Etiket arşivi: HÜKÜMLERİ

İcra ve İflas Kanunu Şerhi • İtirazın muvakkaten kaldırılmasının hükümleri – İİK. Md. 69

Yargıtay 12. Hukuk Dairesi
ESAS: 2007/20523
KARAR: 2007/24006

Mahalli mahkemece verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu tarafından istenmesi üzerine, bu işle ilgili dosya mahallinden Daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

Borçluya gönderilen örnek 13 numaralı tahliye ihtarlı ödeme emri, 20.07.2007 tarihinde ve 7201 sayılı Kanun’un 21. maddesine göre tebliğ edilmiştir. Tebligat Tüzüğü’nün 28. maddesi uygulanmadığı için; yani, muhatabın tevziat saatinden sonra adrese dönüp dönmeyeceği Tüzüğün anılan maddesinde sayılan kişilerden sorulup saptanmadan ve bu husus tebligat parçasına yazılıp usulen tevsik edilmeden 21. maddeye göre yapılan tebligat usulüne uygun bulunmamaktadır (HGK’nın 29.12.1993 tarih ve 1993/18-778 E., 876 K.), (HGK’nın 18.04.2001 tarih, 2001/6-386 E., 389 K.).

7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun 32. maddesinde, (tebliğ, usulüne aykırı yapılmış olsa bile, muhatabı tebliğe muttali olmuş ise muteber sayılır. Muhatabın beyan ettiği tarih, tebliğ tarihi addolunur.) hükmüne yer verilmiştir. Borçlu, 23.08.2007 tarihli hacizle takipten haberdar olduğuna göre 29.08.2007 tarihinde harçlandınlan dilekçesiyle mahkemeye yaptığı başvurusu yasal (7) günlük sürededir.

7201 sayılı Kanun’un 32. maddesi gereğince muhatabın usulsüz tebliği öğrendiği tarihten itibaren takibin şekline göre İcra Dairesine İtiraz etmemiş olması, tebligatın usulsüzlüğünün tespiti halinde mal beyanında bulunma tarihi ve takip kesinleşmeden haciz konulamayacağı cihetle; varsa, hacizlerin kaldırılması sonucunu doğuracağından, borçlunun hukuki yararının da bulunması nedeniyle, mahkemece şikayetin incelenmesine engel teşkil etmez (HGK 27.06.2001 tarih ve 2001/12-543 E., 560 K.).

O halde, şikayet kabul edilerek 7201 sayılı Kanun’un 32. maddesi de gözetilip ödeme emri tebliğ tarihinin düzeltilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.

Sonuç: Borçlunun temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK 366 ve HUMK’nın 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), 24.12.2007 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Bilgiler: Tarih-Gönderici: admin — 12 Ara 2014, 16:58


mevduat hesabından hesap işletim ücreti davası tüketici kanunu hükümleri dışındadır

YARGITAY
11. Hukuk Dairesi

ESAS NO : 2013/17905
KARAR NO : 2014/165

Y A R G I T A Y İ L A M I

MAHKEMESİ : AKYAZI ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
TARİHİ : 05/12/2012
NUMARASI : 2012/501-2012/537

