Etiket arşivi: Kullanma

Yargıtay Ceza Daireleri Kararları • KREDİ KARTINI KULLANIP GERİ ÖDEMEME, GÜVENİ KÖTÜYE KULLANMA

T.C
YARGITAY
8.CEZA DAİRESİ
ESAS NO: 2012/26143
KARAR NO: 2013/19202

Gereği görüşülüp düşünüldü:

Yerinde görülmeyen sair temyiz itirazlarının reddine ancak:

Mağdur F…’nın kredi kartıyla iki ayrı iş yerinden alış veriş yapıldığının anlaşıldığı olayda iş yeri sahiplerinin yapılan işlemler sonucu mağdurun uğradığı zararı iade ettikleri, sanığın da giyim mağazasından aldığı eşyaları soruşturma aşamasında işyerine iade ettiğinin anlaşılması ve mağdurun sanık hakkında TCK.nun 168. maddesinde düzenlenen indirim hükmünün uygulanmasına rıza gösterdiğini beyan etmesi karşısında sanık hakkında etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanması hususunda olumlu olumsuz bir karar verilmemesi,

Yasaya aykırı, sanık müdafiinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebepten dolayı 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi uyarınca uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK.nun 321. maddesi gereğince (BOZULMA- SINA), 26.06.2013 gününde oybirliğiyle karar verildi.

T.C.
YARGITAY
11. CEZA DAİRESİ
ESAS NO. 2012/2546
KARAR NO. 2013/9485
KARAR T. 6.6.2013

> BAŞKASINA AİT KREDİ KARTININ İZİNSİZ KULLANILMASI — YARAR SAĞLAMA — ETKİN PİŞMANLIK — SANIK VE KATILANIN AKRABA OLUP İSİMLERİNİN BENZER OLMASI

ÖZET : Başkasına ait banka veya kredi kartının izinsiz kullanılması suretiyle yarar sağlama suçunda; katılanla akraba olduğu anlaşılan sanığın tüm aşamalarda kendisinin hsbc bankasına kredi kartı için müracaat ettiğini ve teslim edilen kartın kendisine ait olduğunu zannederek alıp kullandığını savunması, katılanın isminin sanığın ismiyle benzer olup kredi kartının teslimi sırasında kurye tarafından düzenlenen formda sanığın adının H. Hüsnü A. olarak yazılmasına rağmen sanığın ise Hüsnü A. gerçek ismiyle imzalayarak kartı teslim aldığı, banka cevabi yazısına göre sanığın kredi kartı talebinde bulunduğu ve bunun aynı gün red edildiğinin belirtilmesi ve sanığın baştan itibaren harcamaları kendisinin yaptığını kabul etmesi karşısında, sanığın suç kastının belirlenmesi bakımından; bankadan kredi kartı talebine dair başvurunun reddedildiği hususunun sanığa tebliğ edilip edilmediği ve varsa belgesinin celbiyle sonucuna göre sanığın hukuki durumunun takdir ve tayini yerine eksik inceleme sonucu karar verilmesi yasaya aykırıdır. Bankanın cevabi yazısına göre kredi kartı borcunun kurye firması tarafından ödendiği, sanığın da temyiz dilekçesinde kartın teslimini yapan kuryeye 6 ay içinde ödemede bulunduğunu beyan etmesi karşısında kartın kullanımından doğan zararın sanık tarafından giderilip giderilmediği ve yapılmışsa ödeme tarihleri araştırılıp sonucuna göre etkin pişmanlık hükmünün uygulanıp uygulanmayacağının tartışılmasında zorunluluk bulunmaktadır.

Gereği düşünüldü:

1- )Katılanla akraba olduğu anlaşılan sanığın tüm aşamalarda kendisinin hsbc bankasına kredi kartı için müracaat ettiğini ve teslim edilen kartın kendisine ait olduğunu zannederek alıp kullandığını savunması, katılanın isminin sanığın ismiyle benzer olup kredi kartının teslimi sırasında kurye tarafından düzenlenen formda sanığın adının H. Hüsnü A. olarak yazılmasına rağmen sanığın ise Hüsnü A. gerçek ismiyle imzalayarak kartı teslim aldığı, banka cevabi yazısına göre 14.11.2006 tarihinde sanığın kredi kartı talebinde bulunduğu ve bunun aynı gün red edildiğinin belirtilmesi ve sanığın baştan itibaren harcamaları kendisinin yaptığını kabul etmesi karşısında, sanığın suç kastının belirlenmesi bakımından;anılan bankadan kredi kartı talebine dair başvurunun reddedildiği hususunun sanığa tebliğ edilip edilmediği ve varsa belgesinin celbiyle sonucuna göre sanığın hukuki durumunun takdir ve tayini yerine eksik inceleme sonucu yazılı şekilde karar verilmesi yasaya aykırı,
Kabule göre de:

2- )Hsbc bankasının cevabi yazısına göre kredi kartı borcunun kurye firması tarafından ödendiği, sanığın da temyiz dilekçesinde kartın teslimini yapan kuryeye 6 ay içinde 500,00 TL ve 850,00 TL olmak üzere 1350,00 TL ödemede bulunduğunu beyan etmesi karşısında: kartın kullanımından doğan zararın sanık tarafından giderilip giderilmediği ve yapılmışsa ödeme tarihleri araştırılıp sonucuna göre T.C.K.nun 168. maddesindeki etkin pişmanlık hükmünün uygulanıp uygulanmayacağının tartışılmasında zorunluluk bulunması,

SONUÇ : Bozmayı gerektirmiş, sanığın temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebeplerden dolayı 5320 Sayılı Kanunun 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 Sayılı C.M.U.K.nun 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, 06.06.2013 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

T.C.
YARGITAY
11.CEZA DAİRESİ
Esas No: 2004/1005
Karar No: 2005/1153
Karar Tarihi: 16.03.2005

ÖZET : Sanıkların, nakit para çekmek amacıyla şikayetçiden teslim aldıkları kredi kartıyla çektikleri parayı ödememelerinin yanında, aldıkları kartı da iade etmeyip inkar etmek suretiyle güveni kötüye kullanmak suçunun işlendiğinin iddia olunup, mahkemece de kabul edilmesine rağmen kartın iade edilmemesinin yüklenen suçu oluşturup oluşturmayacağının karar yerinde tartışılmaması isabetsizdir.

Güveni kötüye kullanmak suçundan sanıklar a ve b’in yapılan yargılamaları sonunda: Beraatlarına dair BURSA 6. Asliye Ceza Mahkemesinden verilen 15.4.2002 gün ve 2000/1447 Esas, 2002/308 Karar sayılı hükmün süresi içinde Yargıtay’ca incelenmesi katılan vekili tarafından istenilmiş olduğundan dava evrakı C.Başsavcılığının onama isteyen 14.1.2004 tarihli tebliğnamesi ile daireye gönderilmekle, incelenerek gereği görüşüldü:

anıkların, nakit para çekmek amacıyla şikayetçiden teslim aldıkları kredi kartıyla çektikleri parayı ödememelerinin yanında, aldıkları kartı da iade etmeyip inkar etmek suretiyle güveni kötüye kullanmak suçunun işlendiğinin iddia olunup, mahkemece de kabul edilmesine rağmen kartın iade edilmemesinin yüklenen suçu oluşturup oluşturmayacağının karar yerinde tartışılmaması,

SONUÇ: Kanuna aykırı, katılan vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebepten dolayı isteme aykırı olarak CMUK.nun 321 nci maddesi uyarınca BOZULMASINA, 16.3.2005 gününde oybirliği ile karar verildi.

Bilgiler: Tarih-Gönderici: hukukçu — Pzt Mar 23, 2015 8:36 pm


Yargıtay Hukuk Daireleri Kararları • YAPI KULLANMA İZİN BELGESİNİN İPTALİ, CEZAİ ŞARTIN TAHSİLİ

YARGITAY 23. Hukuk Dairesi
ESAS: 2013/7754
KARAR: 2014/1227

Taraflar arasındaki ipoteğin kaldırılması ve alacak davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı asıl ve karşı davanın kısmen kabulüne yönelik olarak verilen hükmün taraf vekillerince duruşmalı olarak temyiz edilmesi üzerine ilgililere çağrı kağıdı gönderilmişti. Belli günde davalı ve karşı davacılar vekili avukat M…, davalı B… ve 3 arkadaşı vekili avukat H…, davalı İ…, A… vekili avukat R… ile davacı-karşı davalı vekili avukat O…’ın gelmiş olmalarıyla duruşmaya başlanarak hazır bulunan avukatların sözlü açıklamaları dinlenildikten ve temyiz dilekçesinin süresinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

KARAR

Davacı vekili, taraflar arasında imzalanan arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi gereğince, davacı yüklenicinin inşaatı tamamladığını, iskân izni belgelerini aldığını, ancak davalı arsa sahiplerinin sözleşmenin 26. maddesi gereğince davacıya ait bağımsız bölümler üzerindeki inşaat ipoteğini ihtarnamelere rağmen kaldırmadıklarını ileri sürerek, dava konusu bağımsız bölümler üzerinde bulunan ipoteklerin kaldırılmasını ve sözleşmede düzenlenen, ipoteğin zamanında kaldırılmaması halinde ödenmesi gereken cezai şartın tahsilini talep ve dava etmiştir.

Davalılar vekilleri, halen eksik ve kusurlu işler bulunduğunu, iskân izninin usulsüz alındığını ve iptali için idare mahkemesinde dava açıldığını savunarak, davanın reddini istemişler; bir kısım davalı arsa sahibi vekili, karşı davada, eksik ve kusurlu işbedeli ile sözleşmenin 47. maddesi ve devamında belirlenen inşaatın süresinde ve gereği gibi bitirilmemesi halinde ödenmesi gereken cezai şartın tahsilini talep ve dava etmiştir.

Mahkemece, inşaatın tamamlandığı, ipoteğin kaldırılması şartlarının gerçekleştiği ancak cezai şartın koşullarının bulunmadığı, site duvarında ayıplı imalat olduğu gerekçesiyle, asıl davanın kısmen kabulü ile bir kısım bağımsız bölüm üzerindeki ipoteklerin kaldırılmasına ve cezai şart talebinin reddine; karşı davada ise, ayıplı imalat nedeniyle karşı davacıların hisselerine düşen miktarın tahsiline, ceza koşulu alacağının oluşmadığı gerekçesiyle, cezai şart isteminin reddine karar verilmiştir.

