sağlık Bakanı Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı

Eki için tıklayınız

Bilgiler: Tarih-Gönderici: admin — 22 Oca 2015, 01:57


Yargıtay, Destekten Yoksun Kalma Tazminatı Evlenme İhtimali Düşük Kadın İçin Yüksek Olmalı

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, eşini trafik kazasında kaybeden 43 yaşındaki dul kadının tekrar evlenme ihtimalinin düşük olduğu gerekçesiyle verilecek “destekten yoksun kalma tazminatının” yüksek belirlenmesine hükmetti.

yargıtay

Eşi trafik kazasında ölen 3 çocuk annesi bir kadın, trafik kazasına neden olan kişi ve sigorta şirketi hakkında, destekten yoksun kalma zararının karşılanması için maddi ve manevi tazminat davası açtı.

Davayı görüşen Samsun 1. Asliye Hukuk Mahkemesi davacı kadın için 88 bin 344 TL, üç çocuğu için de toplam 33 bin 351 TL maddi, toplam 30 bin TL de manevi tazminat ödenmesine karar verdi. Mahkeme, bu miktarın 50 bin TL’sinden sigorta şirketini, kalan kısmından da trafik kazasına sebep veren otobüsün sürücüsü ve şirketini sorumlu tuttu.

Yerel mahkeme kararında, davacı kadının ölen eşinin aktif dönem ve emekli dönemindeki gelirlerinden yoksun kaldığına ve yaşı ile çocuk sayısına göre evlenme şansının bulunmadığına” işaret edilerek, “destekten yoksun kalma tazminatının” bu durumlar gözetilerek belirlendiği ve tazminat miktarında indirime gidilmediği vurgulandı. Mahkeme, ölen kocanın aylık maaşı dışında, çalıştığı kurumdan aldığı döner sermaye gelirlerini de kadının yoksun kaldığı gelir gibi değerlendirdi.

Daire: “Dul eşin, evlenme ihtimaline göre indirim yapılmalı”

Davacı otobüs şirketi ve sigorta şirketinin kararı temyiz etmesi üzerine dosya Yargıtay 4. Hukuk Dairesi tarafından görüşüldü.
Daire, “Davacı kadının yaşı, çocuk sayısı ve ülke koşulları gözetildiğinde yeniden evlenme şansı bulunduğunun kabul edilmesi” gerektiğini belirterek, yerel mahkemenin kararını bozdu.

Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin bozma kararında, “Davacı eşin belirlenecek evlenme şansı oranında indirim yapılması gerekir. Davacı eşin evlenme şansı nedeniyle herhangi bir indirim yapılmamış olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir” denildi.
Daire, döner sermaye gelirinin de “destekten yoksun kalma zararı” içinde hesaplanmasını hukuka uygun bulmayarak, döner sermaye gelirinin aylık maaş gibi değerlendirilmesini de bozma nedeni saydı.

Kurul: “41-50 yaş aralığındaki dul eşin evlenme şansı yüzde 2”

Samsun 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin ilk kararında direnmesinin ardından dosya Yargıtay Hukuk Genel Kurulu tarafından görüşüldü. Kurul, destekten yoksun kalan eşin, yeniden evlenme olasılığının hesaplanarak tazminatta indirim yapılmasının hukuka uygun olacağına, dul eşin yeniden evlenme şansının belirlenmesinde Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin (AYİM) kullandığı tablodan yararlanılması gerektiğini vurguladı.

AYİM’in kullandığı tabloya göre 41-50 yaş aralığındaki dul eşin evlenme şansının yüzde 2, 18 yaşından küçük her bir çocuk için evlenme şansından yüzde 5 indirim yapılmasının öngörüldüğü belirtilen Kurul kararında, “Davacı dul eşin dava tarihindeki yaşı, çocuk sayısı, AYİM tablosu, sosyal ve ekonomik durumu ile ülke ve yöre koşulları dikkate alındığında, yeniden evlenme şansının bulunmadığı sonuç ve kanaatine varılmıştır. Dul eşin yeniden evlenme şansının bulunmadığı gerekçesiyle tazminattan bir indirime gidilmesine yer olmadığına ilişkin direnme usul ve yasaya uygun bulunmuştur” denildi.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, davacı dul eşin yeniden evlenme şansının bulunmadığına ilişkin kısmı oy birliğiyle onadı.
Kurul kararında, döner sermaye gelirinin ölen kişinin mal varlığında artış sağlayacağını, bu kişinin ölümüyle mal varlığındaki artışın engellendiğine işaret ederek, “Döner sermaye gelirinin murisin gelirine dahil edilerek, destekten yoksun kalma zararının hesaplanmasında usul ve yasaya aykırı bir yön olmayıp, bu kısma ilişkin direnme kararının onanması gerekir” değerlendirmesinde bulundu. Kurul, destekten yoksun kalma tazminatı hesabında döner sermaye gelirinin de dikkate alınması gerektiğine ilişkin kısmı ise oy çokluğuyla onadı.

