Etiket arşivi: Rızası

Yargıtay, ev sahibinin rızası yoksa kiracı kayınvalidesiyle oturabilir baldızıyla oturamaz

Gediz Üniversitesi Hukuk Fakültesi 2’nci Kira Hukuku Sempozyumu’nda konuşan Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Murat İnceoğlu, Yargıtay’ın kiracıyla birlikte kimin yaşayıp kimin yaşayamayacağına ilişkin ilginç yorumları olduğunu belirterek, “Kayınvalidenin oturmasına izin verilirken, baldıza izin verilmiyor” dedi.

Kira hukuku alanında kitapları ve akademik çalışmaları bulunan 8 üniversiteden hukukçular, mahkemelerin farklı dava dosyalarına yönelik kararlarından örnekleri paylaştı. Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Murat İnceoğlu da Yargıtay’ın kiracıyla birlikte kimin yaşayıp kimin yaşayamayacağına ilişkin ilginç yorumları olduğuna işaret etti, “Kayınvalidenin oturmasına izin verilirken, baldıza izin verilmiyor” dedi. Doç. Dr. İnceoğlu, kiracıyla kimlerin kalabileceğinin yıllardır tartışıldığını ve kiraya verenler tarafından dava konusu edilebildiğini dile getirdi, şunları söyledi: “Yeni Türk Borçlar Kanunu’nda bu duruma ilişkin düzenlemeye yer verilmedi. Temmuz 2012’de yürürlüğe giren yasa bu yönüyle eksik çıktı. Şu an sadece İcra İflas Kanunu’nun 276’ncı maddesinde bu duruma açıklık getiren bir hüküm var. Buna göre, eş ve çocukların yanı sıra 2’nci dereceye kadar kan bağı olanlar da kiralanan konutta kiracıyla kalabilir. Yargıtay, bu kanun maddesini dikkate alsa, kayınvalideye başka, baldıza başka karar vermezdi. Bu kararlar bu yüzden hatalı.”

Eşin rızası alınmaksızın aile konutunun koca tarafından ipotek olarak gösterilmesi yasaya aykırı

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi yerel mahkemenin kararını önce bozdu. Ancak Hukuk Genel Kurulu, yerel mahkemenin direnme kararını yerinde bularak Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin kararını kaldırdı.
koca, evlerini ipotek göstererek bir bankadan kredi çekti
Habertürk’ten Fevzi Çakır’ın haberine göre olay 2011’de İstanbul’da yaşandı. Nurten P.’nin kocası Mehmet P., evlerini ipotek göstererek bir bankadan kredi çekti. Ancak borçlarını ödeyemeyince, kredinin çekildiği banka tarafından icra takibi başladı. Nurten P. eşinin borcundan haberi olmadığını, evlerine konulan ipoteğin kaldırılmasını ve evin icra yoluyla satışının durdurulmasını talep ederek dava açtı.

YARGITAY KARARI ONADI

Küçükçekmece 2. Aile Mahkemesi, eşin rızası alınmaksızın aile konutunun koca tarafından ipotek olarak gösterilmesinin yasaya aykırı olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verdi. Kararda, “Eşin, kocasının borcundan haberi yok; aile konutu üzerine konulan ipotek kaldırılsın” denildi. Hüküm davalı banka tarafından temyiz edildi. Temyiz istemini görüşen Yargıtay 2. Hukuk Dairesi yerel mahkemenin kararını önce bozdu. Ancak Hukuk Genel Kurulu, yerel mahkemenin direnme kararını yerinde bularak Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin kararını kaldırdı. Bu karar sonrası N.P.’nin talebi kabul edilerek aile konutu üzerindeki ipotek kaldırılacak.

Basından Hukuk Haberleri • YARGITAY ÖNCE ONADI,SONRA’MAĞDURENİN RIZASI VAR’DEYİP BERAAT VERDİ!

Yargıtay Önce Onadı, Sonra ‘Mağdurenin Rızası Var’ Deyip Beraat Verdi!

Yargıtay Önce Onadı, Sonra ‘Mağdurenin Rızası Var’ Deyip Beraat Verdi!Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 14. Ceza Dairesi’nin kararını bozarak sanığın tahliyesine karar verdi.

Siirt’te lise öğrencisi 19 yaşındaki kıza tecavüz davasında 10,5 yıl hapis cezası alan işyeri sahibinin cezasının onanmasına itiraz eden Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, “Olayın, 19 yaşındaki mağdurenin rızasıyla olduğu ve mağdurenin beyanı dışında delil bulunmadığı, ayrıca sanığın mağdureye hediyeler vererek ve evlenme vaadinde bulunarak onun üzerinde güven kurduğu gözetilmelidir. Sanığın beraatine karar verilmeli” dedi. Milliyet’ten Kemal Göktaş’ın haberine göre, Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 14. Ceza Dairesi’nin kararını bozarak sanığın tahliyesine karar verdi.

Siirt’te lise öğrencisi 19 yaşındaki kız, okul saatleri dışında çalıştığı işyerinin sahibinin kendisine 7 ay boyunca tecavüz ettiğini öğretmenlerine anlattı. Öğretmenlerin şikâyeti üzerine işyeri sahibi gözaltına alındı. Mahkemede suçlamaları reddeden işyeri sahibi, tutuklanıp cezaevine gönderildi. Siirt Ağır Ceza Mahkemesi, cinsel saldırı suçundan işyeri sahibini 10.5 yıl hapse çarptırdı. Temyiz istemini görüşen Yargıtay 14. Ceza Dairesi, kararı onadı.

Ancak karara itiraz eden Yargıtay Başsavcılığı, “Olayın, 19 yaşındaki mağdurenin rızasıyla olduğu ve mağdurenin beyanı dışında delil bulunmadığı, ayrıca sanığın mağdureye hediyeler vererek ve evlenme vaadinde bulunarak onun üzerinde güven kurduğu gözetilmelidir. Sanığın beraatine karar verilmeli” dedi.

İtirazı kabul eden Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 14. Ceza Dairesi’nin kararını bozarak sanığın tahliyesine karar verdi.

Kaynak: Haber T24

Bilgiler: Tarih-Gönderici: hukukçu — Pzr Mar 15, 2015 7:37 am


düğün takıları için eşin rızası yoksa koca eve harcadığı takıları iade etmeli

Boşanma davasında kadının düğünde kendisine takılan altınları iade edilmesi talebini değerlendiren yerel mahkemenin ‘Evin ihtiyacı için kullanılmış, iadeye gerek yok’ kararı Yargıtay’dan döndü. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, evin ihtiyacı için bozdurulan ziynet eşyalarının rıza ile ve iade şartı olmaksızın verildiğini davalı koca ispatlamak zorunda olduğuna dikkat çekti. Emsal kararda, “Somut olayda davacının ziynet ve takıları iade şartı olmaksızın verdiğini davalı koca ispat edemediğinden, ziynetlere yönelik iade koşulları oluşmuştur. O halde, davacı kadının ziynet ve takılara yönelik davası nedeniyle kocanın beyanında varlığını ve bozdurulduğunu ikrar ettiği 7 adet 22 ayar bilezik, 2 adet tam altın ve 63 adet çeyrek altın hakkındaki talebin de kabulüne karar verilmesi gerekirken, bunlar hakkındaki isteğin reddi doğru olmamıştır.” denildi.

