Etiket arşivi: MUVAZAALI

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararları • MUVAZAALI DEVİR,AKRABALIK İLİŞKİSİNİN ETKİLİ OLMAYACAĞI

T.C.
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
E.N. 2013/17-224
K.N. 2013/1478
K.T. 23.10.2013

> TASARRUFUN İPTALİ– MUVAZAA –TANIK BEYANLARI.

2004/m.277

ÖZET : Dava, tasarrufun iptali istemine ilişkindir. Uyuşmazlık, takip konusu alacağın muvazaalı olup olmadığı ile varılacak sonuca görede, tasarrufun iptaline karar verilip verilemeyeceği noktalarında toplanmaktadır. Davalı-borçlunun kızının davacı-alacaklının kardeşi ile evli olması ve aradaki akrabalık bağı alacağın gerçek olmadığının kabulü için yeterli olmadığı gibi; davalı tanıkları davacı ve borçluyu tanımamakta olup, davacı tanığının alacağın muvazaalı olduğu yönünde beyanı bulunmamaktadır. Öte yandan takip, dava konusu tasarruftan sonra yapılmış olmakla beraber borcun, iptali istenen tasarruftan önce doğmuş olması ve ayrıca davalı-üçüncü kişi tarafından davalı-borçluya gönderilen ihtarnamenin, davalı-borçlu hakkında takipten sonra olması ve elatmanın önlenmesi davasının, iş bu tasarrufun iptali davasından sonra açılmış ve davalı-borçlunun davalı-üçüncü kişiye sattığı evde tahliye ve hacze kadar oturması gözetildiğinde, takip konusu alacağın muvazaalı olduğunu kabule imkan bulunmamaktadır.

DAVA : Taraflar arasındaki “tasarrufun iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Hatay 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce davanın reddine dair verilen 05.07.2011 gün ve 2010/15 E. 2011/173 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 17. Hukuk Dairesi’nin 29.11.2011 gün ve 2011/9587 E. 2011/11396 K. sayılı ilamı ile;

( … Hükmüne uyulan Dairemizin bozma ilamında özetle, dosya kapsamındaki 20.3.2007 tarihli haciz tutanağının İİK 105. madde anlamında geçici aciz belgesi niteliğinde olduğu kabul edilerek davanın esası hakkında toplanacak delillere göre karar verilmesi gerekirken aciz belgesinin süresi içerisinde sunulmadığı gerekçesiyle davanın reddedilmesinin isabetli olmadığı hususuna değinilmiştir.

Mahkemece bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonunda iddia savunma toplanan delillere göre; davacının, borçlunun kızının kocasının kardeşi olduğu, borçlunun davacı tarafından yapılan icra takibine itiraz etmeyerek takibin kesinleşmesini sağladığı, icra takibinin tasarruf tarihinden sonra yapıldığı, dava konusu taşınmazın satışından sonra davalı E.’nin borçlu aleyhine meni müdahale ve ecri misil davası açtığı, davanın kabulüne karar verildiği, davalı N.’nin davacıya borcunun bulunmadığı, bu nedenle davanın görülebilirlik şartının gerçekleşmediği gerekçesiyle dava şartı yokluğundan davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Dava, İİK 277 ve devamı maddeleri gereğince açılmış tasarrufun iptali istemine ilişkindir.

Mahkemece takip konusu alacağın gerçek bir alacak olmadığı bu nedenle davanın görülebilirlik koşulu bulunmadığı gerekçesiyle dava reddedilmiş ise de varılan sonuç dosya kapsamı ve mevcut delil durumuna uygun düşmemektedir. Takip konusu borç 10.1.2006 tanzim tarihli nakten kaydıyla düzenlenen toplam bedeli 90.000,00 TL olan üç adet bonoya dayalı olup takibe 6.3.2007 tarihinde başlanmış, 20.3.2007 tarihinde borçlunun evinde haciz yapılmış, 26.6.2007 tarihinde de üç adet taşınmazına haciz konulmuştur. Her ne kadar borçlunun kızı, davacının kardeşi ile evli ise de aradaki dünür ilişkisi alacağın muvazaalı olduğunun kabülü bakımından yeterli değildir. Kaldı ki davalı E.’in tanıklarından İ. A. ve N. M. davacı ve borçluyu tanımadıklarını, aralarındaki ilişkiyi bilmediklerini, tanık A. K.’ın da benzer beyanda bulunduğu, diğer beyanlarının ise başkalarından duyduklarından ibaret olduğu, tanık T. A.’ın davacıyı tanımadığını beyan etmesine rağmen ekonomik durumu hakkındaki beyanlarıyla çelişki yarattığı ve bu çelişkinin giderilmediği, davacı tanığı A. B.’nın takip konusu alacağın muvazaalı olduğu yönünde beyanının olmadığı anlaşılmaktadır.

