Etiket arşivi: Nasıl

Yargıtay Hukuk Daireleri Kararları • TEBLİGATTA ÖĞRENME TARİHİNİN AKSİNİN NASIL İSPAT EDİLECEĞİ

YARGITAY 12. Hukuk Dairesi
ESAS: 2013/13490
KARAR: 2013/20209

Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :

Sair temyiz itirazları yerinde değil ise de; Şikayetçi müracaatında kendisine gönderilen sıra cetveli tebligatının vekili yerine asile yapıldığından usulsüz olduğunu bu nedenle bu tebligatın geçersizliğine karar verilmesini talep etmiştir.

7201 Sayılı Tebligat Kanunu’nun 11, Avukatlık Kanunu’nun 41 ve HMK.nun 73, 81, 82, 83. maddeleri gereğince vekil ile takip edilen işlerde, tebligatın vekile yapılması zorunludur. Şikayetçinin vekili aracılığıyla icra dosyasında 20.10.2011 ve 30.04.2012 tarihlerinde taleplerde bulunduğu görülmektedir. Bu durumda, yukarıda açıklanan maddeler gereğince, sıra cetvelinin vekile tebliği gerekir. Vekile yapılmayan tebliğ işlemi usulsüzdür.

7201 Sayılı Tebligat Kanunu’nun 32.maddesi gereğince, tebliğ usulüne aykırı yapılmış olsa bile, muhatabı tebliğ işleminden haberdar olmuş ise geçerli sayılır. Muhatabın beyan ettiği öğrenme tarihi tebliğ tarihi olarak kabul edilir. Şikayet dilekçesinde öğrenme tarihinin belirtilmemiş olması halinde ise, en geç şikayet tarihinde tebliğden haberdar olduğunun kabulü gerekir. Öğrenme tarihinin aksi ise ancak, yazılı belgeyle ispatlanabilir ve bu konuda tanık dinlenerek sonuca gidilemez(Hukuk Genel Kurulunun 12.02.1969 tarih ve 1967/172-107 sayılı kararı). Ayrıca tebliğ işleminin usulsüzlüğü iddiası da her türlü delille kanıtlanabilir(HGK. nun 2003/12-600 E. – 2003/606 K.).

Tebligat usulsüz olduğundan mahkemece yukarıda yapılan açıklamalar ve ilkeler doğrultusunda 7201 Sayılı Tebligat Kanunu’nun 32. maddesi uyarınca tebliğ tarihinin düzeltilmesine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde derece kararının tebliğ işleminin iptaline karar verilmesi isabetsiz olup bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ : Borçlunun temyiz itirazlarının kısmen kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK. 366 ve HUMK.’nun 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 30.05.2013 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Bilgiler: Tarih-Gönderici: admin — 11 Şub 2015, 00:42


Anayasa Hukuku • ANAYASA MAHKEMESİNE BİREYSEL BAŞVURU FORMU NASIL DOLDURULUR?

Merhaba admin;

ANAYASA MAHKEMESİ BİREYSEL BAŞVURU KLAVUZUNDA:

d) Başvuru formunda sadece başvurunun esasına yönelik ve başvurunun karara bağlanmasında
zorunlu olan özlü bilgilere yer verilmeli; başvuru formu, ekleri hariç 10 sayfayı geçmemelidir.
Bu nedenle başvuru formunun ekinde yer alan belgelerdeki bilgiler tekrar forma yazılmamalı,
ilgili belgeye atıf yapılmak suretiyle konu özetlenmelidir. Sayfa sayısının belirtilenden fazla
olması durumunda, başvuru formuna “Açıklamalar” kısmının en fazla 10 sayfalık bir özetinin
eklenmesi gerekmektedir. yazıyor.

Takıldığım konular şu:

Başvuru formu format olarak toplam 8 sayfadan oluşuyor. ANAYASA MAHKEMESİ BİREYSEL BAŞVURU KLAVUZU’nda yer alan açıklamaya göre;

"başvuru formu, ekleri hariç 10 sayfayı geçmemelidir".
"Sayfa sayısının belirtilenden fazla olması durumunda, başvuru formuna “Açıklamalar” kısmının en fazla 10 sayfalık bir özetinin
eklenmesi gerekmektedir".

ANAYASA MAHKEMESİ BİREYSEL BAŞVURU FORMU’NDA İSE;

II- AÇIKLAMALAR
A- Kamu gücünün işlem, eylem ya da ihmaline dair olayların tarih sırasına göre özeti:

AÇIKLAMA: Bu alana en fazla 40 satırda 3.500 karakter girişi yapılabilir. Elektronik olarak daha fazla veri girilerek kaydedilse dahi, belgenin belirtilen sınırı aşan kısmı için yazıcıdan çıktı alınması mümkün değildir. (Lütfen bu açıklamayı okuduktan sonra siliniz). Yazıyor.

Kafama takılan şu:

Konu:1

"başvuru formu, ekleri hariç 10 sayfayı geçmemelidir".

Başvuru formu format olarak 8 sayfa. Bu tırnak içerisindeki ifadeye göre ek 2 sayfayı hangi amaçla kullanabiliriz?

Konu:2

"Sayfa sayısının belirtilenden fazla olması durumunda, başvuru formuna “Açıklamalar” kısmının en fazla 10 sayfalık bir özetinin
eklenmesi gerekmektedir". bağlamında Başvuru formu için bu fazladan 10 sayfa hakkını nasıl kullanacağız?

Açıklamalar kısmında yazdığımız özet konuları başvuru formu ekinde ekleyeceğimiz ayrı 10 sayfa içinde mi açıklayıp anlatabiliriz?

Bu konularda eğer bir bilgin veya bilgisi olan bir başka arkadaş var ise ve yardımcı olabilirseniz sevinirim

Bilgiler: Tarih-Gönderici: çayırkuşum — 07 Şub 2015, 12:11


Ceza Hukuku • Denetimli serbestlik iki ayrı ceza için nasıl uygulanır?

