Etiket arşivi: K.2010/1303

Y.9.H.D. 25.1.2010 E.2008/16356 – K.2010/1303


  Y.9.H.D. 25.1.2010 E.2008/16356 – K.2010/1303

– Kıdem Tazminatı Hesabında Esas Alınacak Ücret
– Son Ücret (Kıdem Tazminatı – İhtimâli Durumlara Göre)
– Brüt Ücret (Kıdem Tazminatı)
– Aylık Ücret (Kıdem Tazminatı)
– İşe İade Davasında Eklenen Süre (Kıdem Tazminatı)
– Yol Primi (Kıdem Tazminatı)
– Ücret Dışındaki Para Ve Para İle Ölçülebilen Menfaatler (Kıdem Tazminatı)
– Servis Ücreti (Kıdem Tazminatı) –

İK.32 – 1475 Sa.Ka.14

Kıdem tazminatı hesabında esas alınacak ücret son ücret, başka bir anlatımla, iş sözleşmesinin feshedildiği anda geçerli olan ücrettir.
Son ücret kavramı, işçinin iş ilişkisi kapsamında iş gördüğü ve ücrete hak kazandığı en son ücreti ifade eder. İş ilişkisinin askıya alınması ve askı süresi içinde iş sözleşmesinin feshedilmesi durumunda kıdem tazminatı hesabında dikkate alınması gereken ücret, iş sözleşmesinin askıya alınmasından önce hak kazanılan son ücret olmalıdır.
İhbar öneli tanınmak suretiyle yapılan fesihte, önelin bittiği tarihte fesih gerçekleştiğinden, önelin bittiği tarihteki ücret esas alınmalıdır. Bildirim öneli tanınmaksızın ancak ihbar tazminatı da ödenmeden (tam olarak ödenmeden) işverence yapılan fesih durumunda ise, bildirim öneli sonuna kadar işyerinde uygulamaya konulan ücret artışından iş sözleşmesi feshedilen işçinin de yararlanması ve tazminatının bu artan ücret esas alınarak hesaplanması gerekir.
Kıdem tazminatı hesabında dikkate alınması gereken ücret, işçinin brüt ücretidir. O halde, kıdem tazminatı, için fiilen eline geçen ücreti üzerinden değil, sigorta primi, vergi sendika aidatı gibi kesintiler yapılmaksızın belirlenen brüt ücret göz önünde tutularak hesaplanır.
Tazminata esas aylık ücret saat ücretinin önce 7.5 sonra da 30 ile çarpımı sonucu belirlenmelidir. Yoksa aylık ücretin tespitinin işçinin fiilen çalıştığı gün sayısı üzerinden hesaplanması doğru olmaz.
İşe iade davasının yargılaması sonunda eklenen hizmet süresi, kıdem tazminatı hesabında nazara alınmaz. Bu nedenle fesih tarihindeki kıdem tazminatı tavanı gözetilmelidir. Aynı şekilde tazminata esas alınacak ücretin de, 1475 Sayılı Yasa’nın 14. maddesi hükmü gereği fesih tarihindeki ücret olması gerekir.
İşçiye sağlanan koruyucu elbise, işyerinde kullanılmak üzere havlu, sabun yardımı, arızi fazla çalışma, ulusal bayram, genel tatil ve hafta tatili alacakları dikkate alınmaz.
Ağır vasıta ve özellikle tır şoförleri bakımından, tazminata esas ücretin tespitinde yol primi adı altında yapılan ödemelerin de dikkate alınması gerekir.
Ücret dışındaki para veya para ile ölçülebilen menfaatlerin tazminata yansıtılmasında son bir yıl içinde yapılan ödemeler toplamının 365`e bölünmesi suretiyle bir güne düşen miktarın belirleneceği kabul edilmektedir.
Yıl içinde düzenli ve belirli periyotlarla ödenen parasal haklar bakımından ise, kıdem tazminatının son ücrete göre hesaplanması gerektiği gerçeğine daha uygun bir çözümdür.