Karar, taraf vekillerince temyiz edilmiştir.

1)Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle gerektirici sebeplere, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, taraf vekillerinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.

2)Asıl davada, 12.05.2004 günlü arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi uyarınca edimlerin tümüyle yerine getirildiği ileri sürülerek, dava dilekçesinde bildirilen bağımsız bölümler üzerindeki arsa sahibi lehine tesis edilen ipoteklerin terkini talep edilmiş; 13.03.2013 tarihinde harçlandırılan ıslah dilekçesi ile de D bloktaki dört adet bağımsız bölüm üzerindeki ipoteklerin de terkini istenmiştir.

Öncelikle, yüklenici tarafından inşaata, 24.07.2009 tarihinde yapı kullanma izin belgesi alınmış ise de işin projesine ve imar mevzuatına aykırı olduğu iddiasıyla, belgenin iptali için İstanbul 9. İdare Mahkemesi’nin 2013/701 esas sayılı davanın açıldığı, ayrıca bu belgeyi düzenleyen belediye görevlileri hakkında suç duyurusunda bulunulduğu bildirilmiştir. Dava konusu bağımsız bölüm üzerindeki ipotekler, arsa sahibi lehine konulmuş teminat ipotekleri olduğundan iddia gibi, gerçekten, inşaatın, projesine ve imar mevzuatına aykırı yapıldığının saptanması halinde, yapı kullanma izin belgesinin iptali sözkonusu olabileceğinden, hem idari davanın hem de açılmışsa ceza davası dosyasının incelenerek ve gerekirse sonucunun beklenerek hüküm verilmesi gerekirken, belirtilen bu hususların gözden kaçırılması hatalı olmuştur.

Bunun yanında, D bloktaki bağımsız bölüm üzerinde mevcut ipoteklerin de ıslah yolu ile fekki istendiği halde, bu husus değerlendirilmeksizin bir yandan D blok hakkında talep olmadığından bahisle, bir yandan da şartları oluşmadığından bahisle çelişkili gerekçe ile D bloktaki bağımsız bölümler yönünden red kararı verilmesi de kabule göre doğru olmamıştır.

Karşı davada, sözleşmenin 47 ve devamı maddelerine istinaden cezai şartın tahsili de talep edilmiştir. Mahkemece, istenilen cezai şartın mahiyetinin ne olduğu, inşaatın tümüne mi, bir kısım bağımsız bölümlere ilişkin mi talep edildiği, karşı davacılara açıklatılmadan ve buna uygun inceleme ve değerlendirme yapılmadan, karar yerinde, hem işin süresinden sonra teslim edildiği hem de gereği gibi bitirilmediği belirtildikten sonra, koşullar oluşmadığından karşı davadaki cezai şartın reddine karar verilmesi de yerinde görülmemiştir.

Açıklanan nedenlerle, mahkeme kararının bozulması gerekmiştir.

SONUÇ:Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, taraf vekillerinin diğer temyiz itirazlarının reddine, (2) numaralı bent uyarınca temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının taraflar yararına BOZULMASINA, peşin alınan harçların istek halinde temyiz edenlere iadesine, 1.100,00 TL duruşma vekalet ücretinin davalılardan alınarak davacı şirkete verilmesine, 1.100,00 TL duruşma vekalet ücretinin davacıdan alınarak, davalılara verilmesine, kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 20.02.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Bilgiler: Tarih-Gönderici: admin — 13 Ara 2014, 17:42


zorunlu müdafii avukatın, celselere mazeretsiz devamsızlığı görevi kötüye kullanma suçudur

CMK Avukatına Görevi İhmalden Ceza

Yargıtay 5. Ceza Dairesi, 2013/1029 esas ve 2014/5008 karar sayılı

Tebliğname No : 5 – 2012/188515

İNCELENEN KARARIN;
MAHKEMESİ : …..2. Ağır Ceza Mahkemesi
TARİHİ : 08/06/2012
NUMARASI : 2011/434 Esas, 2012/184 Karar
SANIK : ……
SUÇ : Görevi kötüye kullanma
HÜKÜM : Beraat
TEMYİZ EDEN : O yer Cumhuriyet Savcısı
TEBLİĞNAMEDEKİ DÜŞÜNCE : Onama

Mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle dosya incelenerek, gereği düşünüldü:
İstanbul Barosuna kayıtlı olarak avukatlık yapan sanığın …..3. Çocuk Mahkemesinde yargılanan suça sürüklenen çocuklara CMK’nın 150/2. maddesi gereğince 09/04/2010 tarihinde zorunlu müdafii olarak atandığı ancak mahkemenin 27/04/2010, 16/06/2010 ve 17/02/2011 tarihlerinde yapılan celselerine mazeretsiz katılmayarak davanın gereksiz uzaması sonucu kamu zararına, adaletin gecikmesi nedeniyle de kişi mağduriyetine neden olduğunun tüm dosya içeriğinden anlaşıldığı ve eyleminin TCK’nın 257/2. maddesinde düzenlenen ihmal suretiyle görevi kötüye kullanma suçunu oluşturacağı gözetilmeden yazılı şekilde yanılgılı değerlendirmeyle beraat hükmü kurulması,

Kanuna aykırı, O yer C.Savcısının temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, hükmün 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi de gözetilerek CMUK’nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, 05/05/2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

YARGITAY CEZAGENELKURULU E.2012/15-1358 K.2013/389 *GÜVENİ KÖTÜYE KULLANMA *DOLANDIRICILIK *HIRSIZLIK *SUÇ TİPİNİN BELİRLENMESİ

T.C.

YARGITAY

CEZA GENEL KURULU

E. 2012/15-1358

K. 2013/389

T. 24.9.2013

 

 

DAVA : Dolandırıcılık suçundan sanık A. K.'nın 5237 sayılı TCK'nun 157/1, 62 ve 53. maddeleri uyarınca 1 yıl 1 ay 15 gün hapis ve 500 Lira para cezasıyla cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin, Malkara Asliye Ceza verilen 13/01/2009 gün ve 99/6 sayılı hükmün sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 15. Ceza Dairesince 21/06/2012 gün ve 15079/39707 sayı ile;

 

"… Dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için; failin bir kimseyi, kandırabilecek nitelikte hileli davranışlarla hataya düşürüp, onun veya başkasının zararına, kendisine veya başkasına yarar sağlaması gerekmektedir.

Hile nitelikli bir yalandır. Fail tarafından yapılan hileli davranış belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun inceleme olanağını ortadan kaldıracak nitelikte bir takım hareketler olmalıdır. Kullanılan hileli davranışlarla mağdur yanılgıya düşürülmeli ve bu yanıltma sonucu yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya bir başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır.

 

Hilenin kandırıcı nitelikte olup olmadığı olaysal olarak değerlendirilmeli, olayın özelliği, fiille olan ilişkisi, mağdurun durumu, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri ayrı ayrı nazara alınmalıdır.

 

Somut olayda; katılanın, 16.05.2007 günü sat 20.30 sıralarında, kendisine ait olan … … plakalı motorsikleti ile ilçede bulunan markete alışveriş yapmak üzere gittiği, alışveriş yaptıktan sonra dışarı çıktığında, kapının önünde daha önce hiç görmediği ve tanımadığı sanığın, marketin önünde duran motorun kendisine ait olup olmadığını sorması üzerine, katılanın, motorun kendisine ait olduğunu belirttiği, bu şekilde motoru satın alma niyetinde olduğu izlenimini karşı tarafta uyandıran sanığın, katılana, bir kahvede bu maksat ile oturup konuşmayı teklif ettiği, katılanın, sanığın bu teklifini kabul ederek bir kahvede oturdukları, sanığın, burada katılana, kendisinden ve hobilerinden bahsederek güven oluşturmaya çalıştığı, 1000 TL bedele motoru satın alma konusunda anlaşmaları üzerine, sanığın deneme bahanesi ile motoru alarak olay yerinden gitmesi şeklinde gerçekleştirdiği eyleminin, mahkemece dolandırıcılık olarak kabulünde ve nitelendirmesinde bir isabetsizlik görülmediğinden tebliğnamedeki düşünceye iştirak edilmemiştir…",

Açıklamasıyla onanmasına karar verilmiştir.

 

Yargıtay C.Başsavcılığı ise … gün ve … sayı ile;

 

"… Dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için; failin bir kimseyi kandırabilecek nitelikte hileli davranışlarla hataya düşürüp, onun veya başkasının zararına, kendisine veya başkasına yarar sağlaması gerekmektedir, kısaca failin hileli hareketleri sonucu sakatlanmış irade neticesinde kişiye ait malvarlığının mülkiyetinin devri, buna karşılık hırsızlık suçunun ise menkul bir malın sahibinin rızası dışında alınması, mal üzerinde mağdurun zilyedliğine son verilmesi, mağdurun suç konusu eşya üzerindeki zilyedlikten doğan tasarruf haklarının kullanımının olanaksız hale gelmesi, malın failin egemenlik alanına geçmesinde fesada uğratılmış da olsa mağdurun rıza ve bilgisinin olmaması gerekir.

 

Somut olayımızda sanığın hileli hareketlerle suça konu motosikleti deneme bahanesiyle alarak olay yerinden kaçıp gitmesi şeklinde gerçekleştirdiği eylemde, mağdurun fesada uğratılmış olsa dahi zilyedliğin devri iradesi bulunmadığı, kısa bir süre için motosikleti denemesi amacıyla tevdi ettiği bu nedenle eylemin hırsızlık suçunu oluşturduğu…",

 

Görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurarak, Özel Daire onama kararının kaldırılmasına ve yerel mahkeme hükmünün bozulmasına karar verilmesi talebinde bulunmuştur.

 

CMK'nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 15. Ceza Dairesince … gün ve … sayı ile, itirazın yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır:

 

KARAR : Sanığın dolandırıcılık suçundan cezalandırılmasına karar verilen olayda, Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın eyleminin hırsızlık suçunu mu yoksa dolandırıcılık suçunu mu oluşturduğunun belirlenmesine ilişkindir.