Selamlar;
Eşim 25 kasımda savcılığa bir şikayette bulunmak üzere gitmişti, fakat savcılıkta 2005 teki bir suçtan dolayı hakkında yakalama kararı olduğunu söylemişler, hemen ceza evine gönderdiler, cezası 1 yıl 8 ay çıktı. Bu cezasının tebligat eline ulaşmadığından dolayı 4 ay sonra denetimli serbestlik ile çıkabileceğini söylediler.Şu anda halen cezaevinde bulunuyor.
Biz 25-26 Mart gibi çıkmasını bekliyorduk.
Fakat aynı tarihte benzer suç ile bir dava daha varmış ve buda yargıtaya gitmiş. Yargıtaydan 13 ocak tarihinde karar çıkmış, 1 yıl 8 ay olarak yine, şimdi Bu ceza da içeride olduğu cezanın üzerine mi eklenir, yoksa ayrı mı değerlendirilir bunu çok merak ediyoruz, henüz eşime bile söyleyemedik, Biz martta çıkasını beklerken şimdi bu yeni dava sonucu çıktı.Henüz eşime tebliğ edilememiş, Adliye ye teslim edilmiş görünüyor 13 ocakta.
Sizden ricam bu konuda emsal karar varmıdır.
Ne kadar daha yatacak eşim acaba yardımcı olursanız çok sevinirim.

Saygılarımla.

Bilgiler: Tarih-Gönderici: busesarı — 06 Şub 2015, 12:42


Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararları • ANONİM ŞİRKET GENEL KURUL KARARLARI NASIL İPTAL EDİLİR?

YARGITAY Hukuk Genel Kurulu
ESAS: 2013/11-1048
KARAR: 2014/430

Taraflar arasındaki “karar iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; …(kapatılan) Asliye Hukuk Mahkemesi’nce davanın reddine dair verilen 21.10.2010 gün ve 2010/221 E., 2010/401 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 14.06.2012 gün ve 2011/1888 E., 2012/10598 K. sayılı ilamı ile;

(…Davacı vekili, müvekkilinin davalı şirkette %38 hisse ile ortak olduğunu, davacının hissesi sermaye artırımlarında sabit kalması kaydıyla taşınmazını davalıya devredildiğini, müvekkilinin olağanüstü genel kurul toplantısında 1.045.000,00 TL ödenmesine karar verildiğini, toplantının 08.08.2008 tarihinde yapıldığını ileri sürerek olağanüstü genel kurul kararının iptaline, 1.045.000,00 TL’nin işlemden kaldırılmasına, müvekkilinin %38 oranındaki hissesinin sabit kalmasına, davacının hissesinin satışına ilişkin 22.12.2009 tarihli yönetim kurulu kararının iptaline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, olağanüstü genel kurul toplantısının usul ve yasaya uygun olarak yapıldığını, yeni yönetim kurulunun seçimi sonrasında davacı tarafından yapılan bir itirazın bulunmadığını savunarak davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, tüm dosya kapsamına, toplanan delillere ve TTK.’nun 381. maddesine göre, genel kurul kararının iptali için, ortağın toplantıda hazır bulunup, alınan karara muhalif kalarak bu durumun tutanağa geçirilmiş olması gerektiği ancak davacı temsilcisinin toplantıda böyle bir muhalefetinin bulunmadığı, davanın üç aylık hak düşürücü süre içinde açılmadığı, yönetim kurulu kararına karşı ortakların dava açma hakkı olmadığı, yönetim kurulu kararına karşı genel kurula itiraz edilebileceği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.

Dava, davalı …Dünya Tic. Mer.A.Ş’nin 08/08/2008 tarihli sermaye artırımına ilişkin olağanüstü genel kurul kararının ve davacının hissesinin satışına ilişkin 22/12/2009 tarihli yönetim kurulu kararının iptali istemine ilişkindir. Mahkemece kabul edildiği üzere her ne kadar genel kurul kararının TTK.’nun 381. maddesi uyarınca iptali için toplantıya katılan ortağın aleyhe oy vermesi ve muhalefetini tutanağa geçirmesi gerekir ise de, somut uyuşmazlıkta genel kurul kararıyla ihlal edilen hak taraflar arasında imzalanan davacının sermaye taahhüdünü aynî olarak yerine getireceğine ilişkin protokolden kaynaklanan sözleşmesel bir hak olduğundan genel kurul kararıyla davacının bu hakkı ortadan kaldırılamayacağı gibi, daha önce yapılan sermaye artırımları sırasında bu hakkın kullandırılmamış olması da bu hakkın ortadan kalktığı anlamına gelmez. Mahkemece, davacının talepleri buna göre değerlendirilerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçeyle karar verilmiş olması doğru görülmemiş, davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın davacı yararına bozulmasına karar vermek gerekmiştir…)

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davacı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, anonim şirketin sermaye artırımına ilişkin genel kurul kararının ve davacı kurumun sermaye artırımından kaynaklanan hisselerinin bir başka ortağa satışına yönelik yönetim kurulu kararının iptali ve davacı hisselerinin % 38 oranında sabit kalması istemlerine ilişkindir.

Mahkemece; 08.08.2008 tarihindeki genel kurul kararında oy birliğiyle sermaye artırım kararı alındığı, TTK 381. maddesi uyarınca, genel kurul kararının iptali davasının 3 aylık hak düşürücü süre içinde açılması gerektiği ve toplantıda hazır bulunma halinde karara muhalif kalma şartı arandığı, eldeki davada ise, bu koşulların oluşmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Davacı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde gösterilen nedenlerle bozulmuştur.

Yerel Mahkemece, önceki kararda direnilmiş; hükmü temyize davacı vekili getirmiştir.

Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacının, anonim şirket genel kurul kararına karşı hükümsüzlük (yokluk ve butlan) nedenlerine mi, yoksa iptal edilebilirlik nedenlerine mi dayandığı, buradan varılacak sonuca göre TTK’nun 381. maddesi uyarınca iptal davası açılabilmesi için, toplantıya katılan ortağın aleyhe oy vermesi ve muhalefetini tutanağa geçirmesinin zorunlu olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

I- Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle; anonim şirket genel kurul kararlarının iptali için ileri sürülebilen nedenler arasında yer alan “hükümsüzlük” ile “iptal edilebilirlik” kavramlarının açıklanmasında yarar vardır.

Bilindiği üzere, mülga 6762 Sayılı Türk Ticaret Kanunu’nda (6762 Sayılı TTK) batıl kararlara yönelik olarak genel kurul kararlarının iptali için dava açma hakkı düzenlenmemiş ancak doktrin ve uygulamada ilgililerin açacağı bir tespit davası ile hükümsüzlüğün belirlenmesinin talep edebileceği kabul edilmiştir. (6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 447. maddesinde ise genel kurulun hangi tür kararlarının batıl olduğu hüküm altına alınmış durumdadır.)

Hükümsüzlük halleri, yokluk ve butlan olarak iki alt kategoride ela alınabilir.

Kavram olarak yokluk; bir hukuki işlemin doğabilmesi için öngörülen ve kurucu nitelikte olan emredici hükümlere aykırılık halidir. Bu aykırılık, işlemin unsurlarında eksikliğe yol açar ve işlemi "yokluk" ile sakat hale getiri. Yok sayılan işlem, şeklen dahi meydana gelmemiştir. Yokluk, bunu ileri sürme konusunda hukuki menfaati bulunan herkes tarafından her zaman ileri sürülebilir ve tespit ettirilebilir, hâkim tarafından da re’sen dikkate alınır. Mahkemenin vereceği tespit hükmü, bu durumu açıklayıcı niteliktedir.

Şirketler hukukundaki emredici hükümlere göre, genel kurul kararlarının oluşabilmesi için iki kurucu unsur gereklidir: Birincisi genel kurul toplantısı yapılması, ikincisi toplantıda karar alınmasıdır. Bunların birisindeki eksiklik halinde, işlem (karar) hiç doğmamış sayılır; yani baştan itibaren yoktur. Örneğin, karar alınmadığı halde alınmış gibi gösterilirse veya Bakanlık temsilcisinin toplantıda bulunmaması halinde işlem, yoklukla sakat olacaktır.

Butlan ise; bir işlemin, konusuna ilişkin emredici hükümlere aykırı olması halidir. Eş söyleyişle, bir işlemin konusu; kanuna, ahlaka, adaba, kamu düzenine, kişilik haklarına aykırı ya da, imkânsız ise, bu işlem batıldır. Yokluktaki gibi, butlanda da kesin geçersizlik söz konu-sudur; hâkim bunu re’sen göz önünde bulundurur ve herkes bu geçersizliği, iptal davasında öngörülen üç aylık süreyle bağlı olmaksızın ileri sürebilir ve tespit ettirebilir. Yokluk ve butlan arasında sonuçları değil, sebepleri bakımından farklılık bulunmaktadır (Fatih Bilgili, Ertan Demirkapı, Şirketler Hukuku, 2012, 2. Baskı, s.190).

Mülga Türk Ticaret Kanunu’nda bir işlemin batıl hale gelmesine örnek olarak 392. madde hükmü verilebilir. Anılan yasa hükmünde, sermaye artırım koşullarına uyulmamasının kararı batıl hale getireceği düzenlenmiş olup, ikinci fıkra aynen; “Esas sermayenin artırılması yukarıki hükümlere göre icra edilmemiş ise bu husustaki muameleler batıl ve bundan dolayı da idare meclisi azalariyle murakıplar; şirkete, münferit ortaklara ve üçüncü şahıslara karşı müteselsilen mesuldürler.” şeklindedir. Bunun yanı sıra, toplantı ve karar nisabının bulunmaması da (6762 Sayılı TTK m. 378) butlan sebeplerine örnek olarak verilebilir.

İptal edilebilir kararlarda ise; genel kurul kararının geçersizlik halini oluşturan nedenin, işlemin, baştan itibaren geçersiz olması sonucunu doğuracak nitelikte olmaması hali söz konusudur. Örneğin; anonim şirket ortaklar genel kurulunda oyunu kullanmasına haksız yere izin verilmediği, çağrının usulsüz yapıldığı, gündemin gereği gibi ilan veya tebliğ edilmediği, toplantıya ve karara yetkili olmayan kimselerin iştirak ettikleri iddiasında olan ortaklar, yasa, ana sözleşme ve afaki iyi niyet kurallarına aykırılık hallerini ileri sürerek, kararların iptallerini mülga 6762 Sayılı TTK’nun 381. maddesi uyarınca isteme hakları bulunmaktadır

Es söyleyişle; mutlak butlanla batıl kararlar, baştan beri hükümsüz olan, sonradan geçerlilik kazanma olanağı olmayan, emredici kurallara, kamu düzenine veya ahlaka ve adaba aykırı veyahut konusu olanaksız olan kararlardır. Bu tür kararlar, baştan beri hüküm ifade etmezler ve mahkemece, re’sen üzerinde durulması da gerekir. 6762 Sayılı TTK’nun 381. maddesi anlamında iptali kabil kararlar ise, daha çok ortakların menfaatlerinin koruyan düzenlemelere aykırılık teşkil eden, emredici kurallar dışında yorumlayıcı ve şekle ilişkin kuralların ihlal edildiği kararlardır. İptali gereken kararlar, baştan itibaren geçersiz olmadıklarından, iptal edilinceye kadar geçerli bir kararın hüküm ve sonuçlarını doğururlar.

