Etiket arşivi: MAHKUMİYET

Yargıtay onadığı kesinleşen mahkumiyet kararlarına itirazı kabul etti

Sahte çek ve benzeri suçlardan Yargıtay 15. Dairesi’nce 12 yıl hapis cezası kesinleşen ve hakkında yakalama kararı çıkarılan sanığın ‘KESİNLEŞEN MAHKÛMİYET KARARLARINA İTİRAZ’ı kabul edildi. Yargıtay 15. Dairesi, Yargıtay Başsavcılığı’nın başvurusu üzerine, daha önce onadığı kararı kaldırdı. Onanan kararın bozulması Balyoz ve Şike davasında yargılanan yüzlerce kişi için emsal teşkil edecek.

YARGITAY Cumhuriyet Başsavcılığı, Şike davasından 6 yıl 3 aylık cezasının infazı gündeme gelen Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım, cezaevindeki Balyoz sanıkları ve aynı statüdeki binlerce sanık için emsal niteliği taşıyan önemli bir itirazda bulundu. E.Ö. adlı sanığın, sahte senet tanzimi ve muhtelif değerdeki çekleri, sahte ciro ettiği ve kullandığı iddiasıyla ‘resmi belgede sahtecilik ve güveni kötüye kullanma’ suçlarından 12 yıllık kesinleşen mahkûmiyetini onayan Yargıtay 15’inci Ceza Dairesi, Başsavcılığın itirazı üzerine bu kararını kaldırdı.

HATA, BERAAT GEREKİR
Şike ve Balyoz sanıklarının, ‘kesinleşen mahkûmiyet kararlarına itiraz’ başvurularını halen inceleyen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Aziz Yıldırım gibi cezası onanıp kesinleşen E.Ö. adlı sanığın 4 ayrı suçtan toplam 12 yıla mahkûm olduğu davasını, sanık avukatı Alper Sarıca’nın itirazı üzerine Yargıtay 15’inci Ceza Dairesi’ne 2’nci kez götürdü. Daire, usule ilişkin bir nedenle değil yerel mahkemece delillerin değerlendirilmesinde hataya düşülerek beraat yerine mahkûmiyet kararı verildiği gerekçesiyle ‘resmi belgede sahtecilik’ten verilen ve daha önce oybirliği ile onanmasına karar verdiği 6 yıllık mahkûmiyeti, “Hata yaptık. Mahkûmiyet değil beraat gerekir” diyerek bozdu. Dosyası infaza verilen, hakkında yakalama emri çıkarılıp 5 aydır firari konumunda olan sanık E.Ö.’nün hapse girmekten kurtulduğu bildirildi. Avukat Sarıca, kararın Aziz Yıldırım ve cezaevindeki Balyoz sanıkları için de emsal niteliği taşıdığını savundu. İtiraz üzerine Şike kararlarının Yargıtay 5’inci Ceza, Balyoz kararlarının Yargıtay 9’uncu Ceza’da yeniden temyiz incelemesinden geçirilebileceğini belirten Sarıca, kararı Hürriyet’e şöyle değerlendirdi:

SÜRE SINIRI DA YOK
“Bu itiraz yolu kanunda var ama fiilen uygulamada başarılı sonuç alındığı pek görülen bir şey değil. Kararın en önemli özelliği karara itiraz eden Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın ilk etapta tebliğnamesinde bu kararın onanması yolunda görüş bildirmiş olması ve daha önce oybirliği ile onama kararı veren ceza dairesinin itiraz üzerine yine oybirliği ile onama kararını kaldırarak bozma kararı vermesidir. Diğer yandan bozma gerekçesi usule ilişkin değil esasa yani dosyadaki delillerin değerlendirilmesine, bir kısım delillerin dikkatten kaçmasına ilişkindir. Vatandaşlarımız haklarında verilen mahkûmiyet kararı onanarak kesinleşmiş olsa hatta 5 yıl önce hapse girmiş cezalarını çekmeye başlamış olsalar dahi Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na itiraz prosedürünü işletebilirler ve haklarındaki mahkûmiyet kararları kaldırılıp tahliye edilebilirler. Çünkü sanık lehine olan bu itirazda süre sınırı yoktur.

NASIL BAŞVURACAKSINIZ
Yargıtay ceza dairelerinin tüm onama kararına karşı itiraz edilebilir. Temyiz dilekçenizde ifade edilemeyen veya Yargıtay’ın ilgili ceza dairesince dikkate alınmayan hususlara yer verilecek bir dilekçe ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na onama kararının kaldırılması için talepte bulunulabilir. Başsavcılık isteminizi haklı görürse ilgili ceza dairesinden kararını kaldırmasını ve bozmaya hükmetmesini aksi halde dosyayı nihai kararı vermek üzere Yargıtay Ceza Genel Kurulu’na göndermesini isteyerek itiraz edebilir. Neticeten hakkınızdaki onama kararı kaldırılarak aleyhinize verilen hükmün bozulması sağlanabilir. Bu yola başvurulması hükmün infazını durdurmayacağı için hakkınızda yakalama kararı çıkartılabilir ve onanan hapis cezanızı çekmeye başlayabilirsiniz. Bu sebeple dilekçede infazın durdurulması hususunda da talepte bulunulmalıdır.”

Karar nasıl verildi
SANIK avukatı Alper Sarıca’dan alınan bilgiye göre karar şöyle alındı: 3 yıl önce E.Ö. adlı sanık sahte senet tanzimi ve muhtelif değerdeki çekleri, sahte ciro ettiği ve kullandığı iddiasıyla ‘resmi belgede sahtecilik ve güveni kötüye kullanma’ suçlarından Bakırköy 4’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılandı. Mahkeme, 11 Nisan 2011’de sanık E.Ö hakkında 4 ayrı suçtan toplam 12 yıl hapis verdi. Karar temyiz edildi. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın onama talepli 25 Eylül 2012 tarihli tebliğnamesi ışığında Yargıtay 15’inci Ceza Dairesi, Bakırköy 4’üncü Ağır Ceza’nın kararını 28 Kasım 2013’te oybirliği ile onadı. Mahkûmiyet kararı kesinleşti ve sanık E.Ö. hakkında 12 yıllık hapis cezasının infazı için yakalama emri çıkarıldı. Hakkındaki mahkûmiyet hükmü kesinleşen sanık E.Ö.’nün avukatı Alper Sarıca, 17 Aralık 2013’te Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurdu ve Yargıtay 15’inci Ceza Dairesi’nin mahkûmiyet kararının kaldırılması için itirazda bulunulmasını talep etti. Başsavcılıkta avukat Sarıca’nın bu talebini kabul ederek, Yargıtay 15’inci Ceza Dairesi’nin onanıp kesinleşen mahkûmiyet kararlarının kaldırılması için 14 Şubat’ta itirazda bulundu. Başsavcılık, 15’inci Ceza’dan itirazın yerinde görülmesi halinde mahkûmiyet kararının kaldırılmasını, aksi halde dosyanın Yargıtay Ceza Genel Kurulu’na gönderilmesini talep etti. Daire de Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın bu itirazını kabul etti. Daire 27 Mart 2014 tarihli kararıyla daha önce verdiği onama kararını kaldırdı ve sanık E.Ö.’nün sahte ciro ile çekleri ciroladığı gerekçesi ile resmi evrakta sahtekarlık nedeniyle 2 ayrı suçtan verilen toplam 6 yıllık mahkûmiyete ilişkin Bakırköy 4’üncü Ağır Ceza Mahkemesi kararını oybirliği ile bozdu. Daire, çeklerde tahrifat olmamasını ve tanık ifadelerini dikkat alarak bozma kararı verdi.

HAGB, mahkumiyet olmadığından hukuk hakimini bağlamaz

T.C. YARGITAY HUKUK GENEL KURULU

ESAS NO: 2011/19-639
KARAR NO: 2012/30
KARAR TARİHİ: 01.02.2012

*MENFİ TESPİT DAVASI
*BORÇLU OLUNMADIĞININ TESPİTİ İSTEMİ
*CEZA HUKUKU İLE MEDENİ HUKUK ARASINDAKİ MÜNASEBET
*HÜKMÜN AÇIKLANMASININ GERİ BIRAKILMASI

(818 s. BK m. 53) (5271 s. Ceza Muhakemesi K m. 40, 223, 231)

Özet : Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; ceza mahkemesince verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının hukuki niteliğinin ne olduğu; buna göre 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK)’nun 53. maddesi uyarınca hukuk hakimini bağlayıp bağlamayacağı noktasında toplanmaktadır. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı kesin bir mahkumiyet anlamında değildir. Bu nedenle ortada ceza hukuku anlamında kesinleşmiş bir mahkumiyet hükmü bulunmadığından hukuk hakimini bağlamayacaktır. Aksi düşünüldüğü takdirde beş yıllık deneme süresi içinde bir suç işlendiğinde mahkemece hüküm açıklanacak ve temyiz hakkı doğacak; şayet yapılan temyiz incelemesinde ceza mahkemesi kararı bozulursa hukuk mahkemesinin kararının da dayanağı ortadan kalkacak ve yargılamanın yenilenmesi gündeme gelecektir. Diğer taraftan, beş yıllık denetim süresi bittikten sonra menfi tespit davası açıldığında ortada ceza mahkemesi kararı bulunmadığından BK’nun 53. maddesi uyarınca hukuk hakimini bağlayıcı bir karardan da söz edilemeyecektir. Aksine, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının hukuk hakimini bağlayacağı kabul edildiğinde hukuk hakimince verilecek karar davanın beş yıllık deneme süresi içinde ve sözü edilen süre bittikten sonra açılması veya kararın sözü edilen süre bittikten sonra verilmesi hallerinde farklı farklı hukuki sonuçlara ulaşılacaktır. Daha da ötesi, bir olayda birden fazla sorumlu olup da, bunlardan biri hakkında beş yıllık süre içinde, diğeri hakkında beş yıllık süre geçtikten sonra hukuk mahkemesinde dava açılması halinde her iki davalı hakkında da aynı olay nedeniyle farklı kararlar verilebilecektir ki, bu durum adalete olan güveni sarsacaktır. Sonuç olarak maddi olgunun belirlenmesi yönünden hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının, kesinleşmiş bir ceza hükmü olmadığından, hukuk hakimini bağlamayacağının kabulü gerekir.

Taraflar arasındaki “menfi tespit” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Yozgat 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce davanın reddine dair verilen 19.11.2009 gün ve 340/907 E., K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 19. Hukuk Dairesi’nin 09.03.2011 gün ve 417/3025 E., K. sayılı ilamıyla;

Davacı vekili, müvekkilince keşide edilerek davalıya teslim edilen bono bedelinin müvekkilince ödendiği halde davalının bedelsiz kalan 15.000.-TL’lik bonoyu takibe konu ettiğini belirterek, takibin iptali ve bono nedeniyle müvekkilinin davalıya borçlu olmadığının tespitine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, davacı tarafından bahsedilen ödemenin 1.500.-TL tutarında olup, bononun bakiye tutarı olan 13.500.-TL için müvekkilince takip başlatıldığını ve kesinleştiğini bildirerek, davanın reddi gerektiğini savunmuştur.

Mahkemece, davacı yanca sunulan ödeme belgesi tetkikinden ödemeye konu tutarın 1.500.TL olduğunun saptandığı ve ayrıca haciz işlemi sırasında davacının borcu kabule dair beyanları da gözetilerek davacı tarafından kanıtlanamayan davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekilince temyiz edilmiştir.

Davaya konu bono ile ilgili olarak davalı Yusuf Susam’ın bedelsiz kalan senedi kullanma suçundan yargılanarak Yozgat Sulh Ceza Mahkemesinin 2009/436 Esas, 2009/515 karar sayılı ilamıyla mahkumiyetine karar verildiği anlaşılmış olmakla bu kararın BK.nun 53. maddesi uyarınca hukuk hakimini bağlayacağı gözetilmeden mahkemece yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesinde isabet görülmemiştir…..)
gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN : Davacı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, borçlu olmadığının tespiti istemine ilişkindir.

Yerel mahkemece, davanın reddine dair verilen karar davacı vekilinin temyizi üzerine, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde yazılı gerekçeyle bozulmuş; mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Direnme kararını, davacı vekili temyize getirmiştir.
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; ceza mahkemesince verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının hukuki niteliğinin ne olduğu; buna göre 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK)’nun 53. maddesi uyarınca hukuk hakimini bağlayıp bağlamayacağı noktasında toplanmaktadır.

Öncelikle, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumunun hukuki niteliği ve ilgili yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır:
Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, aynen seçenek yaptırıma çevirme, erteleme kurumlarında olduğu gibi, hükmün ve cezanın bireyselleştirilmesi kurumlarından birisidir. Özellikle ilk defa suç işleyen kimselerin hemen cezalandırılmasını ceza adaleti ile güdülen amaca uygun görmeyen Kanun koyucu, verilecek cezanın bireyselleştirilmesinde olduğu gibi, kurulan hükmün açıklanıp açıklanmayacağı konusunda da hakime takdir yetkisi vermeyi uygun görmüştür. Böylece hakimin yetkisi arttırılarak, bir şansa daha ihtiyacı olan sanıkların hakim tarafından durumlarının bir daha değerlendirilmesi imkanı getirilmiştir.
Sözü edilen kurum, hukukumuzda ilk kez 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nun 23. maddesi ile çocuklar hakkında, 19.12.2006 tarihinde yürürlüğe giren 5560 sayılı Kanunun 23. maddesiyle 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK)’nun 231. maddesine eklenen 5-14. fıkralar ile de büyükler için kabul edilmiş, aynı Kanunun 40. maddesiyle 5395 sayılı Kanunun 23. maddesi değiştirilmek suretiyle, denetim süresindeki farklılık hariç olmak koşuluyla, çocuk suçlular ile yetişkin suçlular hükmün açıklanmasının geri bırakılması açısından aynı koşullara tabi kılınmıştır.

Yetişkin sanıklar yönünden başlangıçta şikayete bağlı suçlarla sınırlı olarak, hükmolunan bir yıl veya daha az süreli hapis veya adli para cezası için kabul edilen bu müessese, 08.02.2008 tarihinde yürürlüğe giren 23.01.2008 gün ve 5728 sayılı Kanunun 562. maddesi ile 5271 sayılı Kanunun 231. maddesinin 5 ve 14. fıkralarında yapılan değişiklik ile hükmolunan iki yıl veya daha az süreli hapis veya adli para cezaları için uygulanabilir hale getirilmiş, şikayete bağlı suçlarla sınırlı olarak uygulanan bu müessese Anayasanın 174. maddesinde güvence altına alınan İnkılap Kanunlarında yer alan suçlar ayrık olmak üzere, tüm suçları kapsayacak şekilde düzenlenmiştir.

Sanık hakkında kurulan mahkûmiyet hükmünün hukuki bir sonuç doğurmamasını ifade eden hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumu, doğurduğu sonuçlar itibariyle karma bir özelliğe sahiptir.

Nitekim, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 19.02.2008 gün ve 346-25 sayılı kararında da bu husus;
“Sanık hakkında kurulan mahkûmiyet hükmünün hukuki bir sonuç doğurmamasını ifade eden ve doğurduğu sonuçlar itibariyle karma bir özelliğe sahip bulunan hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumu, denetim süresi içinde kasten yeni bir suçun işlenmemesi ve yükümlülüklere uygun davranılması halinde, geri bırakılan hükmün ortadan kaldırılarak kamu davasının 5271 sayılı CMK’nın 223. maddesi uyarınca düşürülmesi sonucu doğurduğundan, bu niteliğiyle sanık ile devlet arasındaki cezai nitelikteki ilişkiyi sona erdiren düşme nedenlerinden birisini oluşturmaktadır. Müessesenin yargılama kanununda düzenlenmiş bulunması da onun karma niteliğini değiştirmez”
şeklinde ifade edilmek suretiyle de açıkça vurgulanmıştır.
5271 sayılı Kanunun 231. maddesinde düzenlenen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı, hukuki nitelikçe durma kararı niteliğinde değildir. Ceza Genel Kurulu’nun yukarıda anılan kararında da vurgulandığı üzere bu karar “koşullu bir düşme kararı” niteliğinde olup, anılan maddede yasa yolu da açıkça itiraz olarak öngörülmüştür. Koşulların gerçekleşmesi halinde 5271 sayılı Kanunun 223. maddesinde belirtilen düşme kararı verileceğinden, ancak bu aşamada yani düşme kararı verildiğinde, hükümlere ilişkin yasa yolu olan, temyiz yasa yoluna başvurulabileceği kabul edilmiştir.
Öte yandan, yargılama sistemimizde temyiz yasa yolu, yalnızca hükümler bakımından kabul edilmiştir. Hükümler ise 5271 sayılı CMK’nın 223. maddesinde sınırlı olarak sayılmış olup, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararları bunlar arasında yer almadıklarından hüküm niteliğinde de değildir (Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 03.02.2009 gün ve 2009/4-13 E., 2009/12 K. sayılı ilamı).
CMK’nın 223. maddesinde bu kararlardan hangilerinin hüküm olduğu açıklanmıştır.

Buna göre; “mahkûmiyet, beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, güvenlik tedbirine hükmedilmesi, davanın reddi ve düşme kararları” birer hükümdür.
Yine “adli yargı dışındaki bir yargı merciine yönelik görevsizlik kararları” da yasa yolu bakımından hüküm sayılır.
Bunlardan mahkûmiyet, beraat, ceza verilmesine yer olmadığı ve güvenlik tedbirlerine hükmedilmesine dair hükümlerin uyuşmazlığı sona erdiren, davanın esasını çözen nitelikteki hükümler oldukları konusunda öğretide genel bir kabul bulunmaktadır.

Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı ise, 5271 sayılı CMK’nın 223. maddesinde belirtilen hükümlerden değildir.
“Kurulan hükmün sanık hakkında hukuksal bir sonuç doğurmamasını” ifade eden hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumu, davayı sonuçlandıran ve uyuşmazlığı çözen bir “hüküm” değildir. Bunun sonucu olarak, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin kararlar, CMK’nın 223. maddesinde sayılan hükümlerden olmadığından, bu tür kararların yasa yararına bozulması durumunda yargılamanın tekrarlanması yasağına ilişkin kurallar uygulanamayacağı gibi, davanın esasını çözen bir karar bulunmadığı için verilecek hüküm veya kararlarda lehe ve aleyhe sonuçtan da söz edilemeyecektir (Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 03.05.2011 gün ve 2011/4-61 E., 2011/79 K.; 06.10.2009 gün ve 2009/4-169 E., 2009/223 K. sayılı ilamları).
Kaldı ki, CMK’nın 231/5. maddesinde, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının sanık hakkında bir hukuki sonuç doğurmayacağı açıkça ifade edilmiştir.
Böylece hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı ile kurulan hüküm, belli bir süre sanık hakkında hüküm ifade etmemekte, her hangi bir sonuç doğurmamaktadır. Sanık bulunduğu hal üzere bırakılmakta, aynen yargılanan kimsenin durumunda kalmakta ve yapılan yargılama geçici bir süre askıda kalmaktadır. Askı süresi boyunca, yargılanan kimsenin sanık sıfatı devam eder ise de, hiçbir şekilde bu kimse hükümlü sayılamaz. Bu nedenle hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilen kimse, hiçbir haktan yoksun bırakılamaz ve ayrıca bu karara dayanarak hiçbir hukuki statüden dışarıya çıkarılamaz.