Şiddetli geçimsizlik yaşayan aile, 2012 yılında boşanmak için Edirne Aile Mahkemesi’ne müracaat etti. Kocasının birlik görevlerini yerine getirmediğini öne süren kadın, “Beni, ailesiyle birlikte oturmaya zorladı. Fiziki şiddet uyguladı. Bunu da günlüğümde yazdım.” diyerek mahkemeden manevi tazminat ve düğünde kendisine takılan ve kocasının evin ihtiyaçları için kullandığını söylediği 7 adet 22 ayar bilezik, 2 adet tam altın ve 63 adet çeyrek altının kendisine iadesini istedi. Edirne Aile Mahkemesi, kadının manevi tazminat talebini yerinde görürken altınlara yönelik iade talebini ise reddetti. Bu gelişme üzerine davacı kadın, ziynet alacağı davası yönünden; davalı koca ise kararın tamamına yönelik dosyayı Yargıtay’a gönderdi.

KOCALIK VAZİFESİNİ YERİNE GETİRMEMESİ VE AİLESİYLE YAŞAMAYA ZORLAMASI KUSURDUR

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, davalı kocanın temyiz itirazlarını inceledi. Daire, toplanan delillerden; davalı kocanın birlik görevlerini yerine getirmediği, eşini ailesiyle birlikte oturmaya zorladığı; davacı kadına yüklenebilecek bir kusurlu davranışının kanıtlanamadığının anlaşıldığına hükmetti. Davalı kocanın eşine fiziki şiddet uyguladığı ve hakaret ettiğine ilişkin yeterli delil bulunmadığına hükmeden 2. Hukuk Dairesi, kadına ait günlükteki kadının şiddet gördüğüne ve hakarete uğradığına ilişkin açıklamanın başkaca delille doğrulanmadığından sabit kabul edilemeyeceğini ve kocaya kusur olarak yüklenemeyeceğine dikkat çekti. Kocaya yüklenebilecek kusurun sadece ‘birlik görevlerini yerine getirmeme ve eşini ailesiyle birlikte oturmaya zorlama’ davranışları olduğunu savunan Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, kadının manevi tazminat talebinin yerel mahkemece kabul edilmesinin yasaya aykırı olduğunu, ancak altınları iade isteminin ise yerinde olduğuna hükmetti.

EVLİLİKTE TAKILAN ALTIN KİM TAKARSA TAKSIN KADININDIR

Kocanın sabit kabul edilen ve boşanma sebebini oluşturan kusurlu davranışlarının kadının kişilik haklarına saldırı teşkil etmeyeceği ve bu sebeple Türk Medeni Kanunu’nun 174/2. maddesi koşulunun oluşmadığı gözetilmeden; davacı kadının manevi tazminat talebinin reddi yerine yazılı şekilde kabulüne karar verilmesi Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nce isabetsiz bulundu. Kadının manevi tazminat talebinin kabulü yönündeki yerel mahkemenin verdiği kararı bozan 2. Hukuk Dairesi, davacı kadına düğünde takılan ve kişisel eşya niteliğinde bulunan ziynet ve takıların davalı koca tarafından bozdurulup harcandığı ve kadına iade edilmediğinin ispatlandığını hatırlattı.

Kararda şu ifadelere yer verildi: Evlilik sırasında kadına takılan ziynet eşyaları kim tarafından alınmış olursa olsun ona bağışlanmış sayılır ve artık onun kişisel malı olur. Bu durumda, ziynet eşyalarının iade edilmemek üzere kocaya verildiğinin, kadının isteği ve onayı ile bozdurulup ev ihtiyaçları için harcandığının davalı yanca kanıtlanması halinde koca almış olduğu ziynet eşyalarını iadeden kurtulur. Somut olayda ise; davacı kadına ait olduğu anlaşılan dava konusu altınların evliliğin devamı sırasında davalı koca tarafından bozdurularak evin ihtiyacı için harcandığı davalı yanca kabul edilmiştir. Evin ihtiyacı için bozdurulan ziynet eşyalarının rıza ile ve iade şartı olmaksızın verildiğini davalı koca ispatlamak zorunda olup; somut olayda davacının ziynet ve takıları iade şartı olmaksızın verdiğini davalı koca ispat edemediğinden, ziynetlere yönelik iade koşulları oluşmuştur. O halde, davacı kadının ziynet ve takılara yönelik davası nedeniyle kocanın beyanında varlığını ve bozdurulduğunu ikrar ettiği 7 adet 22 ayar bilezik, 2 adet tam altın ve 63 adet çeyrek altın hakkındaki talebin de kabulüne karar verilmesi gerekirken, bunlar hakkındaki isteğin reddi doğru olmamıştır.

YARGITAY CGK 2010/6-173E 2010/208K •YAĞMA•ETKİN PİŞMANLIK• SUÇUN İNKARINDA DAHİ UYGULANMASI GEREKTİĞİ•KISMİ İADE•MAĞDURUN RIZASI

T.C.

YARGITAY

CEZA GENEL KURULU

E. 2010/6-173

K. 2010/208

T. 26.10.2010

 

 

 

 

DAVA : Sanık S. D.’in inceleme dışı bırakılan sanıklar V. D. ve M. K. ile birlikte müşteki S. T.’ın 20 TL parası ile birlikte bir adet cep telefonunu yağmalamak suçundan eylemine uyan 765 sayılı TCY’nın 495/1 ve 59/2. maddeleri uyarınca 8 yıl 4 ay ağır hapis cezası ile cezalandırılmasına, sanık hakkında 31 ve 33. maddelerin uygulanmasına ilişkin, İzmir 3. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 06.12.2004 gün ve 101-605 sayılı hüküm, sanık müdafii ile Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmekle dosyayı inceleyen Yargıtay 6. Ceza Dairesince 13.10.2005 gün ve 10140-8973 sayı ile;

 

 

“… Hükümden sonra 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı TCY hükümleri uyarınca yeniden değerlendirme ve uygulama yapılmasında zorunluluk bulunması…” nedeniyle bozulmuştur. Bozmaya uyan İzmir 3. Ağır Ceza Mahkemesince 04.10.2006 gün ve 68-432 sayı ile; sanığın lehe olan 5237 sayılı TCY’nın 149/1-c ve 62/1. maddeleri uyarınca 8 yıl 4 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hakkında 53. maddenin uygulanmasına, unsurları bulunmadığından 5237 sayılı TCY’nın 150/2 ve 168/3. maddelerinin uygulanmasına yer olmadığına karar verilmiştir.