İncelenen dosya içeriğinden; müştekinin 16.05.2007 günü saat 20.30 sıralarında … ilçesinde alışveriş yapmak üzere gittiği bakkalın önüne … plakalı motosikletini park ettiği, bakkaldan çıktığı sırada sanığın kendisine; "motosikletin satılık mı?" diye sorduğu, müştekinin motosikletini satabileceğini söylemesi üzerine sanığın; "gel oturalım çay içelim, anlaşırız" dediği, bakkalın hemen yakınındaki kahvehaneye birlikte oturdukları, sanığın kendi geçmişinden ve hayatından bahsettiği, … eski sanayi sitesinin civarında evinin olduğunu ve balığa çıktığını söyleyerek gittiği kahvehaneleri anlattığı, sanığın daha önce de tavukçu dükkanının önünde satılık bir motosiklet görerek fiyatını sorduğunu ve 1.500 Lira olduğunu öğrendiğini anlatınca müştekinin bu motosikletin kayınbiraderine ait olduğunu anladığı, sanığın gittiğini söylediği kahvehanelere kendisinin de gitmesi ve balık tutma merakının bulunması nedeniyle konuşma sırasında müştekide sanığa karşı güven duygusunun oluştuğu, sanığın motosikletin fiyatını sorduğunda müştekinin "1.000 Liraya veririm" dediği, sanığın motosikleti denemek istediği, müştekinin "bak kardeşim arka freni tutmuyor kopuk, balatalarını yeni aldım takacağım" dediği, sanığın "bana birşey olmaz, hemen şuraya gideceğim" diyerek denemek isteğini ısrarla devam ettirince, müştekinin motosikletin anahtarını vererek denemesi için müsaade ettiği ve çabuk gelmesini tembihlediği, motosikleti alarak giden sanığın geriye dönmediği, sanığın bir süre kirada oturduğu evin kömürlüğünde bu motosikletin plakasının ele geçtiği, motosikletin ise bulunmadığı, kovuşturma aşamasında yakalanan sanığın motosikleti açık kimliğini bilmediği bir kişiye 250 Liraya sattığını beyan ettiği anlaşılmaktadır.

 

Uyuşmazlığın sağlıklı bir şekilde çözüme kavuşturulabilmesi açısından dolandırıcılık, hırsızlık ve güveni kötüye kullanma suçları üzerinde ayrıntısıyla durulmalıdır.

 

I- Dolandırıcılık Suçu:

 

5237 sayılı TCK'nun "Dolandırıcılık" başlıklı 157. maddesinde; "Hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlayan kişiye bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adli para cezası verilir" şeklinde dolandırıcılık suçunun temel şekli düzenlenmiş olup, 158. maddesinde ise suçun nitelikli halleri on bent halinde sayılmıştır.

Dolandırıcılık suçunun maddi unsurunun hareket kısmı, 765 sayılı TCK'nun 503. maddesinde bir kimseyi kandırabilecek nitelikte hile ve desiseler yapma olmasına karşın, 5237 sayılı TCK'nun 157. maddesinde hileli davranışlarla bir kimseyi aldatma şeklinde ifade edilmiş olup, 765 sayılı Kanunda yer alan desise kavramına 5237 sayılı Kanunda yer verilmemiş ve hileye desiseyi de kapsayacak şekilde geniş bir anlam yüklenmiştir.

Malvarlığının yanında irade özgürlüğünün de korunduğu dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için;

 

1 ) Failin bir takım hileli davranışlarda bulunması,

2 ) Hileli davranışların mağduru aldatabilecek nitelikte olması,

3 ) Failin hileli davranışlar sonucunda mağdurun veya başkasının aleyhine, kendisi veya başkası lehine haksız bir yarar sağlaması,

 

Şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.

 

Fail kendisi veya başkasına yarar sağlamak amacıyla bilerek ve isteyerek hileli davranışlar yapmalı, bu davranışlarla bir başkasına zarar vermeli, verilen zarar ile eylem arasında uygun nedensellik bağı bulunmalı ve zarar da, nesnel ölçüler göz önünde bulundurularak belirlenecek ekonomik bir zarar olmalıdır.

Görüldüğü gibi, dolandırıcılık suçunu diğer malvarlığına karşı işlenen suç tiplerinden farklı kılan husus, aldatma temeline dayanan bir suç olmasıdır. Birden çok hukuki konusu olan bu suç işlenirken, sadece malvarlığı zarar görmemekte, mağdurun veya suçtan zarar görenin iradesi de hileli davranışlarla yanıltılmaktadır. Madde gerekçesinde de, aldatıcı nitelik taşıyan hareketlerle, kişiler arasındaki ilişkilerde var olması gereken iyiniyet ve güvenin bozulduğu, bu suretle kişinin irade serbestisinin etkilendiği ve irade özgürlüğünün ihlal edildiği vurgulanmıştır.

5237 sayılı TCK'nun 157. maddesinde yalnızca hileli davranıştan söz edilmiş olmasına göre, her türlü hileli davranışın dolandırıcılık suçunu oluşturup oluşturmayacağının belirlenmesi gerekmektedir.

Kanun koyucu anılan maddede hilenin tanımını yapmayarak suçun maddi konusunun hareket kısmını oluşturan hileli davranışların nelerden ibaret olduğunu belirtmemiş, bilinçli olarak bu hususu öğreti ve uygulamaya bırakmıştır.

Hile, Türk Dili Kurumu sözlüğünde; "birini aldatmak, yanıltmak için yapılan düzen, dolap, oyun, desise, entrika" ( Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük, s.891 ) şeklinde, uygulamadaki yerleşmiş kabule göre ise; "Hile nitelikli yalandır. Yalan belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun denetleme olanağını ortadan kaldırmalıdır. Kullanılan hile ile mağdur yanılgıya düşürülmeli ve yanıltma sonucu kandırıcı davranışlarla yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır… hileli davranışın aldatacak nitelikte olması gerekir. Basit bir yalan hileli hareket olarak kabul edilemez" biçiminde tanımlanmıştır.

Öğretide de hile ile ilgili olarak; "olaylara ilişkin yalan açıklamaların ve sarf edilen sözlerin doğruluğunu kuvvetlendirecek ve böylece muhatabın inceleme eğilimini etkileyebilecek yoğunluk ve güçte olması ve bu bakımdan gerektiğinde bir takım dış hareketler ekleyerek veya böylece var olan halden ve koşullardan yararlanarak, almayacağı bir kararı bir kimseye verdirtmek suretiyle onu aldatması, bu suretle başkasının zihin, fikir ve eylemlerinde bir hata meydana getirmesidir" ( Sulhi Dönmezer, Kişilere ve Mala Karşı Cürümler 2004, s. 453 ),“objektif olarak hataya düşürücü ve başkasının tasavvuru üzerinde etki meydana getiren her türlü davranıştır" ( Tezcan/Erdem/Önok, Teorik ve Pratik Ceza Hukuku 2006, s. 558 ), "hile, oyun, aldatma, düzen demektir. Objektif olarak hataya düşürücü ve başkasının tasavvuru üzerinde etki doğurucu her davranış hiledir" ( Centel/Zafer/Çakmut, Kişilere Karşı Suçlar 2007, Cilt I. s. 452 ) biçiminde tanımlara yer verilmiştir.

Yerleşmiş uygulamalar ve öğretideki baskın görüşlere göre ortaya konulan ilkeler gözönünde bulundurulduğunda; hile, maddi olmayan yollarla karşısındakini aldatan, hataya düşüren, düzen, dolap, oyun, entrika ve bunun gibi her türlü eylem olarak kabul edilebilir. Bu eylemler bir gösteriş biçiminde olabileceği gibi, gizli davranışlar olarak da ortaya çıkabilir. Gösterişte, fail sahip bulunmadığı imkanlara ve sıfata sahip olduğunu bildirmekte, gizli davranışta ise kendi durum veya sıfatını gizlemektedir. Ancak sadece yalan söylemek, dolandırıcılık suçunun hile unsurunun gerçekleşmesi bakımından yeterli değildir. Kanun koyucu yalanı belirli bir takım şekiller altında yapıldığı ve kamu düzenini bozacak nitelikte bulunduğu hallerde cezalandırmaktadır. Böyle olunca hukuki işlemlerde, sözleşmelerde bir kişi mücerret yalan söyleyerek diğerini aldatmış bulunuyorsa bu basit şekildeki aldatma, dolandırıcılık suçunun oluşumuna yetmeyecektir. Yapılan yalan açıklamaların dolandırıcılık suçunun hileli davranış unsurunu oluşturabilmesi için, bu açıklamaların doğruluğunu kabul ettirebilecek, böylece muhatabın inceleme eğilimini etkisiz bırakabilecek yoğunluk ve güçte olması ve gerektiğinde yalana bir takım dış hareketlerin eklenmiş bulunması gerekir.

Failin davranışlarının hileli olup olmadığının belirlenmesi noktasında öğretide şu görüşlere de yer verilmiştir: "Hangi hareketin aldatmaya elverişli olduğu somut olaya göre ve mağdurun içinde bulunduğu duruma göre belirlenmelidir. Bu konuda önceden bir kriter oluşturmak olanaklı değildir" ( Özbek/Kanbur/Doğan/Bacaksız/Tepe, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, 2010, s.687 ), Hileli davranışın anlamı birtakım sahte, suni hareketler ile gerçeğin çarpıtılması, gizlenmesi ve saklanmasıdır” ( Doğan Soyaslan, Ceza Hukuku Özel Hükümler 6. Baskı, sf.343 ), "Hilenin, mağduru hataya sürükleyecek nitelikte olması yeterlidir; ortalama bir insanı hataya sürükleyecek nitelikte olması aranmaz. Bu nedenle, davranışın hile teşkil edip etmediği muhataba ve olaya göre değerlendirilmelidir" ( Centel/Zafer/Çakmut, Kişilere Karşı İşlenen Suçlar 2007, Cilt I. s.457 ). Esasen, hangi davranışların hileli olup olmadığı ve bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiği yolunda genel bir kural koymak oldukça zor olmakla birlikte, olaysal olarak değerlendirme yapılmalı, olayın özelliği, mağdurun durumu, fiille olan ilişkisi, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri ayrı ayrı nazara alınmak suretiyle sonuca ulaşılmalıdır.