Bu açıklamalar ışığında 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 53. maddesine ilişkin değerlendirmeye gelince;

818 sayılı Borçlar Kanunu’nun “ceza hukuku ile medeni hukuk arasında münasebet” başlıklı 53. maddesinde yer alan;

“Hakim, kusur olup olmadığına yahut haksız fiilin faili temyiz kudretini haiz bulunup bulunmadığına karar vermek için ceza hukukunun mesuliyete dair ahkamiyle bağlı olmadığı gibi, ceza mahkemesinde verilen beraet karariyle de mukayyet değildir. Bundan başka ceza mahkemesi kararı, kusurun takdiri ve zararın miktarını tayin hususunda dahi hukuk hakimini takyit etmez.”
hükmünden de anlaşılacağı üzere ceza mahkemesi kararının maddi olgu yönüyle kesinleşmiş olması gerekir. Eğer bu yönden kesinleşmiş bir ceza mahkemesi kararı bulunmuyorsa, hukuk hakimini bağlayacak bir ceza mahkemesi kararından da söz etmek mümkün değildir.

Somut olay açıklanan ilkeler çerçevesinde değerlendirildiğinde:

Davalı/alacaklı tarafından 15.000 TL miktarlı bono için davacı/borçlu hakkında kısmi ödemede dikkate alınarak 13.500 TL üzerinden icra takibinde bulunulduğu, alınan ihtiyati haciz kararı ile davacı/borçlunun adresinde yapılan haciz sırasında davacı/borçlunun borcu kabul ettiğini bildirdiği, davacı/borçlu tarafından verilen mal beyanı dilekçesinde faiz ve masraflar dışındaki alacakları kabul ettiğini bildirdiği ve yine davacı/borçlunun adresinde yapılan ikinci haciz sırasında asıl alacak, takip öncesi işlemiş faiz, takip sonrası faiz ve diğer giderleri kabul ederek ödeme taahhüdünde bulunduğu, daha sonra davalı/alacaklı hakkında “bedelsiz senedi kullanma” suçundan şikayeti üzerine kamu davası açıldığı, yapılan yargılamada borçlunun oğlu tanık olarak dinlenilerek ve kısmi ödemeye ilişkin belge de değerlendirilerek sanığın üzerine atılı suç sabit görülerek 5237 sayılı TCK’nun 156/1. maddesi uyarınca cezalandırılmasına ve CMK’nun 231/5. maddesi uyarınca da “hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına” karar verildiği, anlaşılmaktadır.

Az yukarıda da açıklandığı üzere hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı kesin bir mahkumiyet anlamında değildir. Bu nedenle ortada ceza hukuku anlamında kesinleşmiş bir mahkumiyet hükmü bulunmadığından BK’nun 53. maddesi uyarınca hukuk hakimini bağlamayacaktır.
Aksi düşünüldüğü takdirde beş yıllık deneme süresi içinde bir suç işlendiğinde mahkemece hüküm açıklanacak ve temyiz hakkı doğacak; şayet yapılan temyiz incelemesinde ceza mahkemesi kararı bozulursa hukuk mahkemesinin kararının da dayanağı ortadan kalkacak ve yargılamanın yenilenmesi gündeme gelecektir. Bu durum ise adalete olan güven ve saygıyı zedeleyecektir.
Diğer taraftan, beş yıllık denetim süresi bittikten sonra menfi tespit davası açıldığında ortada ceza mahkemesi kararı bulunmadığından BK’nun 53. maddesi uyarınca hukuk hakimini bağlayıcı bir karardan da söz edilemeyecektir. Aksine, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının hukuk hakimini bağlayacağı kabul edildiğinde hukuk hakimince verilecek karar davanın beş yıllık deneme süresi içinde ve sözü edilen süre bittikten sonra açılması veya kararın sözü edilen süre bittikten sonra verilmesi hallerinde farklı farklı hukuki sonuçlara ulaşılacaktır. Daha da ötesi, bir olayda birden fazla sorumlu olup da, bunlardan biri hakkında beş yıllık süre içinde, diğeri hakkında beş yıllık süre geçtikten sonra hukuk mahkemesinde dava açılması halinde her iki davalı hakkında da aynı olay nedeniyle farklı kararlar verilebilecektir ki, bu durum adalete olan güveni sarsacaktır.

Sonuç olarak maddi olgunun belirlenmesi yönünden hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının, kesinleşmiş bir ceza hükmü olmadığından, hukuk hakimini bağlamayacağının kabulü gerekir.

Yerel Mahkemenin, aynı hususlara işaretle, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının hukuk hakimini bağlamayacağına ilişkin direnmesi yerindedir.

Ne var ki, davacı vekilinin işin esasına ilişkin diğer temyiz itirazları Özel Dairesince incelenmediğinden, dosyanın bu yönde inceleme yapılmak üzere Özel Dairesine gönderilmesi gerekir.

S O N U Ç : Yukarıda açıklanan nedenlerle direnme kararı yerinde olup, davacı vekilinin işin esasına ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 19. HUKUK DAİRESİNE gönderilmesine, 01.02.2012 gününde oyçokluğu ile karar verildi.
HAGB BİR MAHKUMİYET OLMADIĞINDAN, HUKUK HAKİMİNİ BAĞLAMAZ T.C HUKUK GENEL KURULU ESAS NO: 2011/19-639 KARAR NO: 2012/30 KARAR TARİHİ: 01.02.2012 *MENFİ TESPİT DAVASI *BORÇLU OLUNMADIĞININ TESPİTİ İSTEMİ *CEZA HUKUKU İLE MEDENİ HUKUK ARASINDAKİ MÜNASEBET *HÜKMÜN AÇIKLANMASININ GERİ BIRAKILMASI (818 s. BK m. 53) (5271 s. Ceza Muhakemesi K m. 40, 223, 231) Özet : Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; ceza mahkemesince verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının hukuki niteliğinin ne olduğu; buna göre 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK)’nun 53. maddesi uyarınca hukuk hakimini bağlayıp bağlamayacağı noktasında toplanmaktadır. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı kesin bir mahkumiyet anlamında değildir. Bu nedenle ortada ceza hukuku anlamında kesinleşmiş bir mahkumiyet hükmü bulunmadığından hukuk hakimini bağlamayacaktır. Aksi düşünüldüğü takdirde beş yıllık deneme süresi içinde bir suç işlendiğinde mahkemece hüküm açıklanacak ve temyiz hakkı doğacak; şayet yapılan temyiz incelemesinde ceza mahkemesi kararı bozulursa hukuk mahkemesinin kararının da dayanağı ortadan kalkacak ve yargılamanın yenilenmesi gündeme gelecektir. Diğer taraftan, beş yıllık denetim süresi bittikten sonra menfi tespit davası açıldığında ortada ceza mahkemesi kararı bulunmadığından BK’nun 53. maddesi uyarınca hukuk hakimini bağlayıcı bir karardan da söz edilemeyecektir. Aksine, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının hukuk hakimini bağlayacağı kabul edildiğinde hukuk hakimince verilecek karar davanın beş yıllık deneme süresi içinde ve sözü edilen süre bittikten sonra açılması veya kararın sözü edilen süre bittikten sonra verilmesi hallerinde farklı farklı hukuki sonuçlara ulaşılacaktır. Daha da ötesi, bir olayda birden fazla sorumlu olup da, bunlardan biri hakkında beş yıllık süre içinde, diğeri hakkında beş yıllık süre geçtikten sonra hukuk mahkemesinde dava açılması halinde her iki davalı hakkında da aynı olay nedeniyle farklı kararlar verilebilecektir ki, bu durum adalete olan güveni sarsacaktır. Sonuç olarak maddi olgunun belirlenmesi yönünden hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının, kesinleşmiş bir ceza hükmü olmadığından, hukuk hakimini bağlamayacağının kabulü gerekir. Taraflar arasındaki “menfi tespit” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Yozgat 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce davanın reddine dair verilen 19.11.2009 gün ve 340/907 E., K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 19. Hukuk Dairesi’nin 09.03.2011 gün ve 417/3025 E., K. sayılı ilamıyla; Davacı vekili, müvekkilince keşide edilerek davalıya teslim edilen bono bedelinin müvekkilince ödendiği halde davalının bedelsiz kalan 15.000.-TL’lik bonoyu takibe konu ettiğini belirterek, takibin iptali ve bono nedeniyle müvekkilinin davalıya borçlu olmadığının tespitine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, davacı tarafından bahsedilen ödemenin 1.500.-TL tutarında olup, bononun bakiye tutarı olan 13.500.-TL için müvekkilince takip başlatıldığını ve kesinleştiğini bildirerek, davanın reddi gerektiğini savunmuştur. Mahkemece, davacı yanca sunulan ödeme belgesi tetkikinden ödemeye konu tutarın 1.500.TL olduğunun saptandığı ve ayrıca haciz işlemi sırasında davacının borcu kabule dair beyanları da gözetilerek davacı tarafından kanıtlanamayan davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekilince temyiz edilmiştir. Davaya konu bono ile ilgili olarak davalı Yusuf Susam’ın bedelsiz kalan senedi kullanma suçundan yargılanarak Yozgat Sulh Ceza Mahkemesinin 2009/436 Esas, 2009/515 karar sayılı ilamıyla mahkumiyetine karar verildiği anlaşılmış olmakla bu kararın BK.nun 53. maddesi uyarınca hukuk hakimini bağlayacağı gözetilmeden mahkemece yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesinde isabet görülmemiştir…..) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir. TEMYİZ EDEN : Davacı vekili HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, borçlu olmadığının tespiti istemine ilişkindir. Yerel mahkemece, davanın reddine dair verilen karar davacı vekilinin temyizi üzerine, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde yazılı gerekçeyle bozulmuş; mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Direnme kararını, davacı vekili temyize getirmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; ceza mahkemesince verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının hukuki niteliğinin ne olduğu; buna göre 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK)’nun 53. maddesi uyarınca hukuk hakimini bağlayıp bağlamayacağı noktasında toplanmaktadır. Öncelikle, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumunun hukuki niteliği ve ilgili yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır: Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, aynen seçenek yaptırıma çevirme, erteleme kurumlarında olduğu gibi, hükmün ve cezanın bireyselleştirilmesi kurumlarından birisidir. Özellikle ilk defa suç işleyen kimselerin hemen cezalandırılmasını ceza adaleti ile güdülen amaca uygun görmeyen Kanun koyucu, verilecek cezanın bireyselleştirilmesinde olduğu gibi, kurulan hükmün açıklanıp açıklanmayacağı konusunda da hakime takdir yetkisi vermeyi uygun görmüştür. Böylece hakimin yetkisi arttırılarak, bir şansa daha ihtiyacı olan sanıkların hakim tarafından durumlarının bir daha değerlendirilmesi imkanı getirilmiştir. Sözü edilen kurum, hukukumuzda ilk kez 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nun 23. maddesi ile çocuklar hakkında, 19.12.2006 tarihinde yürürlüğe giren 5560 sayılı Kanunun 23. maddesiyle 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK)’nun 231. maddesine eklenen 5-14. fıkralar ile de büyükler için kabul edilmiş, aynı Kanunun 40. maddesiyle 5395 sayılı Kanunun 23. maddesi değiştirilmek suretiyle, denetim süresindeki farklılık hariç olmak koşuluyla, çocuk suçlular ile yetişkin suçlular hükmün açıklanmasının geri bırakılması açısından aynı koşullara tabi kılınmıştır. Yetişkin sanıklar yönünden başlangıçta şikayete bağlı suçlarla sınırlı olarak, hükmolunan bir yıl veya daha az süreli hapis veya adli para cezası için kabul edilen bu müessese, 08.02.2008 tarihinde yürürlüğe giren 23.01.2008 gün ve 5728 sayılı Kanunun 562. maddesi ile 5271 sayılı Kanunun 231. maddesinin 5 ve 14. fıkralarında yapılan değişiklik ile hükmolunan iki yıl veya daha az süreli hapis veya adli para cezaları için uygulanabilir hale getirilmiş, şikayete bağlı suçlarla sınırlı olarak uygulanan bu müessese Anayasanın 174. maddesinde güvence altına alınan İnkılap Kanunlarında yer alan suçlar ayrık olmak üzere, tüm suçları kapsayacak şekilde düzenlenmiştir. Sanık hakkında kurulan mahkûmiyet hükmünün hukuki bir sonuç doğurmamasını ifade eden hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumu, doğurduğu sonuçlar itibariyle karma bir özelliğe sahiptir. Nitekim, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 19.02.2008 gün ve 346-25 sayılı kararında da bu husus; “Sanık hakkında kurulan mahkûmiyet hükmünün hukuki bir sonuç doğurmamasını ifade eden ve doğurduğu sonuçlar itibariyle karma bir özelliğe sahip bulunan hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumu, denetim süresi içinde kasten yeni bir suçun işlenmemesi ve yükümlülüklere uygun davranılması halinde, geri bırakılan hükmün ortadan kaldırılarak kamu davasının 5271 sayılı CMK’nın 223. maddesi uyarınca düşürülmesi sonucu doğurduğundan, bu niteliğiyle sanık ile devlet arasındaki cezai nitelikteki ilişkiyi sona erdiren düşme nedenlerinden birisini oluşturmaktadır. Müessesenin yargılama kanununda düzenlenmiş bulunması da onun karma niteliğini değiştirmez” şeklinde ifade edilmek suretiyle de açıkça vurgulanmıştır. 5271 sayılı Kanunun 231. maddesinde düzenlenen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı, hukuki nitelikçe durma kararı niteliğinde değildir. Ceza Genel Kurulu’nun yukarıda anılan kararında da vurgulandığı üzere bu karar “koşullu bir düşme kararı” niteliğinde olup, anılan maddede yasa yolu da açıkça itiraz olarak öngörülmüştür. Koşulların gerçekleşmesi halinde 5271 sayılı Kanunun 223. maddesinde belirtilen düşme kararı verileceğinden, ancak bu aşamada yani düşme kararı verildiğinde, hükümlere ilişkin yasa yolu olan, temyiz yasa yoluna başvurulabileceği kabul edilmiştir. Öte yandan, yargılama sistemimizde temyiz yasa yolu, yalnızca hükümler bakımından kabul edilmiştir. Hükümler ise 5271 sayılı CMK’nın 223. maddesinde sınırlı olarak sayılmış olup, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararları bunlar arasında yer almadıklarından hüküm niteliğinde de değildir (Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 03.02.2009 gün ve 2009/4-13 E., 2009/12 K. sayılı ilamı). CMK’nın 223. maddesinde bu kararlardan hangilerinin hüküm olduğu açıklanmıştır. Buna göre; “mahkûmiyet, beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, güvenlik tedbirine hükmedilmesi, davanın reddi ve düşme kararları” birer hükümdür. Yine “adli yargı dışındaki bir yargı merciine yönelik görevsizlik kararları” da yasa yolu bakımından hüküm sayılır. Bunlardan mahkûmiyet, beraat, ceza verilmesine yer olmadığı ve güvenlik tedbirlerine hükmedilmesine dair hükümlerin uyuşmazlığı sona erdiren, davanın esasını çözen nitelikteki hükümler oldukları konusunda öğretide genel bir kabul bulunmaktadır. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı ise, 5271 sayılı CMK’nın 223. maddesinde belirtilen hükümlerden değildir. “Kurulan hükmün sanık hakkında hukuksal bir sonuç doğurmamasını” ifade eden hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumu, davayı sonuçlandıran ve uyuşmazlığı çözen bir “hüküm” değildir. Bunun sonucu olarak, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin kararlar, CMK’nın 223. maddesinde sayılan hükümlerden olmadığından, bu tür kararların yasa yararına bozulması durumunda yargılamanın tekrarlanması yasağına ilişkin kurallar uygulanamayacağı gibi, davanın esasını çözen bir karar bulunmadığı için verilecek hüküm veya kararlarda lehe ve aleyhe sonuçtan da söz edilemeyecektir (Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 03.05.2011 gün ve 2011/4-61 E., 2011/79 K.; 06.10.2009 gün ve 2009/4-169 E., 2009/223 K. sayılı ilamları). Kaldı ki, CMK’nın 231/5. maddesinde, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının sanık hakkında bir hukuki sonuç doğurmayacağı açıkça ifade edilmiştir. Böylece hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı ile kurulan hüküm, belli bir süre sanık hakkında hüküm ifade etmemekte, her hangi bir sonuç doğurmamaktadır. Sanık bulunduğu hal üzere bırakılmakta, aynen yargılanan kimsenin durumunda kalmakta ve yapılan yargılama geçici bir süre askıda kalmaktadır. Askı süresi boyunca, yargılanan kimsenin sanık sıfatı devam eder ise de, hiçbir şekilde bu kimse hükümlü sayılamaz. Bu nedenle hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilen kimse, hiçbir haktan yoksun bırakılamaz ve ayrıca bu karara dayanarak hiçbir hukuki statüden dışarıya çıkarılamaz. Bu açıklamalar ışığında 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 53. maddesine ilişkin değerlendirmeye gelince; 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun “ceza hukuku ile medeni hukuk arasında münasebet” başlıklı 53. maddesinde yer alan; “Hakim, kusur olup olmadığına yahut haksız fiilin faili temyiz kudretini haiz bulunup bulunmadığına karar vermek için ceza hukukunun mesuliyete dair ahkamiyle bağlı olmadığı gibi, ceza mahkemesinde verilen beraet karariyle de mukayyet değildir. Bundan başka ceza mahkemesi kararı, kusurun takdiri ve zararın miktarını tayin hususunda dahi hukuk hakimini takyit etmez.” hükmünden de anlaşılacağı üzere ceza mahkemesi kararının maddi olgu yönüyle kesinleşmiş olması gerekir. Eğer bu yönden kesinleşmiş bir ceza mahkemesi kararı bulunmuyorsa, hukuk hakimini bağlayacak bir ceza mahkemesi kararından da söz etmek mümkün değildir. Somut olay açıklanan ilkeler çerçevesinde değerlendirildiğinde: Davalı/alacaklı tarafından 15.000 TL miktarlı bono için davacı/borçlu hakkında kısmi ödemede dikkate alınarak 13.500 TL üzerinden icra takibinde bulunulduğu, alınan ihtiyati haciz kararı ile davacı/borçlunun adresinde yapılan haciz sırasında davacı/borçlunun borcu kabul ettiğini bildirdiği, davacı/borçlu tarafından verilen mal beyanı dilekçesinde faiz ve masraflar dışındaki alacakları kabul ettiğini bildirdiği ve yine davacı/borçlunun adresinde yapılan ikinci haciz sırasında asıl alacak, takip öncesi işlemiş faiz, takip sonrası faiz ve diğer giderleri kabul ederek ödeme taahhüdünde bulunduğu, daha sonra davalı/alacaklı hakkında “bedelsiz senedi kullanma” suçundan şikayeti üzerine kamu davası açıldığı, yapılan yargılamada borçlunun oğlu tanık olarak dinlenilerek ve kısmi ödemeye ilişkin belge de değerlendirilerek sanığın üzerine atılı suç sabit görülerek 5237 sayılı TCK’nun 156/1. maddesi uyarınca cezalandırılmasına ve CMK’nun 231/5. maddesi uyarınca da “hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına” karar verildiği, anlaşılmaktadır. Az yukarıda da açıklandığı üzere hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı kesin bir mahkumiyet anlamında değildir. Bu nedenle ortada ceza hukuku anlamında kesinleşmiş bir mahkumiyet hükmü bulunmadığından BK’nun 53. maddesi uyarınca hukuk hakimini bağlamayacaktır. Aksi düşünüldüğü takdirde beş yıllık deneme süresi içinde bir suç işlendiğinde mahkemece hüküm açıklanacak ve temyiz hakkı doğacak; şayet yapılan temyiz incelemesinde ceza mahkemesi kararı bozulursa hukuk mahkemesinin kararının da dayanağı ortadan kalkacak ve yargılamanın yenilenmesi gündeme gelecektir. Bu durum ise adalete olan güven ve saygıyı zedeleyecektir. Diğer taraftan, beş yıllık denetim süresi bittikten sonra menfi tespit davası açıldığında ortada ceza mahkemesi kararı bulunmadığından BK’nun 53. maddesi uyarınca hukuk hakimini bağlayıcı bir karardan da söz edilemeyecektir. Aksine, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının hukuk hakimini bağlayacağı kabul edildiğinde hukuk hakimince verilecek karar davanın beş yıllık deneme süresi içinde ve sözü edilen süre bittikten sonra açılması veya kararın sözü edilen süre bittikten sonra verilmesi hallerinde farklı farklı hukuki sonuçlara ulaşılacaktır. Daha da ötesi, bir olayda birden fazla sorumlu olup da, bunlardan biri hakkında beş yıllık süre içinde, diğeri hakkında beş yıllık süre geçtikten sonra hukuk mahkemesinde dava açılması halinde her iki davalı hakkında da aynı olay nedeniyle farklı kararlar verilebilecektir ki, bu durum adalete olan güveni sarsacaktır. Sonuç olarak maddi olgunun belirlenmesi yönünden hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının, kesinleşmiş bir ceza hükmü olmadığından, hukuk hakimini bağlamayacağının kabulü gerekir. Yerel Mahkemenin, aynı hususlara işaretle, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının hukuk hakimini bağlamayacağına ilişkin direnmesi yerindedir. Ne var ki, davacı vekilinin işin esasına ilişkin diğer temyiz itirazları Özel Dairesince incelenmediğinden, dosyanın bu yönde inceleme yapılmak üzere Özel Dairesine gönderilmesi gerekir. S O N U Ç : Yukarıda açıklanan nedenlerle direnme kararı yerinde olup, davacı vekilinin işin esasına ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 19. HUKUK DAİRESİNE gönderilmesine, 01.02.2012 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