Mahkemenin gerekçesinde yer alan diğer olgularda dosya kapsamı ve mevcut delil durumuna uygun düşmemektedir. Takip, dava konusu tasarrufundan sonra yapılmış olmakla beraber borç, iptali istenen tasarrufdan önce doğmuştur. Davalı E. tarafından davalı borçluya gönderilen 13.3.2007 tarihli ihtarname, borçlu hakkında başlatılan 6.3.2007 tarihli takipten sonra olduğu gibi meni müdahale ve ecrimisil davası da 2.4.2007 tarihinde açılan tasarrufun iptali davasından sonra 24.4.2007 tarihinde açılmış ve borçlu 11.10.2006 tarihinde davalı E.’e sattığı evde 21.5.2010 tarihli tahliye ve hacze kadar oturmuştur.

Dosyadaki maddi ve fiili olgular birlikte değerlendirildiğinde davalı E. M.’nin, takip konusu alacağın muvazaalı olduğunu, davacının gerçek bir alacağının olmadığını ispatlayamadığından davanın esasına girilerek dava konusu tasarrufun İİK 277,278,279,280. maddeler gereğince iptale tabi olup olmadığı değerlendirilerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçeyle hüküm tesisi isabetli görülmemiştir.
Kabule göre de dava önşart yokluğu nedeniyle reddedildiğinden davalı 3.kişi yararına maktu vekalet ücreti takdiri gerekirken nisbi vekalet ücreti verilmesi de doğru değildir… ),
Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Dava, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 277 ve devamı maddelerine dayalı tasarrufun iptali istemine ilişkindir.
Davacı-alacaklı R. O. vekili dava dilekçesinde özetle; davacının, davalı/borçlu N. S.’e verdiği borç para karşılığı olan senet bedellerinin ödenmemesi nedeniyle kambiyo senetlerine mahsus icra yoluyla takip yapıldığı ve takibin kesinleştiğini, davalı-borçlunun haczi kabil hiçbir malı bulunamadığını ve geçici aciz vesikası mahiyetindeki haciz tutanağı düzenlendiğini, borçlunun sahip olduğu gayrimenkulü alacaklılardan mal kaçırmak kasdı ile devretmesi nedeniyle bu tasarrufun iptalini talep etmek zorunluluğu doğduğunu, gayrimenkulün değerinin tapuda gösterilen değerden çok daha fazla olması ve devreden kişinin taşınmazda oturmaya devam etmesinin yapılan satışın, gerçek bir satış olmadığını gösterdiğini beyanla, dava konusu taşınmazın davalı/borçlu N. S.’nin yakın arkadaşı olan E. M.’na satışı şeklinde yaptığı tasarrufun, davacı yönünden iptali ve davacıya taşınmaz üzerinde cebri icra yapabilme yetkisinin verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı-üçüncü kişi E. M. vekili cevap dilekçesinde özetle; davacının alacağının gerçek olmadığı, hem dava hem de icra takibinin muvazaalı olduğunu, davacı ile diğer davalının kendisine karşı anlaşmalı olarak aralarında senet düzenleyerek icra takibi yapıp ve bu davayı açtığını, satın aldığı evin elinden alınmak istendiğini, davacıya karşı açtığı men’i müdahale davasının kabul edilmesinin evin satışının gerçek olduğunun göstergesi olduğunu, icra dosyasında sözde borçlunun taşınmaz malları haczedildiğinden davacının elinde dava koşulu olan aciz vesikasının olmadığını, borçlunun ekonomik durumunu bilecek durumu olmadığından iyiniyetli olduğunu, ayrıca üzerinde haciz ve ipotekler bulunan taşınmazın bu takyitler dikkate alındığında gerçek değerinden satın alındığının açık olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.