 

 

Sanık müdafii tarafından temyiz edilen bu hüküm ise dosyayı inceleyen Yargıtay 6. Ceza Dairesince 20.03.2008 gün ve 10293-6667 sayı ile onanmıştır.

 

Yargıtay C. Başsavcılığınca 20.07.2010 gün ve 81807 sayı ile;

 

“… Somut olayımızda; etkin pişmanlık koşullarının gerçekleşip gerçekleşmediğinin belirlenebilmesi için çözümlenmesi gereken başlıca sorunları etkilendikleri hukukun evrensel ilkelerine göre şu şekilde sıralamak mümkündür.

 

1- ) Suçun inkarının etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmasına engel teşkil edip etmeyeceği,

 

2- ) Etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için cürüm eşyasını satın alan kişinin zararının karşılanmasının zorunlu olup olmadığı ve suça konu eşyanın toplam değerine göre iade edilen kısmının belli bir orana ulaşmasının gerekip gerekmeyeceği,

 

3- ) Kısmi iadeye mağdurun rıza gösterip göstermediği, Sorunların çözümüne gelince;

 

1′inci Sorun:

 

5237 sayılı Yasanın 168. maddesi, 765 sayılı Yasanın 523. maddesinden farklı olarak gerçek bir pişmanlığın etkisi altında zararın iade ve tazmin yoluyla tamamen ya da kısmen giderilmiş olmasını esas almakla birlikte suçun ikrarının ön koşul olarak aranması gerektiğine dair ne madde metninde ne de gerekçede herhangi bir düzenlemeye yer verilmemiştir. Kaldı ki böyle bir düzenleme kanunumuz sisteminde en üst normlarda düzenlenmek suretiyle teminat altına alınan savunma hakkının kısıtlanması anlamına gelir ki bunun kanun koyucunun gerçek iradesine aykırı olacağı açıktır.

 

Öğretide savunma hakkının önemi konusunda hiçbir görüş ayrılığının mevcut olmadığı gibi adil yargılanma hakkının ayrılmaz bir parçası hatta yargılama makamının varlık nedeni olduğu dahi ileri sürülmüştür. Prof. Dr. Metin Feyzioğlu ‘Yargılama makamının görevi, iddia ve savunmayı değerlendirerek sonuca ulaşmaktır. Savunma makamı olmazsa, yargılama makamına da ihtiyaç olmaz. Aksine bir anlayış benimsenir ise, iddia edenin aynı zamanda hüküm de vermesi kabul edilmek suretiyle uyuşmazlığın kolayca ve istenildiği gibi çözülmesi sağlanabilir! Ancak savunma hakkı ihlal edilirse, ceza muhakemesi amacına ulaşamaz. Yani ceza muhakemesi, hukuk devleti idealine, insan haklarına sırt çevirir, insanlığın maddi sorunu ve hukuki sorunu mümkün olabilecek en sağlıklı şekilde çözmek için binlerce yılın birikimiyle geliştirdiği duruşma cihazı içi boşaltılmış, anlamsız kılınmış bir ritüele dönüştürülür’ şeklindeki açıklamayla savunma hakkının ne derece önemli olduğunu vurgulamak istemiştir.

 

Yargıtay Ceza Genel Kurulu 18.03.2008 tarih, 2008/9-7 E-2008/56 K sayılı içtihadında;

 

Savunma hakkının, temel insan hakları arasında yer alan hak arama hürriyetinin bir gereği olduğu ve avukat tutma hakkının da savunma hakkından ayrı düşünülemeyeceği gerçeğinden hareket ederek zorunlu müdafiinin yüzüne karşı yapılmış olan tefhimin, kendisine zorunlu müdafi atandığından haberdar edilmeyen sanık açısından hukuki sonuç doğurmayacağına karar vermiştir.

 

Anayasa Mahkemesi 14.07.1998 tarih, 1997/41 E-1998/47 sayılı kararında;

 

Savunma hakkı, Anayasa’nın ‘Kişinin Hakları ve Ödevleri’ni belirleyen ikinci bölümünde yer alan, temel haklardandır. Evrensel konumu nedeniyle, insanlığın ortak değerlerinden sayılmaktadır. Felsefi ve hukuksal nitelikleri ve içerikleriyle adalet kavramı ve yargılama işlevi, birbirini tümleyen, birbirinden ayrılamaz nitelikteki sav-savunma-karar üçlüsünden oluşan yargıyla yaşama geçmektedir.

 

Yargılama süresince, savunma hakkının sanık için yararı ve gereği tartışma götürmez. Sanık, suçlu olduğu henüz bilinmeyen, fakat suçlu olduğu ‘sanılan’, yoğun kuşku altında bulunan kimsedir. Bu kuşkunun giderilmesi ve sanığın suçlu da olsa, yasada gösterilenden fazla cezalandırılmaması gerekir. Bu nedenle de savunma, hak arama özgürlüğünün ve adil yargılamanın vazgeçilemez bir koşuludur.

 

Avrupa İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme’nin, savunma hakkının önemini ve gereğini vurgulayan 6. maddesinin üçüncü bendinde:

 

‘sağlanan haklarla her sanık kendisine yönelik isnadın nedeni ve niteliğinden en kısa zamanda, anladığı bir dille ve ayrıntılı olarak haberdar edilmek hakkına sahiptir. Olayı, isnadın nedenini ve hukuki niteliğini bilmeyen sanığın kendisini yeterince savunamayacağı açıktır. Bu husus, savunma hakkının temelini oluşturur.

 

Yargılama hukukunda amaç, gerçeğin araştırılması, insanlık onuruna saygı gösterilmesi ve masumların cezalandırılmasının önlenmesidir’

 

Öte yandan, Anayasa’nın 36. maddesinde özel sınırlama nedenlerinin öngörülmemiş olması savunma hakkının diğer hak ve özgürlükler gibi ancak, Anayasa’nın 13. maddesinde yazılı nedenlerle sınırlanabileceği şeklinde yorumlanabilir.

 

Kimi suçluların yargılanmasında, iddianamenin sanığa tebliğ edilmemesinin savunma hakkının sınırlanması anlamına geldiği açıktır. Ancak, bu sınırlamanın, Anayasa’ya uygun olduğunun kabul edilebilmesi için 13. maddenin birinci fıkrasında sayılan nedenlerle yapılmadığından bahisle 04.04.1929 günlü, 1412 sayılı ‘Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 3206 sayılı Yasa ile değiştirilen 208. maddesinin ikinci fıkrasının Anayasa’nın 13 ve 36. maddelerine aykırı olduğu gerekçesiyle iptal edilmiştir.

 

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi; ceza davalarında adil yargılanma hakkı içinde ‘suç işlemiş olmakla itham edilen herkesin…Sessiz kalmak ve kendi aleyhine tanıklık etmemek’ hakkı bulunduğunu belirtmiştir. Bu bağlamda söz konusu hak, sözleşmenin 6. madde ( 2 ) kapsamında bulunan masumiyet karinesiyle yakından bağlantılıdır. Buna göre yasaları çiğnemekle suçlanan herkes yasalara uygun adil bir yargılanma sonucunda suçlu bulunana kadar masum olarak kabul edilme hakkına sahiptir.