II- Hırsızlık Suçu:

Konumuzla ilgisi bulunan bir diğer suç olan hırsızlık ise, 765 sayılı TCK'nun 491/ilk maddesinde; "diğerinin taşınabilir malını rızası olmaksızın faydalanmak için bulunduğu yerden alma", 5237 sayılı TCK'nun 141/1. maddesinde; "zilyedinin rızası olmadan başkasına ait taşınır bir malı, kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla bulunduğu yerden alma" olarak tanımlanmıştır.

Hırsızlık suçuyla korunan hukuki yarar zilyetlik ve buna bağlı haklardır. Bu nedenle hırsızlık suçunun mağduru malın sahibi değil, zilyetliği altında bulunan mal çalınan kişidir. Burada zilyetliğin hukuka uygun ya da aykırı tesis edilmiş olmasının bir önemi bulunmamaktadır. Bunun sonucu olarak malı çalarak zilyetliği ele geçiren kişinin elinden de malın çalınması halinde hırsızlık suçu oluşabilecektir.

III- Güveni Kötüye Kullanma Suçu:

"Güveni kötüye kullanma" suçu 5237 sayılı TCK'nun 155. maddesinde; " ( 1 ) Başkasına ait olup da, muhafaza etmek veya belirli bir şekilde kullanmak üzere zilyedliği kendisine devredilmiş olan mal üzerinde, kendisinin veya başkasının yararına olarak, zilyedliğin devri amacı dışında tasarrufta bulunan veya bu devir olgusunu inkar eden kişi, şikayet üzerine, altı aydan iki yıla kadar hapis ve adli para cezası ile cezalandırılır.

( 2 ) Suçun, meslek ve sanat, ticaret veya hizmet ilişkisinin ya da hangi nedenden doğmuş olursa olsun, başkasının mallarını idare etmek yetkisinin gereği olarak tevdi ve teslim edilmiş eşya hakkında işlenmesi halinde, bir yıldan yedi yıla kadar hapis ve üçbin güne kadar adli para cezasına hükmolunur" şeklinde düzenlemiş,

Maddenin gerekçesinde de; "Bu suçla mülkiyetin korunması amaçlanmaktadır. Ancak, söz konusu suçun oluşabilmesi için eşya üzerinde mülkiyet hakkına sahip olan kişi ile lehine zilyetlik tesis edilen kişi ( fail ) arasında bir sözleşme ilişkisi mevcuttur. Bu ilişkinin gereği olarak taraflar arasında mevcut olan güvenin korunması gerekmektedir. Bu mülahazalarla, eşya üzerinde mevcut sözleşme ilişkisiyle bağdaşmayan kasıtlı tasarruflar, cezai yaptırım altına alınmıştır… Suçun konusunu oluşturan mal üzerinde belirli bir şekilde kullanmak üzere fail lehine zilyetlik tesisi gerekir. Bu nedenle, güveni kötüye kullanma suçunun oluşabilmesi için hukuken geçerli bir sözleşme ilişkisinin varlığı gereklidir" açıklaması yapılmıştır.

Madde gerekçesinde de belirtildiği üzere kanun koyucu tarafından mülkiyetin korunması amacıyla getirilen güveni kötüye kullanma suçu, muhafaza etmek veya belirli bir şekilde kullanmak üzere zilyetliği kendisine devredilmiş olan taşınır veya taşınmaz bir mal üzerinde, kendisinin veya başkasının yararına olarak, zilyetliğin devri amacı dışında tasarrufta bulunulması veya bu devir olgusunun inkar edilmesiyle oluşmaktadır.

TCK'nun 155. maddesinde sözü edilen zilyetlik kavramı 4721 sayılı Medeni Kanunumuzun 973. maddesinde; "Bir şey üzerinde fiili hakimiyeti bulunan kimse onun zilyedidir" şeklinde açıklanmış, asli ve fer'i zilyetlik ise aynı kanunun 974. maddesinde; "Zilyet, bir sınırlı ayni hak veya bir kişisel hakkın kurulmasını ya da kullanılmasını sağlamak için şeyi başkasına teslim ederse, bunların ikisi de zilyet olur. Bir şeyde malik sıfatıyla zilyet olan asli zilyet, diğeri fer'i zilyettir" biçiminde tanımlanmıştır.

Güveni kötüye kullanma suçunda malın teslimi, belirli biçimde kullanılmak için hukuka ve yöntemine uygun, aldatılmamış özgür bir iradeye dayanılarak tesis edilmektedir. Söz konusu suçun oluşabilmesi için eşya üzerinde mülkiyet hakkına sahip olan kişi ile lehine zilyetlik tesis edilen fail arasında bir sözleşme ilişkisi mevcut olmalı ve bu hukuki ilişkinin gereği olarak taraflar arasında oluşan güvenin korunması gerekmektedir. Bu amaçla, eşya üzerinde mevcut sözleşme ilişkisiyle bağdaşmayan kasıtlı tasarruflar ve devir olgusunu inkar kanun koyucu tarafından cezai yaptırım altına alınmıştır. Eğer mülkiyet hakkına sahip olan kişi ile lehine zilyetlik tesis edilen fail arasında hukuken geçerli bir sözleşme ilişkisi yoksa usulüne uygun bir teslim olmayacağı için güveni kötüye kullanma suçu da oluşmayacaktır. Zira, hukuksal anlamda geçerli bir sözleşmeden söz edilebilmesi için tarafların iradelerinin aldatılmamış olması gerekmektedir.

IV- Dolandırıcılık, Hırsızlık ve Güveni Kötüye Kullanma Suçlarının Farkları:

1- ) Dolandırıcılık-Hırsızlık:

Gerek öğreti de gerekse yargı kararlarında bu suçlar arasındaki farklar ortaya konulmaya çalışılmıştır. Dolandırıcılık ve hırsızlık suçları arasında şu farkların bulunduğu söylenebilir:

a- ) Hırsızlık suçunda eşya, sahibinin ( zilyedinin ) rızası olmaksızın alınmasına karşın dolandırıcılık suçunda mal, sahibinin ( zilyedin ) rızasıyla teslim edilmektedir. Ancak bu rıza failin hileli davranışları ile elde edilmiş olup, geçerli bir rıza değildir.

b- ) Hırsızlık suçunun konusunu sadece taşınır mallar oluşturmasına karşın dolandırıcılığın konusunu taşınmaz mallar da oluşturabilir.

c- ) Hırsızlık suçunda yarar sağlama amacıyla hareket edilmesi başka bir anlatımla genel kastın yanında bu saikin de gerçekleşmesi gerekirken, dolandırıcılık suçunda böyle bir amaçla hareket edilmesine gerek bulunmamaktadır, zira kanun metninde failin suç işleme amacının ne olması gerektiği yazılmadığına göre failin fiilini bilerek ve isteyerek gerçekleştirmesi yeterlidir.

2- ) Dolandırıcılık-Güveni Kötüye Kullanma:

Dolandırıcılık ile güveni kötüye kullanmak suçlarının "teslim" gibi ortak noktaları varsa da bu iki suçun farkları vardır.

a- ) Güveni kötüye kullanma suçunda malın teslimi belirli biçimde kullanılmak için hukuka, yöntemlere uygun, aldatılmamış özgür bir iradeye dayanılarak tesis edildiği halde, dolandırıcılık suçunda hileli davranışlar kullanılarak sakatlanmış, özgür olmayan bir iradeye dayanmaktadır.

b- ) Dolandırıcılık suçunda, haksız çıkarın sağlanması dolayısıyla suç tamamlanmaktadır. Suçun oluştuğu an, çıkarın sağlandığı, zararın verildiği andır. Güveni kötüye kullanma suçunda ise, suçun oluştuğu an, kanunda öngörülen "zilyedliğin devri amacı dışında tasarrufta bulunma veya bu devir olgusunu inkar" gibi seçimlik hareketlerin gerçekleştiği an olup, bu ana kadar gerçekleşen eylemler suç oluşturmaz.

c- ) Dolandırıcılık suçunda başlangıçta oluşan bir kast bulunmaktadır. Zilyetliğin hileli davranışlar kullanılarak elde edilmesi, bu suçta malın teslimi öncesi kast bulunduğunu ortaya koymaktadır. Güveni kötüye kullanma suçunda ise, sonradan oluşan bir kast söz konusudur. Mal fer'i zilyede belli amaçlar için tevdi edildikten sonra, iade edilmesi aşamasında malın tesliminden sonra kast oluşmaktadır. Kast öğesi olaysal olarak değerlendirilmeli, fail veya faillerin durumu, mağdurla olan ilişki ve olayın özellikleri ayrı ayrı nazara alınıp sonuca varılmalıdır.

3- ) Hırsızlık-Güveni Kötüye Kullanma:

Hırsızlık ile güveni kötüye kullanma suçlarının bazı ortak noktaları bulunmakla birlikte, bu iki suçun birbirinden ayrıldığı noktaları aşağıdaki şekilde belirlemek mümkündür:

a- ) Hırsızlık suçunun konusu sadece taşınır bir mal iken, güveni kötüye kullanma suçunun konusunu hem taşınır hem de taşınmaz mallar oluşturabilir.

b- ) Güveni kötüye kullanma suçunda malın teslimi, muhafaza edilmek veya belirli biçimde kullanılmak üzere hukuka ve yöntemine uygun, aldatılmamış özgür bir iradeye dayanılarak yapılmaktadır. Hırsızlık suçunda ise taşınır mal zilyedinin rızası olmadan alınmaktadır.

c- ) Hırsızlık suçunda, zilyedinin rızası olmadan başkasına ait taşınır malın bulunduğu yerden alınmasıyla suç oluşmaktadır. Güveni kötüye kullanma suçunda ise, suçun oluştuğu an, zilyetliğin devri amacı dışında tasarrufta bulunulduğu veya bu devir olgusunun inkar edildiği andır. Bunun sonucu olarak bu aşamaya kadar gerçekleşen eylemler suç oluşturmayacaktır.

d- ) Hırsızlık suçunda failde başlangıçtan itibaren suç işleme kastı bulunmakta iken, güveni kötüye kullanma suçunda sonradan oluşan bir kast söz konusudur. Malın fer'i zilyede belli amaçlar için tevdi edilmesinden sonra kast oluşmakta ve güveni kötüye kullanma suçu işlenmektedir.

Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;

Müştekinin olay günü kendisine ait olan motosikleti ile bir bakkala alışveriş yapmak üzere gittiği, alışveriş yaptıktan sonra dışarı çıktığında kapının önünde daha önce hiç görmediği ve tanımadığı sanığın marketin önünde duran motosikletin kendisine ait olup olmadığını sorduğu, müştekinin kendisine ait olduğunu belirttiği, bu şekilde motosikleti satın alma niyetinde olduğu izlenimini karşı tarafta uyandıran sanığın, müştekiye yakındaki bir kahvehanede bu maksatla oturup konuşmayı teklif ettiği, müştekinin bu teklifi kabul ettiği ve bir kahvehanede oturdukları, sanığın burada kendisinden ve hayatından bahsederek güven oluşturduğu, konuşma sonunda 1.000 Liraya motosikleti satın alma konusunda anlaşmaları üzerine sanığın deneme yalanı ile motosikleti alarak olay yerinden gittiği ve bir daha dönmediği olayda, TCK'nun 157. maddesinin düzenleniş şekli ve maddenin gerekçesi göz önüne alındığında, zilyetliğin geçici olarak teslimini sağlamaya yönelik bile olsa hileli davranışlar kullanılmış ve bu hileli davranışlar sonucu zilyetlik teslim edilmişse dolandırıcılık suçu oluşabileceğinden, sanığın eyleminin dolandırıcılık suçunu oluşturacağının kabulü gerekmektedir. Başka bir anlatımla, dolandırıcılık suçunda önemli olan husus zilyetliğin hileli davranışlar sonucu devredilmesi olup, zilyetliğin belirli bir süre için sanığa devredilmiş olması ve diğer şartların varlığı halinde dolandırıcılık suçu oluşabilecektir.

Bu itibarla, sanığın eylemini dolandırıcılık olarak vasıflandıran yerel mahkeme hükmü ile bu hükmü onayan Özel Daire kararında bir isabetsizlik bulunmadığından, Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.

Çoğunluk görüşüne katılmayan beş Genel Kurul Üyesi; "somut olayda müştekinin, sanığın hileli davranışları sonucu malı geçici olarak teslim ettiği ve sanığı gözetim altında tutmayı devam ettirdiğinden eylemin hırsızlık suçunu oluşturacağı, bu nedenle itirazın kabulü gerektiği" düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;

1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE,

2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 24.09.2013 günü yapılan müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.

YARGITAY 4. CEZA DAİRESİ E.2011/12316 K.2011/8440 • MUHAFAZA GÖREVİNİ KÖTÜYE KULLANMA • HACİZLİ MALI SATIŞ YERİNE GÖTÜRMEME

T.C.

YARGITAY 4. CEZA DAİRESİ

E. 2011/12316 K. 2011/8440

T. 16.6.2011

 

5237/m.289/1

 

DAVA :

 

Muhafaza görevini kötüye kullanmak suçundan sanığın, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 289/1, 62, 50, 52/1-2. maddeleri uyarınca 80,00 Türk Lirası, 1.500,00 Türk Lirası adli para cezası ile cezalandırılmasına dair ( Bafra Sulh Ceza Mahkemesi )'nin 19.10.2010 tarihli ve 2010/313-866 sayılı kararının Adalet Bakanlığı'nca 17.04.2011 gün ve 19868 sayılı yazı ile yasa yararına bozulmasının istenmesi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 24.05.2011 gün ve 175508 sayılı tebliğnamesiyle dava dosyası Daireye gönderilmekle incelendi:

 

 

Tebliğnamede "Yargıtay Dördüncü Ceza Dairesi'nin 22.12.2009 tarih ve 2008/7470 esas, 2009/21076 karar, 26.01.2010 tarih ve 2008/6720 esas, 2010/777 sayılı kararlarında belirtildiği üzere, "…vedia sözleşmesinin bir türü olan yedieminlik kurumunun yediemine yüklediği muhafaza ve iade görevinin yalnızca kendisine teslim edilen yerde saklama ve iade etme yükümlülüğü yüklediği, hacizli malı satış yerine götürme yükümlülüğünün bulunmadığı…", somut olayda sanığın savunmalarında hacizli malları satış yerine götürmediğini açıklaması karşısında, hacizli malı satış yerine götürme yükümlülüğünün bulunmadığı cihetle, kanuni unsurları oluşmayan suçtan dolayı beraat kararı verilmesi gerektiğinin gözetilmemesinde isabet görülmemiştir" denilmektedir. Gereği görüşüldü:

 

 

KARAR :

 

Muhafaza görevini kötüye kullanma suçu, fail açısından yapılan sınıflandırmaya göre özgü bir suçtur.

 

Bu suç ancak yasal düzenlemede belirtilen hukuki ve fiili nitelikleri taşıyan kişiler tarafından işlenebilir. Özgü suçların failleri belirli bir yükümlülük altında bulunmaktadır. Bu nedenle özgü suçlar doktrinde yükümlülük suçları olarak da adlandırılmaktadır. 5237 sayılı TCY'nin 289. maddesinde düzenlenen muhafaza görevini kötüye kullanma suçunun faili, kendisine rehinli veya hacizli veya herhangi bir nedenle elkonulmuş malın resmen teslim edildiği kişidir. Hukuk uygulamasında bu kişiler yediemin olarak anılmaktadır. Yedieminin, suçun yapısı ve görevlendirilmesinin dayanağını oluşturan ilgili yasalardan kaynaklanan bazı yükümlülükleri vardır.

 

İcra ve İflas Yasası hükümleri uyarınca yürütülen takipler nedeniyle gerçekleştirilen haciz işlemi sırasında yediemin olarak görevlendirilen kişinin, İİY'nin 88. ve 358. ile halen yürürlükte olan 818 sayılı Borçlar Yasası'nın 468. maddeleri içeriğinden saptanan yükümlülükleri şunlardır: 1 )Kendisine resmen teslim edilen malı/ malları saklamak, korumak ve olduğu gibi ( aynen )bırakmak. 2 )Resmen teslim işlemini gerçekleştiren yetkili organ istediğinde hacizli malı kendisine teslim edilen yerde geri vermek veya hazır etmek. Belirtilen yükümlülükler aynı zamanda TCY'nin 289. maddesinde öngörülen teslim amacını oluşturmaktadır. Bu açıklamalar karşısında, yediemin sanıktan hacizli malı icra dairesi tarafından belirlenen satış yerine götürmesinin beklenmesi ve satış yerine götürmeme biçimindeki ihmali davranışın teslim amacı dışında bir tasarruf olarak değerlendirilmesi olanaklı değildir.

 

İncelenen dosyada yer alan iddianameye göre sanık hakkında icra takibi sırasında haczedilip kendisine yediemin olarak teslim edilen hacizli malları yapılan tebligata karşın satış yerine getirmeyerek muhafaza görevini kötüye kullandığı iddiasıyla kamu davası açıldığı görülmektedir. Dosyada bulunan haciz tutanağı ve birinci artırma tutanağına göre hacizli malların yediemine teslim edildiği yer ile icra dairesince satışın yapılmasına karar verilen yer farklıdır. İcra dairesince sanığa muhtıra gönderilerek hacizli malları belirlenen satış yerine getirmesi istenmiştir. Yukarıdaki paragrafta belirtilen açıklamaya göre, yediemin sanığın hacizli malları satış yerine götürmemesi, teslim amacı dışında bir tasarruf olarak değerlendirilemeyecektir. Mahkemece, suçun maddi unsurunun oluşmadığı gözetilmeden kurulan mahkumiyet hükmünün, hukuka aykırı olduğu anlaşılmaktadır.

 

SONUÇ :

 

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın düzenlediği tebliğnamedeki düşünce yerinde görüldüğünden, muhafaza görevini kötüye kullanma suçundan sanık Seniye hakkında, Bafra Sulh Ceza Mahkemesi'nce verilen 19.10.2010 tarih ve 2010/313-866 sayılı kararın, CYY'nin 309. maddesi uyarınca ( BOZULMASINA ), hükümdeki hukuka aykırılık sanığa verilen cezanın kaldırılmasını gerektirmekle, anılan Yasa maddesinin 4-d fıkrası gereğince, sanığın, muhafaza görevini kötüye kullanma suçundan BERAATİNE, 16.06.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Kullanmak için uyuşturucu kullanma suçuna tedbir uygulamasına itiraz Yargıtay’a gitmeyecek

KULLANMAK İÇİN UYUŞTURUCUYU BULUNDURMADA TEDBİR UYGULAMASI, YARGITAY’A GELMEDEN ÇÖZÜLECEK
Yargıtay, kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın alma, kabul etme veya bulundurma suçlarından dolayı TCK’nın tedavi ve denetimli serbestlik tedbirinin uygulanmasında temyiz taleplerini kabul etmeyecek. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, artık kullanmak için uyuşturucu bulundurma suçunun temyiz yerine itiraz yoluyla yerel mahkemelerde çözülmesi gerektiğine hükmetti.

Yargıtay’da bekleyen binlerce dosyayı da etkileyecek emsal niteliğindeki bu karar, Mersin’deki uyuşturucu davasında alındı. Mersin’de kullanmak için uyuşturucu alan E.G., polisin durumundan şüphelenmesi üzerine üzerinde uyuşturucu ile yakalandı. 18 yaşından küçük olan E.G., Mersin 1. Çocuk Mahkemesi’nde hakim karşısına çıktı. Mahkeme, E.G.’ye 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 191. maddesinin 2. fıkrası uyarınca tedavi ve denetimli serbestlik tedbirinin uygulanmasına hükmederek, aynı maddenin 3. fıkrası gereğince rehberlik edecek bir uzmanın tayinine ve 3′er aylık dönemlerde E.G. hakkında rapor hazırlamasına karar verdi. Denetimli serbestlik tedbirinin tedavisinin sona erdiği tarihten itibaren 1 yıl süreyle devam etmesine karar veren mahkeme, E.G.’nin tedbir kurallarına uygun davranması halinde açılmış bulunan kamu davasının düşmesine hükmetti.