Davalı-borçlu N. S., yazılı veya sözlü beyanda bulunmamıştır.

Mahkemece, davacının aciz vesikasını temin etmediği gerekçesiyle dava şartı yokluğundan davanın reddine dair verilen karar, davacı vekilinin temyizi üzerine Özel Daire tarafından “davalı-borçlunun üzerine haciz konulan taşınmazlarındaki hisse oranları ve üzerlerinde önceden mevcut takyitler nedeniyle borçlarını karşılayamayacağının anlaşıldığı ve haczi kabil malı bulunmadığı yazılı 20.03.2007 tarihli haciz tutanağının geçici aciz belgesi niteliğinde olduğu” gerekçesiyle bozulmuş; mahkemece, bozma ilamına uyulmasına karar verilerek yapılan yargılama sonunda bu kez; “tasarrufta bulunan borçlunun, davacı alacaklıya borcunun bulunmadığı” gerekçesiyle davanın, dava şartı yokluğundan reddine dair verilen karar, davacı vekilinin temyizi üzerine, Özel Daire tarafından yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuş; mahkemece “davacının, borçlu ile üçüncü kişi arasındaki tasarruf işleminin muvazaalı olduğu yönünden yeterli delil sunmadığı, ancak davalı tanıklarının beyanlarını hükümden düşüren bir neden bulunmadığı gibi davacı-alacaklı ile davalı-borçlu arasında akrabalık ilişkisi bulunması, davalı-borçlunun akrabası davacı-alacaklı tarafından yapılan takibe itiraz etmeyerek kesinleştirmesi, icra takibinin tasarruf tarihinden sonra olması ve üçüncü kişinin açtığı men’i müdahale davasının kabulüne karar verilmiş olması hususları değerlendirildiğinde, davalı-borçlunun davacıya borcunun bulunmadığı, bu nedenle davanın görülebilirlik şartının gerçekleşmediği” gerekçesiyle davanın reddine dair hükümde direnilmiştir.

Direnme kararı davacı-alacaklı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Uyuşmazlık, takip konusu alacağın muvazaalı olup olmadığı ile varılacak sonuca görede, tasarrufun iptaline karar verilip verilemeyeceği noktalarında toplanmaktadır.