 

Masumiyet Karinesi uyarınca yasaları çiğnemekle suçlanan hiç kimse suçunu ikrar etme veya kendi aleyhinde ifade vermeye zorlanamaz.

 

Kanun koyucu tarafından normlar hiyerarşisinin en üstünde yer alan Anayasa’da düzenlenmek suretiyle teminat altına alınmakla birlikte pek çok Devletin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları sözleşmesinde dahi yer verilen savunma hakkına gerek öğretide, gerekse uygulamada bu kadar önem verilirken, bir indirim maddesi olan TCK’nun 168 maddesinin uygulanması için suçun ikrarının ön koşul olarak aranmasının savunma hakkını zedeleyeceği kuşkusuzdur.

 

Zira etkin pişmanlıktan yararlanmak isteyen kişi daha az ceza almak için belki de işlemediği bir suçu dahi ikrar etmek zorunda kalacaktır ki bunun evrensel hukuk prensipleri ile bağdaşması mümkün değildir. Ayrıca suçun ikrarının ön şart olarak aranmasının diğer bir sakıncası da sanıkların suçu işledikten sonraki davranışlarından daha ziyade pişmanlık içeren sözlerine anlam yüklemek olur ki bu sözlerin de çoğu zaman içtenlikle söylenmediği bilinen bir gerçektir.

 

Ülkemizde yaygın bir şekilde işlenmekte olan elektrik hırsızlığı suçundan dolayı haklarında kamu davası açılan sanıkların büyük bir çoğunluğu suçlarını inkar ettikleri halde ya kesilen elektriği yeniden açmak için ya da ceza indiriminden yararlanmak için kaçak elektrik tutarını ödemek suretiyle zararı bir şekilde giderdiklerinde haklarında 5237 sayılı TCK’nun 168 maddesinin uygulanması gerektiği yönünde gerek Yargıtay 6. Ceza Dairesinin gerekse Yargıtay 2. Ceza Dairesinin pek çok içtihadı mevcuttur.

 

Aksine düşünce bir anlamda kişilerin iç dünyasında yer alan düşünce sistemini sorgulamak suretiyle zararı gidermekten daha ziyade zararı giderme gerçeğinin arkasında yer alan saikin ortaya çıkarılması ve tamamen objektif kriterlere göre belirlenmesi mümkün olan sonuç yerine suçtan zarar göreni çok fazla ilgilendirmeyen sebebe önem verilmesi anlamına gelir. Hiç bir çağdaş hukuk sisteminin izin vermeyeceği bu durum, çoğu zaman sağlıklı sonuçlara ulaşılmasını da engeller.

 

Yukarıdaki açıklamaların ışığında;

 

etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanması için suçun ikrarının ön şart olarak aranmasının, kanunumuz sistemindeki düzenlemelere, A.İ.H. Sözleşmesinde yer alan Adil Yargılanma hakkına ve Yüksek Mahkemelerin benzer olaylardaki içtihatlarına aykırı olması nedeniyle somut olayımızda suçtan kurtulmaya çalışan sanığın inkara yönelik savunmasının etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmasına engel teşkil etmeyeceği tartışmaya yer vermeyecek şekilde açıktır.

 

2. Sorun:

 

Soruşturma başladıktan sonra, yer gösterilmesi sonucunda suça konu eşyanın bulunarak sahibine iade edilmesi durumunda aynen geri vermeden söz edilebilmesi için suça konu eşyayı satın alan kişinin zararının karşılanması koşulunun aranıp aranmayacağı ve suça konu eşyanın toplam değerine göre iade edilen kısmının belli bir orana ulaşmasının gerekip gerekmeyeceği,

 

Bu sorunun çözümü için TCK’nun 168 maddesinin, ceza kanunun amacı ve kanunilik ilkesi ile irtibatlandırılarak, öğretide benimsenen ana ilkeler ve benzer olaylardaki yerleşik yargısal kararlar doğrultusunda somut olaya bakılması gerekmektedir.

 

TCK’nun 168/1. maddesinde etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için mağdurun zararının tamamen ya da belli koşullarda kısmen giderilmesinden söz edilmesine karşın, mağdurun dışında cürüm eşyasını satın alan şahsın da zararının karşılanmasından bahsedilmediği gibi iade miktarı konusunda da herhangi bir oran belirtilmemiştir. Bu nedenle yukarıda özet olarak açıklanan iki ayrı bölümden ibaret sorunun ‘Kanunsuz Suç ve Ceza Olmaz’ kuralının sınırları içerisinde kalmak kaydıyla Ceza Hukukunun izin verdiği ölçüde yorum kuralları ile bağdaştırmak suretiyle çözümü gerekmektedir.

 

Suç tarihinde yürürlükte bulunan 765 sayılı TCK’nun 1. maddesi ile sonradan yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK’nun 2. maddesinde: Özet olarak ‘Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez. Kanunda yazılı cezalardan başka bir ceza ile de kimse cezalandırılamaz’ denilerek kanunilik ilkesi özelikle vurgulanmak istenmiştir.

 

‘Kanunsuz suç ve ceza olmaz’ kuralı Türk Ceza Hukukunda, Devlet ve Yargıç karşısında bireylerin ‘Kamu Hakları’nın güvencesidir.

 

Öğretide değerini koruyan bu kural, Anayasamızın ( Mad.38 ) ilkeleri arasına girmiş ve 5237 sayılı TCK’nun 2. maddesinde de açık bir şekilde ifade edilmiştir. Bu hükmün 2. maddede yer alması bile, kurala verilen önemi gösterir.

 

Kanunun 2. maddesindeki ‘açıkça’ kelimesi Türk Ceza Hukukunda ‘kıyaslama’nın yasaklandığını gösterir.

Kanunsuz ceza olamayacağından, suçun cezasının belirlenmiş olması suçluların cezalandırılmasında şarttır.

Bir fiili suç saymak ve cezalandırmak yetkisinin yalnız kanuna tanınması bireylere özgürlüklerinin sınırı hakkında bilgi verir. Bireyin, nelerin ne kadar yasak olduğunu bilmeye hakkı vardır. Bu hakkını kullanan birey yasak olanı yapmaktan çekinmek, yasak olmayanı yaparken de korkusuz hareket etmek imkanını kazanır. Kanun Kuralına gerçek anlamını kanun koyucunun iradesi verir. Kanunun iradesi kanun koyucunun subjektif iradesi değildir. Yazılı formül içinde ifade edilmiş objektif irade, kanunun iradesini oluşturur. Kanunun iradesini gösteren formül zorunlu olarak genel ve soyut olacağından, kuralın önce içeriğini ve anlamını belirtmeden, iradenin somut olaylara uygulanmasına imkan yoktur. Pozitif hukuk, yorum faaliyetlerinin sınırını oluşturur.