Taraflar arasında görülen davada Akyazı Asliye Hukuk Mahkemesi’nce verilen 05.12.2012 tarih ve 2012/501-2012/537 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi kanun yararına bozma isteminde bulunan davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi Zeliha Çubuk tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Davacı vekili, müvekkili banka ile davalı arasında imzalanan Bankacılık Hizmetleri Sözleşmesi çerçevesinde davalının tüketici konumunun bulunmamasına, şikayet konusu hakkında Tüketici Sorunları Hakem Heyeti’nin karar verme yetkisi olmamasına ve davalı hesabından hesap işletim ücreti alınmasının sözleşmeye ve yasaya aykırılık teşkil etmemesine rağmen,davalının başvurusu üzerine Akyazı Kaymakamlığı Tüketici Sorunları Hakem Heyeti’nce davalının mevduat hesabından tahsil olunan 67,50 TL hesap işletim ücretinin müşteriye iadesine ve takip eden yıllarda tüketiciden hesap işletim ücreti alınmamasına karar verildiğini ileri sürerek, anılan hakem heyeti kararının iptalini talep ve dava etmiştir.
Davalı davaya cevap vermemiştir.
Mahkemece, dosya kapsamına göre, Akyazı Tüketici Sorunları Hakem Heyeti’nin 31/08/2012 tarih ve 2012/326 sayılı karar ve ekinde belgelerin incelenmesi neticesinde davacının iddiasını destekleyen bilgi ve belgelere ulaşılamadığı, davacı vekilinin tüketiciden yapılan kesintinin tüketici kredisine ilişkin olmayıp mevduat hesabından alınan hesap işletim ücreti olduğuna ilişkin iddiasının gerçeği yansıtmadığı, tüketici tarafından yapılan ödemenin tüketici kredisine ilişkin olduğu, tüketici sorunları hakem heyeti başkanlığı tarafından gönderilen karar ekinde yer alan ödeme dekontlarından anlaşıldığı ve taraflar arasındaki hukuki ilişkinin tüketici kredisinden olduğu değerlendirilerek, söz konusu kesintinin 4077 sayılı Kanun’un 6. maddesinde belirtildiği şekilde tüketici ile müzakere edilmeyen ve iyi niyet kurallarına aykırı olarak tüketici aleyhine sonuç doğuran haksız şart niteliğinde olduğu, tüketici sorunları hakem heyeti kararının usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş; bu karar aleyhine Adalet Bakanlığı’nın yazısı üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından kanun yararına bozulması talebinde bulunulmuştur.

Dava, tüketici sorunları hakem heyeti kararının iptali istemine ilişkin olup, mahkemece yazılı gerekçe ile davanın reddine karar verilmiştir. 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanun’un 22. maddesi gereğince Bakanlık İl ve İlçe Merkezlerinde bu kanunun uygulanmasından doğan uyuşmazlıklara çözüm bulmak suretiyle en az bir Tüketici Sorunları Hakem Heyeti oluşturmaları gereklidir. Tüketici Sorunları Hakem Heyetlerinin görev alanı ancak 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun kapsamında kalan uyuşmazlıklarla sınırlıdır. TSHH görev alanı dışında kalan konularda karar veremez.
Bir uyuşmazlığın 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun kapsamında kaldığının kabulü için aynı Yasa’nın 2.maddesinde öngörülen tüketicinin taraflardan birini oluşturduğu tüketici işleminin olması gerekir. Somut uyuşmazlık, davacı ile davalı arasında imzalanan bankacılık işlemleri sözleşmesine dayanılarak davalı adına açılan mevduat hesabından tahsil edilen hesap işletim ücretine ilişkin olup tüketici kredisi ilişkisinden kaynaklanmadığından genel görevli mahkemeler önünde çözümlenmesi gereken bankacılık işlemi mahiyetindedir. Taraflar arasında Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun kapsamında kalan uyuşmazlık bulunmamaktadır. Mahkemece, taraflar arasındaki ilişkinin tüketici kredi sözleşmesinden kaynaklandığının kabulü ile hakem heyetinin görev alanı içinde kalmayan bu uyuşmazlıkla ilgili verdiği kararın iptali gerekirken, yazılı gerekçe ile davanın reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı görüldüğünden, yazılı emir isteğinin kabulü ile hükmün kanun yararına bozulmasına karar vermek gerekmiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın HUMK’nın 427/6. Maddesine dayalı kanun yararına bozma isteğinin kabulü ile hükmün sonuca etkili olmamak üzere kanun yararına BOZULMASINA, gereğinin yapılması için bir kararın bir örneği ile dosyanın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na GÖNDERİLMESİNE, 07.01.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Başkan Vekili Üye Üye Üye Üye
Ahmet Özgan H.G.Vuraloğlu M.Acır M.U.Tarhan G.Dinç

Kamu malına zarar verme suçunda haksız tahrik hükümleri uygulanamaz

Ankara 1. Asliye Ceza Mahkemesi, belediye otobüsüne zarar veren sanığa 3 yıla kadar hapis öngören TCK’nın “mala zarar verme” başlıklı maddesinden ceza verdi.