Davalı sigorta şirketi ve otobüs firmasının Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun onama kararlarına karşı yaptığı karar düzeltme istemleri de Kurul tarafından reddedildi.

KESİNLEŞMİŞ ORMAN TAHDİT HARİTASI / AMENAJMAN PLANLARI / ORMAN KADASTROSU / ORMANDAN DÜŞÜK VE DEVRİKTEN EMVAL TEMİN ETMEK SUÇU

T.C.
YARGITAY
Ceza Genel Kurulu
E:2005/3-170
K:2006/95
T:4.4.2006
KESİNLEŞMİŞ ORMAN TAHDİT HARİTASI
AMENAJMAN PLANLARI
ORMAN KADASTROSU
ORMANDAN DÜŞÜK VE DEVRİKTEN EMVAL TEMİN ETMEK SUÇU
647 s. CEZALARIN İNFAZI HAKKINDA KANUN [Madde 4]
647 s. CEZALARIN İNFAZI HAKKINDA KANUN [Madde 6]
765 s. TÜRK CEZA KANUNU (1) [Madde 36]
765 s. TÜRK CEZA KANUNU (1) [Madde 59]
1086 s. HUKUK USULÜ MUHAKEMELERİ KANUNU [Madde 427]
1412 s. CEZA MUHAKEMELERİ USULÜ KANUNU (1) [Madde 315]
6183 s. AMME ALACAKLARININ TAHSİL USULÜ HAKKINDA KANUN (1… [Madde 91]
Sanık S. Solak’ın 6831 sayılı Yasanın 91/5-son, TCY.nın 59/2, 647 sayılı Yasanın 4. maddeleri uyarınca 300.000.000 lira ağır para cezasıyla cezalandırılmasına, bu cezasının 647 sayılı Yasanın 6. maddesi uyarınca ertelenmesine, yedieminde bulunan 15 kental emvalin TCY.nın 36. maddesi uyarınca zoralımına ilişkin İvrindi Sulh Ceza Mahkemesince 26.08.2002 gün ve 271-236 sayı ile verilen hükmün, katılan idare vekili tarafından tazminata hükmedilmesi gerektiği ve re’sen gözetilecek nedenlerle hükmü temyiz edilmesi üzerine, Yerel Mahkemece 23.09.2002 tarihinde, temyiz nedeninin kişisel hakka ilişkin ve toplam 37.388.000 liranın hüküm altına alınmasına ilişkin olması nedeniyle HUMK.nun 427. ve CYUY.nın 315. maddeleri uyarınca temyiz isteminin reddine karar verilmiş, bu kararın da katılan idare temsilcisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 3. Ceza Dairesince 24.09.2004 gün ve 10435-2527 sayı ile;
( … Müdahil idarenin 10.09.2002 tarihli temyiz dilekçesi tazminat ve müsadereye hasredilmiş olmayıp, re’sen gözetilecek sair nedenlerle de bozma istemi genel temyiz olduğundan temyiz talebinin reddine dair 23.09.2002 tarihli kararın ortadan kaldırılmasına karar verilip, yapılan incelemede,
Yerinde görülmeyen sair itirazların reddine,
Ancak;
Orman Kadastrosu yapılmayan yerlerde dava konusu yerin orman olup olmadığının belirlenmesi için sadece amenajman planının esas alınmasının yeterli olmadığı, memleket haritası, hava fotoğrafı uygulanması, toprağın yapısı, humus içerip içermediği, muhafaza karakteri taşıyıp taşımadığı, eğimi gibi ayırıcı unsurları dikkate alınarak keşif ve bilirkişi incelemesi ile kesin olarak tespiti gerektiği gözetilmeden eksik inceleme ile yazılı şekilde karar verilmesi… ) isabetsizliğinden hükmün bozulmasına karar verilmiştir.
Yerel Mahkeme ise, 21.06.2004 gün ve 105-105 sayı ile;
“Dosyaya konu yerin orman olduğuna ilişkin incelemenin, mahkememizce bozmadan önce yapılmış olan keşifte gerektiği şekilde yapılarak bilirkişi tarafından bu yerin orman olduğu sonucuna ulaşıldığı ve normal bir insan gözüyle bakılması halinde dahi bu yerin orman olduğunun anlaşıldığı kanaatine varılmıştır. Bozma ilamına uyularak yeniden keşif kararı verilmesi halinde zaman, emek ve yargılama gideri kaybı olacağı, bunun ise yargılamanın en az giderle, en hızlı şekilde sonuçlandırılması ilkesine aykırı olduğu kanaatine varılmıştır” gerekçesiyle önceki hükümde direnmiştir.