 

A- )Etkin pişmanlık hükümlerini düzenleyen TCK’nun 168. maddesinde mağdurun zararının giderilmesinden açıkça bahsedilirken cürüm eşyasını satın alan şahsın zararının giderilmesi gerektiğine dair herhangi bir ibareye yer verilmemiş olmasına karşın, mağdurun zararı kavramına cürüm eşyasını satın alan şahsın zararını da dahil etmek, Türk Ceza Hukukunun kabul etmediği kıyas yöntemini Ceza Hukukuna dahil etmek olur ki, bunun kanun koyucunun iradesine aykırı olacağı açıktır. Zira Kanun koyucu, genel gerekçede iradesini açıkça ortaya koymuştur. Özellikle sanık aleyhine getirilen hükümlerin hiç bir tereddüde yer vermeyecek şekilde kanunda açıkça belirtilmesi gerekir. Bu kural Türk Ceza Kanunun 2. maddesi ile hüküm altına alınan ve Anayasa hükümleri arasında da yer bulan suçların kanuniliği prensibinin doğal bir sonucudur.

 

B- ) TCK’nun 168. maddesinin son fıkrasında kısmen geri verme ya da tazminde etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için, mağdurun aynen iade ya da tazmine rıza göstermesi aranırken herhangi bir orandan bahsedilmediği halde, anılan maddenin gerekçesinde zararın mümkün olduğunca azaltılmak suretiyle tazmininden söz edilmiştir. Yargıtay 6. Ceza Dairesi’nin 2008/273 E- 2008/19969 K sayılı ilamında ise ‘Sanığın, gündüz saat 14.30 sıraları yağmaladığı, yakınana ait Hyundai marka 2005 model minibüsten, silahla ateş edildiği ihbarı üzerine geceleyin saat 22.10 sıraları kovalama sonucu yakalandığı, araç bilgilerinin sorgulanmasında suça konu araç olduğunun belirlenmesi nedeniyle etkin pişmanlık gösterilerek iadeden söz edilemeyeceğinin ve sanığın ödemek istediği cep telefonu ve televizyonun 200 YTL değerinin de yağmalanan eşyaların toplam değerine göre çok düşük bir miktar olduğunun anlaşılması karşısında; zararın tamamen ve mümkün olduğu kadar aza indirilerek iade ve tazmin edilmemesi nedeniyle TCY’nın 168/4. maddesindeki kısmi iadeye ilişkin indirim hükmünün uygulama olanağı bulunmadığından, tebliğnamedeki bozma isteyen düşünce benimsenmemiştir’ denilerek zararın dolaylı olarak büyük oranda karşılanmasından söz edilmiştir.

 

Zararın mümkün olduğu kadar aza indirilmesi ile büyük oranda aza indirilmesinin aynı anlama gelmediğini şu örnekle somut bir şekilde açıklamak mümkündür. ‘Çaldığı 10.000 YTL paranın 100 YTL’sini elinde bulundururken diğer kısmını harcadığı için iade etme olanağı bulunmayan şahsın elindeki 100 YTL’yi iade etmesi durumunda zararın mümkün olduğu ölçüde aza indirilmesinden söz etmek mümkün iken zararın büyük ölçüde aza indirildiğini kabul etmek mümkün değildir. Yine aynı şekilde çaldığı 10.000 YTL paranın 9.900 YTL’sini elinde bulunduran şahsın elinde bulundurduğu paranın 9.800 YTL’sini iade etmesi durumunda zararı büyük ölçüde aza indirdiği konusunda kuşku bulunmamasına karşın, mümkün olduğu ölçüde aza indirdiğinin kabul edilmesi mümkün değildir’.

 

Bu nedenle Yargıtay 6. Ceza Dairesinin yukarıdaki ilamda benimsediği gerekçenin, 5237 sayılı TCK’nun 168. maddesinin gerekçesine de uygun olmadığı açıktır. Ayrıca madde metninde yer almadığı halde madde gerekçesinde yer alan bir kavramın sanık aleyhine hüküm doğuracak şekilde etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanması için ön koşul olarak kabul edilmesinin yukarıda ayrıntılı bir şekilde anlatılan kanunilik prensibine aykırı olacağı açıktır. Kaldı ki maddenin konuluş amaçlarından biri de toplumu oluşturan ve barış esasına dayalı bir Hukuk

 

Toplumunda yaşama hakkına sahip olan mağdurun zararının giderilmesidir. Zira suçun maddi unsurlarından birini mağdur oluşturmaktadır. Kanun koyucunun gerçek iradesini, kısmi iade halinde etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmasını, mağdurun iade edilen kısma rıza göstermesi; başka bir deyişle iade edilmeyen kısım üzerindeki hakkından vazgeçmesi koşuluna bağlayan TCK’nun 168/son maddedeki düzenlemeden de anlamak mümkündür.

Yargıtay 6. Ceza Dairesinin yukarıda örnek olarak gösterilen olaylardaki görüşüne iştirak edilmemekle birlikte bir an için kısmi iadenin varlığından söz edebilmek için zararın büyük oranda karşılanması gerektiği görüşünün doğru olduğu kabul edilse dahi, yargılamaya konu edilen eylemde iade edilen suça konu cep telefonunun bilinen değerinin, iade edilmeyen 20 YTL’den çok büyük bir oranda fazla olduğu yönünde de herhangi bir duraksama mevcut değildir. Suça konu cep telefonunun iade edilmesi ile zarar büyük oranda giderilmiştir. Bu nedenle de kısmi iadenin gerçekleştiği konusunda herhangi bir duraksama mevcut değildir. Yargıtay 6. Ceza Dairesinin de benzer olaylarda aynı konuda pek çok içtihadı bulunmaktadır.

 

İtiraza konu uyuşmazlığın daha iyi anlaşılabilmesi için Ceza Kanunumuzun amacı bakımından da somut olayın irdelenmesi gerekmektedir.

 

Çağdaş ceza hukukunun ve bunun ifadesini oluşturan ceza kanununun amacı; hukuk devleti, kusur ve hümanizm gibi evrensel ilkelere dayalı olarak, insan onurunu, bireyin hak ve özgürlüklerini korumak, suçluyu sosyalleştirip tekrar topluma kazandırmak ve aynı zamanda bireyi ve toplumu suça karşı korumaktır.