-UYUŞTURUCU MADDE KULLANDIĞI SAPTANMADAN KABUL EDİLMESİ BOZMA NEDENİ-

Karara itiraz edilence dosya Yargıtay’ın gündemine geldi. Dosyanın temyiz incelemesini yapan Yargıtay 10. Ceza Dairesi, sanığın uyuşturucu veya uyarıcı madde kullandığının teknik yöntemlerle belirlenmediğine dikkat çekerek, E.G.’nin daha önce kullandığını söylediği maddenin ele geçmemesi nedeniyle uyuşturucu olarak kabul edilmesine olanak bulunmadığının altını çizdi. Kararda, sanığın suç konusu uyuşturucu maddenin bir bölümünü kullandığı saptanmadan uyuşturucu madde kullandığı kabul edilerek, denetimle serbestlik tedbiri ile tedaviye karar verilmesi bozma nedeni sayıldı.

-YÜKSEK DAİRENİN DE İŞ YÜKÜ GEREKSİZ YERE ARTACAKTIR-

Karara Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itiraz ederek, TCK’nın 191. maddesinin 2. fıkrasına 14 Nisan 2011 tarihinde “bu karar, durma kararının hukuki sonuçlarını doğurur” cümlesi eklendiğine dikkat çekti. Tebliğnamede, “tedaviye ve denetimli serbestlik tedbirine” ilişkin kararın itiraz yasa yoluna tabi olduğu noktasında herhangi bir kuşku bulunmadığına işaret edildi. Tebliğnamede, uyuşturucu davalarında çözülmesi gereken sorunun 14 Nisan 2011 tarihinden önce verilen tedaviye ve denetimli serbestlik tedbirine ilişkin kararların “itiraz yasa yoluna mı” yoksa “temyiz yasa yoluna mı” tabi olacağı noktasında toplandığının altı çizildi. Tebliğnamede, ceza yargılamasında yasa yolunun tarafların istemlerine göre değil yasanın sistematiği ve normları dikkate alınarak kararların niteliğine göre belirleneceğinin altı çizildi. Başsavcılığın tebliğnamesinde, “14 Nisan 2011 tarihinden sonra anılan nitelikteki kararların itiraz yasa yoluna, önceki kararların ise temyiz yasa yoluna tabi olması, benzer durumda olan kişiler açısından yasa yoluna başvuru noktasında farklılığa neden olacağı gibi yüksek dairenin de iş yükünü gereksiz yere artıracaktır” denildi. Tebliğnameyi değerlendiren Yargıtay Ceza Genel Kurulu da itirazı yerinde buldu. Karar göre, kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın alma, kabul etme veya bulundurma suçlarından dolayı TCK’nın tedavi ve denetimli serbestlik tedbirinin uygulanması davaları temyiz edilmeyecek. Kurul, artık kullanmak için uyuşturucu bulundurma suçunun temyiz yerine itiraz yoluyla yerel mahkemelerde çözülmesi gerektiğine hükmetti. İçtihat niteliğindeki bu karar Yargıtay’da bekleyen binlerce dosyayı etkileyecek ve yüksek mahkemenin iş yükünü hafifletecek.

KANUN YARARINA BOZMA / KULLANMA AMACIYLA UYUŞTURUCU BULUNDURMAK

T.C.
YARGITAY
Ceza Genel Kurulu
E: 2006/10-151
K: 2006/157
T:13.06.2006

KANUN YARARINA BOZMA
KULLANMA AMACIYLA UYUŞTURUCU BULUNDURMAK
Kullanma amacıyla uyuşturucu madde bulundurma suçundan sanık Y……. B……..’ın 765 sayılı TCY’nın 404/2, 59. maddeleri uyarınca 10 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına, 647 sayılı Yasanın 4/1 ve 5. maddeleri uyarınca günlüğü 14,85 YTL hesabı ile çevrilerek sanığın 4.455 YTL adli para cezası ile cezalandırılmasına, cezasının taksitlendirilmesine, TCY’nın 36. maddesi uyarınca emanette kayıtlı uyuşturucu maddenin zoralımına ilişkin olarak Bakırköy 12. Asliye Ceza Mahkemesinden verilen ve temyiz edilmeksizin kesinleşen 19.09.2005 gün ve 1188-418 sayılı karara karşı Adalet Bakanı tarafından yasa yararına bozma isteminde bulunulması üzerine Yargıtay 10.Ceza Dairesi 13.04.2006 gün ve 4107-5309 sayı ile; “Kanun yararına bozma talebi ve tebliğnamede, ‘Tüm dosya kapsamına göre;sanık hakkında anılan suçtan yapılan yargılama sonucunda 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 404/2. maddesinin uygulanması uygun görülerek ceza tertip edilmiş ise de, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 191/2. maddesi uyarınca uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanan kişi hakkında tedaviye ve denetimli serbestlik tedbirine hükmolunacağı, 191/5. maddesinde ise tedavi ve denetimli serbestlik tedbirinin gereklerine uygun davranmama halinde ancak cezanın infaz edileceğinin belirtilmiş olması karşısında, anılan Kanun hükümlerinin sanık lehine olduğu hususu gözetilmeksizin karar verilmesinde Kabule göre de; sanığa verilen hapis cezasının 647 sayılı Kanun’un 4/1. maddesi uyarınca para cezasına çevrilirken suç tarihi itibariyle 3.300 Yeni Türk Lirası ağır para cezası olarak hükmolunması yerine, yazılı şekilde karar verilmesinde, isabet görülmemiştir.’ denilerek, anılan hükmün bozulması istenmiştir. Kanun yararına bozma talebine dayanan ihbarnamede ileri sürülen düşünce yerinde görüldüğünden; Bakırköy 12. Asliye Ceza Mahkemesinin 19.09.2005 gün ve 2004/1188 esas, 2005/418 karar sayılı hükmünün 5271 sayılı CMK’nın 309. maddesi uyarınca bozulmasına, aynı Kanun’un 309/4-b maddesi uyarınca, dosyanın müteakip işlemlerin yapılması için anılan mahkemeye gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı makamına tevdiine” karar vermiştir. Yargıtay C.Başsavcılığı ise 10.05.2006 gün ve 18790 sayı ile; “Yasa yararına bozma isteminin davanın esasını çözen mahkûmiyet hükmüne yönelik olduğunu, somut olayda kullanma amacıyla uyuşturucu bulunduran hükümlünün daha lehine sonuç doğuracak olan 5237 sayılı Yasanın 191/1-2, 52 ve 54. maddeleri uyarınca cezalandırılması gerektiğini, başka bir deyişle bozma nedeninin daha hafif bir cezanın verilmesini gerektirdiğini, bu nedenle Yerel Mahkemede yeniden yargılama yapılmasına olanak bulunmadığını, dolayısıyla bozma doğrultusunda karar verme görevinin hükmü yasa yararına bozan Yargıtay’ın Özel Dairesine ait olduğunu, bu durumda yeniden yargılama yapılması sonucunu doğuracak biçimde dosyanın müteakip işlerin yapılması için hükmü veren mahkemeye gönderilmesine karar verilemeyeceğini, ayrıca kabule göre bozmanın temyiz yasa yolu için geçerli bulunan, akıl öğretici, yol gösterici nitelikteki bir uygulama olması nedeniyle yasa yararına bozma sisteminin özüne aykırı olduğunu ve uygulanamayacağını” ileri sürerek itiraz yoluna başvurmuş, Özel Daire bozma kararından “dosyanın müteakip işlemlerin yapılması için anılan mahkemeye gönderilmesi” ibaresinin çıkartılmasına, hükümlü hakkında uygulanacak ceza ile tedavi ve denetimli serbestlik tedbirinin belirlenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesine karar verilmesini istemiştir. Dosya Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle Yargıtay Ceza Genel Kurulunda okundu, gereği konuşulup düşünüldü.

TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI
İncelenen olayda; Kullanma amacıyla uyuşturucu madde bulundurduğu saptanan Y……. B……..’ın yargılaması sonunda Yerel Mahkeme, hükümlünün bu suçtan dolayı 765 sayılı TCY’nın 404/2, 59. maddeleri ile 647 sayılı Yasanın 4 ve 5. maddeleri uyarınca 4.455 YTL adlî para cezası ile cezalandırılmasına, cezasının taksitlendirilmesine, TCY’nın 36. maddesi uyarınca uyuşturucu maddenin zoralımına karar vermiş, bu hüküm temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir. Adalet Bakanı tarafından, hükmün yasa yararına bozulması yolunda istemde bulunulması üzerine Özel Daire; 5237 sayılı Türk Ceza Yasasının 191. maddesinin 2. fıkrası uyarınca uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanan kişi hakkında tedaviye ve denetimli serbestlik tedbirine hükmolunması gerektiğini, aynı maddenin 5. fıkrasında ise, cezanın ancak tedavi ve denetimli serbestlik tedbirine uygun davranmaması halinde infaz edileceğinin belirtildiğini, bu nedenle 5237 sayılı Yasa hükümlerinin failin daha lehine olduğunu, ayrıca kabule göre de; hapis cezasının 647 sayılı Yasanın 4/1. maddesi gereğince para cezasına çevrilmesi sonucu suç tarihi itibariyle 3.300 YTL adlî para cezasına hükmedilmesi gerektiğini belirterek hükmü bozmuş ve müteakip işlemin mahallinde yapılmasını kararlaştırmıştır. Yargıtay C.Basşavcılığı ise, daha az ceza verilmesi gerektiğini belirterek hükmü yasa yararına bozan Özel Dairenin aynı zamanda cezaya da kendisinin hükmetmesi gerektiğini, ayrıca yasa yararına bozma isteminde bulunulması üzerine kabule göre bozma kararı da verilemeyeceğini belirterek bu karara itiraz etmiştir. Kullanma amacıyla uyuşturucu madde bulundurma suçu, sonradan yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Yasasının 191. maddesinde düzenlenmiştir. Maddenin 1. fıkrasında: kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın alma, kabul etme veya bulundurma eylemleri, 765 sayılı Türk Ceza Yasasındaki gibi 1 yıldan 2 yıla kadar hapis cezasını gerektiren seçimlik hareketli suçlar olarak düzenlenmiş ise de, 2. fıkrasında: uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanan kişi hakkında tedavi ve denetimli serbestlik tedbirine; kullanmamakla birlikte kullanmak için bu maddeleri satın alan, kabul eden veya bulunduran kişi hakkında da denetimli serbestlik tedbirine hükmedilmesi bir zorunluluk olarak öngörülmüştür. Maddenin 5. fıkrasında ise, uyuşturucu veya uyarıcı madde kullananların, bu maddeleri kullanmak için satın almaları, kabul etmeleri veya bulundurmaları nedeniyle hükmolunan cezanın, ancak tedavi ve denetimli serbestlik tedbirinin gereklerine uygun davranmaması hâlinde infaz edileceği, belirtilmektedir. 191. maddedeki düzenlemeden de anlaşılacağı üzere, uyuşturucu madde kullanan ve bu amaçla bulunduran kişi hakkında tedaviye ve denetimli serbestlik tedbirine hükmedilmesi zorunludur; bu durumda maddenin 1. fıkrasına göre hükmedilen ceza da infaz olunmayacaktır. Bu bakımdan, 5237 sayılı Yasanın lehe hüküm doğurduğu anlaşılmaktadır. O halde, sanığın suç tarihinde yürürlükte bulunan 765 sayılı Yasanın 404/2 maddesi uyarınca cezalandırılmasına ilişkin Yerel Mahkeme kararını isabetsiz bularak, kesinleşmiş hükmün yasa yararına bozulmasına karar veren Özel Daire uygulaması bu yönüyle isabetlidir. Esasen bu hususta, Özel Daire ile Yargıtay C.Başsavcılığı arasında bir uyuşmazlık da bulunmamaktadır. Uyuşmazlık, kesinleşmiş hükmün 5237 sayılı Yasanın uygulanması gerektiği gerekçesiyle yasa yararına bozulması sonrasında, yeni kararı Yargıtay Özel Dairesinin mi yoksa Yerel Mahkemenin mi vermesi gerektiği noktasında toplanmaktadır. Adalet Bakanının istemi üzerine “yasa yararına bozma” kurumu 5271 sayılı CYY’nın 309. maddesinde düzenlenmiştir. Bu düzenlemeye göre Yargıtay, istem yazısında ileri sürülen hukuka aykırılığı varit görürse, hükmü bozacaktır. Davanın esasını çözen nitelikteki kararlardan olan mahkûmiyet hükmünün yasa yararına bozulması durumunda Yerel Mahkemede yeniden yargılama yapılabilmesi için, bozma nedeninin: hükmün, davanın esasını çözmeyen yönüne veya savunma hakkını kaldırma veya kısıtlama sonucunu doğuran bir usul işlemine ilişkin olması gerekir. Hükmün, sayılanlar dışındaki bir nedenle bozulması durumunda, Yerel Mahkemede yeniden yargılama yapılması olanaksızdır. Bu durumda, hükmün bozulması ile yetinilecektir. Ancak, CYY’nın 309/4-d maddesindeki buyurucu kural gereği, bir mahkûmiyet hükmüne ilişkin bozma nedeni, hükümlünün cezasının kaldırılmasını veya daha hafif bir cezanın verilmesini gerektiriyorsa, bu takdirde Yargıtay’ın ilgili ceza dairesi hükümlünün cezasının kaldırılmasına veya daha hafif cezaya kendisi hükmetmek zorundadır. Tedavi ve güvenlik tedbirlerine hükmedilmesi de bu kapsamda değerlendirilmelidir. Somut olayda, davanın esasını çözen nitelikteki mahkûmiyet hükmü, daha lehe sonuç doğuran 5237 sayılı Türk Ceza Yasasının uygulanması gerektiğinden bahisle bozulduğuna, bir başka deyişle bozma nedeni sanığa öncekinden daha farklı ve az ceza verilmesini gerektirdiğine göre, yasa yararına bozma sonrasında Yerel Mahkemece yeniden yargılama yapılması ve hüküm kurulmasına yasal olanak bulunmamaktadır; Yargıtay Özel Dairesinin, 5237 sayılı Türk Ceza Yasasının 191. maddesini uygulamak suretiyle hükümlüye verilecek ceza ile tedavi ve güvenlik tedbirini takdir edip saptaması zorunludur. Öte yandan, yasa yararına bozma kurumu, kesin hükmün otoritesini etkileyen, ileri sürülen hukuka aykırılıkların saptanması ile sınırlı ve bu aykırılıkların savunma hakkını kısıtlama veya kaldırma sonucunu doğurduğu yahut hükmü etkilediğinin belirlenmesi durumunda, hükmün bu nedenlere dayalı olarak bozulmasını gerektiren, olağanüstü yasa yoludur. Yargıtay’ın olağan yasa yolu olan temyiz denetimi sırasında yasaya ve yargısal kararlara dayalı olarak gerçekleştirdiği uygulamaların tümünün, yasa yararına bozma kurumunda da geçerli olduğu söylenemez. Dolayısıyla, Yargıtay’ın öğretici ve yol gösterici niteliği gereği temyiz denetimi sırasında uyguladığı “kabule göre bozma” yöntemine, istisnai ve olağanüstü bir yol olan yasa yararına bozma istemi üzerine yapılan incelemede başvurulması sistemin özüne aykırıdır. Özel Daire kararı bu yönüyle de isabetli bulunmamıştır. Bu itibarla, Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının kabulüne, Özel daire bozma kararından, kabule göre yapılan bozmaya ilişkin kısım ile “dosyanın müteakip işlemlerin yapılması için anılan mahkemeye gönderilmesi”ibaresinin çıkartılmasına, hükümlü hakkında uygulanacak ceza ile tedavi ve denetimli serbestlik tedbirinin belirlenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesine karar verilmesi gerekmiştir. Çoğunluk görüşüne katılmayan iki Kurul üyesi ise; Özel Daire uygulamasının haklı nedenlere dayandığını, Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının reddi gerektiğini belirterek karşı oy kullanmışlardır.
SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1- Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının KABULÜNE, 2- Yargıtay 10. Ceza Dairesinin 13.04.2006 gün ve 4107-5309 sayılı bozma kararından, kabule göre yapılan bozmaya ilişkin kısım ile “dosyanın müteakip işlemlerin yapılması için anılan mahkemeye gönderilmesi”ibaresinin çıkartılmasına, dosyanın hükümlü hakkında uygulanacak ceza ile tedavi ve denetimli serbestlik tedbirinin belirlenmesi için Yargıtay 10. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığına tevdiine, 13.06.2006 günü oyçokluğu ile karar verildi.