Mahkeme, sanığın eylemi tahrik altında işlediğini belirterek cezasında indirim yaptı. Yapılan itiraz üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 15.Ceza Dairesi indirim kararını bozdu. Gerekçede, sanığın işlediği suçun “kamu malına zarar verme” kapsamında olduğu kaydedildi. Yargıtay, bu nedenle sanığa 1 ile 6 yıl arasında hapis öngören TCK’nın 152’nci maddesinden ceza verilmesini istedi. Kararda “Kamu malına zarar verme suçunda haksız tahrik hükümlerinin uygulanamayacağının gözetilmemesi bozmayı gerektirmiştir” denildi. 27 Mayıs’ta başlayan olaylarda 6 kişi ve bir komiser hayatını kaybetmişti.

YARGITAY CEZA GENEL KURULU.nun 2011/15-420E. 2012/249K. – DOLANDIRICILIK – ZİNCİRLEME SUÇ HÜKÜMLERİ

T.C. YARGITAY CEZA GENEL KURULU.nun 2011/15-420 Esas,2012/249 Karar Tarihi:26.06.2012

Daire:CGK Tarih:2012 Esas No:2011/15-420 Karar No:2012/249 

 

 

İtirazın kapsamına göre inceleme, sanığın katılanlar ………. ve …………..'ya yönelik dolandırıcılık suçundan kurulan hükümlerle sınırlı olarak yapılmıştır.Özel Daire çoğunluğu ile Yargıtay CBaşsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın katılanlar ………. ve ………..'ya yönelik dolandırıcılık eylemlerinde zincirleme suç hükümlerinin uygulanmasının olanaklı olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir.

 

5237 sayılı TCY'nın "dolandırıcılık" başlıklı 157. maddesi;"Hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlayan kişiye bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası verilir" şeklinde düzenlenmiştir.Malvarlığının yanında irade özgürlüğünün de korunduğu dolandırıcılık suçunun oluşabil­mesi için;

 

1)Fail tarafından hileli davranışlar yapılmalıdır. Mağdurun inceleme eğilimini etkisiz kılacak nitelikte bir takım davranışlarda bulunulmalıdır.

 

2)Fail tarafından yapılan hileli davranışlar bir kimseyi aldatabilecek nitelikte olmalıdır.

 

3)Mağdurun veya başkasının zararına, kendisi veya başkası lehine haksız bir yarar sağlanmalıdır. Fail kendisi veya başkasına yarar sağlamak amacıyla bilerek ve isteyerek hileli davranışlar yapmalı, verilen zarar ile sanığın eylemi arasında uygun nedensellik bağı bulunmalıdır. Zarar, nesnel kişisel ölçüler göz önünde bulundurularak belirlenecek ekonomik zarardır.Madde gerekçesinde de vurgulandığı üzere, aldatıcı nitelik taşıyan hareketlerle, kişiler arasındaki ilişkilerde var olması gereken iyiniyet ve güven bozulmaktadır. Bu suretle kişinin irade serbestisi etkilenmekte ve irade özgürlüğü ihlâl edilmektedir.

 

 

Bu aşamada "hileli davranışlar" kavramının incelenmesinde yarar bulunmaktadır. Hile, maddi olmayan yollarla karşısındakini aldatan, yanılgıya düşüren, düzen, dolap oyun, entrika vb. her türlü eylemdir. Bu eylemler bir gösteriş biçiminde olabileceği gibi, gizli davranışlar olarak da ortaya çıkabilir. Gösterişte, fail sahip bulunmadığı olanaklara ve sıfata sahip olduğunu bildirmekte, gizli davranışta ise kendi durum veya sıfatını gizlemektedir. Ancak sadece yalan söylemek, dolandırıcılık suçunun hile unsurunun gerçekleşmesi bakımından yeterli değildir. Yasa koyucu yalanı belirli bir takım şekiller altında yapıldığı ve kamu düzenini bozacak nitelikte bulunduğu hallerde cezalandırmaktadır.

 

Böyle olunca hukuki işlemlerde, sözleşmelerde bir kişi mücerret yalan söyleyerek diğerini aldatmış bulunuyorsa bu basit şekildeki aldatma, dolandırıcılık suçunun oluşumuna yetmez.Yapılan yalan açıklamaların dolandırıcılık suçunun hileli davranış unsurunu oluşturabil­mesi için, bu açıklamaların doğruluğunu kabul ettirebilecek, böylece muhatabın inceleme eğilimini etkisiz bırakabilecek yoğunluk ve güçte olması ve gerektiğinde yalana bir takım dış hareketlerin eklenmiş bulunması gerekir.