 

5237 sayılı TCK’nun 1. maddesinde Ceza Kanununun amacı; ‘Kişi hak ve özgürlüklerini, kamu düzen ve güvenliğini, hukuk devletini, kamu sağlığını ve çevreyi, toplum barışını korumak, suç işlenmesini önlemektir’ şeklinde açıklanmıştır. Görüldüğü gibi suç işlenmesini önlemek Ceza Kanunu’nun en önemli amaçlarından biridir. Cürüm eşyasının satın alınması ayrıca bağımsız bir suç olarak düzenlenirken, özelikle mala karşı suçların işlenmesi engellenmek istenmiştir. Zira hırsızlık ya da yağma suçlarında haksız bir şekilde ele geçirilen eşyaların büyük bir çoğunlukla satılarak paraya çevrildiği bilinen bir gerçektir. Bir taraftan mala karşı işlenen suçların bir bölümünü önlemek amacıyla cürüm eşyasını satın almayı da bağımsız bir suç olarak düzenleyen kanun koyucunun, diğer taraftan bir indirim maddesi olarak öngörülen etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmasını, cürüm eşyasını satın alan şahsın zararının giderilmesi ön şartına bağlamasının kanun sistematiği açısından çok açık bir çelişki olacağı gibi bütün çağdaş hukuk sistemlerinin kabul etmek zorunda olduğu evrensel ilkelere de aykırı olacağı açıktır.

 

 

Somut olayımızda cürüm eşyasını satın alan H. E. adlı şahıs hakkında verilen beraat kararı, suçun sübuta erdiğinden bahisle Yargıtay 6. Ceza Dairesi tarafından bozulmuştur. Bozma sonrası H. E. adlı şahsın bulunamaması nedeniyle hakkındaki dava tefrik edilmek zorunda kalındığı için dava sonuçlandırılmamasına karşın, mevcut delil durumuna göre H. E. adlı şahsın gayri meşru zeminde olduğu konusunda herhangi bir kuşku bulunmamaktadır. Yargıtay 6. Ceza Dairesinin adı geçen hakkında bozma kararı da bunun en açık göstergesidir. Etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için gayri meşru zeminde olduğu konusunda kuşku bulunmayan H. E. adlı şahsın zararının giderilmesini aramak yukarıda ayrıntılı bir şekilde açıklanan ve 5237 sayılı TCK’nun 1 ve 2. maddelerinde düzenlenen ceza kanununun amacı ve suçların kanuniliği ilkesine aykırı olacağı gibi aşağıda açıklanacak olan benzer olaylardaki yerleşik içtihatlara ve bunun sonucu olarak da hakkaniyet ve kanun önünde eşitlik prensiplerine aykırı olacağı kuşkusuzdur.

 

 

Daha önce hırsızlık suçlarına bakmakla görevli olan Yargıtay 11. Ceza Dairesi 07.07.1999 Tarih, 4802/6172 sayılı kararında ‘Suça konu eşyayı cürümden elde edildiğini bilerek satın alan kötü niyetli şahsın zararından ve bu zararın karşılanmasından söz edilemeyeceği cihetle tebliğnamadeki düşünceye iştirak edilmemiştir’ diyerek cürüm eşyasını satın alan şahsın zararını gidermeyen sanık hakkında 765 sayılı TCK’nun 523/1. maddesini uygulayan mahkeme kararında bir isabetsizlik görülmediğini açıkça belirtmiştir.

 

 

Yargıtay 6. Ceza Dairesinin önceki tarihlerde pek çok içtihadında 765 sayılı TCK’nun 523/1 maddesi ile 5237 sayılı TCK’nun 168. maddesinin uygulanabilmesi için cürüm eşyasını satın alan şahsın zararının giderilmesi aranırken aşağıda açıklanan kararlarında bu görüşünün değiştiği görülmektedir.

 

 

Yargıtay 6. Ceza Dairesi benzer bir olayda; 2006/12087 E-2009/7646 K sayılı ilamında;

‘Sanık ve arkadaşının, suça konu motorlu testerelerden bir tanesini emaneten bırakmış oldukları oteli göstererek iadesini sağlamış olmaları karşısında, yakınan Kenan Kuşkul’dan kısmi iade nedeniyle etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmasına izni olup olmadığı sorularak, 5237 sayılı Yasanın 168. maddesinin uygulanma olanağının araştırılmadığından bahisle yerel mahkemece verilen kararın bozulmasına’ karar verdiği görülmüştür. 2209/3845 E-2010/3898 K sayılı ilamında;

 

‘Sanığın, suça konu cep telefonunu 40.00 TL’ye satın alan ve zararı giderilmeyen tanık Ahmet Hilmi Sancak’ın işyerini göstererek suça konu telefonunu yakınana teslimini sağladığının anlaşılması karşısında; sanık hakkında 5237 sayılı TCY’nın 168/3. maddesinin uygulanması gerektiği gözetilmeyerek, satın alanın zararının giderilmediğine ilişkin yerinde olmayan gerekçe ile yazılı biçimde uygulama yapılmasını yerinde görmeyerek yerel mahkemece verilen hükmün bozulması’ yönünde karar verdiği saptanmıştır.

2006/13995 E-2010/10673 K sayılı ilamında;

 

‘Sanıklar A.G… ve L.K…’ın, yakalandıklarında suçlarını ikrar edip suça konu eşyayı sattıkları kişilerin yerlerini göstermek suretiyle yakınanlar Osman Nergiz ve Ömer Can’a ait motosikletlerin teslimini sağlamış olmaları, suça konu eşyayı satın alan sanıklar M… B… ve M… Ç…’ın da 765 sayılı TCK’nun 512. maddesinden hükümlülüklerine karar verilmiş olması karşısında; koşulları oluştuğu halde haklarında verilen cezadan 765 sayılı TCY’nın 523. ( 5237 sayılı TCK’nun da ise 168/1 ). maddesi ile indirim yapılması gerektiği gözetilmeden yerinde ve yeterli olmayan gerekçeyle yazılı şekilde uygulama yapıldığından’ bahisle yerel mahkemece verilen kararın bozulmasına karar verdiği tespit edilmiştir.

 

 

Yukarıda açıklanan benzer olaylardaki içtihatlar dikkate alındığında, kısmi iadenin varlığının kabul edilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde benzer olaylardaki farklı içtihatların kanun önünde eşitlik ve hakkaniyet ilkelerine aykırı olacağı açıktır.

 

3. Sorun:

Kısmi iadeye mağdurun rıza gösterip göstermediği:

Kısmi iadenin gerçekleştiğinin kabul edilmesinden sonra bir başka sorun da bu iadeye mağdurun rıza gösterip göstermeyeceğinin belirlenmemesinden kaynaklanmaktadır. Bu sorunun çözümünde Yargıtay 6. Ceza Dairesinin benzer olaylardaki yerleşik uygulamalarında herhangi bir duraksama mevcut değildir. Somut olayda hazırlık aşamasında şikayetçi olan mağdurun yargılama aşamasının bir bölümünde şikayetinden vazgeçmesi nedeniyle kısmi iadeye rıza göstermesi de kesin olmamakla birlikte kuvvetle muhtemeldir. Bu nedenle öncelikle kısmi iadeye rızasının bulunup bulunmadığı, mağdurdan sorulup, sonucuna göre etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanıp uygulanamayacağına karar verilmesi gerekmektedir.