GÖREVİ KÖTÜYE KULLANMA

T.C.
YARGITAY
Ceza Genel Kurulu
E: 2006/4.MD-121
K: 2006/156
T:06.06.2006

GÖREVİ KÖTÜYE KULLANMA

Görevi kötüye kullanma suçundan sanık A.. C…..’ın yargılaması sonunda; 1- CYUY hükümlerine aykırı olarak zabıt katibi görevlendirip duruşma icra etmek suretiyle görevde yetkiyi kötüye kullanma suçundan TCY’nın 240/2, 59/2, 647 sayılı Yasanın 4. ve TCY’nın 72. maddeleri uyarınca 830.387.000 lira ağır para cezası ve 2 ay 15 gün süreyle memurluktan yoksun kılınma cezalarıyla cezalandırılmasına, 2- 15.03.2002 tarihinde icra edilen keşif işlemlerinde yetkisini kötüye kullanma suçundan TCY’nın 240/2, 59/2, 647 sayılı Yasanın 4 ve TCY’nın 72. maddeleri uyarınca 1.272.102.000 lira ağır para cezası ve 2 ay 15 gün süreyle memurluktan yoksun kılınma cezalarıyla cezalandırılmasına, Sanığa iki ayrı suç nedeniyle verilen cezaların toplanarak sanığın sonuçta 2.102.489.000 lira ağır para cezası ve 5 ay memurluktan yoksun kılınma cezalarıyla cezalandırılmasına, 647 sayılı Yasanın 5 ve 6. maddeleri uyarınca para cezasının taksitlendirilmesine, cezalarının ertelenmesine ilişkin olarak Yargıtay 4. Ceza Dairesinden verilen 17.06.2004 gün ve 13-12 sayılı hükmün sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay Ceza Genel Kurulu 14.06.2005 gün ve 28-66 sayı ile; “……..Sanığa yüklenen görevi kötüye kullanma suçu, suç tarihinde yürürlükte bulunan 765 sayılı TCY’nin 240. maddesinde tanımlanarak yaptırım altına alınmış, ancak bu suç türü hükümden sonra 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı TCY’nın 257. maddesinde, öncekinden farklı olarak “kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olma ya da kişilere haksız bir kazanç sağlama” unsurları da eklenmek suretiyle yeniden düzenlenmiştir. Önceki yasal düzenlemede bulunmayan bu kavramların tartışılarak tanımlanması ve “mağduriyet, kamu zararı veya haksız kazanç sağlama” fikirlerinin nitelik nicelik ve boyutlarının ilk derece mahkemesinde değerlendirilmesinin gerekli olduğu gibi, somut olayda bu unsurların gerçekleşip gerçekleşmediğinin saptanması da zorunluluk arzetmektedir. Bu hususların ise öncelikle, olay yargılaması yaparak hükmü veren Yargıtay 4. Ceza Dairesince ele alınıp değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu itibarla, sanığın temyiz itirazının kabulü ile, sair yönleri incelenmeyen mahkûmiyet hükümlerinin bozulmasına karar verilmelidir.”gerekçesiyle sair yönleri incelenmeksizin hükmü bozmuştur. Bozmaya uyan Yargıtay 4. Ceza Dairesi yargılama sonunda 02.02.2006 gün ve 34-6 sayı ile; sanığın iki ayrı görevi kötüye kullanma suçlarından beraatine karar vermiştir. Bu hükmün de Yargıtay C.savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya, Yargıtay C.Başsavcılığının “hükümlerin bozulması” görüşünü içeren 04.04.2006 günlü tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle Yargıtay Ceza Genel Kurulunca okundu, gereği konuşulup düşünüldü. Çanakkale Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı olarak görev yapan sanığın; 1) Çanakkale Ağır Ceza Mahkemesinin 2001/266 Esas sayılı davasının 07.11.2001 günlü ilk oturumunda, tutanak katibinin duruşmada rahatsızlanması üzerine oturumu izleyen stajyer avukatı ve tanık olarak dinlenen bir kişiyi tutanak katibi olarak görevlendirip duruşmayı sürdürdüğü, tutanağı da oturumun devamına katılmayan zabıt katibine imzalattığı, 2) Yargılaması aynı Mahkemede sürdürülen 2001/224 Esas sayılı davanın 15.03.2002 tarihinde yapılan keşfine üye hakim Mehmet Ünal ile C.savcısı Mehmet Duman katılmadıkları halde, katılmışlar gibi göstererek keşif tutanağı düzenlettiği ve ilgili hakim ile C.savcısına imzalamaları hususunda baskı yaptığı iddia edilerek, eylemleri nedeniyle iki ayrı görevi kötüye kullanma suçundan dolayı cezalandırılması istenmiştir. Sanığın yargılamaya konu eylemleri ayrı ayrı değerlendirildiğinde; 1) Gökçeada’da görevli iki hakimin çeşitli suçlardan dolayı Çanakkale Ağır Ceza Mahkemesinin 2001/266 Esas sayılı dosyasında yargılandıkları, düzenlenen tensiple davanın ilk oturumunun 07.11.2001 günü yapılmasının kararlaştırılıp sanıklar ile çok sayıda tanığın duruşmaya davet edildikleri, yine Çanakkale Adlî Yargı Adalet Komisyonunun 05.11.2001 günlü yazısı ile mahkemedeki katip yetersizliği nedeniyle Asliye Hukuk Mahkemesi zabıt katibesi Z….. Y…..’ın ilk oturumun yapılacağı gün için Ağır Ceza Mahkemesi’nde görevlendirildiği, gerçekleştirilen ilk oturumda sanıkların sorguya çekildiği, ayrıca çağrılan tanıklardan 31’inin dinlendiği, oturumun tutanak katipliğini de Z….. Y…..’ın üstlendiği, ancak sanıkların sorgularının uzaması ve çok sayıda tanık dinlenmesi nedeniyle bir süre sonra katibe Z….. Y…..’ın rahatsızlandığı, onun yerine diğer katip S……..’ın zabıt katipliğini sürdürdüğü, ancak Mahkeme Başkanı olan sanığın süratli yazamadığı için kısa süre sonra onu da gönderip o tarihte aynı mahkemede stajını yapması nedeniyle duruşma salonunda bulunan ve önceden adliyede bir süre zabıt katibi olarak çalıştığından dolayı deneyim sahibi olan stajyer avukat C……… M…….’yu zabıt katibi olarak görevlendirerek duruşmayı sürdürdüğü, duruşmaların uzaması ve Gökçeada’ya gidecek feribotun kalkış saatinin yaklaşması nedeniyle tanıkların feribota yetişmesi için duruşmaya ara verilmeden yargılamanın sürdürüldüğü, bir kısım tanıkların dinlenmesinden sonra C……… M…….’nun da yorulması nedeniyle, Gökçeada Adliyesinde zabıt katibi olup aynı oturumda 14. sırada dinlenilen tanık N……… Y…….’u katip olarak görevlendirerek duruşmayı sürdürüp oturumu sonuçlandırdığı, oturum süresince farklı kişiler görevlendirilmesine karşın duruşma tutanaklarının tüm sayfalarının katibe Z….. Y….. tarafından imzalandığı, bilahare ikinci oturumda dilekçe veren Mahkeme Başkanı sanık A.. C…..’ın davadan çekildiği, yargılama sonunda kurulan hükmün ise Yargıtay’ca onanarak kesinleştiği, dosyadaki kanıtlardan anlaşılmaktadır. Duruşmada tutanak katibi bulundurulması yasal bir zorunluluktur. İşlemin gerçekleştirildiği tarihte yürürlükte bulunan 1412 sayılı CYUY’nın 161/1. maddesinin kıyasen uygulanması suretiyle, acele hallerde, yemin verilmesi ve gerektirici nedenlerin tutanağa geçirilmesi şartıyla bir başka kimseye tutanak katipliği görevinin yaptırılması mümkün ise de, somut olayda tutanak katibi olarak görevlendirilen iki kişiye yemin verilmediği gibi, esasen bunlardan N……… Y…….’un aynı davada tanıklığına başvurulmuş olması nedeniyle CYUY’nın 30/1 ve 21/5. maddeleri uyarınca katiplik yapması da olanaksızdır. Bu bakımdan, görevlendirme işlemi Ceza Yargılamaları Usulü Yasasına aykırı biçimde gerçekleştirilmiştir. Ancak, yeterli sayı ve nitelikte tutanak katibi bulunmaması, geçici olarak görevlendirilen katibin de duruşmada rahatsızlanması üzerine, Mahkeme Başkanı sanığın bir ada’dan tanıklık yapmak üzere gelen kişilerin son feribota yetişip ada’ya dönmelerini sağlamak ve tekrar tekrar duruşmaya gelmelerini engellemek bakımından, yargılama sırasında doğan zorunlulukların da etkisiyle katip görevlendirip tüm tanıkları dinlediği dikkate alındığında, bu eylemde suç kastıyla hareket etmediği kabul edilmelidir. 2) Öte yandan, sit alanına izinsiz inşai müdahale suçundan dolayı Çanakkale Ağır Ceza Mahkemesinde görülmekte olan 2001/224 Esas sayılı davada olay yerinde 15.03.2002 tarihinde keşif yapılmasına karar verildiği, aynı gün diğer bazı davaların duruşmalarının yapılarak bitirilmesinden sonra mahkeme heyeti ile C.savcısının salondan ayrılmaları sırasında Mahkeme Başkanı sanığın, heyeti ve C.savcısını 15 dakika sonra keşfe gidilmek üzere aşağıda kapıda buluşmaları için uyardığı, belirlenen zamanda ağır ceza mahkemesinin diğer üyesi, sanık ve müdafiileri, katılan vekili, görevlendirilen bilirkişiler ile zabıt katibi ve mübaşir gibi mahkeme görevlilerinin de kalabalık bir grup olarak saptanan yerde toplanmaları ve Mahkeme Başkanı olan sanığın “herkes hazır mı”şeklindeki sorusunun mahkeme görevlilerince olumlu yanıtlanması üzerine hep birlikte yürüyerek o tarihte kafeterya olarak çalıştırılan ve adliyenin 30 metre kadar ilerisinde bulunan keşif yerine gittikleri, bu sırada odalarında oturmakta olan ve kendilerine yeniden haber verileceğini sanan üye hakim Mehmet Ünal ile C.savcısı Mehmet Duman’ın keşfe gitmedikleri, keşif tutanağının başlık kısmının zabıt katibi tarafından hazırlandığı ve biraz önce duruşmaya katılmış bulunan hakimler ile C.savcısının isimlerinin de keşfe katılanlar arasında gösterildiği, kalabalık bir ortamda gerçekleştirilen keşif işlemi sonrasında açılan bölümler imzalanırken ağır ceza mahkemesinin bir üyesi ile C.savcısının keşif yerinde olmadıklarının anlaşıldığı, keşfe katılmayan hakim Mehmet Ünal’ın doğal olarak keşif tutanağını imzalamadığı, takip eden oturumda verilen ara kararı uyarınca mahallinde yeniden keşif icra edilerek bilirkişilerden rapor alınması sonrasında davanın sanığının beraatine karar verildiği, hükmün Yargıtay’ca onanarak kesinleştiği, iki kez keşif icra edilmiş olmasına karşın, yollukların bir kez tahakkuk ettirildiği, dosyadaki kanıtlardan anlaşılmaktadır. C.savcısının keşfe katılması zorunlu değildir. Keşfin ağır ceza heyeti yerine naip hakime yaptırılması da mümkündür. Ancak, heyetçe icra edilmesi gerektiği ara kararı ile saptanan bir keşfin, bu karar geri alınmadıkça heyet tarafından yapılması gerekir. Somut olayın gerçekleşme biçimi dikkate alınacak olursa, Mahkeme Başkanı sanığın ağır ceza mahkemesi üyeleri ile C.savcısını, keşfe gidileceğini söyleyip buluşma zamanı ve yerini bildirmek suretiyle uyardığı, nitekim bir üyenin bu uyarıya icabetle adliye kapısına indiği ve keşfe katıldığı anlaşılmaktadır. Kalabalık bir grupla birlikte keşif yerine hareket etmeden önce mübaşirin herkesin tamam olduğunu söylemiş bulunması, ayrıca keşfin ticari bir müessese olan kafeteryada, kalabalık bir ortamda gerçekleştirilmiş olması karşısında, mahkeme heyetine dahil bir hakimin ve C.savcısının eksikliklerinin fark edilememiş olması da olağan sayılmalıdır. Adı geçenlerin keşfe katılmamalarında Mahkeme Başkanı sanığın bir sorumluluğu bulunmamaktadır. Sonradan keşfin yenilenmiş olması dikkate alınacak olursa, keşfin eksik katılımla gerçekleştirildiğinin anlaşılmasından sonraki süreçte de cezai sorumluluğunu gerektiren bir eylemi bulunmamaktadır. Bu itibarla, maddi ve manevi unsurları oluşmayan her iki suçtan da sanığın beraatine karar verilmesi isabetli olup, C.savcısının temyiz itirazının reddine, Yargıtay 4. Ceza Dairesi hükmünün onanmasına karar verilmelidir.

SONUÇ:Açıklanan nedenlerle; 1- Yargıtay C.savcısının temyiz itirazının REDDİNE, 2- Yargıtay 4.Ceza Dairesinin 02.02.2006 gün ve 34-6 sayılı kararının ONANMASINA, 06.06.2006 günü tebliğnamedeki düşünceye aykırı olarak oybirliği ile karar verildi.