Bu kararın da o yer C.savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya, Yargıtay C.Başsavcılığının “bozma” istekli 23.11.2005 günlü tebliğnamesiyle Birinci Başkanlığa gönderilmekle, Ceza Genel Kurulunca okundu, gereği konuşulup düşünüldü:
Sanığın ormandan düşük ve devrikten emval temin etmek suçundan cezalandırılmasına karar verilen olayda Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasındaki uyuşmazlık, suç tutanağına konu emvalin elde edildiği yerin orman sayılan yerlerden olup olmadığının belirlenmesi yönünden soruşturmanın genişletilmesine gerek bulunup, bulunmadığı noktasında toplanmaktadır.
Ormanların tanımı 6831 sayılı Yasanın 1. maddesinde yapılmıştır. Buna göre, tabii olarak yetişen ve emekle yetiştirilen ağaç ve ağaççık topluluklarının, yerleriyle birlikte orman sayılacağı belirtilmiştir. Bir yerin orman niteliğinde olup olmadığının belirlenmesi tamamen teknik bir iş olup, kişisel görüşlere ve varsayımlara dayalı olarak yapılan incelemelerin hükme esas alınması yasal olarak olanaksızdır. Çünkü, 6831 sayılı Yasanın 14. maddesinde sayılan yasak eylemlerin ancak bu Yasaya göre orman olduğu kabul edilen yerlerde işlenmesi halinde cezalandırılması söz konusu olacaktır.
Bir yerin orman sayılan yerlerden olup olmadığının belirlenmesinde, eğer o yerde orman kadastrosu yapılmış ise öncelikle bu çalışma sonucunda düzenlenmiş olan kesinleşmiş orman tahdit haritası esas alınacaktır. Orman kadastrosu yapılmayan yerlerde ise, temel belge memleket haritalarıdır. Bunun yanında, o yere ait hava fotoğrafları ve amenajman planı da zemine uygulanmalı, ayrıca arazinin toprak yapısı ve eğimi, toprak ve orman muhafaza karakteri taşıyıp taşımadığı ve üzerinde orman bitkilerinin bulunup bulunmadığı belirlenerek, bütün bunların sonuçları nazara alınarak o yerin orman sayılan yerlerden olup olmadığı kuşkuya yer bırakmayacak şekilde saptanmalıdır.
İncelenen dosya içeriğine göre;
14.09.1999 tarihinde Orman Muhafaza memuru A.. Gökçe tarafından düzenlenen suç tutanağında; İvrindi serisi 302 nolu bölmede, P. köyü, Ç. mahallesi, K. mevkiinde yapılan yol güzergahında 8 adet meşe ağacının yıkıldığının görüldüğü, köy muhtarı S. Solak bulunarak, bu ağaçların neden izinsiz yıkıldığı sorulduğunda, yolda çalışan dozerin yıktığını belirttiği, kendisine mahkemeye verileceği söylendiğinde muhtarın, veremeyeceğini, ağaçların kendi meralarında olduğunu beyan ettiği, ağaçların Devlet ormanında olduğu, kendisine yediemin olarak bırakılacağı söylendiğinde ise, muhtarın yanında olan oğlu M. Solak ile birlikte, “o ağaçları alacak ormancı göremiyorum” diyerek üzerine yürüdükleri, küfür ve tehdit etmeleri üzerine olayın büyümemesi için olay yerinden ayrılıp, daha sonra temin ettiği traktörle toplam 15 kental olan meşe yakacak niteliğindeki odunların alınarak İ. orman deposuna teslim edildiği, muhtar S. Solak’ın, tutanağı imzalamaktan imtina ettiği belirtilmiştir.
Ayrıca, yine aynı görevli tarafından aynı tarihte düzenlenen “tutanak” başlıklı belgede de olay aynı şekilde anlatılmış, olay yerinden ayrılarak suç tutanağının düzenlenip durumun Orman İşletme Şefliğine bildirildiği belirtilmiştir.
Aynı görevlinin, İ. Orman İşletme Şefi ile birlikte düzenledikleri ek tutanakta ise; suçun işlendiği yerin orman kadastrosu görmediği, P. köyünün orman içi köy ve söz konusu yerin muhafaza ormanı ya da ağaçlandırma sahası olmadığı bildirilmiştir.