DAVA ve KARAR:

Davacı, kıdem, ihbar tazminatının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.
Yerel Mahkeme, isteği hüküm altına almıştır.
Hüküm süresi içinde davalı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

YARGITAY 9. HUKUK DAİRESİ KARARI:

Davacı vekili, davacının kaporta işçisi olarak davalı işyerinde çalışmaktayken, aldığı ücret ile bordroya yansıtılan ücretin birbirinden farklı olması nedeniyle bordroyu imzalamadığını, bunun üzerine davacıya o gün izinli olduğunun söylenmesine karşın davacının işyerinde çalışmaya devam ettiğini, davacıya görevi olan kaportacılık dışında oto camı takılması işinin verildiğini, davacının ise sorumluluk almamak kaydı ile bu görevi kabul ettiğini bildirmesi üzerine hakkında tutanak tutularak işine son verildiğini belirterek, kıdem ve ihbar tazminatına hükmedilmesini talep etmiştir.

Davalı vekili, davacının, verilen görevi yapmaması ve 4.3.2005, 7.3.2005 ve 8.3.2005 tarihlerinde mazeretsiz olarak devamsızlık yapması nedeniyle iş sözleşmesinin haklı nedenle feshedildiğini belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, davalı tarafın terk olgusunu kanıtlayamadığı, davacı tanık beyanları da nazara alınarak davacının ücretinin bordroda eksik gösterilerek imzalatılmak istenmesi ve davacının imzalamaması üzerine işten çıkartıldığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.

Hüküm, davalı vekilince temyiz edilmiştir.

1- Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

Kıdem tazminatı hesabında dikkate alınması gereken ücret noktasında taraflar arasında uyuşmazlık söz konusudur.

Kıdem tazminatı hesabında esas alınacak ücret son ücret, başka bir anlatımla, iş sözleşmesinin feshedildiği anda geçerli olan ücrettir. İhbar öneli tanınmak suretiyle yapılan fesihte önelin bittiği tarihte fesih gerçekleştiğinden, önelin bittiği tarihteki ücret esas alınmalıdır. Bildirim öneli tanınmaksızın ancak ihbar tazminatı da ödenmeden (tam olarak ödenmeden) işverence yapılan fesih durumunda ise, bildirim öneli sonuna kadar işyerinde uygulamaya konulan ücret artışından iş sözleşmesi feshedilen işçinin de yararlanması ve tazminatının bu artan ücret esas alınarak hesaplanması gerekir.

Kıdem tazminatı hesabında dikkate alınması gereken ücret, işçinin brüt ücretidir. O halde, kıdem tazminatı, için fiilen eline geçen ücreti üzerinden değil, sigorta primi, vergi sendika aidatı gibi kesintiler yapılmaksızın belirlenen brüt ücret göz önünde tutularak hesaplanır.

Tazminata esas aylık ücret saat ücretinin önce 7.5 sonra da 30 ile çarpımı sonucu belirlenmelidir. Yoksa aylık ücretin tespitinin işçinin fiilen çalıştığı gün sayısı üzerinden hesaplanması doğru olmaz.
Son ücret kavramı, işçinin iş ilişkisi kapsamında iş gördüğü ve ücrete hak kazandığı en son ücreti ifade eder. İş ilişkisinin askıya alınması ve askı süresi içinde iş sözleşmesinin feshedilmesi durumunda kıdem tazminatı hesabında dikkate alınması gereken ücret, iş sözleşmesinin askıya alınmasından önce hak kazanılan son ücret olmalıdır.

İşe iade davasının yargılaması sırasında en çok 4 aya kadar olan sürenin hizmet süresine ekleneceği konusunda Dairemiz kararlan istikrar kazanmıştır (Yargıtay 9. HD. 3.10.2005 gün 2005/56932 E, 2005/31926 K.). Yine Dairemizce, işçinin işe alınmayacağının açıklandığı veya bir aylık işe başlatma süresinin sonu, fesih tarihi olarak kabul edilmelidir. Bu nedenle fesih tarihindeki kıdem tazminatı tavanı gözetilmelidir. Aynı şekilde tazminata esas alınacak ücretin de, 1475 Sayılı Yasa’nın 14. maddesi hükmü gereği fesih tarihindeki ücret olması gerekir.