 

Dolandırıcılık suçunda hileli davranışın ancak bu şekilde gerçekleşmiş sayılacağını kabul eden bu görüşe "sahneye koyma" (mise en scene) teorisi adı verilmektedir. O halde dolandırıcı­lık suçunun unsurunu oluşturan hileli davranış şu şekilde tanımlamak mümkündür. Olaylara ilişkin yalan açıklamaların ve sarfedilen sözlerin doğruluğunu kuvvetlendirecek ve böylece muhatabın inceleme eğilimini etkileyebilecek yoğunluk ve güçte olması ve bu bakımdan gerektiğinde bir takım dış hareketler ekleyerek veya böylece var olan halden ve koşullardan yararlanarak, almayacağı bir kararı bir kimseye verdirtmek suretiyle onu aldatması, bu suretle başkasının zihin, fikir ve eylemlerinde bir hata meydana getirmesidir. Böylece dolandırılanın iradesi fesada uğratılmakta, sakatlanmaktadır.

 

5237 sayılı TCY'nın 43/1. maddesinde bulunan, "değişik zamanlarda" ifadesinin açıklığı karşısında öğretide de, zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi için suçların farklı zamanlarda işlenmesi gerektiği konusunda görüş birliği bulunmaktadır. Zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi için, suçların mutlaka değişik zamanlarda işlenmesi gereklidir ki, bunun sonucu olarak, aynı mağdura, aynı zamanda, aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunda tek suçun oluşacağı kabul edilmiştir.

 

Bu halde zincirleme suç hükümleri uygulanarak artırım yapılamayacak, ancak bu husus TCY'nın 61.maddesi uyarınca temel  cezanın belirlenmesinde gözönüne alınabilecektir.Burada "aynı zaman" ve "değişik zaman" kavramları üzerinde de durulmalıdır. Yasada bu konuda bir açıklık bulunmadığından ve önceden kesin saptamaların yapılması da olanaklı olmadığından, bu husus her somut olayın özelliği gözönüne alınarak değerlendirilmeli ve eylemlerin "değişik zamanlarda" işlenip işlenmediği belirlenmelidir.

 

Dolandırıcılık suçlarında zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi için suçun temel şekli veya nitelikli hallerinin değişik zamanda en az iki kez işlenmesi gerekmektedir. Diğer bir ifadeyle kanunda suç olarak tanımlanmış eylem değişik zamanlarda en az iki kez gerçekleştiril­melidir.

 

Suçun unsuru olan veya ilk hareketin devamı niteliğindeki hareketler nedeniyle zincirleme suç hükümleri uygulanamayacağı gibi, ilk suç tamamlandıktan sonra yapılan ve tek başına suçun tüm unsurlarını üzerinde taşımayan eylemler nedeniyle de zincirleme suç hükümleri uygulanmayacaktır.Dolandırıcılık suçunda fail tarafından yapılan hileli davranışlar suçun unsurudur. Aynı zamanda hileli davranışların mağduru aldatıcı nitelikte olması gerekmektedir. Fail, yaptığı hileli davranışlarla mağduru aldatılıp, iradesini fesada uğratarak mağdurun gerçekte yapmak istemediği hareketleri yapmasını sağlayarak haksız yarar sağlamaktadır.

 

Dolandırıcılık suçunda zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi için dolandırıcılık suçunun temel şekli veya nitelikli hallerinin değişik zamanlarda en iki kez gerçekleşmesi gerekmektedir. Yasadaki suç tanımına uygun en az iki dolandırıcılık eyleminin fail tarafından işlenmesi, her iki eylemin birbirinden bağımsız olarak ayrı ayrı dolandırıcılık suçunu oluşturması, diğer bir ifade ile tüm unsurlarıyla en az iki dolandırıcılık suçunun  fail tarafından işlenmesi gerekmektedir.