Öncelikle belirtilmelidir ki, kanun koyucu ilke olarak borçlunun alacaklısından mal kaçırmak amacı ile yaptığı işlemleri ne muvazaa nedeniyle; ne de mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu ( BK )’nun 20. maddesi gereğince hükümsüz kabul etmemiştir. Zira kanun, mal kaçırmak suretiyle alacaklılara zarar verilmesini, ahlak ve adaba aykırı saymamış; sadece bu tip devirleri bazı özel hükümlere tabi kılmakla yetinmiştir. ( Andreas Von Thur: Borçlar Hukukunun Umumi Kısmı, Cilt: 1-2, Çev-Cevat Edege, Yargıtay Yayını, No:15-Ankara 1980, s:200/201 ). Bu tür işlemlerin muvazaalı olarak değil, fakat inançlı olarak kabulü gerekir. Çünkü cebri icra tehlikesinden kurtulmak, ancak mülkiyetin devrini ciddi olarak istemekle kabildir ( a.g.e s:276 ).
Bu doğrultuda, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu ( İİK )’nun 277 ve devamı maddelerinde düzenlenen iptal davaları, borçlu tarafından ciddi ve geçerli olarak yapılmış bazı tasarruf muamelelerinin hükümsüz kılınması için açılır.
Tasarrufun iptali davası, borçlu tarafından alacaklısını zarara uğratmak kastıyla gerçekleştirilen tasarruftan zarar gören alacaklının, borçlunun mal varlığından çıkarmış olduğu, mal ve hakların veya bunların yerine geçen kıymetlerin, tekrar borçlunun mal varlığına geçmesini sağlamak ve bu yolla alacağını elde etmek amacıyla açtığı davadır.
Alacaklı tarafından açılan böyle bir dava ile cebri icra yolunun tamamlanması amaçlanır. Önemle belirtmelidir ki, amaç; yapılan tasarrufların butlanına hükmedilmesi olmakla birlikte, burada maddi hukuk anlamında bir butlan söz konusu değildir. Zira, sözü edilen tasarruf, temelinde geçerli bir tasarruftur. Açılan dava kanıtlandığı takdirde tasarruf tamamen iptal edilmez. Sadece dava konusu mal borçlunun mal varlığından hiç çıkmamış addedilerek, alacaklı bu malı haczettirerek sattırıp, satış bedelinden alacağını elde etme olanağını bulur.
Diğer bir ifadeyle iptal davası ve iptal kararının, müktesibin borçludan yaptığı iktisaba etkisi bulunmayıp, dava sonunda mülkiyetin el değiştirmesi söz konusu değildir.
Dolayısıyla, tasarrufun iptali sadece, bu davayı açan alacaklının, kendisini zarara uğratmak kastıyla hareket eden borçludan cebri icra yoluyla alacağını tahsiline olanak sağlayan bir yoldur.
Belirtildiği üzere, davacının bu tür davalardaki amacı, elde edemediği alacağını tahsil edebilmek için hukuksal işlemin kendisi yönünden geçersizliğini sağlamaktır.
Açıklanan amaç ve dava sonunda elde edilecek menfaat gözetildiğinde, tasarrufun iptali davasının dinlenebilmesi için; alacaklının borçluda gerçek bir alacağının olması, borcun tasarruftan önce doğması, borçlu hakkındaki icra takibinin kesinleşmiş olması ve borçlu hakkında alınmış aciz belgesinin bulunması gereklidir.
Sayılan bu koşullardan “alacaklının borçluda gerçek bir alacağının olması” koşulunun irdelenmesi, somut olayın çözümünde önem taşımaktadır.
Görüldüğü üzere, iptal davası hukuki niteliği itibariyle, dava konusu malın aynına ilişkin olmayıp, şahsi bir davadır. Bunun doğal sonucu olarak da, dava ve tasarrufa konu mal, devir alanın mal varlığından çıkartılarak borçlunun mal varlığına iade edilmez. Sadece alacaklıya malın bedelinden alacağını alma imkanı sağlar.
Bu davada, İİK’nun 277 ve devamı maddelerinde öngörüldüğü gibi borçlunun mevcudunu azaltmaya yönelik tasarrufları iptal ettirilerek, anılan Kanun’un 283. maddesi hükmüne göre de, davanın konusu taşınmaz mal olduğu takdirde, davalı üçüncü şahıs üzerindeki kaydın düzeltilmesine gerek olmadan bu taşınmazın haciz ve satışı istenebilir. Diğer söyleyişle bu dava alacaklıya borçlunun mal kaçırma amacıyla yaptığı tasarrufla ilgili mal üzerinde “alacak miktarı ile sınırlı olmak üzere” alacağın tahsilini sağlama yetkisini verir.