Kıdem tazminatına esas alınacak olan ücretin tespitinde İş Kanunu’nun 32. maddesinde sözü edilen asıl ücrete ek olarak işçiye sağlanan para veya para ile ölçülebilen menfaatler göz önünde tutulur. Buna göre ikramiye, devamlılık arz eden prim, yakacak yardımı, giyecek yardımı, kira, aydınlatma, servis yardımı, yemek yardımı ve benzeri ödemeler kıdem tazminatı hesabında dikkate alınır. İşçiye sağlanan özel sağlık sigortası yardımı ya da hayat sigortası prim ödemeleri de para ile ölçülebilen menfaatler kavramına dahil olup tazminata esas ücrete eklenmelidir. Satış rakamları ya da başkaca verilere göre hesaplanan prim değişkenlik gösterse de; kıdem tazminatı hesabında genişletilmiş ücret kavramı içinde değerlendirilmelidir.

İşçiye sağlanan koruyucu elbise, işyerinde kullanılmak üzere havlu, sabun yardımı, arızi fazla çalışma, ulusal bayram, genel tatil ve hafta tatili alacakları dikkate alınmaz.

Uygulamada ağır vasıta ve özellikle tır şoförleri bakımından gidilen mesafeye göre yol primi adı altında ödemeler yapıldığı görülmektedir. Çoğunlukla asgari ücret seviyesinde sabit ücret ödenmekte ve ücretin esaslı kısmı belirtilen primlerle sağlanmaktadır. Yoksa yurt dışına sefer yapan bir tır şoförünün sadece asgari ücretle çalışmayacağı bilinen bir gerçektir. Böyle olunca tazminata esas ücretin tespitinde yol primi adı altında yapılan ödemelerin de dikkate alınması gerekir. Dairemiz kararlan bu yönde kökleşmiştir (Yargıtay 9. HD. 7.2.2005 gün 2005/950 E, 2005/3328 K.).

Dairemiz kararlarında, ücret dışındaki para veya para ile ölçülebilen menfaatlerin tazminata yansıtılmasında son bir yıl içinde yapılan ödemeler toplamının 365`e bölünmesi suretiyle bir güne düşen miktarın belirleneceği kabul edilmektedir (9. HD. 29.9.2005 gün 2005/342 E, 2005/31714 K. Yargıtay 9. HD. 12.4.1999 gün 1999/5910 E, 1999/7119 K.). Dönemsel bir niteliği olmayan parasal haklar bakımından yıl içinde yapılan ödemelerin 365 güne bölünmesi suretiyle bir güne düşen tutarın belirlenmesi yerindedir. Örneğin tır şoförünün yıl içinde aldığı sefer (yol) primi sürekli değişiklik gösterebilir ve belli bir dönemin hesaplamada esas alınması zorluk taşıyabilir. Öte yandan, işçiye dini bayramlarda yılda 2 kez ödenen harçlığın belli bir dönem için yapıldığını söylemek pek olası değildir. Burada yıllık ödeme tutarının 365 rakamına bölünmesi yerinde olur. Son olarak belirtmek gerekir ki, yılda bir kez yapılan parasal yardımların (yakacak yardımı gibi) tazminata esas ücrete yansıtılmasının, yıllık tutarın 365`e bölünmesi suretiyle gerçekleştirileceği tartışmasızdır.