Yokluk ve butlan hallerinin re’sen göz önünde bulundurulacağı ve herkesin bu geçersizliği, 6762 Sayılı TTK’nun 381. maddesinde düzenlenen koşullara tabi olmaksızın ileri sürebileceği Hukuk Genel Kurulu’nun 12.3.2008 gün ve 2008/11-246 E., 2008/239 K. sayılı ilamında da benimsenmiştir.

Bu itibarla, anonim şirket kararının iptali için yukarıda açıklanan hükümsüzlük hallerine dayanılmadığı durumlarda iptal davası açılabilmesi için, 6762 Sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 381. maddesinde (benzer düzenleme 6102 Sayılı TTK, 445 ve 446. maddelerinde mevcuttur) düzenlenen koşulların oluşması gerekir. Anılan yasa hükmü aynen;
“Aşağıda yazılı kimseler, kanun veya esas mukavele hükümlerine ve bilhassa afaki iyi niyet esaslarına aykırı olan umumi heyet kararları aleyhine, tarihlerinden itibaren üç ay içinde şirket merkezinin bulunduğu yerdeki mahkemeye müracaatla iptal davası açabilirler:

1. Toplantıda hazır bulunup da karara muhalif kalarak keyfiyeti zapta geçirten veya reyini kullanmasına haksız olarak müsaade edilmiyen yahut toplantıya davetin usulü dairesinde yapılmadığını veyahut gündemin gereği gibi ilan veya tebliğ edilmediğini yahut umumi heyet toplantısına iştirake salahiyetli olmıyan kimselerin karara iştirak etmiş bulunduklarını iddia eden pay sahipleri;

2. İdare meclisi;

3. Kararların infazı idare meclisi azalariyle murakıpların şahsi mesuliyetlerini mucip olduğu takdirde bunların her biri.

İptal davasının açılması keyfiyetiyle duruşmanın yapılacağı gün, idare heyeti tarafından usulen ilan olunur.

Birinci fıkrada yazılı üç aylık hak düşüren müddetin sona ermesinden önce duruşmaya başlanamaz. Birden fazla iptal davası açıldığı takdirde, davalar birleştirilerek görülür.
Mahkeme şirketin talebi üzerine şirketin muhtemel zararına karşı davacıların teminat göstermesine karar verebilir. Teminatın mahiyet ve miktarını tayin mahkemeye aittir.” şeklindedir.

Madde metninden de anlaşılacağı üzere, hükümsüzlük hallerinin bulunmadığı genel kurul kararlarının iptalini isteyebilmek için, toplantıda hazır olan ortağın, alınan kararlara muhalif kaldığını toplantı tutanağına yazdırması (muhalefet şerhi) ve üç aylık hak düşürücü sürede dava açılması gerekmektedir. Aksi halde, iptal edilebilir kararlar açısından dava hakkı söz konusu olmaz.

Taraflar arasındaki sözleşme ilişkisinin, anonim şirketlerin genel kurul kararlarının iptali istemine etkisine gelince; sözleşmeden kaynaklanan bir hakkın, ilgili tarafın rızası alınmaksızın genel kurul kararıyla tek taraflı olarak ortadan kaldırılamayacağı açıktır. Örneğin; Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 31.05.2001 gün ve 2001/3163 E., 4878 K. Sayılı ilamında kabul edilen görüş aynen “…kurucular ve bunların halefleri ile anonim şirket arasındaki ilişki, ortaklık bağı olmaksızın bir sözleşme ilişkisidir. Borçlar Kanunun’daki sözleşme tiplerinden hiçbirine uymayan bu kendine özgü sözleşme ile kurucular, TTK.nun 403. maddesi hükmü uyarınca ortaklığa karşı, hesap dönemi kârı veya tasfiye sonucuna katılma yahut da yeni çıkarılacak hisse senedi alabilme konusunda bir talep hakkı elde ederler. Kurucu intifa hakkı sahiplerinin ortaklığa karşı bir sözleşme tarafı bulunmaları nedeniyle anasözleşemede aksine bir hüküm veya kurucu intifa hakkı sahiplerinden her birinin rızaları bulunmadıkça ortaklık (genel kurul) anasözleşmeyi tek taraflı olarak değiştirerek, kurucu intifa senedi sahiplerinin haklarını onların aleyhine değiştiremez” şeklindedir.

Konuya ilişkin bir başka karar ise; “TTK.nun 389. maddesi hükmüne göre, anonim şirket genel kurulunca imtiyazlı pay sahiplerinin haklarını sınırlayıcı nitelikteki anasözleşme değişikliğine ilişkin alınan karar imtiyazlı pay sahiplerinin yapacakları özel bir toplantıda verecekleri bir kararla onaylanmadıkça infaz edilemez. Anılan madde ve aynı Yasa’nın 391. maddesi hükmüne aykırı olarak imtiyazlı pay sahiplerinin kararı ile onaylanmadığı nedenine dayalı genel kurul kararlarının anılan kategori ortaklarca iptal istemiyle açacakları davalar, 6762 Sayılı TTK’nun 381. maddesi anlamında genel kurul kararının iptali niteliği taşımadığından bu maddede yazılı üç aylık hak düşürücü süreye tabi değildir (Yargıtay 11. HD, 28.10.2004 gün ve 2003/13857 E., 2004/10455 K)” şeklindedir.

Hükümsüzlük hallerinin mahkemece re’sen gözetilmesi gerektiğinden, bu aşamada belirtilmedir ki; 5302 Sayılı İl Özel İdaresi Kanunu’nun 10. maddesinin e bendinin, somut uyuşmazlık yönünden değerlendirilmesi gerekmektedir. Anılan yasa hükmü aynen; “İl genel meclisinin görev ve yetkileri şunlardır: e) Bütçe içi işletmeler ile Türk Ticaret Kanununa tâbi ortaklıklar kurulmasına veya bu ortaklıklardan ayrılmaya, sermaye artışına ve gayrimenkul yatırım ortaklığı kurulmasına karar vermek” şeklindedir.
Somut olayda davaya konu genel kurul kararına katılan davacı kurum temsilcisinin işlem yetkisinin, açıklanan yasa hükmü çerçevesinde mahkemece araştırılarak belirlenmesi gerekmektedir.