 

Başka bir anlatımla failin aynı mağdura karşı değişik zamanlarda birden fazla dolandırıcılık suçunu işlemesi ve bu eylemlerini aynı suç işleme kararı  altında gerçekleştirmesi durumunda ancak zincirleme suç hükümleri uygulanabilir. Aksi halde zincirleme suç hükümlerinin uygulanması olanaklı değildir. Fail ile dolandırıcılık suçunun mağduru arasında devam eden ilişkide birden fazla haksız yarar sağlanması dolandırıcılık suçunun birden fazla işlendiği anlamına gelmemektedir.

 

Failin aynı hileli davranışlarla ya da önceki davranışların devamı niteliğinde olan ancak tek başına dolandırıcılık suçunun oluşumuna yetmeyen fiillerle mağdurdan birden fazla haksız yarar elde etmesi durumunda fail tek bir dolandırıcılık suçundan cezalandırılacaktır.

 

 Sanığın ilk haksız yararları elde ettikten sonra yeni bir hileli davranışa yönelmeden, katılanlardan telefonla rapor ve elbise paralarından geriye kalan kısımlarını istemesi hileli davranış  niteliğinde olmayıp, sanığın katılanlarla yapmış olduğu telefon görüşmeleri de tek başına aldatıcı nitelikte değildir.

 

Esasen, sanığın kendisini dernek çalışanı olarak tanıtıp, derneğin yaka kartını boynuna takarak sosyal inceleme raporu hazırlıyor görüntüsü altında ve dernekten katılanlara yardım edileceğine ilişkin hileli davranışlarını sahneye koymadan katılanlardan rapor ve elbise parası adı altında para istemesi durumunda bu isteğin kabul görmeyeceği tartışmasızdır.

 

Diğer bir ifadeyle sanığın en baştaki hileli davranışları olmasa sonradan yapılan telefon görüşmelerinde basit yalandan ibaret sözlerden hareketle katılanların para göndermeleri söz konusu olmayacaktır. Bu durumda da ilk dolandırıcılık suçundan bağımsız bir dolandırıcılık suçunun oluşmadığı ve zincirleme suç hükümlerinin uygulanmayacağının kabulü gerekmektedir.

 

SONUÇ:Açıklanan nedenlerle;Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE,Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığına TEVDİİNE, 12.06.2012 günü yapılan birincive 19.06.2012 günü yapılan ikinci müzakerede yasal çoğunluk sağlanamadığından 26.06.2012 günü yapılan üçüncü müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.