 

Yukarıdaki açıklamalar ve öğreti ile uygulamada benimsenen görüşler doğrultusunda somut olayımıza baktığımızda;

 

Yakalandıktan sonra suça konu telefonu sattığı kişinin işyerini göstererek mağdura iadesini sağlayan sanık S. D.’in kısmi iadeyi rızai olarak gerçekleştirdiği yönünde herhangi bir kuşku bulunmamasına karşın, mağdurdan alınan 20 YTL’nin iade edildiğine dair herhangi bir bilginin mevcut olmaması nedeniyle öncelikle gerçekleşen kısmi iadeye rızasının bulunup bulunmadığı mağdur S. T.’dan sorularak sonucuna göre sanık S. D. hakkında 5237 sayılı TCK’nun 168/3-1. maddesindeki etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanıp uygulanamayacağına karar verilmesi gerekirken, bu hususta hiç bir araştırma yapılmadığı gibi anılan maddenin uygulanmama nedeni de karar yerinde denetime olanak sağlayacak şekilde açıklanmadan verilen mahkumiyet kararının bozulması gerekirken onandığı anlaşılmıştır…” görüşüyle itiraz yasa yoluna başvurarak, Özel Daire onama kararının, mağdurlardan S. T.’a karşı işlenen yağma suçundan dolayı sanık S. D. hakkında yerel mahkemece kurulan mahkumiyet hükmüne ilişkin kısmının kaldırılarak, hükmün bozulmasına karar verilmesi isteminde bulunmuştur.

Dosya, Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır:

 

KARAR : İnceleme, mağdur S. T.’a karşı işlenmiş olan yağma suçu nedeniyle sanık S. D. hakkında kurulan hükümle sınırlı olarak yapılmıştır.

 

Suçun sübutu ve nitelendirilmesinde bir uyuşmazlık bulunmayıp, Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; mağdurun 20 Lira parası ve cep telefonunu iki kişi ile birlikte yağmalayan sanığın, cep telefonunu sattıkları yeri göstermesi sonucu, cep telefonunun bedeli ödenmeksizin 3. kişiden alınarak mağdura teslim edilmesi şeklinde gelişen maddi olayda, 5237 sayılı TCY’nın 168/3-4. maddesi kapsamında etkin pişmanlık hükmünün uygulanma koşullarının oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya içeriğine göre;

Sanık S. D.’in itiraz kapsamı dışında bırakılan sanıklar V. D. ve M. K. ile birlikte 27.02.2004 günü saat 11.30 sıralarında İzmir Yenişehir semtinde Hilal Metro Durağı yakınlarında yürümekte olan mağdur S. T.’ın Nokia 3310 marka cep telefonu ve 20 Lira parasını yağmaladıkları, telefonun içerisinde bulunan sim kartının olay anında mağdura iade edildiği,

 

28.02.2004 günlü yakalama ve üst arama tutanağı içeriğine göre, 27.02.2004 tarihinde cep telefonu ile 20 Lira parası yağmalanan mağdur S. T.’ın sanıkları gördüğünü kolluk kuvvetlerine bildirmesi üzerine, aynı gün sanıklar S. D., V. D. ve M. K.’nin yakalandıkları,

 

28.02.2004 günlü yakalama, üst arama ve zapt etme tutanağı içeriğine göre, mağdur S. T.’a ait cep telefonu ve parayı yağmaladığı şüphesi ile gözaltına alınan S. D.’in H. E. isimli kişinin işyerini göstermesi üzerine, işyeri sahibi H. E.’in sanıklardan satın aldığı müştekiye ait cep telefonunu kolluk görevlilerine teslim ettiği ve telefonun aynı gün müştekiye iade edildiği,

 

28.02.2004 günlü kıymet takdir tutanağına göre, mağdurdan yağmalanan Nokia 3310 marka cep telefonunun ikinci el değerinin 100 Lira olduğunun belirlendiği, Anlaşılmaktadır.

 

Kolluk aşamasında olayı detaylı bir şekilde anlatan mağdur S. T., yargılama aşamasında olayı özetle anlatıp, telefonu bulunduğu için şikayetinden vazgeçtiğini belirtmiş, ancak sanıklar V. D. ve M. K. hakkında ayrı yapılan yargılamada sanıklar hakkındaki şikayetinin devam ettiğini belirtmiş, parasının iade edilip edilmediği kendisine sorulmamış, ayrıca paranın iade edildiği konusunda herhangi bir iddia da ileri sürülmemiştir.

 

Sanık S. D. müdafii olmaksızın alınan 29.02.2004 günlü kolluk ifadesinde; CD satarak geçimini sağladığını, 28.02.2004 tarihinde polis memurlarının arkadaşları olan Volkan ve Mustafa ile kendisini yakaladıklarını, çaldıkları telefonları kime sattıklarını sorduklarında, suçlamayla ilgisinin olmadığını ve Volkan isimli arkadaşının Hak İletişime telefon sattığını söyleyerek, yerini gösterebileceğini ancak telefonu kimden ve nasıl çaldıklarını bilmediğini belirtmiş, Hak İletişim sahibi H. E.’i tanıdığını, telefon satmaya götürmediğini ifade etmiş, sorgu ve yargılama aşamasında ise, suçlamayı kabul etmediğini, diğer iki sanıkla birlikte yakalanmadığını beyan etmiştir.

Suça konu telefonu satın alan sanık H. E., kolluktaki savunmasında Savaş’ın tek başına işyerine geldiğini ve telefonu kendisine sattığını belirtmesine karşılık, sorgudaki savunmasında; 27.02.2004 günü akşam saatlerinde Savaş, Mustafa ve Volkan’ın beraber işyerine geldiklerini, Nokia 3310 marka cep telefonu getirdiklerini, Volkan’ı tanıdığı için kimlik fotokopisi almadığını, pazarlık yaparak telefonu 65 Liraya satın aldığını, parayı Volkan’a verdiğini, ertesi gün çalıntı olduğunu polislerden öğrenince telefonu iade ettiğini, işyerinde bilgisayar bulunduğunu ancak sadece sim numarasını kırdığını, e-mail numarasını kırmadığını söylemiş, yargılama aşamasında da kolluktakine benzer şekilde anlatımlarda bulunmuştur.

 

Diğer iki sanık hiçbir aşamada suçlamayı kabul etmemişlerdir.

 

Sanık H. E. hakkında İzmir 3. Ağır Ceza Mahkemesince 06.12.2004 gün ve 101-605 sayı ile, hırsızlık malı satın almak suçundan beraat kararı verildiği, bu kararın Cumhuriyet Savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine, 6. Ceza Dairesince 13.10.2005 gün ve 10140-8973 sayı ile; sanığın yüklenen suçtan cezalandırılmasına karar verilmesi gerektiğinden bahisle yerel mahkeme kararının bozulduğu, yerel mahkemece tüm aramalara rağmen sanık H. E.’in bulunamaması nedeniyle, 04.10.2006 günlü ara kararı ile bu sanık hakkındaki evrakın tefrikine karar verildiği anlaşılmaktadır. H. E.’in zararının giderilip giderilmediği konusunda dosya içerisinde herhangi bir bilgi ve belge bulunmamaktadır.