Eldeki davada, genel kurul kararının iptaline gerekçe olarak ileri sürülen “protokol” ortaklar arasında düzenlenmiştir. Anılan protokol uyarınca; davacı …il Özel İdare Müdürlüğü, kurulacak davalı şirketin % 38 hissesine sahip olacak, sermaye taahhüdünü ayni olarak karşılayacak, bunu için de mülkiyeti kendisine ait taşınmazı 2.500.000 USD karşılığına denk gelmek üzere devredecek olup, protokolün son cümlesi aynen “sermaye artırımlarında kendi hissesi olan % 38’lik paya tekabül eden 2.500.000 USD’ye kadar sermaye taahhüt borcunu ayni olarak yerine getirecektir.” şeklinde düzenleme içermektedir.

Bu itibarla, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Bu nedenle, anonim şirket genel kurul kararının iptali istemi yönünden yerel mahkeme direnme kararı bozulmalıdır.

II- Davacı kurumun sermaye artırımından kaynaklanan hisselerinin bir başka ortağa satışına yönelik yönetim kurulu kararının ‘iptali’ şeklindeki davacı isteminin, bu kararın ‘batıl olduğunun tespiti’ istemi olarak kabul edilmesi sonucu yapılan incelemeye gelince; bilindiği üzere mülga 6762 Sayılı TTK’da ve 6102 Sayılı TTK’da yönetim kurulu kararlarının iptali yönünde bir düzenlemeye yer verilmemiş olup, 6102 sayılı TTK 391. maddesinde, kararın batıl olduğunun tespitinin istenebileceği hüküm altına alınmıştır. Bu yasa değişikliğinden önce de uygulamada, anonim şirket yönetim kurulu kararlarının batıl olduğunun mahkeme kararıyla tespit edilebileceği kabul edilmekteydi.

Mutlak butlan halleri ile şahsi hakları ihlal eden anonim şirket yönetim kurulu kararları aleyhine, şirket genel kuruluna başvuru yapılmadan ilgilisi tarafından dava açılabilir.

[b]Somut olayda, 22.12.2009 tarihli yönetim kurulu kararıyla, davacı ortak tarafından sermaye artırım taahhüdünün yerine getirilmemesi nedeniyle, sermaye artımından kaynaklanan 1.045 paya karşılık 1.045,00 TL tutarındaki hisse payının, şirketin diğer bir ortağına devredilmesine, bu hususun pay defterine kaydedilmesine karar verilmiştir.

İptali istenilen bu yönetim kurulu kararı, sermaye artımına ilişkin 08.08.2008 tarihli genel kurul kararına dayalı bir işlemdir. Zira, anılan genel kurulun beş nolu kararı ile sermaye artırımına karar verilmiş ve anasözleşmenin 7. ve 8. maddelerinin, hazırlanan tadil metni gibi değiştirilmesine karar verilmiştir. Genel kurula sunulan tadil metni incelendiğinde, sermaye artımı nedeniyle davacı …İl Özel İdaresi’nin yeni sermaye artışı nedeniyle 1.045 adet yeni pay sahibi olacağı ve bunun için de 1.045,00 TL nakdi sermaye artışı taahhüt ettiği kararlaştırılmış olup, iptali istenilen yönetim kurulu kararı, bu sermaye taahhüdünün yerine getirilmemesine dayalı olarak alınmış bir karardır. Sermaye artırım kararı aleyhine yukarıda ayrıntılı açıklandığı şekilde hükümsüz sayılması gerektiği iddiasıyla iptal davası açılmış bulunduğundan, 22.12.2009 tarihli yönetim kurulu kararına karşı da hükümsüzlük nedenlerinin ileri sürüldüğü ve bu nedenle yerel mahkemenin kabulünün aksine, butlan halinin tespiti için dava açılmasının mümkün olduğunun kabul edilmesi gereklidir.

Bu itibarla, genel kurul kararının iptali istemi yanı sıra, yönetim kurulu kararının batıl olduğunun tespiti istemi yönünden de gerekli araştırma yapılarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerektiğinden, yerel mahkeme direnme hükmünün belirtilen bu ilave gerekçelerle bozulması gerekmiştir.[/b]

Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda (I) nolu bentte açıklanan ve Özel Daire bozma kararında yer alan nedenler ile (II) nolu bentte gösterilen ilave nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanunun 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, aynı kanunun 440/1 maddesi uyarınca tebliğden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 02.04.2014 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Bilgiler: Tarih-Gönderici: admin — 02 Şub 2015, 17:14


Yargıtay Ceza Genel Kurulu Kararları • MAHKEMENİN VERDİĞİ DİRENME KARARININ ŞEKLİNİN NASIL OLACAĞI

YARGITAY Ceza Genel Kurulu
ESAS: 2013/12-652
KARAR: 2014/131

Taksirle ölüme neden olma suçundan sanık Ş…’ın cezalandırılmayı gerektirir bir kusurunun bulunmadığından bahisle beraatına ilişkin, …10. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 28.01.2009 gün ve 1030-34 sayılı hükmün katılanlar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesince 16.01.2013 gün ve 7497-1231 sayı ile;

"Sanığın olay tarihinde kullandığı araçla meskun mahalde gündüz saatlerinde 15 metre genişliğindeki düz yaya geçidi olmayan üç şeritli yolda giderken sağ taraftan yola giren 1938 doğumlu yayaya sol şeritte çarparak ölümüne neden olduğu olayda, mahkeme, bilirkişi raporlarıyla bağlı olmamakla beraber tüm bilirkişi raporlarında sanığa tali kusur atfedilmesine, hükme esas alınan bilirkişi raporunda bile sanığın 500 metre mesafede görüşünün açık olduğu ve öleni görmüş olması gerektiği belirtilmesine, ölendeki çok sayıdaki parçalı kemik kırıkları ile yine sanığın aşamalarda tutarsız beyanlarına neden üstünlük tanındığı yeterince tartışılmadan dosya kapsamı itibariyle sanığın mahkumiyetine karar verilmesi gerekirken eksik inceleme sonucu yazılı şekilde beraatine karar verilmesi" isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.