paylaşımından dolayı Sayın Av.Mahmut Asrağ ‘a teşekkürlerimizle

YARGITAY 6. CEZA DAİRESİE. 1996/3267K. 1996/3103• SAHTECİLİK- Aldatma Kabiliyeti Tartışılmadan Mahkumiyet Kararı Verilemeyeceği

T.C.YARGITAY6. CEZA DAİRESİE. 1996/3267K. 1996/3103T. 25.3.1996

 

 

DAVA : Sahtecilikten sanık Ferudun hakkında yapılan duruşma sonunda; mahkumiyetine dair, ( Ankara Onsekizinci Asliye Ceza Mahkemesi )'nden verilen 12.7.1995 tarihli hükmün temyizen tetkiki sanık vekili tarafından istenilmiş olduğundan; dava evrakı C. Başsavcılığı'ndan onama isteyen 7.3.1996 tarihli tebliğname ile 18.3.1996 tarihinde Daireye gönderilmekle okunarak, gereği görüşülüp düşünüldü: 

 

KARAR : Suça konu onaysız fotokopiden ibaret belgenin, ne suretle iğfal kabiliyetini haiz olduğu açıklanıp tartışılmadan, yazılı şekilde hüküm kurulması, 

 

SONUÇ : Bozmayı gerektirmiş, sanık Ferudun vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, hükmün açıklanan nedenle isteme aykırı olarak ( BOZULMASINA ), 25.3.1996 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