Sanık Sezai Solak duruşmada dinlenmiş olup, köyün yakınında yol çalışması yapan dozerin olay günü yol kenarındaki ağaçları yıktığını, bunların yol kenarında durmakta olduğunu, orman muhafaza memurunun gelerek bu odunları kendi ihtiyacı için götürmek istediğini, alacaksa orman idaresinin almasını belirterek karşı çıktığını, sonrasında yol kenarından odunların başkaları tarafından da götürülmemesi için köy halkının bunları alıp cami avlusuna koymuş olduklarını, o sırada kendisinin bir işi nedeniyle başka bir yerde bulunduğunu, daha sonra da orman muhafaza memurunun gelip buradan odunları götürmüş olduğunu, hakkındaki tazminat raporunu da kabul etmediğini beyan etmiştir.
05.07.2002 tarihinde yapılan keşif sırasında ise, bulundukları yerden Köy Hizmetlerinin 1998-1999 yıllarında malzeme alırken 7-8 tane meşe ağacının yıkıldığını, ağaçların yıkıldığı yerin köye ait mera olduğunu sandığını, fakat muhtarlıklarında herhangi bir makamdan alınmış mera tahsis kararı bulunmadığını, buranın mera olduğunu söylerken, hayvanların meşe ağaçlarının yapraklarını ve dibinde bahar zamanı oluşan otları yemelerinden dolayı mera olduğunu kastettiğini, şu an normal bir insan gözüyle ağaçların yıkıldığı yere bakınca her tarafın meşe ağacı ile kaplanmış orman olduğunun görülmekte olduğunu, bir muhtar ve vatandaş olarak sahipli olmayan her yerin Devlete ait olduğunu düşündüğünü, zaten Köy Hizmetlerinin, kendilerine veya başka bir yere sormadan istediği yerden gelip malzeme aldığını, söz konusu ağaçların da bu kurumun yol çalışması sırasında yıkılmış olduğunu, kendisi yokken köylerinin Ç. mahallesinin sakinlerinin gelip bu ağaçları kışın köy çeşmesinde yakmak için cami avlusuna koymuş olduklarını, kendisinin götürmediğini, o sırada başka yerde bulunduğunu söylemiştir.
Tutanak tanığı A. Gökçe, kovuşturma aşamasında talimat yoluyla alınan ifadelerinde, düzenlediği tutanağın içeriğinin doğru olduğunu, olay yerine gittiğinde, köy muhtarlığı tarafından köy yolunun genişletilmesi çalışması kapsamında yol kenarında bulunan ağaçların izinsiz olarak dozerle yıkılmış olduğunu gördüğünü, sanığa sorduğunda, ağaçların dozer tarafından yıkıldığını söylediğini, ağaçların yol kenarında köklerinin yanı başında kırılmış şekilde durmakta olduklarını, ağaçları almak istediğinde sanığın engel olduğunu, küfür ve tehdit ettiğini, herhangi bir olaya meydan vermemek için olay yerinden ayrıldığını, durumu hemen Orman İşletme Şefliğine haber verdiğini, sonra diğer görevlilerle birlikte işletmeye ait araçla ağaçları almaya gittiklerini, ağaçların olay yerinden kaçırılmış olduğunu ve köy camiinde olduğunu öğrenip buradan alıp orman deposuna teslim ettiklerini, olay sırasında duruma el koymadan önce tahdit haritasını inceleyerek ağaçların devrildiği yerin orman olduğu kanaatine vardığını beyan etmiştir.
05.07.2002 tarihinde keşifte; benzer şekilde anlatımda bulunmuş, ayrıca yıkılmış ağaçları depoya rahat götürebilmek için birer metrelik parçalara böldürdüğünü, daha sonra sanığa yediemin olarak teslim etmek istediğinde tartıştıklarını söylemiştir.
Yerel Mahkemece olay yerinde 05.07.2002 tarihinde sanık ve tutanak tanığı hazır olduğu halde keşif yapılmıştır. Keşifte dinlenen bilirkişi serbest orman mühendisi M. Cantürk 22.07.2002 havale tarihli raporunda;