Yerel mahkemece 16.05.2013 gün ve 141-304 sayı ile;

"…Sübut yönüyle, sanık tarafından yapılan savunmanın aksinin kanıtlanamadığı ve aksi kanıtlanamayan savunma çerçevesinde bilirkişi raporlarıyla, savunmanın aksinin kanıtlanması yönüyle karar verme tekeline sahip olan yargı merci sıfatı olan ve bilirkişi raporlarıyla bağlı bulunmayan ve kusurun tespiti yönüyle asıl kararı vermekte yetkili olan mahkememizde oluşan yasal ve vicdani kanı çerçevesinde kurulmuş olan önceki hükmümüzde yöntem ve yasaya aykırılık bulunmadığından" gerekçesiyle direnilerek, ilk hükümdeki gibi sanığın beraatına karar verilmiştir.

Bu hükmün de katılanlar vekili ve Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının "bozma" istekli 16.09.2013 gün ve 242474 sayılı tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI

Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; eylemin sabit olup olmadığının belirlenmesine ilişkin ise de, önceki hükümde direnilmesine karar vermekle yetinen yerel mahkemenin, kısa kararda hüküm fıkrasını yeniden kurma zorunluluğu bulunup bulunmadığı hususu, Yargıtay İç Yönetmeliğinin 27. maddesi uyarınca ön sorun olarak öncelikle ele alınıp değerlendirilmelidir.

İncelenen dosya kapsamından; yerel mahkemece Özel Daire bozma kararından sonra yapılan yargılamada, duruşmanın bitirildiği açıklandıktan sonra önceki kararda direnildiğinin belirtildiği, ancak kısa kararda herhangi bir hüküm kurulmadığı, buna karşılık gerekçeli kararın hüküm fıkrası bölümünde hüküm kurulduğu anlaşılmaktadır.

5271 sayılı CMK’nun "Duruşmanın sona ermesi ve hüküm" başlıklı 223. maddesinin birinci fıkrası; "Duruşmanın sona erdiği açıklandıktan sonra hüküm verilir. Beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, mahkûmiyet, güvenlik tedbirine hükmedilmesi, davanın reddi ve düşmesi kararı, hükümdür",

"Hükmün açıklanması ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması" başlıklı 231. maddesinin birinci fıkrası; "Duruşma sonunda, 232 nci maddede belirtilen esaslara göre duruşma tutanağına geçirilen hüküm fıkrası okunarak gerekçesi ana çizgileriyle anlatılır.",

"Hükmün gerekçesi ve hüküm fıkrasının içereceği hususlar" başlıklı 232. maddesinin üçüncü fıkrası; "Hükmün gerekçesi, tümüyle tutanağa geçirilmemişse açıklanmasından itibaren en geç onbeş gün içinde dava dosyasına konulur.",

Aynı maddenin altıncı fıkrası ise; "Hüküm fıkrasında, 223 üncü maddeye göre verilen kararın ne olduğunun, uygulanan kanun maddelerinin, verilen ceza miktarının, kanun yollarına başvurma ve tazminat isteme olanağının bulunup bulunmadığının, başvuru olanağı varsa süresi ve merciinin tereddüde yer vermeyecek şekilde açıkça gösterilmesi gerekir." hükümlerini içermektedir.

Anılan bu hükümler birlikte değerlendirildiğinde, duruşmanın bittiği bildirildikten sonra 5271 sayılı CMK’nun 223. maddesinin birinci fıkrası uyarınca hüküm verilmesi zorunludur. Bu hükümde gerekçeye yer verilmese dahi, anılan kanunun 232. maddesinin altıncı fıkrası uyarınca, 223. maddeye göre verilen kararın ne olduğunun, uygulanan kanun maddelerinin, verilen ceza miktarının, kanun yollarına başvurma ve tazminat isteme imkanının bulunup bulunmadığının, başvuru imkanı varsa süresi ve merciinin mutlaka belirtilmesi gerekmektedir. Uygulamada bu şekilde gerekçesi açıklanmadan hüküm verilmesine kısa karar denilmektedir. Kısa karar olarak adlandırılan bu hüküm fıkrasının tümüyle duruşma tutanağına geçirilmesi, akabinde okunarak, gerekçesinin ana hatlarıyla anlatılması gerekmektedir.

Gerekçeye yer verilmeden sadece kısa karar olarak adlandırılan "hüküm-sonuç" bölümünün açıklanmasından sonra, maddi olayın açıklandığı "sorun" bölümü ile delillerle sonuç arasındaki bağın, yani neden bu sonuca ulaşıldığının anlatıldığı ve hukuki nitelendirmenin yer aldığı "gerekçe" bölümünün hüküm fıkrasına da yer verilmek suretiyle, kısa kararın açıklanmasından itibaren on beş gün içinde yazılması gerekmektedir. Bu şekilde sorun, gerekçe ve hüküm-sonuç bölümünden oluşan karara ise uygulama da gerekçeli karar denilmektedir.

Ceza Genel Kurulunun ve Özel Dairelerin yerleşmiş uygulama ve kabullerine göre, hükmün esasını kısa karar oluşturmaktadır. Kısa kararda yer verilmeyen hususlara gerekçeli kararda yer verilmesi usul ve kanuna aykırı olup, gerekçeli kararın kısa karar ile uyumlu olması zorunludur.