Yıl içinde düzenli ve belirli periyotlarla ödenen parasal haklar bakımından ise, kıdem tazminatının son ücrete göre hesaplanması gerektiği gerçeğine daha uygun bir çözümdür. Gerçekten işçinin son ücreti üzerinden kıdem tazminatı hesaplandığına ve yıl içinde artmış olan ücretlerin ortalaması alınmadığına göre ücretin ekleri bakımından da benzer bir çözümün aranmalıdır. Örneğin işçinin yıl içinde aldığı 3 ikramiyenin eski ücretten olması sebebiyle daha az olması ve fakat son ikramiyenin işçinin son ücreti üzerinden ödenmesi halinde tazminata esas ücretin tespitinde dikkate alınması gereken ikramiye de bu son ikramiye olmalıdır. Hesaplamanın, son dilim ikramiyenin ait olduğu dönemdeki gün sayısına bölünerek yapılması hakkaniyete de uygundur. Daha somut bir ifadeyle, yılda 4 ikramiye ödemesinin olması durumunda her bir ikramiye 3 aylık bir dönem için uygulanmaktadır. İşçinin artmış olan ikramiyesinin ait olduğu bu 90 güne bölünmesi halinde bir güne düşen ikramiye tutarı, kıdem tazminatının son ücretin hesaplanacağı şeklinde yasal kural ile daha uyumlu şekilde belirlenebilecektir. Aynı uygulamayı yol ve yemek yardımı gibi ödemeler için de yapmak olanaklıdır. İşçiye aylık olarak yapıldığı varsayılan bu gibi ödemelerin son ay için ödenen kısmının fiilen çalışılan gün sayısına bölünmesi suretiyle bir güne düşen tutar tespit olunmalıdır. Buna göre periyodik olarak ödenen ve yıl içinde artmış olan parasal haklar yönünden son dönem ödemesinin ait olduğu dilim günlerine bölünmesi ile tazminata esas ücrete yansıtılacak tutar daha doğru biçimde belirlenebilecektir. Dairemizin 2008 yılında vermiş olduğu kararlar da bu yöndedir (Yargıtay 10.10.2008 gün 2007/27615 E, 2008/26209 K.).

2- Dosyada mevcut tanık beyanları ve diğer deliller kapsamında, davalı işyerinde servis uygulaması olmadığı halde, bilirkişi raporunda, servis ücretinin de dahil edilerek, giydirilmiş brüt ücret ve buna bağlı olarak kıdem, ihbar tazminatlarının hatalı hesaplandığı anlaşılmaktadır. Mahkemece, servis ücreti dahil edilmeksizin hesaplanacak tazminat miktarları ile sonuca gidilmesi gerekirken hatalı bilirkişi raporuna dayalı olarak hüküm kurulması bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ: Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebepten BOZULMASINA, oybirliği ile karar verildi.

Y.9.H.D. 25.1.2010 E.2008/16356 – K.2010/1303

PicLensButton  Y.9.H.D. 25.1.2010 E.2008/16356 – K.2010/1303

Y1HD 10.2.2010 E.2009/13814 – K.2010/1303


 Y1HD 10.2.2010 E.2009/13814 – K.2010/1303

– Tapu Siciline İyi Niyetle Dayanma (İnanç Sözleşmesine Konu Taşınmaz)
– Kötü Niyet İddiası (İtiraz)
– İtiraz (Tapu Siciline İyi Niyetle Dayanılmadığı İddiası)
– Def`İ (Tapu Siciline İyi Niyetle Dayanılmadığı İddiası)
– İddia Ve Müdafaanın Genişletilmesi Yasağı (İtiraz İstisnası)
– İnanç Sözleşmesi (3. Kişinin İyiniyetli Olup Olmaması)
– Kötü Niyetle İktisabın Kanıtlanması (İnanç Sözleşmesine Konu Taşınmazın – Tapu Siciline İyi Niyetle İnanma)
– Tapulu Taşınmazın İntikali (İnanç Sözleşmesine Konu) –