Bu özelliklerin doğal sonucu olarak davanın görülebilirlik şartlarından birisi alacağın varlığı diğer söyleyişle tasarrufta bulunan kişinin borçlu olması, bir diğeri de alacağın aciz vesikasına bağlanmış olmasıdır. Bu özelliği nedeniyle aciz nedenine dayalı tasarrufun iptali davasında davalı 3. kişi aciz belgesine dayanan alacağın gerçekte olmadığını iddia ve ispat edebilir ( Prof D. Baki Kuru- İcra ve İflas Hukuku, c:4,sh: 3506 v.d ). Çünkü dava şartlarından birisi de tasarrufta bulunan kişinin borçlu olması gereğidir. Eğer tasarrufta bulunanın alacaklıya gerçek bir borcu olmadığı iddia ediliyorsa, bu durumda tasarruf sahibinin öncelikle borçlu sıfatı çözümlenmelidir. Bu nedenledir ki, üçüncü kişi-davalının, borcun gerçek olmadığı iddiası ve muvazaanın varlığı yönündeki savunmasının araştırılmasında zorunluluk vardır.
Aksi takdirde, takip alacaklısıyla anlaşarak veya nasıl olsa kendisinin borca batık olması nedeniyle gerekli çabayı göstermeyerek icra takibine itiraz etmeyen, itiraz üzerine durması söz konusu olmayan kambiyo senetlerine dayalı takibe karşı menfi tespit davası açmayan takip borçlusunun bu davranışı karşısında borçludan mal edinen üçüncü kişilerin yargı eliyle zarara uğratılması söz konusu olur ki, bunun kabulüne olanak yoktur. Hatta tasarrufta bulunurken borçlu olmayan kötü niyetli kişilerin malvarlığındaki bir unsuru iyi niyetli üçüncü kişilere devrettikten sonra hileli işbirliği halinde olduğu kimselere eski tarihli borç senedi vererek elinden çıkardığı malları iptal davası yoluyla dolaylı olarak geri alması dahi imkan dahiline sokulabilir. Elbette ki bunlar kanunun amaçladığı durumlar değildir. Tasarrufun iptali davalarında alacaklıya alacağını tahsil olanağı sağlanırken bu alacaklının alacağının şeklen varlığının değil, gerçekliğinin amaçlandığını göz ardı etmemek gerekir.
Tasarrufun iptali davalarına ilişkin olarak yukarıda açıklanan ilkeler, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 19.06.2002 gün 2002/15-495 E. 2002/528 K.; 14.04.2004 gün 2004/15-182 E. 2004/220 K.; 13.10.2010 gün 2010/17-398 E. 2010/497 K. ve 29.02.2012 gün 2012/17-49 E. 2012/114 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir.
Sonuç olarak tasarrufun iptali davasının görülebilirlik şartlarından biri olan “alacağın varlığının gerçek olması” hususunun araştırılmasında zorunluluk bulunmaktadır.
Yapılan açıklamaların ışığında somut uyuşmazlığın incelenmesinde, davacı-alacaklı tarafından davalı-borçlu aleyhine 10.01.2006 tanzim tarihli nakden kaydıyla düzenlenen toplam bedeli 90.000 TL olan üç adet bonoya dayalı olarak kambiyo senetlerine mahsus yol ile 06.03.2007 tarihinde başlatılan takibin kesinleştiği, 20.03.2007 tarihinde borçlunun evinde haciz yapıldığı ve 26.06.2007 tarihinde üç adet taşınmazda bulunan hisselerine haciz konulduğu, dava konusu taşınmazın 11.10.2006 tarihinde satışının yapıldığı, taşınmazı satın alan üçüncü kişi tarafından davalı-borçlu aleyhine 13.03.2007 tarihinde gönderilen ihtarnameye istinaden 24.04.2007 tarihinde açılan elatmanın önlenmesi davasının kabulü ve kesinleşmesi sonrasında taşınmazın 21.05.2010 tarihinde boşaltılarak üçüncü kişiye teslim edildiği anlaşılmaktadır.
Uyuşmazlığın çözümü yönünden belirtilmelidir ki, davalı-borçlunun kızının davacı-alacaklının kardeşi ile evli olması ve aradaki akrabalık bağı alacağın gerçek olmadığının kabulü için yeterli olmadığı gibi; davalı tanıkları davacı ve borçluyu tanımamakta olup, davacı tanığının alacağın muvazaalı olduğu yönünde beyanı bulunmamaktadır. Öte yandan takip, dava konusu tasarruftan sonra yapılmış olmakla beraber borcun, iptali istenen tasarruftan önce doğmuş olması ve ayrıca davalı-üçüncü kişi tarafından davalı-borçluya gönderilen 13.03.2007 tarihli ihtarnamenin, davalı-borçlu hakkında 06.03.2007 tarihli takipten sonra olması ve elatmanın önlenmesi davasının, iş bu tasarrufun iptali davasından sonra 24.04.2007 tarihinde açılmış ve davalı-borçlunun 11.10.2006 tarihinde davalı-üçüncü kişiye sattığı evde 21.05.2010 tarihli tahliye ve hacze kadar oturması gözetildiğinde, takip konusu alacağın muvazaalı olduğunu kabule imkan bulunmamaktadır.