Bozulmakla yerel mahkeme hükmü tümüyle ortadan kalktığından, direnme kararı verildiğinde, öncelikle hükmün esasını oluşturan kısa kararda yeniden tüm unsurlarını içerecek şekilde hüküm kurulması gerekmektedir. Kısa kararda hüküm kurulmayıp sadece önceki kararda direnilmesine denilerek, gerekçeli kararda ayrıntılı şekilde hüküm kurulmuş olması usul ve kanuna aykırıdır.

Bu konuda öğretide, "Gerekçe ile birlikte hüküm fıkrası tekrar yazılırken, duruşmada yazılıp, okunmuş olan hüküm fıkrasında, yani kısa karada hiçbir değişiklik yapılamaz. Esas olan, duruşmada okunmuş bulunan hüküm fıkrasıdır." (Nur Centel-Hamide Zafer, Ceza Muhakemesi Hukuku, Beta Yayınevi, İstanbul 2013, 10. Baskı, s. 714), "Sonradan yazılıp dosyaya konulacak olan sadece mesele ve gerekçe olduğuna göre, evvelce yazılmış ve okunmuş olan hüküm fıkrasında yani kısa kararda hiç bir değişiklik yapılamaz." (Nurullah Kunter-Feridun Yenisey-Ayşe Nuhoğlu, Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku, Beta Yayınevi, İstanbul 2008, 16. Baskı, s. 1304) şeklinde görüşler bulunmaktadır.

Bu bilgiler ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;

Önceki hükümde direnilmesine karar veren yerel mahkemece, hükmün esasını oluşturan kısa kararda 5271 sayılı CMK’nun 223. maddesine göre verilen kararın ne olduğu gösterilmeyerek usulüne uygun hüküm kurulmayıp, sadece gerekçeli kararın hüküm fıkrası bölümünde hüküm kurulması usul ve kanuna aykırıdır.

Bu itibarla, yerel mahkeme direnme kararının, hükmün esasını oluşturan kısa kararda hüküm kurulmaması isabetsizliğinden diğer yönleri incelenmeksizin bozulmasına karar verilmelidir.

SONUÇ:

Açıklanan nedenlerle;

1- …10. Asliye Ceza Mahkemesinin 16.05.2013 gün ve 141-304 sayılı direnme kararının, hükmün esasını oluşturan kısa kararda hüküm kurulmaması isabetsizliğinden diğer yönleri incelenmeksizin BOZULMASINA,

2- Dosyanın, mahalline gönderilmesi amacıyla Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİNE, 11.03.2014 günü yapılan müzakerede oybirliğiyle karar verildi.

Bilgiler: Tarih-Gönderici: admin — 21 Oca 2015, 14:52


Eşimin , namusum hakkında attığı iftira karşısında nasıl savunma yapabilirim ?

Eşim ile 3 yıl flört sonunda 02/08/2009 tarihinde evlendik. 11.ayın sonunda ayrılık kararı alıp , kendimize ait eşyalarımızı da evden alıp evi boşalttık. 2 aya yakındır bekledim dava açmadı. Ben de anlaşmalı boşanma protokolünü avukatıma hazırlatıp, imzalatıp eşime bildirmesini istedim. Ancak eşim, avukatına danışacağını, okumadan imzalamayacağını (zorla imzalatıyormuşuz havasında-hiç bir şey talep etmeme rağmen) söyleyerek avukatımla tartışmış. Onun tutacağı bir avukatla bu işin bitmesi gerektiğini söyledi. Bu sefer de avukatımın da teklifiyle ben anlaşmalıdan vazgeçip nafaka tazminat talep edebileceğim bir dava açtığımı söyledim. Bunun üzerine,flört dönemimizde iken , üniversite hocamın bana ilgi duyduğunu belirten (ve eşime söylemekten çekindiğim) mektubu dile getirip namus adına suçlamalarda bulundu. Benim adıma herhangi bir yanlış durum olmadığını nasıl kanıtlarım ve bu çekişmeli boşanma, en kısa sürede ,ne şekilde, hangi yollarla son bulabilir? Yardımcı olursanız çok sevinirim.Teşekkürler..

 

Sayın Okurumuz

Eşinizin iddia ettiği olayları ispat etme yükü kendisindedir. Yani eşiniz iddia ettiği olayların olduğunu ispatlamak zorundadır. Eğer kendisi bu olayları geçerli delillerle ispat edemez ise iddiasını ispatlayamamış sayılır. Sizin bu olayların olmadığını ispatlama yükünüz yok.

 

Ayrıca bu olayın flört döneminizde olduğunu söylüyorsunuz. Ve bundan eşinizin bilgisi olmuş. Eşiniz bunu öğrendikten sonra sizinle aynı çatı altında yaşamaya devam etmiş ise kanunen sizi affetmiş sayılır. Affettiği için de bunu boşanma sebebi olarak sunamaz.  Sunsa bile bu sebebe dayanan boşanma davası reddedilir.  Tabi ki önceden bunları mahkemeye bir dilekçe ile beyan olarak sunmanız ve tanıkla ispat etmeniz gerekmektedir. 

 

Bosanmahukuku.com

Eşim namusum hakkında bana attığı iftira karşısında nasıl savunma yapabilirim ?