KESİNLEŞMİŞ MAHKÛMİYET HÜKMÜNDE DEĞİŞİKLİK YARGILAMASI / ALEYHE BOZMA YASAĞI

T.C.
YARGITAY
Ceza Genel Kurulu
E:2006/10-124
K: 2006/165
T: 20.06.2006
KESİNLEŞMİŞ MAHKÛMİYET HÜKMÜNDE DEĞİŞİKLİK YARGILAMASI
ALEYHE BOZMA YASAĞI
Özet: “Kesinleşmiş mahkûmiyet hükmünde değişiklik yar­gılaması”infaza ilişkin bir yargılama faaliyetidir. Bir yargılama faaliyeti sonunda verilen hükümler bakımından 1412 sayılı CYUY’ nın 326. maddesinin 4. fıkrasında düzenlenen “cezayı aleyhe değiştirmeme” ilkesinin uygulanması olanağı bulunma­maktadır.
1412 s. CEZA MUHAKEMELERİ USULÜ KANUNU (1) [Madde 326]
5252 s. TÜRK CEZA KANUNUNUN YÜRÜRLÜK VE UYGULAMA ŞEKLİ HA… [Madde 9]
Jak’ın eroin ticareti suçundan dolayı 765 sayılı TCY’nın 403/5-6, 59 ve 81/2. maddeleri uyarınca 7 sene 9 ay 10 gün ağır hapis ve 1.526.333 lira ağır para cezasıyla cezalandırılmasına, hakkında TCY’nın 31 ve 33. maddelerinin uygulanmasına, emanette kayıtlı uyuşturucu maddelerin TCY’nın 36. maddesi gereğince müsaderesine ilişkin (Beyoğlu Birinci Ağır Ceza Mahkemesi)’nden verilen 03.12.1988 gün ve 132-324 sayılı hükmün kesinleş­mesinden ve 5237 sayılı Türk Ceza Yasası’nın yürürlüğe girmesinden sonra Beyoğlu C.Başsavcılığı tarafından lehe yasanın saptanarak uygulanması istemi ile başvuruda bulunulması nedeniyle (Beyoğlu Birinci Ağır Ceza Mahkemesi)’nce evrak üzerinde yapılan inceleme sonunda 12.09.2005 gün ve 313-256 sayı ile; eylemden sonra yürürlüğe giren 5237 sayılı Yasa hüküm­lerinin daha lehe sonuç doğurduğu kabul edilmek suretiyle, Jak’ın uyuşturucu madde satmak suçundan 5237 sayılı TCY’nın 188/3-4 ve 62. maddeleri uyarınca 6 yıl 3 ay hapis ve 1 YTL adlî para cezası ile cezalandırılmasına, 5237 sayılı Yasa’nın 53. maddesinin a, b, c, d ve e bentlerinde belirtilen haklarından cezanın infazı tamamlanıncaya kadar yoksun bırakılmasına, uyuşturucu maddenin 5237 sayılı TCY’nın 54. maddesi uyarınca müsaderesine karar verilmiştir.
Hükümlü tarafından temyiz yoluna başvurulması üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay Onuncu Ceza Dairesi 01.03.2006 gün ve 20009-3119 sayı ile;
“5252 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hak­kında Kan un’un 9/3. maddesine aykırı olarak; para cezasının, 5237 sayılı Kan un’un 52. maddesi uyarınca belirlenecek tam gün sayısının, bir gün karşılığı olarak takdir edilen miktar ile çarpılması suretiyle tayini yerine, 765 sayılı TCK’nın 403 ve 19. maddeleri uyarınca belirlenmesi suretiyle, önceki ve sonraki Kanunlar birlikte uygulanarak karma uygulama yapılmış ise de, sonuç adlî para cezasının, miktar itibariyle sanığın lehine olması karşısında, temyiz edenin sıfatına göre, bozma nedeni yapılmamıştır.
Dosya içeriğine göre araştırma ve incelemeyi gerektiren başka neden bulunmaması, hükmün kurulması sırasında öngörülen cezanın alt sınırdan tayin edilmesi, artırım ve indirim nedenlerinin uygulanmasında sabit ve lehe oranların uygulanması, kararın içeriği itibariyle 5237 sayılı TCK’nın lehe olan hükümlerinin derhal uygulanabileceği haller içinde bulunması ve 5252 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’ un 9/1. maddesi hükmüne uygun olarak karar verilmiş bulunması karşısında, tebliğ-namedeki duruşma açılmaksızın karar verilmesi nedeniyle hükmün bozulması yönündeki bozma nedenine iştirak edilmemiştir.
Yargılama sürecinin kanuna uygun olarak yapıldığı; eyleme uyan suç tipi ile artırma ve indirme nedenlerinin tartışılarak cezanın doğru biçimde belirlendiği anlaşıldığından, hükümlünün yerinde görülmeyen temyiz itiraz­larının reddiyle, hükmün isteme aykırı olarak onanmasına”karar vermiştir.
Yargıtay C.Başsavcılığı ise 07.04.2006 gün ve 183335 sayı ile;
“1-… Hüküm/ünün, uyuşturucu madde (eroin) ticareti yapmak suçunu oluşturan ey/emine uyan 5237 sayılı Türk Ceza Yasası’nm 188/3-4 ve 765 sayılı Türk Ceza Yasası’nin 403/5-6. maddelerindeki suç unsurlarında değişiklik bulunmamaktadır. Ancak hapis cezalarının süresi ile para cezalarının miktarları ve uyuşturucunun eroin olması nedeniyle artırım oranları yönünden farklılıklar olup 188/3. maddesinin “(3) Uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satan, satışa arz eden, başkalarına veren, sevk eden, nakleden, depo/ayan, satın alan, kabul eden, bulunduran kişi, beş yıldan onbeş yıla kadar hapis ve yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır.”hükmü uyarınca, uyarlama kararında, 765 sayılı Yasa’dan farklı olarak oluşturulan bu alt ve üst sınır arasında mahkemenin takdir hakkını kullanıp bireyselleştirme yaparak para cezasının belirlenmesi gerektiğine göre; 5252 sayılı Yasa’n/n 9/1. maddesinin kapsamı dışında kalacağı anlaşılan uygulama nedeniyle duruşma yapılarak karar verilmelidir.
2- İnfaz aşamasında duruşma açılarak ya da açılmaksızın verilen uyarlama kararları, hükümlü lehine kazanılmış hak oluşturmaz.”görüşü ile itiraz yasa yoluna başvurarak Özel Daire onama kararının kaldırılmasına, Yerel Mahkeme hükmünün bozulmasına karar verilmesini talep etmiştir.
Dosya Yargıtay Birinci Başkanlığı’na gönderilmekle Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nca okundu, gereği konuşulup düşünüldü.
Hükümlü Jak’ın eroin ticareti suçundan dolayı 765 sayılı TCY’nın 403/5-6, 59 ve 81/2. maddeleri uyarınca 7 sene 9 ay 10 gün ağır hapis ve 1.526.333 lira ağır para cezasıyla cezalandırılmasına ilişkin hükmün kesinleşmesinden ve 5237 sayılı Türk Ceza Yasası’nın yürürlüğe girmesinden sonra lehe yasanın saptanıp yeniden bir hüküm kurulması yolundaki başvuru nedeniyle evrak üzerinde inceleme yapan Yerel Mahkeme, 5237 sayılı TCY’nın daha lehe sonuç doğurduğunu kabul etmek suretiyle hükümlü hakkındaki cezanın değiştiril­mesine, hükümlünün 5237 sayılı Yasa’nın 188/3-4 ve 62. maddeleri uyarınca 6 yıl 3 ay hapis ve 1 YTL adlî para cezası ile cezalandırılmasına karar vermiştir.
Hükümlünün temyiz yoluna başvurması üzerine Özel Daire, hürriyeti bağlayıcı cezanın 5237 sayılı Yasa, adlî para cezasınjn 765 sayılı Yasa hü­kümlerine göre verilmesi suretiyle karma uygulama yapılmasını isabetsiz bulmuş ise de, sonuç adlî para cezasının miktar itibarıyla sanığın lehine olması karşısında, bu aykırılığı temyiz edenin sıfatına göre bozma nedeni saymayıp eleştiri konusu yapmış, ayrıca uyarlama hükmünün evrak üzerinde inceleme gerçekleştirilerek verilmesi uygulamasını da yerinde görüp hükmü onamıştır.
Yargıtay C.Başsavcılığı ise, somut olaydaki uyarlama yargılamasının duruşma açılarak yapılması gerektiğini, ayrıca, “lehe temyiz davasında cezanın aleyhe değiştirilmemesi ilkesi”nin uyarlama yargılamasında verilen kararlar bakımından geçerli olmadığını ileri sürerek itiraz yoluna başvurmuştur.
Görüldüğü üzere, Özel Daire ile Yargıtay C.Başsavcılığı arasındaki uyuşmazlıklar;
1 Somut olaydaki uyarlama yargılamasının evrak üzerinden yapılma­sının mümkün olup olmadığı,
2 1412 sayılı CYUY’nın 326/son maddesinde öngörülen “lehe temyiz davasında cezanın aleyhe değiştirilmemesi” ilkesinin, uyarlama yargılaması sonunda verilen kararlar bakımından da geçerli olup olmadığına ilişkindir.
Uyuşmazlık konusu hukuki sorunları sırasıyla inceleyecek olursak;
1- 5252 sayılı Türk Ceza Yasası’nın Yürürlük ve Uygulama Şekli Hak­kındaki Yasa’nın “Lehe olan hükümlerin uygulanmasında usul” başlıklı 9. maddesinin üçüncü fıkrasında; “Lehe olan hüküm, önceki ve sonraki kanunların ilgili bütün hükümleri olaya uygulanarak, ortaya çıkan sonuçların birbirleriyle karşılaştırılması suretiyle belirlenir, “denilmiş, böylelikle, lehe yasanın saptanmasında başvurulacak yöntem düzenlenmiştir.
Bu hüküm uyarınca, sonradan yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Yasası’nın, önceden kesin yargı haline gelmiş olan ve 765 sayılı Türk Ceza Yasası’na göre kurulmuş bulunan bir hükümde değişiklik yapılmasını gerektirip gerektirmediğini saptamak ve gerektiğinde yeni bir hüküm kurmakla sınırlı uyarlama yargılaması, önceki hükümde sabit kabul edilen olaya, önceki ve sonraki Ceza Yasalarının ilgili tüm hükümlerinin birbirlerine karıştırılmaksızın uygulanmasını ve her iki yasaya göre ayrı ayrı sonuçlar belirlenmesini gerek­tirmektedir.
Bu belirleme, herhangi bir inceleme, araştırma, kanıt tartışması ve takdir hakkının kullanılmasını gerektirmeyen; eylemin suç olmaktan çıkarıl­ması, ceza sorumluluğunun kaldırılması ya da önceki hükümle belirlenen cezanın bir değerlendirme ve takdiri gerektirmemesi gibi hallerde, evrak üzerinde yapılabilecektir.
Ancak; sonraki yasa ile suçun unsurlarının veya özel hallerinin değiştirilmiş olması, cezanın, 5237 sayılı TCY’nın 61. maddesi gözetilerek tayin ve takdirinin gerekmesi, artırım ve indirim oranlarının belirlenmesinin takdiri gerektirmesi, seçimlik cezalardan birinin tercihinin söz konusu olması, seçenek yaptırımların ya da cezanın kişiselleştirilmesini gerektiren hallerin değerlendi­rilmesinin gerekmesi gibi durumlarda, duruşma açılarak değerlendirme yapıl­malıdır.
Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde,
Hükümlünün sabit eylemi uyuşturucu maddelerden eroin satışı yapmaktır. Bu eylemin yaptırımı 765 sayılı TCY’nın 403. maddesinin 5. fıkrasında 4 yıldan 10 yıla kadar ağır hapis ve uyuşturucu maddenin her gram ve küsuru için ellibin lira ağır para cezası olarak saptanmış, 6. fıkrasında da uyuşturucu maddenin eroin olması, cezanın bir misli artırılmasını gerektiren bir ağırlatıcı neden olarak düzenlenmiştir. Bu suç, benzer unsurlarla 5237 sayılı TCY’nın 188. maddesinin 3. fıkrasında da düzenlenmiş ise de, yaptırımı 5 yıldan 15 yıla kadar hapis ve yirmibin güne kadar adlî para cezası olarak öngörülmüş, 4. fıkrada ise suça konu uyuşturucunun eroin olması, cezanın yarı oranında artırılmasını gerektiren bir neden olarak kabul edilmiştir. Önceki ve sonraki yasalarda cezaların aşağı ve yukarı hadlerinin birbirinden çok farklı süreler olarak saptanmış bulunması, uyuşturucunun cinsinden dolayı yapılacak artırım oranlarının da farklı misillerle belirlenmiş olması karşısında, somut olayda cezanın 5237 sayılı TCY’nın 61. maddesindeki ölçütler de gözetilerek tayin ve takdiri gerekmektedir. O halde, lehe yasanın saptanması ve sonuç cezanın belirlenmesi işlemlerinin, duruşma açılıp, davanın diğer süjelerinin de takdirin belirlenmesi ve kullanılması sürecine katkıları sağlanmak suretiyle gerçekleştirilmesi gerekir. Bu itibarla, Yargıtay C.Başsavcılığının bu hususa ilişen itirazının kabulüne karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan Kurul Üyelerinden Ali Kınacı;
“i- 5252 sayılı Kanun’un 9. maddesinin birinci fıkrasına göre, “1 Haziran 2005 tarihinden önce kesinleşmiş hükümlerle ilgili olarak, Türk Ceza Ka­nunu’n un lehe olan hükümlerinin derhal uygulanabileceği hallerde, duruşma yapılmaksızın da karar verilebilir”
2- 5252 sayılı Kanun’un 9. maddesi kapsamında, lehe yasanın belir­lenmesi ve sonraki yasa lehe ise bu yasaya göre uyarlama hükmü kurulması için hangi durumlarda duruşma yapılması gerektiği Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 27.12,2005 tarih ve 162-173 sayılı kararında ayrıntılı olarak belirtilmiş ve özet olarak “lehe yasanın saptanıp uygulanması, herhangi bir inceleme ve araştırma yapılmasını, kanıt toplanmasını, takdir hakkının kul­lanılmasını gerektiriyorsa ya da cezanın kişisel/estirilmesine ilişkin bir hükmün uygulanması olanağı sonraki yasa ile doğmuşsa, hükümde değişiklik yar­gılamasının duruşma// yapılması zorunludur. Evrak üzerinde inceleme yapıla­bilmesi ise ancak belirtilen haller dışında söz konusu olabilecektir.” denmiştir. Aynı kararda takdir hakkının kullanılması “cezanın yasada öngörülen sınırın üzerinde belirlenmesi halinde takdir hakkının kullanılması söz konusu olacaktır ki, bu durumda, yargılamanın diğer süjelerinin de yargıcın takdir hakkını kullanması sürecine görüşleriyle ve gerektiğinde kanıt sunarak katkıda bu-lunmalan sağlanmalıdır” biçiminde açıklanmıştir. Başka bir anlatimla, uyarlama sonucu hüküm kurulurken; temel ceza alt sınırdan saptanmış, artırma ve indirim oranları hükümlünün en lehine olarak uygulanmış ise duruşma yapılmasına gerek yoktur.
3- İtiraza konu olan uyarlama hükmünü bu açılardan incelemek gerekir:
a) İtiraza konu olan uyarlama hükmü kurulurken;
aa) Temel hapis cezası alt sınırdan belirlenmiştir,
bb) Temel para cezası 765 sayılı TCK’ya göre tayin edilerek karma uygulama yapılmış ise de, belirlenen miktar 5237 sayılı TCK’nın 188/3 ve 52. maddeleri uyarınca alt sınırdan belirlenecek miktarın (5 gün x 20 YTL = 100 YTL ‘nin) çok altındadır.
ccj Hapis cezası maktu olan oran üzerinden (yarı oranda) artırılmıştır.
dd) Para cezası ise, maktu olan yarı oranda artırılması gerekirken, eksik artırılmıştır.
ee) Takdiri indirim yapılırken sanık lehine olarak üst sınırdan indirim yapılmıştır.
Buna göre; temel cezanın belirlenmesi sırasında teşdit uygulanmamış; artırma ve indirim yapılırken hep sanığın en lehine olacak şekilde hareket edilmiştir.
b) Araştırmayı ve kanıt toplanmasını gerektiren bir durum bulunmamaktadır.
c) Bu açıklamalara göre; uyarlama yargılamasının duruşmalı olarak yapılmasını gerektiren bir neden bulunmadığından, itirazın reddi gerekir.
4- 5237 sayılı TCK’da temel cezanın alt ve üst sınırlar arasında gösterilmesi durumunda, uyarlama hükmü kurulurken alt sınırdan ceza belirlenmiş olsa bile duruşma yapılmasının zorunlu olduğuna ilişkin görüşün kabul edilmesi mümkün değildir. 5237 sayılı TCK’da yer alan tüm suçlar için öngörülen temel cezalar alt ve üst sınırlar arasında düzenlendiğinden, bu görüşün benimsenmesi 5252 sayılı Kanun’un 9. maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkralarının uygulanmasını olanaksız kılacağı gibi Ceza Genel Kurulu’nun sözü edilen kararı ile de çelişecektir, “görüşü ile,
Diğer 7 Kurul üyesi ise; “Dosya içeriğine göre araştırma ve incelemeyi gerektiren başka neden bulunmaması, hükmün kurulması sırasında öngörülen cezanın alt sınırdan tayin edilmesi, artırım ve indirim nedenlerinin uygu­lanmasında sabit ve lehe oranların uygulanması, kararın, içeriği itibariyle 5237 sayılı TCY’nın lehe olan hükümlerinin derhal uygulanabileceği haller içinde bulunması ve 5252 sayılı Türk Ceza Kanun u’nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Yasa’n/n 9/1. maddesi hükmüne uygun olarak karar verilmiş bu­lunması karşısında, uyarlama yargılamasının evrak üzerinde gerçekleştiri­lebileceği, duruşma açılmasının gerekmediği, Yargıtay C.Başsavcılığının bu hususa yönelen itirazının reddi gerektiği”görüşüyle karşı oy kullanmışlardır.
2- “Lehe temyiz davasında cezanın aleyhe değiştirilmemesi” ilkesinin, uyarlama yargılamasında verilen kararlar bakımından da geçerli olup olmadığı sorununa gelince;
Bu konuda sağlıklı bir hukuki çözüme ulaşılabilmesi için öncelikle, kesinleşmiş hükümlerde lehe yasanın uygulanması için yapılan yargılamanın niteliğinin belirlenmesi, ardından da “lehe temyiz davasında cezanın aleyhe değiştirilmemesi” ilkesinin tanımlaması yapılıp, iç hukukumuzdaki düzenlemesi ve evrensel ceza yargılamasındaki uygulamasının incelenmesi, ceza yargıla­masının hangi aşamalarında uygulanabileceğinin irdelenmesi gerekir.
Ceza yasalarının zaman bakımından uygulanmasına ilişkin kurallar, 1 Haziran 2006 tarihinde yürürlüğe girmiş bulunan 5237 sayılı Türk Ceza Yasası’nın “Zaman bakımından uygulama” başlıklı 7. maddesinde, aynı tarihte yürürlükten kalkmış olan 765 sayılı Türk Ceza Yasası’nın 2. maddesine benzer biçimde düzenlenmiştir.
Her iki düzenlemede de, maddi ceza hukukuna ilişkin kuralların yürürlüğe girdiği andan itibaren işlenen suçlara uygulanmasını öngören ve ceza hukukunun en önemli ilkelerinden olan, “ileriye etkili olma prensibi”ne ve ayrıca bu ilkenin istisnasını oluşturan, fail lehine yasanın geçmişe etkili olması, kısaca “geçmişe etkili uygulama” veya “geçmişe yürürlük” ilkesine yer verilmiştir. Bu ilke uyarınca, suçtan sonra yürürlüğe giren ve fail lehine hüküm içeren yasa, hükümde ve infaz aşamasında dikkate alınmalı, uygulanmalıdır. Hemen belirtilmelidir ki, sonradan yürürlüğe giren yasanın, suçun unsurlarını değiştirmesi, suça etkili halleri yeniden düzenlemesi, ceza miktarlarını önce­kinden farklı alt ve üst sınırlar arasında belirlemesi gibi nedenlerle, önceki suç bakımından doğurduğu farklı ve lehe sonucun bir mahkeme kararı ile sap­tanması gerekir. Bu durumda, “kesinleşmiş mahkûmiyet hükmünde değişiklik yargılaması” veya kısaca “uyarlama yargılaması” denilebilecek bir yargılama faaliyetine ihtiyaç vardır. Asli veya tali her yargılama faaliyeti gibi bu yargılama da bir davanın varlığını gerektirir.
Önceleri hukukumuzda, kesinleşmiş mahkûmiyet hükmünde değişiklik yargılamasını düzenleyen bir pozitif hukuk normu bulunmadığından, bu yargılama yerleşik yargısal kararlar doğrultusunda, 1412 sayılı CYUY’nın mahkûmiyet hükmünün yorumunda doğan tereddüdün giderilmesi için mahkemeden karar istenmesi yöntemini düzenleyen 402. maddesi kıyasen uygulanmak suretiyle gerçekleştirilmekteydi. Bilahare 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5252 sayılı Türk Ceza Yasası’nın Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Yasa’nın 9. maddesi ile 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Yasa’nın 98 vd. maddelerinde, lehe yasanın saptanması ve uygulanmasında başvurulacak yargılama yöntemiyle ilgili ayrıntılı hükümler getirilmiştir.
Bunlardan, 5252 sayılı Türk Ceza Yasası’nın Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Yasa’nın “Lehe olan hükümlerin uygulanmasında usul” başlıklı 9. maddesinin 1. fıkrası;
A) Sadece 1 Haziran 2005 tarihinden önce kesinleşmiş mahkûmiyet hükümlerinde ve
B) Münhasıran 765 sayılı Türk Ceza Yasası’nın yürürlükten kalkması, yerine 5237 sayılı Türk Ceza Yasası’nın yürürlüğe girmesi nedeniyle hükümde bir değişiklik yapılması gerektiğinde uygulanabilecektir. Bu iki koşulun birden gerçekleşmediği durumlarda ise, kesinleşmiş mahkûmiyet hükmünde değişiklik yargılaması 5275 sayılı Yasa’nın 98. maddesine göre gerçekleştirilecektir.
Bu yargılamanın temel özelliği, talî yargılama olmasıdır. Bu bağlamda, sonraki yasanın lehe sonuç doğurup doğurmadığının saptanması, lehe ise uygulanması ile sınırlı, kendine özgü bir yargılamadır. Bu talî yargılamada, aslî ceza yargılaması sürecinde kesinleşmiş bulunan önceki kararın dışına çıkı­lamayacak, oradaki suça konu sabit eyleme uygulanması olanağı bulunan yeni yasadaki hükümler bütünüyle tatbik olunduktan sonra yeni yasanın lehe sonuç doğurduğunun saptanması halinde, hükümlünün bu sonuçtan faydalanması için, infaza konu olabilecek nitelikte bir hüküm kurulmasıyla yetinilecektir.