Hukuk Genel Kurulu’ndaki görüşmeler sırasında bir kısım üyeler tarafından; takip konusu bonoların tanzim ve vade tarihleri ile takip tarihinin, tarafların akraba oluşları ile birlikte değerlendirilmesi sonucunda, borcun gerçek olmadığının kanıtlandığı, bu nedenle direnme kararının doğru olduğu belirtilmiş ise de, bu görüş kurul çoğunluğu tarafından yukarıda açıklanan gerekçelerle kabul edilmemiştir.

Sonuç olarak; tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle borcun iptali istenen tasarruftan önce doğmasına göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanunun 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, aynı Kanunun 440. maddesi uyarınca hükmün tebliğinden itibaren onbeş gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 23.10.2013 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

Bilgiler: Tarih-Gönderici: hukukçu — 20 Oca 2015, 14:13


YARGITAY HUKUK GENEL KURULU E. 2011/13-173 K. 2011/291 • MENFİ TESPİT İSTEMİ • MUVAZAALI İŞLEM

T.C.

YARGITAY

HUKUK GENEL KURULU

E. 2011/13-173

K. 2011/291

T. 11.5.2011

 

DAVA : Taraflar arasındaki "Menfi Tespit" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İstanbul 2. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 30.12.2008 gün ve 2006/218 E., 2008/372 K. sayılı kararın incelenmesi davacılar vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 13.Hukuk Dairesinin 2.7.2009 gün ve 3588-9229 Sayılı ilamı ile;

( … Davacılar, davalının 141 045 USD karşılığı 225.250 YTL.lik senetli alacağı olduğuna dayanarak aleyhlerinde icra takibi yapıldığını, itiraz süresini geçirdiklerini, böyle bir borçlarının olmadığını ileri sürerek borçlu olmadıklarının tespiti ile kötü niyet tazminatına hükmedilmesini istemiştir.

Davalı, davacıların kardeş olduğunu, taşınmazdaki 2/3 payı 250 000 USD ye kendisine sattıklarını, 1/3 pay sahibi olan diğer kardeşleri hapiste olduğundan onun payını alamadığını, cezaevinden çıkan dava dışı kardeşin açtığı şufa davası sonucu mahkemece 203 000 YTL ödenmesine karar verildiğini, kesintilerle eline 174.000,00 YTL geçtiğini, 24.3.2004 tarihli harici sözleşmeye dayanarak aradaki fark kadar zararının olduğunu, bu sebeple icra takibi yaptığını savunarak davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece, sözleşme gereği 250 000 USD nin davalı tarafça davacılara ödenmiş olduğunun kabulüyle şufa davası sonrası bakiye kısım 64.656,23 YTL için borçlu olmadığının tespitine, 160 593,77 YTL üzerinden takibin devamına karar verilmiş, hüküm, davacılar tarafından temyiz edilmiştir.

Taraflar davacılara ait 2/3 payın 250 000 USD ye davalıya satımı için 24.3.2004 tarihli harici sözleşme ile anlaşmış iseler de, 15.4.2004 tarihinde yapılan tapu devrinde sadece 200.000,00 YTL ye satımın gerçekleştiği, davacıların da satım bedeli olarak sadece 200 000 YTL aldıklarını kabul ettikleri, açılan şufa davasında satım bedelinin 200.000,00 YTL olduğunun kabul edilerek mahkemece harç ve masraflar ile 203 000 YTL nin şufa bedeli olarak ödenmesine karar verildiği görülmektedir.

Davalı, satım bedeli olarak 250 000 USD ödediğini, tapudaki bedelin kasten düşük gösterildiğini ileri sürerek aradaki farkın tahsili için davaya konu icra takibini yaptığını bildirmektedir.

Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş ise de; kimse kendi muvazaasına dayanarak talepte bulunamaz. Davalı tapuda gösterdiği bedel üzerinden yapılan satımın sonuçlarına katlanmak zorundadır. Hal böyle olunca mahkemece davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile reddi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir… ),

Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

H.G.K.'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Dava, menfi tespit istemlidir.