Eşim ile 3 yıl flört sonunda 02/08/2009 tarihinde evlendik. 11.ayın sonunda ayrılık kararı alıp , kendimize ait eşyalarımızı da evden alıp evi boşalttık. 2 aya yakındır bekledim dava açmadı. Ben de anlaşmalı boşanma protokolünü avukatıma hazırlatıp, imzalatıp eşime bildirmesini istedim. Ancak eşim, avukatına danışacağını, okumadan imzalamayacağını (zorla imzalatıyormuşuz havasında-hiç bir şey talep etmeme rağmen) söyleyerek avukatımla tartışmış. Onun tutacağı bir avukatla bu işin bitmesi gerektiğini söyledi. Bu sefer de avukatımın da teklifiyle ben anlaşmalıdan vazgeçip nafaka tazminat talep edebileceğim bir dava açtığımı söyledim. Bunun üzerine,flört dönemimizde iken , üniversite hocamın bana ilgi duyduğunu belirten (ve eşime söylemekten çekindiğim) mektubu dile getirip namus adına suçlamalarda bulundu. Benim adıma herhangi bir yanlış durum olmadığını nasıl kanıtlarım ve bu çekişmeli boşanma, en kısa sürede ,ne şekilde, hangi yollarla son bulabilir? Yardımcı olursanız çok sevinirim.Teşekkürler..

 

Sayın Okurumuz

Eşinizin iddia ettiği olayları ispat etme yükü kendisindedir. Yani eşiniz iddia ettiği olayların olduğunu ispatlamak zorundadır. Eğer kendisi bu olayları geçerli delillerle ispat edemez ise iddiasını ispatlayamamış sayılır. Sizin bu olayların olmadığını ispatlama yükünüz yok.

 

Ayrıca bu olayın flört döneminizde olduğunu söylüyorsunuz. Ve bundan eşinizin bilgisi olmuş. Eşiniz bunu öğrendikten sonra sizinle aynı çatı altında yaşamaya devam etmiş ise kanunen sizi affetmiş sayılır. Affettiği için de bunu boşanma sebebi olarak sunamaz.  Tabi ki bunları mahkemeye bir dilekçe ile beyan olarak sunmanız gerekmektedir. 

 

Saygılar

Bosanmahukuku.com

Boşanma Davası Nasıl Açılır ?

1. En Önemli ve Öncelikli Adım Karar Vermektir

Boşanma Davasının en olmazsa olmaz şartı gerçekten boşanmayı istemenizdir. Unutmayın ki bu yolda karşınıza çıkabilecek engelleri aşma azminiz sizin en büyük yardımcınız olacaktır. Mutlaka hatırlanmalıdır ki , evlenirken size yardım eden insanların çok büyük kısmı siz boşanırken yardımcı olmayacaklardır. Bu yolda gerçekten çok kararlı olmalısınız. Eğer kararsızsanız bu yola hiç girmeyin diyoruz.

Bir diğer önemli konu boşanma davasının açılmasını doğuracağı sonuçları önceden düşünmek ve bunlara göre tedbir almaktır. Boşanma davası açıldıktan sonra evinizde mi kalacaksınız yoksa o mu gidecek ? Kirada iseniz kirayı kim ödeyecek ? Mali durumunuz bundan nasıl etkilenecek ? Çocuklarınız eşinizle nasıl görüşecek ve okul durumları nasıl olacak ? Yeni bir işe mi başlayacaksınız?  Ailenize bu durumu nasıl aktaracaksınız ? Bütün bunlarla baş ederken psikolojinizi nasıl sağlam tutacaksınız ? Bu ve pek çok sorunun cevabını önceden hazırlamanız işlerinizi çok kolaylaştıracaktır.

2. Boşanırken Çocuğunuza Zarar Vermemekte Kararlı Olun

Boşanma sizin ve eşiniz arasında yaşanan bir durumdur. Bu durum ikinizin arasında kalmalıdır. Boşanmada çocukların silah olarak kullanılması yaşanabilecek en kötü durumlardan birisidir. Bu durum çocukların minik kalplerinde kapanmayacak yaralar açmaktadır. Öyle ki bu kapanmayan kalp yaraları çocuğunuzun bir ömür boyunca canını acıtacaktır.  Medeni bir şekilde boşanabilmek çocuğunuza yapabileceğiniz en büyük iyiliklerden biridir. Yaşadığımız tecrübeler , boşanmada silah olarak kullanılan çocukların ruhen ve bedenen daha sağlıksız olduklarını göstermektedir. Boşanma süreciniz devam ederken çocuğunuzu eşinize göstermemek , eşinizi çocuklarınıza kötülemek veya çocuklarınıza nafaka vermemek  çok yanlış davranışlardır. Bu yanlış davranışları yapmamakta kararlı olmanızı şiddetle tavsiye ediyoruz. Çünkü sizin bir yetişkin olarak zorluklarla mücadele ettiğiniz konularda çocuğunuzun zayıf ve aciz olduğunu hatırlayın.

3. Avukat Bulun

Boşanma konusunda diğer önemli bir konu iyi bir  boşanma avukatı bulmaktır. Çünkü boşanma yolundaki en önemli yardımcınız emin olun boşanma avukatınız olacaktır.  Boşanma sürecinde avukata ihtiyacın yok diyenlere aldırmayın.  Makul sürede ve mümkün olan en kısa yoldan boşanabilmek için işinin ehli yani profesyonel bir boşanma avukatı çok önemlidir.

Hayatınızda ilk defa karşılaştığınız bir konuda profesyonel yardım almak çok yerinde ve çok akıllıca bir karar olur. Adliyelerde avukatsız iş yapmaya çalışıp boşanma davasını kördüğüme çeviren pek çek kişi herkese ibrettir. Boşanma sürecinde karşılaşma ihtimaliniz olan engeller hakkında avukatınız sizi bilgilendirecektir. Ayrıca önemli karar verme anlarında sizin doğru kararı vermenize yardım edecektir.

Boşanma avukatı ararken daha önce boşanmış tanıdıklarınızdan yardım alabilirsiniz.  Bulduğunuz avukat isimleri hakkında internette araştırma yapabilirsiniz.  Burada en önemli nokta tutacağınız avukatın profesyonel bir boşanma avukatı olduğunu bilmektir.