Bu özellikleri itibariyle uyarlama yargılamasında, asıl ceza yargılamasının esasları ancak zorunlu olduğu ölçüde uygulanacaktır; genel yargılama kural­larının bütünüyle uygulanması söz konusu değildir. Nitekim, sanığın sorguya çekilmesi, gelmeyen sanık hakkında duruşmaya devam olunamaması, sanığın beraberinde getireceği tanıkların dinlenmesinin zorunlu olması gibi bir çok kural, hükümlüler hakkında uygulanmayabilecektir. Keza uyarlama yargıla­masında, esas itibariyle yargılamanın yenilenmesine konu olabilecek biçimde yeni kanıt ileriye sürülmesi ve toplanması da mümkün olmadığından, olay yargılamasının zorunlu olduğu durumlar dışında sübut sorunu da çözümle­nemeyecek, sadece hukuki değerlendirme yapılabilecektir.
Görüldüğü gibi, “kesinleşmiş mahkûmiyet hükmünde değişiklik yargı­laması”, asıl ceza yargılamasının bütünüyle sonuçlanıp hükmün kesinleş­mesinden sonra, ancak infazından önce yürürlüğe giren bir ceza yasasının, kesinleşmiş mahkûmiyet hükmüne, dolayısıyla infaza etkisi bulunup bulun­madığının saptanmasına ilişkin talî bir yargılama faaliyetidir. Hükmün infazı söz konusu değilse, böyle bir yargılama faaliyetine de ihtiyaç olmayacaktır. O nedenle, infaz aşamasında verilen bu kararlar, infazı ilgilendiren ve etkileyen, başka deyişle infaza ilişkin kararlardır. Talî yargılamada verilen bu kararlara karşı temyiz yasa yoluna başvurulabiimesi, bunların infaza ilişkin olma nite­liklerini değiştirmez.
Mahkûmiyet hükmünde değişiklik yargılamasının infaza ilişkin talî bir yargılama faaliyeti olduğunu bu şekilde ortaya koyduktan sonra, “cezayı aleyhe değiştirmeme” ilkesini inceleyecek olursak;
“Reformatio in pejus” olarak adlandırılan ve doktrinde “cezayı aleyhe değiştirmeme ilkesi” veya “aleyhte düzeltme yasağı” gibi kavramlarla ifade edilen ilkenin amacı; hükmün aleyhe de bozulabileceğini düşünen sanığın, bazı olaylarda Yargıtay’a başvurmaktan çekinmesinin önüne geçmek, yasa yoluna başvurma hakkını daha özgürce kullanabilmesini sağlamaktır.
Bu kural, Yasamızda şu şekilde ifade edilmiştir; “Hüküm yalnız sanık tarafından veya onun lehine Cumhuriyet savcısı veya 291. maddede gösterilen kimseler tarafından temyiz edilmişse yeniden verilen hüküm, evvelki hükümle tayin edilmiş olan cezadan daha ağır olamaz.” (1412 s. CYUY 326/4) Ceza yargılamasına ilişkin yasalarda böyle bir kurala ihtiyaç bulunup bulunmadığı hususu öğretide oldukça tartışmalıdır. Bu kuralın kaldırılmasını isteyenler olduğu gibi, korunmasını uygun bulanlar da vardır.
Kuralın muhafazasından yana olanların düşüncesi şu gerekçelere dayan­maktadır:
a) Vicahilik: Cezayı aleyhe değiştirme yasağı kendi başına açıkla­namaz. Esasen bu yasağı yargılama hukukunun bazı prensiplerinden çıkarmak gerekir. Ceza Yargılama Hukuku’nda “vicahilik prensibi” esastır. Sanık, aley­hinde olan hususlar bakımından “savunma”sını bildirmek hakkına sahiptir. Şayet cezayı aleyhe değiştirme yasağı olmazsa, savunması alınmaksızın(diyalektik bozularak) sanık aleyhine bir karar verilmiş olacaktır.
b) Talep dışı karar: Ceza davasını, hukuk davasına benzeten bir anlayışa göre, yalnız sanığın temyiz yoluna başvurmuş olmasına karşın hükmün aleyhine bozulması davacı kişinin lehine, istemi olmadığı halde bir karar verilmesi anlamına gelmiş olacaktır.
c) Yasa yolundan beklenen fayda: İlgilinin beklediği bir faydanın mevcut olması yasa yoluna başvurmanın önşartı olmasına nazaran hükmün aleyhe bozulması bu şartın gerçekleşmediğini, dolayısıyla kararın aleyhe bozulmayacağını gösterir.
Kuralın kaldırılması ve yasa yoluna başvuranın kim olduğuna bakıl­maksızın hükmün sanık lehine de aleyhine de bozulması olanağının benim­senmesini önerenlerin dayandıkları esaslar ise şunlardır:
a) Yasal iradeye aykırılık: Cezayı aleyhe değiştirmeme kuralı, sonuçta yasaya karşı gelmektedir; Ceza Hukukunun normal yönü yasal isteğin, somut olaylarda gerçekleşmesidir. Sonucu aleyhe değiştirmeme zorunlu olunca, suç-ceza-sorumluluk gibi kavramlar arasında yasanın benimsediği denge bozulmuş alacaktır. Bu suretle, yargılama hukukunda kabul edilen bir kural, Ceza Hukukunda mevcut diğer bir kuralı etkisiz hale getirmiş ol­maktadır.
b) Görevin sınırlandırılması: Gördüğü hataya rağmen kararı bozamamak, üst mahkemenin görevini daraltmış olur ve suçlar arasında fark görmeyen, bir çeşit “yasal azaltıcı” sebep meydana gelir. Yargılama Yasa­sından kaynaklanan azaltıcı neden izahsızdır.
c) Usulün bütünlüğünün bozulması: Cezayı aleyhe değiştirmemek, diğer bazı kurallara ters düşmektedir. “Suç niteliğinde değişiklik”uyarısı yapılarak ilk suçlamadan daha ağır bir ceza verilebilmesi olanağı (1412 s. CYUY m. 258; 5271 s. CYY m. 226) vardır. O halde, neden aleyhe de bozma
d) olanağı kaldırılmaktadır. (Faruk Erem, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu (Şerh), Ankara, 1996, s. 753 vd.)
Mukayeseli hukuk açısından bakıldığında ise, Almanya’da mehazımız olan 1877 tarihli Alman Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası gerek istinafta (§ 331), gerek temyizde (§ 358) ve gerek muhakemenin iadesinde (§ 373) lehte müracaatta aleyhte düzeltmeyi kabul etmemişti. Fakat 28 Haziran 1935 tarihli tadilden sonra her üç halde de aleyhte düzeltmeye cevaz verilmiştir. İngiltere’de bu yasak 1907 tarihli İstinaf Mahkemeleri Yasası ile kaldırılmış bulunmaktadır. İtalya’da da eski Yargılama Yasası hem temyizde hem istinafta aleyhte düzeltme yasağını kabul etmişken bugün ancak istinafta bu yasak vardır. (Nurullah Kunter, Aleyhte Düzeltme Yasağı, İÜHFM., İstanbul-1952, C. XVIII, S. 3-4, s. 665)
Görüldüğü gibi, “Cezayı aleyhe değiştirmeme” ilkesinin gerekliliği doktrinde tartışmalıdır. Mukayeseli hukuk açısından ise, genel kabul görmüş ve çeşitli ülkelerce pozitif hukuk normu haline getirilmiş bir ilke olduğu, başka deyişle, yerleşmiş evrensel hukuk ilkelerinden biri olduğu söylenemez.
“Cezayı aleyhe değiştirmeme” ilkesinin, mahkûmiyet hükmünde deği­şiklik yargılaması sonucunda verilen kararların temyizi halinde de uygulanıp uygulanamayacağı sorunu, öğretide ve bilimsel eserlerde henüz geniş kap­samlı tartışılmamış olması nedeniyle, çeşitli üniversitelerde görevli bilim adam­larımızın düşünceleri sorulmuştur. Yanıtların sonuç bölümünde özetle;
Prof. Dr. Erdener Yurtcan; “Türk uygulamasının kazanılmış hak’, doktrinin ise ‘reformat/ö in pejus yasağı’olarak adlandırdığı kavram, temel bir amaç taşır. Bu amaç şudur: Yalnızca sanık ya da sanık lehine temyiz başvurularında, sonraki mahkûmiyet sonucu, öncekinden ağır olamaz. Bu sonuç, kendisi için lehte sonuçların yaratılması amacı güdülen bir ortamda, yasa yoluna başvuran kişiyi bir sürprizle karşı karşıya bırakmamak düşün­cesine dayanır.
Amaç dikkate alınarak, sorunun cevabı kanımca şöyle olmalıdır: CYY’da bugün için de yer alan kural, uyarlama yargılamasında da uygulanacaktır. Açıklık getirmek bakımından söylemek gerekirse, bu kuralın uygulanması için yasada öngörülen koşullar söz konusu olduğunda, yapılan yargılama uyarlama yargılaması olsa da sonuç değişmemek gerekir.
Bu konunun çekirdek noktasını aleyhte temyiz istemi olmaması oluşturduğuna göre, bu tür bir istem söz konusu olduğunda, bu kural zaten işlemez. Daha ince bir tahlilde şu noktalar kanımca öne çıkar: Uyarlama yargılaması sonucu, lehte hüküm ortaya çıkarılacaktır. Temel amaç budur. Bu hüküm, önceki ve sonraki yasanın karşılaştırılması ile tesis edilecektir. Yeni yasa lehte olduğunda, önceki hüküm buna göre değiştirilecektir. Bu konuda temyiz devreye girdiğinde, aleyhte temyiz yoksa, sorunu çözmek kolaydır. Sonuçta, sanık lehine olacak hüküm, önceki hükümden daha hafif olan hükümdür.
Aleyhte temyiz olduğunda, lehte olan hüküm bulunacaktır ve sanık için uygulanacaktır. Bu konu temyiz yolunda tartışıldığında, esas mahkemesinin hükmü sanık aleyhine bozulabilecektir. Ancak, bu konu da bir temel mutlaktık taşır. Yeni hüküm, sanık lehine olmalıdır. Aksi takdirde, lehte hükmün bulunması sonucu bertaraf edilmiş olur ki, uyarlama yargılamasının amacı bu değildir.”
Prof. Dr. Bahri Öztürk; “Hüküm yalnız sanık tarafından veya onun lehine savcı veya kanunî mümessil veya sanığın eşi tarafından temyiz edilmişse yeniden verilen hüküm, evvelki hükümle tayin edilmiş olan cezadan daha ağır olamaz. (CYUY m. 326/son; CYY m. 307/4) Bu durum aleyhe bozma yasağı veya reformatio in pejus yasağı olarak anılmaktadır. Bu hukuk kuralı, istisnaî bir yol olan uyarlama yargılamasında evleviyetle geçerlidir.”
Doç. Dr. Veli Özer Özbek; “Uyarlama yargılaması sırasında yeni bir yargılama yapıldığına ve bu yeni yargılama da temyiz incelemesine tabi bulunduğuna göre, aleyhe bozma yasağının bu yargılama için de geçerli olduğu söylenebilir.”
Prof. Dr. Cumhur Şahin ve Doç. Dr. İzzet Özgenç; “… Lehe yasanın tespiti amacıyla yapılan uyarlama yargılaması, kesinleşmiş hükmün yeni kanunî düzenleme karşısındaki durumunun belirlenmesi ve yeni düzenlemenin lehe olması halinde buna göre hüküm tesisi ile sınırlı ve istisnaî bir yargılamadır. Başka bir deyişle, uyarlama yargılamasında, ancak zorunlu olduğu ölçüde genel yargılama esasları uygulanacaktır. Bu nedenle, ilk kez veya bozma üzerine bir yargılama yapıldığında gerekli ve geçerli olan bütün usul ve esaslar bu yargılamada aranmayacaktır. Kesinleşmiş hükümle ilgili uyarlama yargılamasında, yargılamanın yenilenmesine konu olacak şekilde yeni delil ileri sürülmesi veya yeniden delil toplanması mümkün olmadığı gibi, bu anlama gelebilecek inceleme ve araştırma da yapılamaz. Uyarlama yargılaması, esasa ilişkin bir değerlendirme ve incelemeye imkân vermez; sadece hukuki değerlendirme yapılabilir. Ancak, bir fiilin suç oluşturması için yeni yasada ilâve unsurların veya koşulların gerçekleşmesi aranıyorsa, bunların gerçekleşip gerçekleşmediğinin değerlendirilmesi gerekmektedir. … Genel ve olağan bir yargılamanın sonucu olan “aleyhe cezayı artırma yasağı’nın, istisnaî ve sınırlı bir yargılama olan uyarlama yargılamasında geçerli sayılması mümkün değildir. Yeni yasanın lehe olduğu gerekçesiyle verilen yeni hüküm sadece hükümlü veya yasada gösterilen kişiler tarafından onun lehine olarak temyiz edilmiş olsa dahi, uyarlama yargılamasının yerinde/iği ile sınırlı olan temyiz incelemesi sonucunda, herhangi bir s/n/r/ama olmaksızın hükmün bozulması mümkündür. Bu durumda e/bette, yeni yasan/n, kesin/eşmiş olan önceki hükümde saptanan sonuç cezadan daha ağır sonuç doğuracak şekilde uygulanması söz konusu olamayacaktır. Böyle bir ihtimalde, artık yeni yasa değil, eski yasaya göre verilmiş ve kesinleşmiş bir hüküm lehe olacaktır…”
Doç. Dr. Metin Feyzioğlu ise;”… CMUK’nun 326/4. maddesinde ‘sa­nıktan söz edilmektedir. Oysa uyarlama yargılamasında sanık değil, hükümlü vardır. Kararı temyiz eden veya karar lehine temyiz edilen de sanık değil, hükümlüdür. Öyleyse buradaki sorun, CMUK’nun 326/4. maddesinin kıyasen hükümlüler açısından uygulanıp uygulanmayacağıdır. Sanık suçsuzluk karinesinden yararlanır. Dolayısıyla, suçlu olduğu kesin hükümle sabit olana kadar suçsuz kabul edilir. 326/4. madde, hakkındaki hüküm kesinleşinceye kadar suçsuz olduğu kabul edilen sanığa, cezasının ağırlaşacağından çekin­meksizin temyize gidebilme imkânını tanımıştır. Fakat bunu yaparken, suç vasfının sanık aleyhine değişmesine bir yasak getirmemiştir. Nitekim bu yüzden yasağın adı aleyhe bozma yasağı’ değil, ‘cezanın ağırlaştırılması’ yasağıdır. Suç vasfını belirlerken yapılan hukuka aykırılık nedeniyle hükmün sanık aleyhine bozulması durumunda, sonuç ceza ağırlaşmasa bile, suç vasfındaki değişiklikten kişi, emniyeti suiistimal vasfının zimmet olarak değişmesi durumunda olduğu üzere aleyhte etkilenebilecektir. CMUK’nun 326/4. maddesinin kıyasen hükümlüler için de uygulanabilmesi için, kıyas uygulamasına dayanak teşkil edecek ‘benzerlik’in tespit edilmesi gereklidir. Uyarlama yargılamasının konusu, hükümlünün isnad olunan suç fiilini işleyip işlemediği değildir. Buradaki yargılamanın konusu, önceki kanuna göre verilmiş olan hükümde, yeni kanuna göre hükümlü lehine bir değişiklik yapılması gerekip gerekmediğidir. Yeni TCK’nın ilgili bütün hükümlerinin uygulanmasında, uyarlama yargılamasını yapan mahkeme, suçun unsurla­rındaki, şiddet sebep/erindeki, suçu hafifleten sebep/erdeki değiş/klikler vs. nedeniyle ‘sübut sorunu’nu çözmek zorunda kalabilir. Bu çerçevede yeni delil toplanması ve değerlendirilmesi veya önceden elde edilmiş delillerin yeni Kanun’a göre yeniden değerlendirilmesi gerekebilir. Sübut sorunu çözüldükten sonra elbette sıra, hukuki sorunun çözümüne gelecektir. Sübut sorununun çözülmesinin gerektiği hallerde verilen kararın gerekçesi CMUK m. 230’da yazılı bütün unsurları içermelidir. Oysa yeni delil toplanması veya önceden toplanmış delillerin yeniden değerlendirilmesi gerekmiyorsa, uyarlama yargılamasında verilen kararda ispata hangi delillerle ve nasıl ulaşıldığı, hangi isnadın hangi delil ya da delillerle sabit kabul edildiği açıklanmayacak, bu hususlarda önceki hükme göndermede bulunmakla yetinilecektir. Başka bir anlatımla, bu son halde uyarlama yargılamasında verilen karar, önceki kararla birlikte bir anlam ifade edecek, ondan bağımsız olarak uygulanamayacaktır. Bu halde, uyarlama yargılamasında sübuta ilişkin yeniden değerlendirme yapılması gerektiğinde, uyarlama yargılamasının süjelerinden biri olan ‘hükümlü’, CMK m. 326/4’deki sanığa benzetilebilir. Benzetme noktası böyle kabul edildiğinde, hukuki sorunun yan/sıra maddi sorununun da ele alındığı uyarlama yargılamalarında CMK m. 326/4’ün kıyasen uygulanabileceği, buna karşın yalnızca hukuki sorunun çözümlendiği uyarlama yargılamalarında, anılan maddenin hükümlüler açısından kıyasen uygulanmayabileceği kabul edilebilir.”şeklinde görüş belirtmişler; tüm bu görüşler Ceza Genel Kurulu’ndaki müzakere sırasında değerlendirilip dikkate alınmıştır.
“Cezayı aleyhe değiştirmeme” ilkesinin, infaza ilişkin kararlarda da cari olup olamayacağı sorunu ile ilgili geçmiş yargısal uygulamalar incelendiğinde;
08.10.2002 gün ve 179-354 sayılı kararda vurgulandığı üzere, Ceza Genel Kurulu’nun yerleşmiş uygulamasına göre, hükümlerde yer alan infaza yönelik uygulamalar ya da infaz aşamasında verilen kararlar bakımından, “cezayı aleyhe değiştirmeme”ilkesi geçerli değildir.
Nitekim, 24.04.1950 gün ve 324-124 sayılı kararda; “Ceza Muha­kemeleri Usulü Yasamızın 403. maddesine göre verilen içtima kararlarının kazanılmış hak oluşturmayacağı”,
21.03.1977 gün ve 103-126 sayılı kararda; “İnfaza ilişkin bulunan hususların kazanılmış hakka konu o/amayacağı”belitilmekte,
28.03.1988 gün ve 40-137 sayılı kararda da: “Yerel Mahkemen/n 11.06.1980 gün ve 9-103 sayılı kararında, iki ayrı adam öldürme suçuna ilişkin olarak sanığa verilen cezalardan Türk Ceza Kanunu’nun 59. maddesi ile indirim yapılmış ve re’sen temyiz incelemesine tabi olan bu hüküm yalnız sanık tarafından temyiz edilmiştir.
Sanığa bu eylemlerinden dolayı tayin olunan müebbet ağır hapis cezaları Türk Ceza Kanunu’nun ‘Birinci Kitapı’nın ‘Suç ve Cezaların İçtimai’ başlıklı ‘Yedinci Bap’ında yer alan 70. maddesiyle içtima ettirilmesi sonucu sanığa ‘idam’ cezası verilmişse de; infaza ilişkin olması nedeniyle, bu maddenin uygulanması suretiyle verilen kararlar, CMUK’nun 326/son maddesi kapsamında mütalaa edilemez. Başka bir deyişle, kazanılmış hakka (aleyhe bozma yasağı) konu olamaz, “denildiği gözlenmektedir.
Görüldüğü gibi süreklilik kazanmış içtihatlarla, infaza ilişkin hüküm ya da kararların, “cezayı aleyhe değiştirmeme” ilkesine konu olamayacağı kabul edilmektedir.
Öte yandan, “mahkûmiyet hükmünde değişiklik yargılaması”na huku­kumuzda en ziyade benzeyen kurum, kesinleşmiş yabancı ceza mahkemesi kararlarının 3002 sayılı Yasa hükümlerine göre Türkiye’de infaz edilmesidir. Bu Yasaya göre, yabancı ceza mahkemesi kararının Türkiye’de infaz edilebilmesi için, görevli Ankara Mahkemesinin yargılama yapıp, yabancı mahkeme kararında sübutu kabul edilen eyleme Türk yasalarını uygulayıp bir ceza belirlemesi, ardından da yabana mahkeme kararındaki ceza ile iç hukukumuza göre saptanan cezalardan hangisi daha lehe ise onun infazına hükmetmesi gerekmektedir. Ceza Genel Kurulu, 23.09.2003 gün ve 160-216 sayılı ka­rarında;”3002 sayılı Yasa uyarınca verilen uyarlama kararlarının infaza ilişkin kararlar olduğunu, lehe başvuru üzerine cezanın aleyhe değiştirilmesi’ yasa­ğının bu kararlarda geçerli olamayacağını”belirtmek suretiyle yukarıda açık­lanan istikrarlı uygulamasını sürdürmüştür.
Konuyu, “cezayı aleyhe değiştirmeme” ilkesini düzenleyen yasa normu açısından da değerlendirmek gerekmektedir.
Bu kural 1412 sayılı CYUY’nın 326. maddesinin 4. fıkrasında düzen­lenmiştir. Anılan fıkrada;”Hüküm yalnız sanık tarafından veya onun lehine Cumhuriyet savcısı veya 291. maddede gösterilen kimseler tarafından temyiz edilmişse yeniden verilen hüküm, evvelki hükümle tâyin edilmiş olan cezadan daha ağır o/<3/77<3z//hükmüne yer verilmiştir. Görüleceği üzere, bu ilke sanıklar yönünden kabul edilmiştir. Sanık, hakkında henüz kesinleşmiş bir hüküm bulunmayan kişidir. Halbuki uyarlama yargılaması, hakkında kesinleşmiş ve infaz yeteneği bulunan bir mahkûmiyet hükmü verilmiş kişilerle, başka deyişle hükümlülerle ilgilidir. Yasadaki mevcut düzenleme karşısında, bu prensibin yorum ve kıyas yöntemiyle genişletilmesinin mümkün olmadığı ve hükümlüler bakımından uygulanması fikrinin bu itibarla benimsenemeyeceği kabul edil­melidir.
Görüldüğü gibi, istinaf ve temyiz yasa yolları bakımından pozitif huku­kumuzda yer alan “cezanın aleyhe değiştirilmemesi” ilkesi, ceza yargılamasının mutlak ve vazgeçilemez değerleri arasında yer alan ve evrensel hukukun benimsediği bir ilke değildir. Yasadaki düzenleniş biçimi ve amacı itibarıyla, asıl ceza yargılamasında verilen kararlara karşı kesin hükme kadar masumiyet karinesinden yararlanma hakkı bulunan sanığın temyiz yasa yoluna başvu­rudan çekinmemesini temine yönelik bir prensiptir. Ancak gözardı edilme­melidir ki; anılan prensibin sanıkları koruyuculuğu mutlak olmayıp sanık aleyhine bir temyizin varlığı durumunda geçerliliğini kaybetmekte yasanın gerektirdiği yaptırımın saptanması olanağı doğmakta ve “aleyhe bozma yasa­ğının” sanık yararına sağlayacağı etkinlik kalkmaktadır.