Davacılar; önalım hakkının kullanılması sebebiyle taşınmazı geri alınan davalının, tapuda gösterilen satış değerinin üstünde ödediğini iddia ettiği paranın iadesi için aleyhlerine giriştiği icra takibinin kesinleşmesi nedeniyle, borçlu olmadıklarının tespiti istemiyle eldeki davayı açmıştır.

Mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Davacılar vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece yukarda yazılı gerekçe ile karar bozulmuş;

yerel mahkemece "…Tapudaki satışın tarafları şufa alıcısına karşı tapudaki değerin doğru olmadığını ileri süremez iseler de; taraflar arasında düzenlenen yazılı delil başlangıcı mahiyetindeki satış sözleşmesi karşısında şufa hakkının kullanılması sebebiyle taşınmazı geri alınan davalının yaptığı ödemenin sebepsiz zenginleşme koşullarına dayalı geri istenebileceği,…" gerekçesi ile önceki kararda direnilmiş; hükmü davacılar vekili temyize getirmiştir.

Direnme yoluyla H.G.K. önüne gelen uyuşmazlık; şufa hakkının kullanılması sebebiyle taşınmazı geri alınan davalının, ödediği satış bedelinin taşınmazın tapudaki değerinden fazla kısmını, satıcı davacılardan sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre isteyip isteyemeyeceği noktasında toplanmaktadır.

Öncelikle belirtmelidir ki, davalının, taraflar arasında haricen adi yazılı şekilde düzenlenen 24.3.2004 tarihli taşınmaz satış sözleşmesiyle koşulları kararlaştırılıp, tapuda resmi şekilde gerçekleştirilen taşınmaz satışı ile davacılara ait 2/3 hisseyi satın aldığı, tapudaki satış sırasında harici sözleşmede kararlaştırılıp fiilen satıcı davacılara ödendiği belirtilen 250.000 USD'nin değil, daha düşük bir bedelin gösterildiği; davalının satın aldığı bu 2/3 paya yönelik olarak aynı taşınmazın 1/3 hisse sahibince şufa hakkının dava yoluyla kullanıldığı; sonuçta mahkemece almış olduğu hisseler ve masraf karşılığı 203.000,00 YTL ödenmesi karşılığında davalının tapusunun iptal edildiği; davalının kendisine ödenen bu miktar dışında da zararı olduğu, harici satış sözleşmesine göre ödediği fazla bedel bulunduğu iddiasıyla, davacılar aleyhine icra takibine giriştiği ve eldeki davanın da satıcı davacılar tarafından borçlu olunmadığının tespitine yönelik olarak açıldığı uyuşmazlık konusu olmayıp, dosya kapsamı ile sabittir.

Çözümü gereken husus; şufa hakkının kullanılması sonucu iptale konu olan taşınmaz satımında, tapuda satış bedeli olarak gösterilen bedelin, taraflar arasındaki harici sözleşmede kararlaştırılıp fiilen ödenen bedelden düşük olması durumunda alıcının; satıcılara ödediği, ancak tapuda bildirmediği fark bedelden kaynaklanan zararına, satıcı davacıların sebep olup olmadığı ve dolaysısıyla da bu bedelin davacı satıcılar yönünden sebepsiz zenginleşme teşkil edip etmeyeceği; sonuçta da davalı alıcının bu hukuksal nedene dayanarak alacağının tahsilini isteme olanağı bulunup bulunmadığıdır.

Hemen burada, davalının uğradığını iddia ettiği zararın kaynağının tespiti gerekir:

Dosyada bulunan ve imzası inkar edilmeyen yazılı belge kapsamına göre taşınmazın gerçek değeri taraflarca 250.000 ABD doları olarak kararlaştırılmıştır. Alıcı davalının satıcı davacılara bu satış bedeli üzerinden ödemede bulunduğunun sabit kabul edilmesi halinde dahi, alıcı davalının kararlaştırılan bu bedeli ödeyerek edimini yerine getirmesi karşılığında satıcıların da edimlerini yerine getirerek taşınmazı davalı alıcıya teslim etmeleri ve tapuda tescili ile sözleşme hükmünü bulmuştur. O halde, taraflarca kararlaştırılan satış bedelinin taşınmazın kararlaştırılan gerçek değeri olmasına, bu bedeli davalı alıcıdan tahsil eden davacı satıcıların edimlerini yerine getirmek suretiyle taşınmazdaki paylarını davalı alıcıya devir ve teslim etmiş bulunmalarına göre, bu bedeli hukuksal bir nedene dayalı olarak tahsil eden davacıların sebepsiz zenginleştiğinden söz edilemez. Hal böyle olunca, davacılara sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre başvurulması da mümkün değildir.