TMK.2,988,989,1023,1024 – BK.18

1. Davacının davalı Mehmet`e temliki açısından inançlı işlemin söz konusu olduğu ve buna ilişkin belgenin dosyada bulunduğu sabittir. Bu kişiler arasında inançlı işlemin sabit olduğu mahkemenin de kabulündedir. Davalı Ahmet`in bu hususa yönelik bir itirazı da varid değildir.
Davalı Mehmet tarafından davalı Ahmet`e yapılan temlike gelince; davalılar arasındaki temlik işleminde inançlı işlem değil, davalı Ahmet`in ediniminde iyiniyetli olup olmadığı önem taşımaktadır. Esasen davacı da dava dilekçesinde bu hususa dayanmıştır.
2. “Kötü niyet iddiası”nın def`i değil itiraz olduğu;
iddia ve müdafaanın genişletilmesi yasağına tabii olmaksızın her zaman ileri sürülebileceği ve mahkemece kendiliğin den (resen) nazara alınacağı ilkeleri 8.11.1991 tarih 1990/4 esas 1991/3 sayılı İnançları Birleştirme Kararında kabul edilmiş, bilimsel görüşlerde aynı doğrultuda gelişmiştir.
Hal böyle olunca; davalı Ahmet`in iyiniyetli olup olmadığı yönünde tarafların gösterdikleri ve gösterecekleri tüm delillerin eksiksiz toplanarak birlikte değerlendirilmesi, özellikle, davalı Ahmet`in taşınmazın davacının isteği ve ara malik Mehmet`e verdiği talimat üzerine temlikin gerçekleştirildiğine dair savunması üzerinde de durularak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekir.

DAVA ve KARAR:

Taraflar arasında görülen davada;
Davacı, mülkiyeti kendisine ait 5423 ada 3 parsel sayılı taşınmazını hakkındaki icra takibi nedeniyle hiçbir bedel almaksızın davalı Mehmet Can Duman`a duyduğu güvene dayanarak satış suretiyle temlik ettiğini, ancak davalı Mehmet Can`ın taşınmazı kendisine iade etmeyerek yakın arkadaşı olan diğer davalıya muvazaalı olarak devrettiğini ileri sürüp, tapu kaydının iptali ile adına tescilini istemiştir.
Davalılar, davanın reddini savunmuşlardır.
Mahkemece, davacının davasını ispatlayamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Karar, davacı vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi Senem Altınbulak`ın raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp, düşünüldü:

YARGITAY 1. HUKUK DAİRESİ KARARI:

Davacı, mülkiyeti kendisine ait 5423 ada 3 parsel sayılı taşınmazını hakkındaki icra takibi nedeniyle davalı Mehmet`e bedelsiz devrettiğini, davalı Mehmet ile arasındaki 7.8.2008 tarihli taahhütname ile taşınmazın eski sahibine iade edileceğinin kabul ve imza altına alındığını, ancak Mehmet`in taşınmazı kendisine iade etmeyerek diğer davalı Ahmet`e muvazaalı olarak devrettiğini ileri sürüp, tapu kaydının iptali ile adına tescilini isteyerek eldeki davayı açmıştır.

Davalı Mehmet, dava konusu taşınmazın emanet olarak kendisine devredildiğini ve davacının gösterdiği kişiye taşınmazı temlik ettiğini, davalı Ahmet, taşınmazı davacının rızası ile davalı Mehmet`den satın aldığını bildirerek davanın reddini savunmuşlardır.

Mahkemece, davacı ile davalı Mehmet arasındaki devir işleminin inanç sözleşmesi içinde gerçekleştiğinin sabit olduğu, ancak davacının son malik Ahmet ile önceki malik Mehmet arasındaki işlemin muvazaalı olduğuna dair herhangi bir yazılı delil ibraz edemediği, davacının yemin deliline de dayanmadığı gerekçeleri ile davanın reddine karar verilmiştir. Gerçekten de; davacının davalı Mehmet`e temliki açısından inançlı işlemin söz konusu olduğu ve buna ilişkin belgenin dosyada bulunduğu sabittir. Bu kişiler arasında inançlı işlemin sabit olduğu mahkemenin de kabulündedir. Davalı Ahmet`in bu hususa yönelik bir itirazı da varid değildir.

Davalı Mehmet tarafından davalı Ahmet`e yapılan temlike gelince; davalılar arasındaki temlik işleminde inançlı işlem değil, davalı Ahmet`in ediniminde iyiniyetli olup olmadığı önem taşımaktadır. Esasen davacı da dava dilekçesinde bu hususa dayanmıştır.