Bir başka yorumla söylenebilir ki; “cezanın aleyhe değiştirilmemesi” ilkesi esasen, ceza yargılamasında hatalı ve eksik uygulamaya teslimiyettir. Suçu işleyen, isabetsiz bir hükümlendirme ile eyleminin gerektirdiği ceza yaptırımından daha hafif veya az bir ceza yaptırımına muhatap olmuş aleyhine temyiz davası açılmaması gibi bir ihmalden yararlanmış, başka bir tanımlamayla lâyık olduğu yaptırımdan kamu hukuku zararına kurtulmuştur.
Bu atıfet Yasa Koyucu tarafından, sadece sanık sıfatı henüz sona ermeyenlere tanınan bir sınırlı haktır. Bu niteliği nedeniyle de genişletilmeye elverişli olmayan istisnaî haklar cümlesindendir.
Bu nedenle Yasa Koyucu’nun iradesi dışında bir genişletmeye konu edilmesi, “ceza yargılaması hukukunda kıyasın geçerliliği ilkesi’ne dayanılarak hükümlülere de teşmil olunması ve böylece suçunun sübutu kesinleşen ve hakkındaki mahkûmiyet kararı kamunun takibine tevdi edilenlerin de, sadece lehteki yasa kapsamından değil ve fakat yeni hatalı uygulamalardan da yararlanabilir duruma kavuşturulması hak ve adalet ölçüleriyle bağdaşma­yacak, ceza hukukunun toplum yararı ve düzenini sağlama hedefiyle de çeli­şecektir.
Kabul edilmelidir ki, ceza ve ceza yargılaması hukuku “hataya tes­limiyet” kapsamını yasal sınırlılığın ötesinde genişletmeye ve hukukun “ger­çeğe ve hakka” ulaşma amacının önüne geçirmeye elverişli bir hukuk alanı olmamalıdır.
Açıklanan nedenlerle, “hükümlüyü” “sanığa” kıyaslamanın doğru ve olanaklı bulunmadığını ve sonradan yürürlüğe giren lehteki yasa nedeniyle yapılan uyarlama yargılamasında, aleyhe bozma yasağından yararlanmasının, Yasa Koyucu’nun amacıyla ve bu amaç doğrultusunda oluşan Yargıtay içti­hatlarıyla bağdaşmayacağını kabullenmek icap etmektedir.
Bu açıklamalar ışığında somut olayı değerlendirdiğimizde;
“Kesinleşmiş mahkûmiyet hükmünde değişiklik yargılaması” sonunda, 5237 sayılı TCY’nın daha lehe sonuç verdiğini kabul eden Yerel Mahkeme anılan Yasayı bütünüyle uygulamak yerine karma uygulama yapmış, eroin satma eyleminden dolayı hürriyeti bağlayıcı cezayı belirlerken 5237 sayılı Yasayı, adlî para cezasını saptarken de önceki yasa olan 765 sayılı TCY’nı uygulamış, ayrıca cezayı eksik tayin etmiştir, Hükmün bu noktadan da bozulması gerekirken, Özel Dairenin, sadece hükümlünün temyiz ettiğinden bahisle, hatalı uygulamaya ve cezanın eksik belirlendiğine eleştiri maksadıyla işaret etmek suretiyle hükmü onaması isabetli görülmediğinden, Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının kabulüne, Özel Daire bozma kararının kaldırılmasına, Yerel Mahkeme hükmünün bu nedenden dolayı da bozulmasına karar veril­melidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan Kurul üyelerinden Ali Kınacı; “i-23.02.1938 tarih ve 23-9 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında, uyarlama yapılırken, lehe yasanın bir bütün halinde uygulanması gerektiği vurgulandıktan sonra, “Ceza Kanunu’nun ikinci maddesindeki esas nokta­sından cezaların karşılaştırılmasında, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 326. maddesindeki kuralın mülahaza edilemeyeceği” belirtilmiştir.
İtirazın konusu ile ilgisi bulunmayan bu içtihadı birleştirme kararında benimsenen ilke şudur: Lehe olduğu kabul edildiği takdirde, sonraki kanun bir bütün halinde uygulanacak; aleyhe olan önceki kanunla yapılan bir uygu­lamanın sanık için kazanılmış hak oluşturduğu ileri sürülemeyecektir.
İncelemeye konu olan olayda, Özel Daire tarafından yapılan eleştiri bu ilkeye uygundur.
2- Sonradan yürürlüğe giren lehe yasa nedeniyle uyarlama yapılması konusunda iki ayrı kanunda farklı hükümler bulunmaktadır:
aa) 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 98-101. maddelerinde konu genel olarak düzenlenmiştir.
Buna göre; uyarlama yargılaması duruşmasız olarak yapılacaktır; veri­lecek karar itiraza tabidir; yapılan hatalar kazanılmış hak oluşturmayacaktır.
bb) 5252 sayılı Kanun’un 9. maddesinde ise, 01.06.2005 tarihinden
önce kesinleşmiş hükümlerle ilgili uyarlama özel olarak düzenlenmiştir.
Yasa koyucu, 5275 sayılı Kanun’da bu konu genel olarak ayrıntılı biçimde düzenlendiği halde, 01.06.2005 tarihinde çok sayıda yeni yasanın yürürlüğe girmesi nedeniyle, bu tarihten önce kesinleşmiş hükümler yönünden 5252 sayılı Kanun/a özel bir düzenleme yapma gereğini duymuştur. Buna göre;uyarlama yargılaması kural olarak duruşma// yapılacaktır. Uyarlama yargılaması sırasında dava zamanaşımına ilişkin hükümler uygulanmayacaktır. Uyarlama yapılarak kurulacak hükümle ilgili olarak başka bir sınırlama getirilmemiştir. Bu durumun doğal sonucu olarak, normal bir hükmün tabi olduğu kurallar, uyarlama hükmü için de geçerlidir. Bu bağlamda, uyarlama hükmü kurulurken cezanın türü ile miktarını etkileyen nitelikte yapılacak hatalar, aleyhe temyiz olmadığı sürece hükümlü için kazanılmış hak oluş­turacaktır.
3- 01.06.2005 tarihinden önce işlenen suç nedeniyle;
aa) İlk kez hüküm kurulduğunda, kazanılmış hak kabul edilecektir.
bb) Bozma üzerine hüküm kurulduğunda da kazanılmış hak kabul edilecektir.
cc) 01.06.2005 tarihinden önce kesinleşmiş hükümle ilgili olarak 5237 sayılı TCK’ya göre uyarlama yapılarak yeni bir hüküm kurulduğunda kazanılmış hakkın kabul edilmemesi açık bir çelişki ve adaletsizlik oluşturur.
4- (A) ve (B) adındaki sanıkların bir suçu birlikte işlediklerini, (A)’nın kaçması nedeniyle hakkında yargılama yapılamadığını, (B) hakkında verilen mahkûmiyet hükmünün 01.06.2005 tarihinden önce kesinleştiğini, daha sonra (A)’n/n yakalandığını, bu arada 01.06.2005 tarihinde 5237 sayılı TCK’nın
yürürlüğe girdiğini, 01.06.2005 tarihinden sonra (A) hakkında ilk kez hüküm kurulduğunu ve (B) hakkında ise uyarlama hükmü verildiğini, her iki hüküm sırasında aynı nitelikteki hatalar nedeniyle daha az ceza verilmiş olduğunu,hükümlerin sadece sanıklar tarafından temyiz edildiğini kabul edelim. Bu durumda;
aa) (A) tartışmasız olarak kazanılmış haktan yararlanacak, kaçmış olması lehine sonuç doğuracaktır.
bb) (B)’nin bu haktan yararlanamayacağını kabul etmek eşitsizlik oluş­turacaktır.
5 Kazanılmış hakkın kabul edilmemesi için yasada bu konuda açık bir hükmün bulunması gerekir.
6 Uyarlama kararının bir hüküm olduğu ve temyize tabi bulunduğu kabul edildiğine göre; istisnaî bir kural öngörülmediği için, CMUK’nın 326/son maddesinde öngörülen kazanılmış hakkın, uyarlama hükmünde de kabul edilmesi bir zorunluluktur.
7 Uyarlama sonucu kurulan hükümde kazanılmış hakkın kabul edilmemesi, hükümlünün temyiz yasa yoluna başvurma hakkını kullanmaktan çe­kinmesine ve yanlış olduğuna inandığı böyle bir hükme katlanmak zorunda
8 kalmasına yol açar.
9 Genel Kururdaki görüşmeler sırasında, çoğunluk görüşüne dayanakolarak;
aa) 3002 sayılı Kanunun uygulanması sonucu verilen kararlar ile 1412 sayılı CMUK’nın 402. maddesi kapsamında verilen kararlarda kazanılmış hakkın kabul edilmediği belirtilmiş ise de; bunlar “hüküm” değil “karar”dır, bu kararların tümüne karşı “temyiz”değil “itiraz” yasa yolu öngörülmüştür ve bu nedenle belirtilen kararlarda CMUK’nın 326/son maddesinin uygulanması söz konusu olmadığı için kazanılmış hakkın kabul edilmemesi doğrudur. Oysa, itiraza konu olan bir hükümdür, bu hükme karşı temyiz yasa yolu kabul edilmiştir ve bu nedenle CMUK’nın 326/son maddesi uygulama alanı bulur.
bb) Gerek CMUK’da gerekse CMK’da kazanılmış hakkın “hükümlü” için değil “sanık” için kabul edildiği ileri sürülmüş ise de; hükümlünün “temyiz” yasa yoluna başvurabileceğine ilişkin bir hüküm bulunmadığı halde Ceza Genel Kurulu istikrar kazanmış kararlarında, uyarlama hükmünün “hükümlü” tara­fından temyiz edilebileceğini kabul etmiştir. Hükümlü için temyiz hakkı kabul edilmiş olduğuna göre kazanılmış hakkın kabul edilmemesi bir çelişki oluş­turur.
9- Bu açıklamalara göre;
aa) 5252 sayılı Kanun’un 9. maddesindeki özel düzenleme ve CMUK’nın 326/son maddesi gereğince, 01.06.2005 tarihinden önce kesinleşmiş hüküm­lerle ilgili olarak uyarlama sonucu kurulan hükümde kazanılmış hak kabul edilmelidir.
bb) 01.06.2005 tarihinden sonra kesinleşen ya da kesinleşecek hü­kümler yönünden uyarlama, Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun hükümlerine göre yapılacağından, belirtilen hükümlerle ilgili uyarla­malarda kazanılmış hak olmayacaktır.
E) Sonuç olarak:
Yargıtay C.Başsavcılığının; gerek uyarlama yargılamasının duruşmalı yapılması, gerekse uyarlama hükmünde kazanılmış hak kabul edilemeyeceği yönündeki itirazının reddi gerekmektedir, “görüşüyle,
Kurul Üyesi Salih Zeki İskender;
“I) LEHE YASANIN İNFAZ EDİLMEKTE OLAN KESİN HÜKÜMLERE ETKİSİ VE UYARLAMA YARGILAMASI:
5237 sayılı Yasa’nın 7/2. maddesinde, “suçun işlendiği zaman yürür­lükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise failin lehine olan kanun uygulanır ve infaz olunur” düzenlemesi yer almaktadır.
İnfaz edilmekte olan kesin hükümler bakımından lehe yasanın uygu­lanması yöntemine, yasada yer almayan bir deyimle, ‘Uyarlama Yargılaması’ denilmektedir.
Tartışma konusu sorun, ‘aleyhe bozmama yasağı’ ilkesinin gözetilip gözetilmeyeceğine ilişkindir.
II) UYARLAMA YÖNTEMİ:
5352 sayılı “Yürürlük Yasası’nın” 9. maddesi, 01.06.2005 tarihinden önce kesinleşen hükümler bakımından, “lehe yasanın derhal uygulanabileceği durumlarda duruşma yapılmaksızın karar verilebilir” düzenlemesiyle, uyarlama yargılamasının, derhal uygulanabilme koşullarını takdire bırakmakla birlikte, kural olarak duruşma// yapılması gerektiğini açıkça belirtmiştir. Ancak yargılamanın yöntemi konusunda başkaca bir usul kuralına yer vermemiştir.
Yargılama söz konusu olduğuna göre, tek seçenek, 5271 sayılı CMK ile 1412 sayılı CMUK’nın yürürlükteki hükümlerinin tümüyle uygulanması gere­ğidir.
Öğretideki baskın görüşü ve Yüksek Ceza Genel Kurulu’nun uygulamaya yön veren ilke kararına yollama yaparak uyarlama yargılaması bağlamında saptanan ilkeleri özetlemek gerekirse;
Uyarlama Yasası’nın 9/1. maddesi bağlamında, yargıcın takdir hakkını kullanması gereken durumlarda duruşma açılması temel kuraldır. Bunun dışında kalan durumda belgelere bakılarak karar verilmesi ayrık bir yöntemdir ve yargıcın takdirine bağlıdır. Duruşma// ya da duruşmas/z veri/sin, ortada bir hüküm vardır ve bu hükme karşı temyiz yolu açıktır.
Diğer bir sorun, uyarlama yargılaması bir infaz yargılaması mıdır?
Öncelikle belirtmek gerekir ki, sorunun infaz aşamasında ortaya çıkması onun infaz yargılaması olduğunun kanıtı olamaz. 5237 sayılı Yasa’nm 7/2. maddesinde yer alan “infaz olunur” ifadesi lehe yasanın kesin hükümler bakımından da uygulanabilmesine olanak veren bir düzenlemedir. Lehe yasanın uygulanması bağlamında infaz edilecek hükümde değişiklik ya­pılmasına ilişkindir ve infaz edilecek bir karar verilmektedir. İnfaz yargılaması, hükmün kesinleşmesinden başlayarak tamamen yerine getirilmesi sürecini kapsayan evrede ortaya çıkan ikincil sorunların çözümüne ilişkin olup hükmün esasını değiştiremez. Duruşmas/z olur ve itiraz yasa yoluna tabidir. Yürürlük Yasası’nın 9. maddesinden ayrı olarak 5275 sayılı Yasa’nin 98. maddesinde lehe yasanın uygulanmasının yöntemine ilişkin düzenlemenin yer alması onun niteliğini değiştirmez.
III) UYARLAMA YARGILAMASINDA HÜKÜMLÜLER HAKKINDA UYGULANMASI GEREKEN YARGILAMA YÖNTEMİ:
Hükümlü sanık değildir. Ancak, yukarıda da belirtildiği gibi uyarlama yargılamasında sanıklar için geçerli genel yargılama yöntemi uygulanacağına göre, ‘yargılama hukukunda örnekseme/kıyas geçerlidir’ kuralından yola çıkışla, uyarlama yargılaması sırasında, hükümlünün de sanıklara tanınan tüm haklardan yararlanması zorunludur.
IV) KAZANILMIŞ HAK KA VRAMI:
Öncelikle, “kazanılmış hak”kavramının yerindeliğini sorgulamak gerekir. Bilim ve içtihat bunu yapmış. Bunlardan çıkardığımız sonuçlar özetle şöyledir:
Öğretide ve uygulamada oybirliğiyle benimsendiği gibi, ceza hukuku kazanılmış hak kavramına yer vermemiştir. ‘Kazanılmış hak’ kavramı hukuk davaları bakımından geçerlidir. Örneğin, hükmü taraflardan yalnız biri temyiz etmişse, bu hüküm temyiz eden aleyhine bozulamaz.
Öyleyse, suçun yanlış nitelenmesinden dolayı sanık aleyhine bozma kararı verilebilecektir. Bu bağlamda kazanılmış haktan söz etmek olası değildir.
Yargılama hukukunda, bir usul kurumu olarak kazanılmış hak ilkesine değil, temyiz yoluna özgü olarak ‘ceza miktarı ölçü alınarak, aleyhe bozma yasağı’ öngörülmüştür. Diğer yandan duruşmasız verilen ve itiraz yasa yolu açık olan kararlar bakımından bu ilke geçerli değildir.
V) ALEYHE BOZMA YASAĞI VE HAK ARAMA SORUNU:
Temel amaç toplumun barışını bozan suçlunun cezalandırmasıdır. Ancak, ne pahasına olursa olsun cezalandırmayı çağdaş ve uygar devletler reddetmektedirler.
Gereklilik ve yerindelik açısından aleyhe bozma yasağı tartışılmalıdır. Kimi ülkelerde hiç yer almadığı, kimi ülkelerde yalnız istinaf yargılamasında kabul gördüğü, ancak ülkemiz usul hukukunda olduğu gibi birçok hukuk düzeninde de yer aldığı bilinmektedir.
Pozitif hukukumuzda yer alan bu kuralın temel gerekçesi hak arama özgürlüğüyle ilgilidir. Hak arama özgürlüğü Anayasamızın 36. maddesinde açıkça koruma altına alınmıştır. İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 7. Protokolü’nün 2. maddesi, temyiz yasa yoluna başvuruyu hukuksal temel haklardan saymakta, temyiz hakkının kullanılmasının önündeki engellerin yasayla kaldırılmasının önemini vurgulamaktadır. Bu hakkın en geniş anlamda kullanılmasını sağlamak devletin temel görevidir. Konu bu temel çerçevede yorumlanmalıdır.
Ceza kararının aleyhine de bozulabileceği korkusunu taşıyan sa­nık/hükümlü Yargıtay’a başvurmaktan çekinecektir. Belki de salt bu nedenle, daha fazla haksızlığa uğramak korkusu ile adil olmayan bir karara razı olacaktır. Bir yandan kanun yoluna başvurma hakkını tanımak, diğer yönden bu hakkı aleyhe de sonuç doğurabilir korkusunu yaşatıp daraltmak çelişki oluşturur. Aleyhe olan yasa değişikliğinin geçmişe yürümesini yasaklayan bir sistem içinde, aleyhe bozma yasağı yadırganmamalıdır.
Aleyhe bozma yasağı, “hukuk devleti ve demokratik toplumun”sağladığı hukuksal güvence kapsamındadır. Ceza yargılamasını güçlü devletin bir aracı sayan toplumlar genellikle bu kavramı reddetmektedirler. Ceza hukukunun ‘toplum savunması’nda araç olarak görülmesi ve aleyhe bozmama kuralının uygulanmaması, bir anlamda bireyin topluma feda edilmesidir. Bu da uygar toplumlara özgü bir tercih değildir.
VI) SOMUT OLA VİN DEĞERLENDİRİLMESİ SONUCUNDA:
Bu açıklamaların ışığında soruna ilişkin görüşümüzü özetlersek:
Uyarlama yargılamasında verilen kararlar, temyize tabi kararlardır. Farklı bir yargılama yöntemi kabul edilmediğine göre, hükümlü örnekseme yoluyla sanık gibi yargılanacaktır. Bu durumda sanığa tanınmış tüm haklardan yararlanması doğaldır. Temyiz kanun yoluna başvurulmasını benimsedikten sonra “aleyhe bozmama” ilkesinin uygulanmamasının hiçbir haklı nedeni olamaz. Aleyhe temyiz edilmeyen bir hüküm temyiz edilmeden önce neyse öyle kalmalıdır.
Karşıtını düşündüğümüz zaman şu soruların yanıtını bulmak zorundayız:
1) 1412 sayılı CMUK’nın temyize ilişkin 305-326. maddeleri istinaf mahkemeleri kuruluncaya kadar yürürlüktedir. 326. madde aleyhe bozma yasağını düzenlemektedir. Sanıklar bakımından uygulandığı gibi hükümlü hakkında da temyize ilişkin diğer tüm maddeler uygulanacaktır. Buna karşın, aynı bölümde yer alan 326. maddenin son fıkrası uygulanmayacaktır. Neden ve hangi ölçüye göre?
2) 5271 sayılı CMK’nın 309. maddesi yürürlüktedir. Bu maddenin 4. fıkrası, savunma hakkını çiğneyen usul yanlışlıklarını içeren hükmün bozulmasını ve bozmadan önceki cezanın aşılmaması koşuluyla yeniden yargılama yapılmasını zorunlu kılmaktadır. Öte yandan, bu madde esasa ilişkin ka­rarlarda aleyhe bozma yasağını öngörmektedir. O halde, burada şöyle düşünülebilinir; hükmün aleyhe bozulma olasılığına karşı kararın kesinleşmesini sağladıktan sonra, yanlış olduğu sanılan hususlarda ‘kanun yararına bozma’
yoluna başvurmak daha garantilidir.
Duruşma açılmadı diye temyiz eden hükümlüye, sen temyiz ettin ama cezan daha ağır olacak diyeceğiz, diğer yandan, kanun yararına bozma yöntemine başvuran aynı koşullardaki hükümlüye, yanlış olmuş kararını bozacağız, daha ağır cezayı hak etmiştin, ne var ki cezan eskisi gibi kalacak diyeceğiz. Burada kabahat kimin, temyiz başvurusunu yapana bunu açıklamak zor olsa gerek.
3) Cumhuriyet Savcısının ve katılanın temyiz hakkı var kabul ediliyor. Peki onlara şöyle mi diyeceğiz? “Sizin temyiz hakkınız var, ama aleyhe olmaz, çünkü aleyhe bozma yasağını kabul etmiyoruz, buna gerek yok, ama isterseniz lehe temyiz edebilirsiniz”. Bu durum temyiz kurumunun içeriğiyle bağdaşır mı?
4) Aleyhe bozma yasağının kabul görmemesinin nedeni olarak, “suç­luların etkin bir şekilde cezalandırılmasının gerekmesi ve bozulan toplum barışının yeniden sağlanmak istenmesi gösterilmektedir. Ancak unutulma­malıdır ki, bizzat yargı eliyle hak arama özgürlüğünün kısıtlanması sonucu
5) hukuk düzenimize karşı oluşan güvensizlik, daha ağır sonuçlar doğuracaktır.
Sonuç olarak, ‘uyarlama yargılamasında verilen kararlar, infaz hükmü değildir. Bu kararlara karşı temyiz yasa yolu açıktır. 1412 sayılı CM, ”n/n 326/son maddesinde yer alan aleyhe bozma yasağı bu kararlar için de geçerlidir, “düşüncesiyle
Diğer Kurul üyeleri ise; “Uyarlama kararları da bir hükümdür ve temyiz edilebilir niteliktedir. CYUY’nın 326/son maddesinde belirtilen, lehe temyiz davası üzerine cezanın aleyhe değiştirilmemesi kuralı uyarlama kararlarının temyizi halinde de geçerli olduğundan, Özel Daire uygulaması isabetlidir. Bu itibarla Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.”görüşüyle karşı oy kullanmışlardır.
Ceza Bölümü
Sonuç: Açıklanan nedenlerle;
1 Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının (KABULÜNE),
2 Yargıtay Onuncu Ceza Dairesinin 01.03.2006 gün ve 20009-3119 sayılı onama kararının (KALDIRILMASINA),
3 Beyoğlu Birinci Ağır Ceza Mahkemesinin 12.09.2005 gün ve 316-256 sayılı uyarlama hükmünün yukarıda belirtilen her iki nedenden dolayı (BO­ZULMASINA),
4- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığına tevdiine, 20.06.2006 günlü müzakerede her iki bozma nedeni yönünden de oyçokluğuyla karar verildi.