SENDİKAL TAZMİNAT TALEP EDEBİLME OLANAĞI / İŞ GÜVENCESİ HÜKÜMLERİ

T.C.
YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu
E: 2006/9-169
K: 2006/221
T: 19.4.2006
SENDİKAL TAZMİNAT TALEP EDEBİLME OLANAĞI
İŞ GÜVENCESİ HÜKÜMLERİ
2821 s. SENDİKALAR KANUNU (1) [Madde 31]
Taraflar arasındaki “Alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda;Ankara 11. İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 3.11.2004 gün ve 2003/1597-2004/1022 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine. Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 24.5.2005 gün ve 30767-19242 sayılı ilamı ile. ( …1. Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.
2. Davacı işçi iş sözleşmesinin davalı işverence 6.6.2003 tarihinde sendikal nedenle feshedildiğini ileri sürerek sendikal tazminat isteğinde bulunmuş, mahkemece istek doğrultusunda karar verilmiştir.
2821 sayılı Yasanın 4773 sayılı Yasa ile değişik 31. maddesine göre, iş güvencesi kapsamında olan işçiler yönünden iş sözleşmesinin sendikal nedenle feshinde doğrudan sendikal tazminat talep edilmesi mümkün değildir. Gerçekten iş güvencesi kapsamında olan işçiler için anılan yasaya göre feshin geçersizliğinin tespitinin istenmesi gerekir. Davacı işçi bu yola gitmemiş, doğrudan sendikal tazminat davası açmıştır.
Çalışan işçi sayısı itibarıyla işyerinin iş güvencesi kapsamında olduğu dosya içindeki bilgi ve belgelerden anlaşılmaktadır. 2821 sayılı Yasanın 31. maddesine göre davacının sendikal tazminat istemesine olanak bulunmamaktadır. Anılan isteğin reddine karar verilmelidir.
3. Davacı işçinin imzasını taşıyan ücret bordrolarında ücreti belli olduğu halde, davacı ile aynı konumda olan davacı tanıklarının beyanları esas alınarak daha yüksek ücrete göre hesaplanan tazminat ve diğer işçilik haklarının kabulü de hatalı olmuştur. Bordroda yazılı ücret esas alınarak hesaplamaya gidilmelidir… ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, sendikal tazminat ile birlikte diğer bir kısım işçilik hak ve alacakları istemine ilişkindir.
2821 sayılı Sendikalar Kanununun 3449 sayılı Kanunla değişik 31. maddesi ile, bir sendikaya üye olan işçilerle, sendika üyesi olmayan işçiler veya ayrı sendikaya üye olan işçiler arasında sendikal nedenlerle çalışma şartları ve diğer hususlar bakımından ayrım yapma ve farklı işlemlerde bulunulması halleri dışında, işçinin sendika üyeliği veya sendikal faaliyeti nedeniyle sözleşmesinin feshedilmesi halinde de “sendikal tazminat” istenebilmekte iken, 15.3.2003 tarihinde yürürlüğe giren 4773 sayılı ( İş Kanunu, Sendikalar Kanunu ile Basın Mesleğinde Çalışanlarla Çalıştıranlar Arasındaki Münasebetlerin Tanzimi Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılması Hakkında ) Kanun uyarınca Sendikalar Kanununun sendikal tazminata dayanak olan 6. fıkrası değiştirilmiş ve sözü edilen maddeye yeni fıkralar eklenmiştir.
Yapılan düzenleme, iş sözleşmesinin feshedilip edilmemesine göre farklı hukuki sonuçlar öngörmekte, iş sözleşmesinin sendika üyeliği veya sendikal faaliyet sonucu feshedilmesi halinde ise. İş Kanununun güvence hükmü kapsamına giren işçilerle, güvenceden yararlanamayanlar yönünden ayrı farklılıklar içermektedir.
Sendikalar Kanununun 4773 sayılı Kanunla değişik 31. maddesinin 6. fıkrasında “işverenin, hizmet akdinin feshi dışında, üçüncü ve beşinci fıkra hükümlerine aykırı hareket etmesi halinde, işçinin bir yıllık ücret tutarından az olmamak üzere tazminata”karar verileceği, devamında “Sendika üyeliği veya sendikal faaliyetlerden dolayı hizmet akdinin feshi halinde ise, İş Kanununun 18, 19,20, ve 21 inci madde hükümlerinin uygulanacağı belirtilerek, İş Kanunu uyarınca ödenecek tazminatın “işçinin bir yıllık ücret tutarından az” olamayacağı hükme bağlanmıştır.
Anılan değişiklik öncesinde “sendikal tazminattı işçinin iş sözleşmesinin feshedilmesi halini de kapsamakta iken, 4773 sayılı Kanun ile iş güvencesi ‘kapsamında bulunan bir işçinin, sendika üyeliği veya sendikal faaliyeti nedeniyle iş sözleşmesinin feshedilmesi durumu Sendikalar Kanununun 31. maddesi kapsamı dışında değerlendirilmektedir.
4773 Sayılı Kanun ve ardından 4857 sayılı İş Kanunu ile sendika üyesi olması veya sendikal faaliyeti nedeniyle iş sözleşmesi feshedilen işçiler iş güvencesi hükümleri kapsamına alınmıştır.
Sendikalar Kanununun 31. maddesinde tanımlanan “sendikal” tazminat, sadece iş ilişkisinin devamı sırasında, işin sevk ve idaresi, dağıtımı ve tüm çalışma şartlarına ilişkin hükümlerin uygulanmasında sendikal nedenlerle ayrım yapan veya farklı işlemde bulunan işveren davranışları için öngörülmüş olup, anılan maddenin sendikal sebepli fesih iddiaları karşısında uygulanma olanağı kalmamıştır. Sendikal nedenlerle iş sözleşmesinin feshinde, 2821 sayılı Sendikalar Kanununun 31. maddesinin yaptığı yollama nedeniyle İş Kanununun iş güvencesine ilişkin hükümlerin uygulanması zorunluluğu bulunmaktadır.
Yukarıda belirtilen yasal ve maddi olgular dikkate alındığında, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
SONUÇ : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK’ un 429. Maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz ilam harcının iadesine, 19.04.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.