Vurgulamakta yarar vardır ki, davalının zararı, harici sözleşme gereğince kararlaştırılan satış bedelinin ödenmesinden değil, tapudaki satış ve resmi senedin düzenlenmesi sırasında tapu masraflarından kaçınmaya yönelik eksik satış bedelinin bildirilmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Davalı tapudaki resmi kayıtlarda taşınmaz değerini düşük göstermekle, daha az tapu masrafı ve vergi ödemiş; bu yolla menfaat temin etmiştir. Davalının bu eyleminden dolayı kendi kusuru ile zarar gördüğü açıktır. Hukukun temel ilkelerine göre hiç kimse kendi kusurundan yine kendisi lehine sonuç çıkaramaz; dolayısıyla kendi kusuru ile sebebiyet verdiği zarara katlanmak zorundadır.

Davalının tapudaki bedeli düşük gösterme şeklinde gerçekleşen muvazaalı davranışından kaynaklanan zararı; yine bu davranıştan kendisi lehine sonuç çıkararak davacılardan istemiş olması hukuken korunamaz. Davalının bu eyleminin sonuçlarına katlanması gerekir.

Diğer taraftan, kural olarak, muvazaalı işlemin tarafları birbirine karşı kendi muvazaasına dayanarak talepte bulunabilir, üçüncü kişilere karşı bu durumu ileri süremezler ise de, somut olayda olduğu gibi tapuda bedelin düşük gösterilmesi suretiyle yapılan muvazaa taraflar arasındaki muvazaa niteliğinde olmadığından bu tür bir muvazaaya dayanılarak talepte bulunulması olanaklı değildir.

H.G.K.nda yapılan görüşmeler sırasında bozma ilamında kullanılan "kimse kendi muvazaasına dayanarak talepte bulunamaz" açıklaması üzerinde durulmuş; yukarda açıklanan ilke gözetilerek bu ibare ile kastedilenin taraf muvazaasını değil, tapuda değerin düşük gösterilmesi suretiyle yapılan muvazaa olduğu oyçokluğu ile kabul edilmiştir.

Bilindiği gibi muvazaalı işlerde taraf olanlar, bu muvazaanın varlığını yeterli delillerle ispatlayabildiklerinde, muvazaaya dayalı talepte bulunabilmeleri mümkündür.

Hal böyle olunca mahkemece menfi tespit istemli davanın tümüyle kabulüne karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

Bu sebeple direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ : Davacılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarda gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, 11.05.2011 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

KARŞI OY :

Taraflar arasında imzalanan sözleşmede taşınmazın değeri ( 250.000 ) dolar olarak öngörülmüş, buna karşılık tapuda devir bedeli 200.000 YTL. olarak gösterilmiş ve şufa hakkını kullanan dava dışı alıcı da tapuda gösterilen değer üzerinden taşınmaza sahip olmuştur. Tapuda taşınmazın değerinin düşük gösterilmesi davacı taraf yönünden kusur teşkil eder ve hiç kimse kendi kusurlu davranışlarından kendi lehine sonuç çıkartamaz ve netice olarak davalı tarafın sebepsiz zenginleşmesinden söz edilemez ise de, taraflar yaptıkları sözleşme ile tapu masraflarını yarı yarıya ödemeyi kabul etmiş bulunduğundan, tapuda gerçek değerin gösterilmemesinde iki taraf da kusurludur. Bundan kaynaklanan zarara da tarafların birlikte katlanmaları gerekir. Bu itibarla, mahkemece 1/2 oranına göre menfi tespit isteminin karara bağlanması gerektiği ve bu sebeple yerel mahkeme kararının bu gerekçe ile bozulması görüşünde olduğundan sayın çoğunluk kararına karşıyım.