TEMEL CEZANIN BELİRLENMESİ / LEHE KANUN UYGULAMASI / CEZANIN BİREYSELLEŞTİRİLMESİ / MAHKUMİYET HÜKMÜNDE DEĞİŞİKLİK YARGILAMASI

T.C.
YARGITAY
Ceza Genel Kurulu
E:2006/5-178
K:2006/163
T:20.06.2006
TEMEL CEZANIN BELİRLENMESİ
LEHE KANUN UYGULAMASI
CEZANIN BİREYSELLEŞTİRİLMESİ
MAHKUMİYET HÜKMÜNDE DEĞİŞİKLİK YARGILAMASI
Özet: 5237 sayılı Yasa’nın 61. maddesine eklenen 7. fıkrayla, her suç için hükmolunacak sonuç ceza otuz yıl olarak sınırlandırılmıştır. Madde metni ile çelişmeyen gerekçenin, mad­denin yorumunda dikkate alınması gerekmektedir. 49. maddede yer alan düzenlemenin ise sonuç cezayı değil, temel cezayı gös­terdiği anlaşılmaktadır.
Kesin yargı haline gelen bir hükümde sonradan yürürlüğe giren ve lehte hükümler içeren yasaya dayalı değişiklik yar­gılamasında, her iki yasanın ilgili tüm hükümleri önceki hü­kümde sabit kabul edilen olaya uygulanarak belirlenmelidir. Bu belirleme herhangi bir inceleme, araştırma, kanıt tartışması ve takdir hakkının kullanılmasını gerektirmezse evrak üzerinde, suçun unsurları veya özel halleri değişiyorsa, cezanın tayin ve takdiri gerekiyorsa, artırım ve indirim oranlarının takdiri gere­kiyorsa, cezanın asgari haddin üzerinde tayini nedeniyle tar­tışılması gerekiyorsa, seçimlik cezalardan birinin tercihi gere­kiyorsa, seçimli yaptırım veya cezanın kişiselleştirilmesi gere­kiyorsa duruşma açılarak karar verilmelidir.
765 s. TÜRK CEZA KANUNU (1) [Madde 7]
765 s. TÜRK CEZA KANUNU (1) [Madde 9]
765 s. TÜRK CEZA KANUNU (1) [Madde 49]
765 s. TÜRK CEZA KANUNU (1) [Madde 61]
15 yaşını bitirmeyen öz kızının, zorla birden fazla ırzına geçerek kızlığını bozmak suçundan hükümlünün, 765 sayılı TCY’nin 414/2, 80, 418/2 ve 417. maddeleri uyarınca 24 yıl 12 ay ağır hapis cezası ile cezalandırılmasına, hakkında aynı Yasa’nın 31, 33 ve 40. maddelerinin uygulanmasına ilişkin (Ordu Ağır Ceza Mahkemesi)’nce verilen 21.05.2003 gün ve 271-133 sayılı hüküm, Yargıtay Beşinci Ceza Dairesi’nce 30.09.2004 gün ve 5321-6278 sayı ile hükümlünün cezasının TCY’nin 13 ve 29/6. maddeleri uyarınca 24 yıl ağır hapse indirilmesi suretiyle düzeltilerek onanmıştır.
Hükümlünün 5237 sayılı Yasa hükümleri uyarınca durumunu yeniden değerlendiren Ordu Ağır Ceza Mahkemesi’nce 03.06.2005 gün ve 187-161 sayı ile; evrak üzerinde yapılan inceleme sonunda;
Hükümlünün,
a- 5237 sayılı Yasa’nın 103/1-2. maddeleri uyarınca 9 yıl,
b- Aynı Yasa’nın 43/1. maddesi uyarınca cezasının 1/4 oranında art­tırılarak 11 yıl 3 ay,
c- 103/3. maddesi uyarınca cezasının 1/2 oranında arttırılarak 16 yıl 10 ay 15 gün,
d- 103/4. maddesi uyarınca cezasının 1/2 oranında arttırılarak 25 yıl 3 ay 22 gün hapis cezası ile cezalandırılması,
Gerektiği,
Bu durumda, 5237 sayılı Yasa hükümlerinin hükümlü aleyhine olduğu kabul edilerek, önceki hükümle hükmolunan 24 yıl ağır hapis cezasının 5252 sayılı Yasa’nın 6. maddesi uyarınca hapis cezasına dönüştürülmek suretiyle, hükümdeki sair hususların aynen korunmasına karar verilmiştir.
Re’sen temyize tabi olan hüküm, hükümlü tarafından da temyiz edil­mekle, dosyayı inceleyen Yargıtay Beşinci Ceza Dairesi’nce 20.03.2006 gün ve 2055-2081 sayı ile;
“5252 sayılı Yasa’nın 9/1. maddesi; 1 Haziran 2005 tarihinden önce kesinleşmiş hükümlerle ilgili olarak TCK’nın lehe olan hükümlerinin derhal uygulanabileceği hallerde duruşma yapılmaksızın da karar verilebileceğini öngörmüşse de; sonradan yürürlüğe giren kanunla suçun unsurlarında, sair cezalandırabilme şartlarında, suçun karşılığında öngörülen ceza yaptırım­larında ve bir cezaya mahkum olmaya bağlı kanuni neticelerindeki deği­şikliklerin ve bunların uygulama olanaklarının değerlendirilebilmesi, olaya tatbik imkanı bulunan yasanın belirlenebilmesi, değişen temel ceza ve artırım indirim oranları belirlenirken takdir hakkının isabetli kullanılabilmesi, her iki yasayla ilgili değerlendirme sonuçlarının denetime olanak verecek şekilde kararda gösterilmesi ve gerektiğinde kesinleşen önceki hükümde değişiklik yapılabilmesi için duruşma açılıp tüm bunların neden ve gerekçeleri de gösterilerek hüküm kurulması gerektiği gözetilmeden dosya üzerinde yazılı şekilde karar verilmesi,
5377sayılı Yasa ile 5237sayılı Kanuna 61/7. maddenin eklenmesinden önce, aynı Yasa’nın lehe düzenleme içeren 49/1. maddesine göre bir suç için tayin edilecek cezanın yirmi yıldan fazla olamayacağının nazara alınmaması,
Kanuna aykırı, hükümlünün temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan ve re’sen de temyize tabi hükmün bu sebeplerden dolayı 5320 sayılı Yasa’nın 8/1. maddesi de gözetilerek CMUK’nın 321. maddesi uyarınca bozulmasına, “karar verilmiştir.
Yargıtay C.Başsavcılığı ise, 06.06.2006 gün ve 20563 sayı ile;
5237 sayılı Yasa’yla temel ceza üzerinden yapılan uygulamalar sonucu, sonuç cezanın 20 yılın üstünde tayin edilmesinin mümkün kılındığı,
5377 sayılı Yasa’nın 7. maddesi ile 5237 sayılı Yasa’nın 61. maddesine eklenen 7. fıkra ile sınırsız olan sonuç cezanın sanıklar lehine 30 yıl ile sınır­landığı,
5252 sayılı Yasa’nın 9/1. maddesi uyarınca 1 Haziran 2005 tarihinden önce kesinleşmiş hükümlerle ilgili olarak TCY’nin lehe olan hükümlerinin derhal uygulanabileceği hallerde duruşma yapılmaksızın da karar verilebileceği gerekçeleriyle itiraz yasa yoluna başvurularak, Yargıtay Beşinci Ceza Dai-resi’nin 20.03.2006 gün ve 2055-2081 sayılı bozma kararının kaldırılarak, Ordu Ağır Ceza Mahkemesi’nin 11.07.2005 tarih ve 187-161 sayılı kararının onan­masına karar verilmesi isteminde bulunmuştur.
Dosya Yargıtay Birinci Başkanlığı’na gönderilmekle, Ceza Genel Ku-rulu’nca okundu, gereği konuşulup düşünüldü.
Özel Daire ile Yargıtay C.Başsavcılığı arasındaki uyuşmazlıklar;
1- 5377 sayılı Yasa ile 5237 sayılı Yasa’nın 61. maddesine eklenen fıkranın 5237 sayılı Yasa’nın 49. maddesinde düzenlenmiş bulunan hapis cezasının üst sınırını 30 yıl olarak sınırlandırdığı mı, yoksa 20 yıl olan üst sınırı 30 yıla yükselttiği mi?
2- Duruşmasız, evrak üzerinde yapılan inceleme sonunda verilen kararın yöntem bakımından isabetli olup olmadığı,
Noktalarında toplanmaktadır.
1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Yasa’da cezaların içtimaına yer verilmemiş, süreli hapis cezalarını düzenleyen 49. maddenin 1. fıkrasında ise; “Süreli hapis cezası, kanunda aksi belirtilmeyen hallerde bir aydan az, yirmi yıldan fazla olamaz” şeklinde, 765 sayılı Yasa’nın 13 ve 15. maddelerindeki düzenlemelere benzer şekilde düzenlenmiştir.
Cezanın belirlenmesini düzenleyen 5237 sayılı Yasa’nın 61. maddesinin ilk halinde, 765 sayılı Yasa’nın 29. maddesine benzer şekilde, cezanın tayin ve tespitinde dikkate alınacak ölçütlere yer verilmesine rağmen, 765 sayılı Yasa’nın 29. maddesinin 6. fıkrasında yer alan, “Cezalar artırılır veya eksil­tilirken kanunun sureti mahsusada tayin ettiği ahval müstesna olmak üzere her nevi ceza için muayyen olan hudud tecavüz edilemez” hükmüne 5237 sayılı Yasa’nın 61. maddesinde yer verilmemiş, 29.06.2005 gün ve 5377 sayılı Yasa’nın 7. maddesi ile 61. maddeye eklenen 7. fıkrayla, “Süreli hapis cezasını gerektiren bir suçtan dolayı bu madde hükümlerine göre belirlenen sonuç ceza, otuz yıldan fazla olamaz.” şeklindeki hükümle, her suç için hükmolunacak sonuç ceza otuz yıl olarak sınırlandırılmış, bu husus Yasa’nın değişiklik gerekçesinde; “Kanunun 49. maddesine göre, aksine hüküm bulunmayan hallerde, süreli hapis cezasının alt sınırı bir ay, üst sınırı ise yirmi yıldır. Bu alt ve üst sınır, ilgili suç tanımındaki temel ceza açısından belirlenmiştir. Bu itibarla, 49. madde hükmü, sonuç ceza bakımından bir sınır oluşturmamaktadır. Başka bir deyişle, somut olayla ilgili olarak belirlenen sonuç ceza yirmi yıldan fazla olabilecektir.’ Ancak, bu durumda belirlenen sonuç cezaya yine de bir sınırlama gereği bulunmaktadır. Böyle bir sınırlama, müebbet hapis cezasında koşullu salıverilme için infaz kurumunda geçirilmesi gereken asgari süre bakımından önem taşımaktadır. Bu ihtiyaç nedeniyle, 61. maddeye eklenen yedinci fıkra ile, hapis cezasını gerektiren bir suçtan dolayı belirlenen sonuç cezanın otuz yıldan fazla olamayacağı kabul edilmiştir.” şeklinde belirtilmiştir.
5237 sayılı TCY’nin Adalet Komisyonu Raporundaki, “Madde başlığı ve gerekçesi madde metninin ayrılmaz bir parçasını oluşturmaktadır” biçimindeki açıklama uyarınca, metinle çelişmeyen gerekçenin, maddenin yorumlanma­sında dikkate alınması gerekmektedir.
Yasa Koyucunun 5377 sayılı Yasa’nın 7. maddesi ile 49. maddede herhangi bir değişiklik yapmaksızın anılan düzenlemeyi cezanın belirlenmesini düzenleyen 61. maddeye eklemesi ve değişiklik gerekçesi birlikte değerlen­dirildiğinde, 49. maddede yer alan düzenlemenin sonuç cezayı değil, temel cezayı gösterdiği, bu yeni düzenleme ile hürriyeti bağlayıcı cezaya bir üst sınır getirmenin amaçlandığı, yasa değişikliğinin aleyhe değil lehe olduğu anla­şılmaktadır.
5237 sayılı Yasa’nın diğer hükümlerinin incelenmesinden de bu husus açıkça ortaya çıkmaktadır, şöyle ki; 5237 sayılı Yasa’nın, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticaretini düzenleyen 188. maddesinde, 1. fıkrada, imal, ithal veya ihraç fiillerinin cezası on yıldan az olmamak üzere hapis cezası olarak belirlenmiş, 4. fıkrada, uyuşturucunun eroin, kokain, morfin veya baz morfin olması halinde verilecek cezanın yarı oranında, 5. fıkrasında ise bu suçların bir suç örgütünün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde verilecek cezanın yarı oranında arttırılacağı hükmüne yer verilmiştir. Maddenin 1. fık­rasındaki suçun yaptırımının üst sınırının 5237 sayılı Yasa’nın 49. maddesi uyarınca 20 yıl hapis olduğunda bir kuşku bulunmamaktadır; bu hükmün temel cezayı değil sonuç cezayı da kapsadığının kabulü halinde, mahkemece 1. fıkra uyarınca, üst sınırdan ceza tayin edildiği takdirde, diğer fıkraların hiçbir şekilde uygulama olanağı olamayacak, alt sınırdan ceza tayin edildiği takdirde dahi, 4 ve 5. fıkralardaki artırımlar uygulandığında hapis cezası yirmi yılı aşacağından, diğer fıkraların uygulanması olanaksız hale gelecektir, bu kabul yasa koyucunun açık iradesine aykırı olduğu gibi, yasanın sistemine de uygun bir çözüm değildir.
5237 sayılı Yasa’nın 49. maddesindeki düzenlemenin, sonuç cezayı değil, yasada alt ve üst sınırın gösterilmemesi halinde, temel cezayı tayinde dikkate alınacak ölçütleri gösterdiği saptanmakla, Yargıtay C.Başsavcılığı’nın bu yöne ilişkin itirazı yerinde olup, kabulüne karar verilmelidir.
İkinci uyuşmazlık konusuna gelince;
Ayrıntıları Ceza Genel Kurulu’nun, 27.12.2005 gün ve 162/173; 30.01.2006 gün ve 10/8 sayılı kararlarında da vurgulandığı üzere; kesin yargı haline gelmiş bir hükümde sonradan yürürlüğe giren ve lehte hükümler içeren yasaya dayalı bulunan değişiklik yargılamasında, her iki yasanın ilgili tüm hükümleri, önceki hükümde sabit kabul edilen olaya uygulanmak suretiyle belirlenmeli, bu belirleme herhangi bir inceleme, araştırma, kanıt tartışması ve takdir hakkının kullanılmasının gerekmediği:
Eylemin suç olmaktan çıkarılması, Ceza sorumluluğunun kaldırılması,
Önceki hükümle belirlenen cezanın bir değerlendirme ve takdir gerek­tirmemesi gibi hallerde,
Evrak üzerinde:
Sonraki yasa ile;
Suçun unsurlarının veya özel hallerinin değiştirilmiş olması,
Cezanın tayininde 5237 sayılı TCK’nın 61. maddesi gözetilerek cezanın tayin ve takdirinin gerekmesi,
Önceki hükümde cezanın asgari haddin üzerinde tayini nedeniyle bu olguların 5237 sayılı Yasa’nın 61. maddesi uyarınca tartışılmasının gerekmesi,
Artırım ve indirim oranlarının belirlenmesinin takdiri gerektirmesi, Seçimlik cezalardan birinin tercihinin söz konusu olması,
Seçenek yaptırımların ya da cezanın kişiselleştirilmesini gerektiren halle­rin değerlendirilmesinin gerekmesi,
Durumlarında ise duruşma açılarak değerlendirme yapılmalıdır.
Somut olayda, mahkemece evrak üzerinde inceleme yapılmış ve Yar­gıtay C.Başsavcılığı’nca da uygulamanın 5252 sayılı Yasa’nın 9/1. maddesine uygun olduğundan bahisle hükmün onanması istenmekte ise de, hükümlüye isnat edilen suçların unsurlarında yapılan değişiklikler, TCY’nin 61. maddesi uyarınca cezanın tayin ve takdirinin gerekmesi nedeniyle incelemenin du-ruşmalı olarak yapılmasını zorunlu kılmaktadır. Yerel Mahkemece de hükümlü hakkında temel ceza takdiren asgari haddin üzerinde tayin edilmek suretiyle, artırım ve indirimler bu miktar üzerinden yapılmıştır, temel cezanın asgari hadden tayini ve sair uygulamaların aynı şekilde yapılması halinde,
Hükümlü;
a- 5237 sayılı Yasa’nın 103/1-2. maddeleri uyarınca 8 yıl,
b- Aynı Yasa’nın 43/1. maddesi uyarınca cezasının 1/4 oranında art­tırılarak 10 yıl,
c-103/3. maddesi uyarınca cezasının 1/2 oranında arttırılarak 15 yıl,
d- 103/4. maddesi uyarınca cezasının 1/2 oranında arttırılarak 22 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılacak, bu uygulamada da 5237 sayılı Yasa hükümleri hükümlü lehine olacaktır, bu husus dahi incelemenin mutlaka duruşmalı olarak yapılmasını gerektirdiğini gösterdiğinden, Yargıtay C.Baş-savcılığı’nın bu yöne ilişen itirazı yerinde olmayıp reddine karar verilmelidir.
Sonuç: Açıklanan nedenlerle,
1- Yargıtay C.Başsavcılığı’nın (1) nolu itiraz nedeninin KABULÜNE, Özel Daire ilamındaki “5377 sayılı Yasa ile 5237 savılı Kanun’a 61/7. maddenin eklenmesinden önce, aynı Yasa’nın lehe düzenleme içeren49/1. maddesine aöre bir suc için tavin edilecek cezanın yirmi yıldan fazla olamayacağının nazara alınmaması” yönündeki bozma nedeninin karardan çıkarılmasına,
2- Yargıtay C.Başsavcılığı’nın duruşmasız inceleme yapılabileceği yönün­deki itiraz nedeninin REDDİNE,
3- Dosyanın mahkemesine gönderilmek üzere Yargıtay CBaşsavcılığı’na tevdiine, 20.06.2006 günü yapılan müzakerede oybirliğiyle karar verildi.