Bilindiği üzere; hukukumuzda, diğer çağdaş hukuk sistemlerinde olduğu gibi kişilerin huzur ve güven içerisinde alış verişte bulunmaları satın aldıkları şeylerin ilerde kendilerinden alınabileceği endişelerini taşımamalan, dolayısıyla toplum düzenini sağlamak düşüncesiyle,alan kişinin iyi niyetinin korunması ilkesi kabul edilmiştir. Bu amaçla Medeni Kanunun 2.maddesinin genel hükmü yanında menkul mallarda 988 ve 989, tapulu taşınmazların el değiştirmesinde ise 1023.maddesinin özel hükümleri getirilmiştir. Öte yandan bir devleti oluşturan unsurlardan biri insan unsuru ise bunun kadar önemli olan ötekisi topraktır. İşte bu nedenle Devlet, nüfus sicilleri gibi tapu sicillerinin de tutulmasını üstlenmiş, bunların aleniliğini (herkese açık olmasını) sağlamış, iyi ve doğru tutulmamasından doğan sorumluluğu kabul etmiş,değinilen tüm bu sebeplerin doğal sonucu olarakta tapuya itimat edip, taşınmaz mal edinen kişinin iyi niyetini korumak zorunluluğunu duymuştur.Belirtilen ilke M.K.nun 1023.maddesinde aynen “tapu kütüğündeki sicile iyi niyetle dayanarak mülkiyet veya başka bir ayni hak kazanan 3 ncü kişinin bu kazanımı korunur” şeklinde yer almış, aynı ilke tamamlayıcı madde niteliğindeki 1024.maddenin 1.fıkrasına göre “Bir ayni hak yolsuz olarak tesçil edilmiş ise bunu bilen veya bilmesi gereken 3 ncü kişi bu tesçile dayanamaz” biçiminde öngörülmüştür.
Ne varki; tapulu taşınmazların intikallerinde, huzur ve güveni koruma, toplum düzenini sağlama uğruna, tapu kaydında ismi geçmeyen ama asıl malik olanın hakkı feda edildiğinden iktisapta bulunan kişinin,iyi niyetli olup olmadığının tam olarak tespiti büyük önem taşımaktadır.Gerçekten bir yanda tapu sicilinin doğruluğuna inanarak iktisapta bulunduğunu ileri süren kimse diğer yanda ise kendisi için maddi,hatta bazı hallerde manevi büyük değer taşıyan ayni hakkını yitirme tehlikesi ile karşı karşıya kalan önceki malik bulunmaktadır.Bu nedenle yüzeysel ve şekilci bir araştırma ve yaklaşımın büyük mağduriyetlere yol açacağı,kişilerin Devlete ve adalete olan güven ve saygısını sarsacağı ve yasa koyucunun amacının ilk bakışta,şeklen iyi niyetli gözükeni değil,gerçekten iyiniyetli olan kişiyi korumak olduğu hususlarının daima göz önünde tutulması,bu yönde tüm delillerin toplanıp derinliğine irdelenmesi ve değerlendirilmesi gerekmektedir. Nitekim bu görüşten hareketle “kötü niyet iddiasının def`i değil itiraz olduğu,iddia ve müdafaanın genişletilmesi yasağına tabii olmaksızın her zaman ileri sürülebileceği ve mahkemece kendiliğin den (resen) nazara alınacağı ilkeleri 8.11.1991 tarih 1990/4 esas 1991/3 sayılı İnançları Birleştirme Kararında kabul edilmiş, bilimsel görüşlerde aynı doğrultuda gelişmiştir.

Hal böyle olunca; davalı Ahmet`in iyiniyetli olup olmadığı yönünde tarafların gösterdikleri ve gösterecekleri tüm delillerin eksiksiz toplanarak birlikte değerlendirilmesi, özellikle, davalı Ahmet`in taşınmazın davacının isteği ve ara malik Mehmet`e verdiği talimat üzerine temlikin gerçekleştirildiğine dair savunması üzerinde de durularak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ve eksik inceleme ile yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir.

SONUÇ: Davacının, temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün BOZULMASINA, oybirliği ile karar verildi.

Y.1.H.D. 10.2.2010 E.2009/13814 – K.2010/1303

PicLensButton Y1HD 10.2.2010 E.2009/13814 – K.2010/1303