İ… serisi amenajman planı ve meşcere haritasının pusula yardımı ile zemine ablike edildiği ve arazi üzerinde yapılan incelemeye göre, P. köyünde orman kadastrosunun yapılmadığı, dava konusu yerin meşcere haritasında 302 nolu bölmede ince ağaçlık çağında meşelik içinde yer aldığı, köy yolu inşaatı sırasında serilen malzemenin alındığı yerde bulunan davaya konu ağaçların iş makinesi ile köklenip söküldüğü, arazide bulunan 5 adet dip kütüğünün durumu ile çevredeki yaşamlarını devam ettiren meşe ağaçlarının gövde yapılarının, söz konusu ağaçların yakacak niteliğinde olduğunu ve dip kütüklerinin kökleri ile birlikte topraktan çıkmış olmasının, bunların iş makinesi ile söküldüğünü gösterdiğini, yol yapımı için yol güzergahındaki ağaçların kesimi için izin verildiğine dair orman idaresince düzenlenmiş herhangi bir belge bulunmadığını, bu tespitlere göre sonuç olarak söz konusu yakacak niteliğindeki meşe ağaçlarının, orman sayılan yerden yol inşaatı sırasında iş makinesi ile köklenip söküldükten sonra motorlu testere ile kesildiğini belirtmiştir.
Bütün bu bilgi ve belgeler bir arada ele alınıp değerlendirildiğinde;
Görüldüğü gibi Yerel Mahkemece suç tutanağına konu yerde serbest Orman Mühendisi bilirkişi hazır edilerek keşif yapılmış ise de, keşif sırasında orman amenajman planının zemine uygulanması ile yetinilmiş, bunun dışında memleket haritası veya hava fotoğrafları uygulanmadığı gibi, arazinin özelliklerini belirten herhangi bir gözleme de yer verilmemiştir. Söz konusu yerde orman kadastrosu yapılmadığı için orman tahdit haritasının bulunmadığı anlaşılmaktadır.
Amenajman planları, orman işletmeleri tarafından ağaçların bol miktarda bulunduğu yerler için ve idare tarafından tek taraflı olarak düzenlenen, ormanın işletilmesini belirli bir sisteme bağlamak amacı ile yapılan planlardır. Bu nitelikleri itibariyle tek başlarına bir yerin orman olup olmadığının belirlenmesinde yeterli ve kesin kanıt olarak kabul edilmeleri olanaksızdır.
Yerel Mahkemece yapılan keşif ve sonucunda alınan ve hükme dayanak yapılan bilirkişi raporu bu nedenle sanığa yüklenen suçun kanıtlanmasında yetersizdir.
Öte yandan, dava konusu yerde Köy Hizmetleri İl Müdürlüğünce yol çalışması yapıldığı hususu sanık ve tutanak tanığı tarafından belirtilmesine karşılık, bu çalışmanın kapsamının ne olduğu, dava konusu yerin orman olduğunun kabul edilmesine karşılık söz konusu kurum tarafından orman idaresinden herhangi bir izin alınıp alınmadığı konularında herhangi bir araştırma yapılmamıştır. Sanığın hukuki durumunun değerlendirilebilmesi için, davaya konu yerdeki yol çalışmasının bir program dahilinde yapılıp yapılmadığı, orman sayılan yerlerle ilgili orman idaresinden çalışma izni alınıp alınmadığı hususlarının da araştırılması gerekmektedir.
Ceza yargılamasının amacı, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır. Yerel Mahkemece, kişisel gözlemlere dayalı olarak ve yetersiz bilirkişi raporu esas alınarak, bir kamu kurumu tarafından yapılmış olan yol çalışmalarının dayanağı da yeterince araştırılmadan noksan soruşturma ile sanığın cezalandırılmasına karar verilmesi, yasaya aykırıdır.
Bu itibarla, noksan soruşturma ile verilen Yerel Mahkeme direnme hükmünün bozulmasına karar verilmelidir.
SONUÇ : Açıklanan nedenlerle,
1- Yerel Mahkeme direnme hükmünün BOZULMASINA,
2- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığına tevdiine, 04.04.2006 günü yapılan müzakerede tebliğnamedeki isteme uygun olarak oybirliği ile karar verildi.