KUŞKULU VE AYDINLATILMAMIŞ OLAYLAR VE İDDAALAR / MAHKUMİYET KARARI / KUŞKUDAN SANIĞIN YARARLANACAĞI / SUÇUN KUŞKUYA YER OLMAYACAK ŞEKİLDE İSPAT EDİLMESİ GEREĞİ / CEZANIN BELİRLENMESİ

T.C.
YARGITAY
Ceza Genel Kurulu
E: 2006/3-35
K: 2006/97
T: 4.4.2006
KUŞKULU VE AYDINLATILMAMIŞ OLAYLAR VE İDDAALAR
MAHKUMİYET KARARI
KUŞKUDAN SANIĞIN YARARLANACAĞI
SUÇUN KUŞKUYA YER OLMAYACAK ŞEKİLDE İSPAT EDİLMESİ GEREĞİ
CEZANIN BELİRLENMESİ
6831 s. ORMAN KANUNU (1) (2) [Madde 110]
5237 s. TÜRK CEZA KANUNU (1) [Madde 54]
5237 s. TÜRK CEZA KANUNU (1) [Madde 62]
5237 s. TÜRK CEZA KANUNU (1) [Madde 63]
Kasten orman yakmak suçundan sanığın, 6831 Sayılı Yasanın 110/4 ve TCY’nın 59. maddeleri uyarınca 8 yıl 4 ay ağır hapis ve 24.756.631.000.-Lira ağır para cezasıyla cezalandırılmasına, hakkında aynı yasanın 40. maddesinin uygulanmasına, 647 Sayılı Yasanın 5. maddesi uyarınca para cezasının birer ay ara ile on eşit taksitte ödenmek üzere taksitlendirilmesine, 170.725.000.-Lira ağaçlandırma giderinin olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte sanıktan tahsili ile katılan daireye verilmesine, nispi harç, vekalet ücreti ve yargılama giderlerinin tahsiline ilişkin Gaziantep 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nce verilen 02.12.2004 gün ve 161-362 sayılı hüküm, sanığın temyizi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nce 20.04.2005 gün ve 287-3212 sayı ile;
( … Yargılamanın dayanağını teşkil eden 11.04.2004 tarihli olay yeri tespit tutanağında sanığın olay yerine 1 km. mesafede yakalandığının belirtilmiş olmasına, 02.07.2004 tarihli oturumda ifadelerine başvurulan ve olay yeri tespit tutanağında imzası bulunan M. ve I. adlı görevlilerin sanığı ve yanındaki şahısları yangın sahasına 1 km. mesafede gördüklerini, tedirgin olmaları üzerine şüphelendiklerini ve karakola getirdiklerini, ifadelerine başvurduklarını, bu şahıslardan ikisinin yangını F. adlı sanığın çıkardığını söylediklerini bildirmiş olmalarına, olayın tanıkları A.Z. ve A. adlı kişilerin jandarmada verdikleri ifadelerinde yangını sanık F. adlı kişi tarafından çıkarıldığını belirtmiş olmalarına, her iki tanığın yargılama aşamasında verdikleri ifadelerinde jandarmadaki ifadelerini yalanlayarak, yangını sanığın çıkarmadığını söyleyip duruşmada verdikleri ifadenin doğru olduğunu bildirmiş olmalarına göre olay yeri tespit tutanağında imzası bulunan ve jandarmada tanıkların ve sanığın ifadesini alan jandarma görevlileri, M., jandarma erleri İ. ve K. ile olay tanıkları A.Z., A. ve sanığın huzurda hep birlikte yüzleştirmeleri yapılarak tanık ifadeleri arasındaki çelişki tamamıyla giderildikten sonra olay yerinin piknik alanı olup dosyadaki krokilerden yangın sahasının yol kenarı olduğu başka şahısların da bu sahaya gelip gitmesinin muhtemel olduğu da değerlendirilerek sonucuna göre hukuki durumun tayini gerekirken eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm tesisi… ) isabetsizliğinden bozulmuştur.
Gaziantep 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nce 28.06.2005 gün ve 200-225 sayı ile;
Görgü tanıkları durumunda bulunan A. ve A.Z. jandarmada 11.04.2004 tarihli ifadelerinde ormandaki yangını sanığın çıkarttığını ve sanığın 15 metre koştuktan sonra tekrar orman alanını bir kez daha ateşe verdiğini ve “yakma” diyerek bağırmalarına rağmen sanığın uyarıyı dinlemediğini açıkça bildirmişlerdir.
Adı geçen görgü tanıkları duruşmada, bu ifadelerine kabul etmemişler ise de, olayın hemen akabinde alınan oluşa uygun beyanları karşısında duruşmadaki ifadeleri sanığı suçtan kurtarmaya yönelik bulunmuştur. Kaldı ki görgü tanıklarının hazırlık soruşturması sırasında arkadaşları olan sanığa suç yüklemeyi gerektiren bir sebep mevcut değildir. Kasten orman yakmak için elde edilen bu kadar elverişli delillerle müsnet suçtan sanığın mahkumiyeti cihetine gidilmiştir.
Diğer taraftan zabıt mümzisi M., zabıt mümzisi K. ve zabıt mümzisi 1., daha önce dinlenmişler ve 156 jandarma telefonuna ihbar gelmesi üzerine olay yerine gittiklerini üç kişi ile karşılaştıklarını, bunlardan iki kişinin yangını F’nin çıkarttığını söylediklerini, buna göre tutanak düzenlediklerini beyan etmişler, böylece ormandaki yangını sanık F’nin çıkarttığını teyit etmişlerdir.
Bozma ilamı ile görgü tanıkları ve zabıt mümzilerinin yüzleştirilmeleri gerektiği öngörülmüştür. Zabıt mümzilerinin görgüye dayalı bilgileri yoktur, sadece zabıt mümzileri görgü tanıklarının ifadelerini almışlar ve yangının F. tarafından çıkarıldığını tespit etmişlerdir. Görgü tanıklarının duruşmada ifadelerini değiştirmeleri ve verdikleri ifadeyi kabul etmemeleri gerçeği değiştirmez, diğer yandan uygulamada yüzleştirmeler bir sonuç vermemekte ve esasen herkes ifadesini tekrarlamakta, çok defa bunların hepsinin bir araya getirilmesi de mümkün olamamaktadır. Görgü tanıkları, jandarmada işi yapanın kesinlikle sanık olduğunu açıkça bildirmişlerdir.
Asgari haddi 10 sene olan bir suçtan dolayı tam bir kanaat hasıl olmadan mahkemenin mahkumiyet hükmünü vermesi mümkün değildir, gerekçeleriyle ilk hükümde direnilerek, bu kez sanığın 6831 Sayılı Yasanın 110/4, 5237 Sayılı Yasanın 62, 63 ve 54/2. maddeleri uyarınca, 8 yıl 4 ay hapis ve on eşit taksitte ödenmek üzere 24.755.- YTL adli para cezasıyla cezalandırılmasına, 170.- YTL ağaçlandırma giderinin olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte sanıktan tahsili ile katılan idareye verilmesine, nispi harç ve vekalet ücretinin sanıktan tahsiline karar verilmiştir.
Bu kararın da süresi içinde sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya, Yargıtay C.Başsavcılığı’nın “bozma”istekli 14.02.2006 gün ve 180298 sayılı tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığı’na gönderilmekle Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nda okundu, gereği Sanığın kasten orman yakmak suçundan cezalandırılmasına karar verilen olayda, özel daire ile yerel mahkeme arasındaki uyuşmazlık, tanıklar ve görevlilerin yüzleştirilmeleri suretiyle soruşturmanın genişletilmesine gerek bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır.
Ancak Ceza Genel Kurulu’nda yapılan müzakereler esnasında, Yargıtay İç Yönetmeliği’nin 27. maddesi uyarınca, ön sorun olarak toplanan kanıtların hüküm vermeye yeterli olduğu, tanıklar ve görevlilerin tekrar dinlenilmeleri ve yüzleştirmelerinin sonuca etkili olamayacağı oyçokluğuyla kararlaştırıldıktan sonra, bozma ilamının niteliği de nazara alınarak esas hakkında incelemeye geçilmiştir.
11.04.2004 tarihli olay yeri tespit tutanağına göre, saat 12.30 sıralarında 156 jandarmaya Burç Ormanlarında iki ayrı yerde orman yangınının olduğunun bildirilmesi üzerine, olay yerine gidildiği, iki ayrı yerde yangının olduğunun görülmesi üzerine gerekli önlemler alınıp, Büyükşehir Belediye ekiplerine haber verildiği, itfaiye ekipleri ile birlikte yangının söndürüldüğü, yapılan araştırmada, hiçbir neden olmadan, kuru çam yapraklarını tutuşturmak suretiyle yangının E tarafından çıkarıldığının saptandığı, adı geçen şahsın olay yerinin yaklaşık 1 km. ilerisinde yakalandığı, çıkan yangında can ve mal kaybının olmadığı,
11.04.2004 tarihli değer tespit tutanağına göre ise; yangının örtü yangını olarak meydana geldiği, iki yerde 100 metrekarelik alanda 27 ağacın bulunduğu, 5-6 tanesinde gövde yangını oluştuğu, ancak büyümeyi ve gelişmeyi engelleyecek şekilde ağaçların zarar görmediği,
Jandarma görevlilerince düzenlenen 11.04.2004 tarihli olay yeri inceleme raporuna göre de; Saat 14.15 itibariyle olay yerine gelindiğinde, yangının söndürülmüş olduğu, olayın birbirine 112 metre mesafede iki ayrı bölgede meydana geldiği, birinci bölgede 9×7.80 metre genişliğinde bir alanın yarattığı, 7 çam ağacının kısmen zarar gördüğü, bu yerin 112 metre güneyinde bulunan ikinci yerde ise 17x 18 metre genişliğinde bir alanın yandığı, kısmen 25 ağacın zarar gördüğü, olay yerine gelen Şahinbey İlçe Jandarma Komutanlığı ekiplerince, olayla ilgili olarak, A., A.Z. ve E isimli şahısların şüpheli olarak yakalandığı,
Anlaşılmaktadır.
Kollukta susma hakkını kullanan sanık E, C.Savcılığı’nda alınan beyanında; olay günü A.Z. ve A. ile dolaşıyorduk, uzak bir yerde yangının çıktığını, iki erkek bir kadının yangını söndürmeye çalıştığını gördük, mesafemiz 150-200 metre kadardı, daha uzakta aileler piknik yapıyordu, yangını söndürmek için yardıma gitmedik, zaten fark ettiğimiz anda, üç kişi müdahale etmiş, az bir şey kalmıştı, olay yerinden ayrılarak hayvanat bahçesine doğru yürüyerek gittik demiş,
Tanıkların anlatımları hatırlatılarak sorulduğunda; “ormanı yakmadım, arkadaşlarımın neden böyle beyanda bulunduklarını bilmiyorum. Kendilerini kurtarmak için bu şekilde beyanda bulunmuş olabilirler, jandarma, yangını gördükten yaklaşık beş dakika sonra gelmiştir. Söylediğim şahısları neden bulamadıklarını bilemiyorum, ancak suçlu olarak bizi yakaladılar” şeklinde savunma yapmış, diğer aşamalarda da benzer şekilde savunma yaparak suçlamaları red etmiştir.
Tanık A., olay günü kollukta alınan beyanında;”E ve A.Z. ile aynı mahallede otururuz, bugün saat 11 sıralarında parkta E ile buluştuk, bir süre sonra yanımıza A.Z. geldi, Burç Ormanlarına gitmemizi söyleyince kabul ettik, birlikte ormana gittik, gezmeye başladık, izci kampı mevkiine geldiğimizde E cebindeki çakmağı çıkardı, kağıtları toplayıp ateşe verdi, ormanlık alan yanmaya başladı, E kaçtı, biz de kendisini takip ettik, ilk yaktığı yerden 15 metre sonra ormanı bir kez daha ateşe verdi, yakma dediysek de bizi dinlemedi, arkadaşım A. ile söndürmek istedik ama suç bizim üstümüze kalır diye F’nin arkasından koşmaya başladık, 500 metre uzaklaştıktan sonra ormanın kenarına oturduk, bir süre sonra jandarma gelerek bizi yakaladı, ormanı yakan F’dir, ancak neden yaktığını bilmiyorum” demiş,
Duruşmada saptanan beyanında ise; huzurdaki sanık ve A. ile birlikte ormandan geçtiklerinde, üç kişinin yanan ormanı söndürmeye çalıştığını gördüklerini, ileriye gidip tepede beklerken jandarma görevlilerinin gelip kendilerini götürdüğünü, şüpheli olduklarını ve kot pantolonlu olanın yaktığını söylemeleri nedeniyle korkudan ormanı F’nin yaktığını söylediğini aslında onun yakmadığını, önceki ifadesinin doğru olmadığını söylemiştir.
Tanık A.Z. olay günü kollukta alınan beyanında;diğer tanık A.’nın anlatımını aynı cümlelerle tekrarlamıştır.
Duruşmada alınan beyanında ise; diğer tanığın duruşmadaki anlatımlarına benzer anlatımda bulunarak, jandarmanın baskısı nedeniyle hazırlıkta F’nin yaktığını söylediğini, o ifadesinin doğru olmadığını söylemiştir.
Tutanak tanığı M. duruşmada saptanan beyanında;tutanağa benzer anlatımda bulunup, yangını söndürmemizi müteakip olay yerinde yaptığımız araştırmada yaklaşık 1 km. mesafede üç şahıs gördük, şahıslar bizi görünce tedirgin oldular, şahısları yakalayıp, kendileri ile ayrı ayrı konuştuk, üç kişi vardı, bunlardan ikisi yangını kasten iki ayrı yerde F’nin çıkarttığını söylediler, buna göre tutanak tuttuk, şeklinde beyanda bulunmuş,
Tutanak tanığı K. duruşmada saptanan beyanında;karakoldaydım, yangına karışan üç kişi getirdiler, ben bir kişinin ifadesini aldım, kanuni haklarını okudum, şahıs ifade vermek istemedi, bu şahıs F’ydi demiş,
Tutanak tanığı ı. ise duruşmada saptanan beyanında; gittiğimizde itfaiye yangını söndürmüştü, şüpheli üç kişi yakaladık, o üç kişiden ikisi arkadaşlarını ihbar edip, onun yaktığını söyledi, ancak şu an hatırlamıyorum, tutanak okunup sorulduğunda doğru olduğunu söylemiştir.
Mahallinde 07.07.2004 tarihinde keşif icra edilmiş olup, Orman Yüksek Mühendisi E.H. tarafından düzenlenen rapor ve krokiye göre, yangının birbirine 10 metre aralıklarla iki ayrı yerden çıkarıldığı, Nisan ayı itibariyle dikkatsizlik ve tedbirsizlik gibi nedenlerle yangın çıkma olasılığının zayıf olduğu, kasten çıkarıldığı izleniminin kuvvetlendiği, yangın alanının orman sayılan yerlerden olduğu, ağaçlarının hayatiyetini sürdürmeleri nedeniyle bu yönde bir zararın bulunmadığı, ancak 170.275.000.- Lira ağaçlandırma giderine hükmedilmesi gerektiği bildirilmiştir.
Görüldüğü gibi, sanığın mahkumiyetine esas teşkil eden tek kanıt, sanıkla birlikte yakalanan tanıklar A.Z. ve A.’nın, kollukta alınan beyanları ve bu beyanlara dayalı olarak düzenlenen tutanaklar ve tutanak tanıklarının tutanakların içeriğine ilişkin tanıklıklarıdır. Bu kanıtlar birlikte değerlendirildiğinde, kollukta tanık sıfatıyla beyanları saptanan A.Z. ve A., esasen bu suçla ilgili olarak yakalanan üç şahıstan ikisi dolayısıyla, suç şüphelileridir, bu aşamada alınan beyanlarının özgür iradelerine dayandığı kuşkulu olduğu gibi, her iki tanığın da, beyanlarının aynı kelimelerle, birbirinin tekrarı olması ve bu beyanların daha sonraki aşamalarda geri alınması olguları beyanların, doğruluğu yönünde ciddi kuşkular doğurmaktadır. Diğer yönden, olaydan sonra düzenlenen tutanaklar da, olayın oluşumu ile ilgili çelişkili bilgiler taşımaktadır. Yakalanan üç şahıs olay yerinin yaklaşık bir kilometre uzağında yakalanmışlar, üzerlerinde veya giysilerinde yangınla ilgili hiçbir iz ve emareye rastlanılmamış böyle bir saptamada yapılmamış, olayda kullanıldığı bildirilen çakmak dahi tutanaklarda yer almamış, dolayısıyla nasıl ele geçirildiği tam olarak belirlenememiştir. Ayrıca tutanaklarda olayın oluşumu ile ilgili çelişkili bilgilerin yanında, saptanan bir diğer olgu ise olay yerinin piknik alanı olduğu gerçeğidir, ceza yargılamasının en önemli ilkelerinden biri olan “in dubio pro reo” kuşkudan sanık yararlanır kuralı uyarınca, sanığın bir suçtan cezalandırılmasının temel koşulu, suçun kuşkuya yer vermeyen bir kesinlikle ispat edilmesine bağlıdır. Şüpheli ve aydınlatılamamış olaylar ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak hüküm tesis edilemez. Ceza mahkumiyeti bir ihtimale değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalıdır. Bu ispat teorikte olsa hiçbir kuşku ve başka türlü bir oluşa olanak vermemelidir. Yüksek de olsa bir ihtimale dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza yargılamasının en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm vermektir. O halde ceza yargılamasında mahkumiyet, büyük veya küçük bir ihtimale değil, kuşkudan uzak bir kesinliğe dayanmalıdır. Adli hataların önüne geçilmesinin tek yolu budur.
Bu itibarla sanığın beraatine karar verilmesi gerekirken, birbiriyle çelişkili, kesin bir kanaat vermekten uzak kanıtlara dayanılarak, sanığın cezalandırılmasına karar verilmesi isabetsiz olup, direnme hükmünün bu nedenlerle bozulmasına, bozmanın niteliği dikkate alınarak, yerel mahkeme kararındaki diğer hukuka aykırılıkların bu aşamada değerlendirilmesine yer olmadığına karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan iki kurul üyesi, tanıkların hazırlık anlatımları, düzenlenen tutanaklar ve bu tutanakların içeriğini doğrulayan, tutanak tanıklarının anlatımı ile sanığın suçunun sübut bulduğu gerekçeleriyle karşı oy kullanmışlardır.
SONUÇ : Açıklanan nedenlerle,
1- Gaziantep 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 02.12.2004 gün ve 161-362 sayılı hükmünün BOZULMASINA,
2- Dosyanın anılan mahkemeye gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığı’na tevdiine, 04.04.2006 günü tebliğnamedeki isteme uygun olarak oyçokluğu ile karar verildi.