 

Uyuşmazlık konusuna ilişkin yasal düzenlemeler incelendiğinde;

 

01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı TCY’nın 168. maddesine göre; ” ( 1 )Hırsızlık, mala zarar verme, güveni kötüye kullanma, dolandırıcılık ve karşılıksız yararlanma suçları tamamlandıktan sonra ve fakat bu nedenle hakkında kovuşturma başlamadan önce failin, azmettirenin veya yardım edenin bizzat pişmanlık göstererek mağdurun uğradığı zararı aynen geri verme veya tazmin suretiyle tamamen gidermesi halinde; cezası üçte birden üçte ikiye kadar indirilir. Yağma suçunda ise, cezada altıda birden üçte bire kadar indirim yapılır. ( 2 ) Kısmen geri verme veya tazmin halinde etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için, mağdurun rızası aranır”.

 

Bu hüküm, 08.07.2005 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiş bulunan 5377 sayılı Yasanın 20. maddesiyle değiştirilmiş ve ” ( 1 ) Hırsızlık, mala zarar verme, güveni kötüye kullanma, dolandırıcılık, hileli iflas, taksirli iflas ve karşılıksız yararlanma suçları tamamlandıktan sonra ve fakat bu nedenle hakkında kovuşturma başlamadan önce, failin, azmettirenin veya yardım edenin bizzat pişmanlık göstererek mağdurun uğradığı zararı aynen geri verme veya tazmin suretiyle tamamen gidermesi halinde, verilecek cezanın üçte ikisine kadarı indirilir. ( 2 ) Etkin pişmanlığın kovuşturma başladıktan sonra ve fakat hüküm verilmezden önce gösterilmesi halinde, verilecek cezanın yarısına kadarı indirilir. ( 3 ) Yağma suçundan dolayı etkin pişmanlık gösteren kişiye verilecek cezanın, birinci fıkraya giren hallerde yarısına, ikinci fıkraya giren hallerde üçte birine kadarı indirilir. ( 4 ) Kısmen geri verme veya tazmin halinde etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için, ayrıca mağdurun rızası aranır” şekline dönüştürülmüştür.

 

Ceza Genel Kurulunun 27.05.2008 gün ve 127-147 sayılı kararında da açıkça vurgulandığı üzere; 5237 sayılı TCY’nın 168. maddesinde yer alan “etkin pişmanlık” hükmünün uygulanabilmesi için, maddede sınırlı bir şekilde sayılan suçların işlenmesi halinde, failin bizzat pişmanlık göstererek mağdurun uğradığı zararı aynen geri verme veya tazmin suretiyle tamamen gidermesi gerekmektedir.

 

Anılan madde bu düzenleniş şekliyle, 765 sayılı TCY’nın 523. maddesinden oldukça farklıdır. 765 sayılı TCY’nın 523. maddesi, 29.06.1955 gün ve 10-16 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile Ceza Genel Kurulu’nun 11.11.1997 gün ve 248-288 sayılı kararı başta olmak üzere birçok kararında da açıklandığı üzere, “iade ve tazmin esasına” dayalı bir düzenleme iken, 5237 sayılı TCY’nın 168. maddesi tazminden çok “pişmanlık” esasına dayanmaktadır.

Öğretide hakim olan görüşe göre de; 5237 sayılı TCY’nın 168. maddesinin, 765 sayılı TCY’nın 523. maddesinden farklı olarak tazminden çok pişmanlık esasına dayandığı kabul edilmektedir. ( Teorik ve Pratik Ceza Özel Hukuku, Prof. Dr. Durmuş Tezcan, Doç. Dr. Mustafa Ruhan Erdem, Yrd. Doç. Dr. R. Murat Önok, 4. baskı, s.520-523; 5237 sayılı Yasa Kapsamında Ceza Hukuku Özel Hükümleri 1, Sedat Bakıcı, Ankara-2008, s.934 vd.; Hırsızlık Suçları, Erdal Noyan, Ankara-2007, s.396 vd.; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Yorumu, Ali Parlar, Muzaffer Hatipoğlu, Ankara-Şubat 2007, c.2, s.1318 vd. )

 

Yasakoyucunun da, 5237 sayılı TCY’nın 168. maddesinde, “tek başına iade ve tazmine” değil, “pişmanlık sonucu olan iade ve tazmine” önem verdiği, madde ile ilgili olarak Meclis Komisyonunda yapılan görüşmelerde kullanılan ifadelerden açıkça anlaşılmaktadır ( TC Adalet Bakanlığı Yayın İşleri Dairesi Başkanlığı, Tutanaklarla Türk Ceza Kanunu, Ankara-Şubat/2005, s.616 ).

 

Bu açıklamaların sonucu olarak; iade ve tazminin cebri icra yoluyla gerçekleştirilmesi, zararın failin rızası hilafına veya ondan habersiz olarak üçüncü kişilerce giderilmesi, eşyanın failin yakalanmamak için kaçarken atması sonucu veya kaçarken yakalanan failin üzerinde ele geçirilmiş olması gibi hallerde, failin gerçek anlamda pişmanlığından söz edilemeyeceğinden, 5237 sayılı TCY’nın 168. maddesinin uygulanma koşulları oluşmayacaktır. Buna karşın, etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için mağdurun uğradığı zararın aynen geri verme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi koşulu yerine getirilirken duyulan pişmanlığın mutlaka sözle ifade edilmesi zorunluluğu bulunmayıp, davranışlar yoluyla da ifade edilmesi olayın özelliğine göre olanaklı olabilecektir.

Ceza Genel Kurulunun 18.06.1996 gün ve 132-140 sayılı kararı başta olmak üzere, Özel Dairelerin bir çok kararlarında da belirtildiği üzere, 765 sayılı TCY’nın 523. maddesinde düzenlenen rızai iadede amaç mağdurun zararının karşılanması olmakla beraber, çalıntı malın birkaç el değiştirmesi halinde, zincirin halkalarını oluşturan ve malı bedelini ödeyerek alan kişilerin de zararının karşılanması esastır.

 

5237 sayılı TCY’nın 168. maddesinde 765 sayılı TCY’nın 523. maddesinden farklı olarak mutazarrır ( zarar gören ) kavramı yerine mağdur kavramı kullanılmış olup, suç eşyasını satın alan kişi veya kişilerin mutazarrır kavramına dahil edildiği gibi, mağdur kavramına dahil edilmesi olanaklı bulunmadığından, 168. maddede düzenlenmiş olan etkin pişmanlık hükmünün uygulanabilmesi için yalnızca maddede belirtilen suçların mağdurlarının zararının giderilmesi yeterli olacağından, ayrıca suça konu eşyayı satın alan kişi veya kişilerin başka bir anlatımla mutazarrının zararının giderilmesi koşulu aranmamalıdır.

 

Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

 

Olay tarihinde diğer sanıklarla birlikte mağdura karşı nitelikli yağma eylemini gerçekleştiren sanık Savaş’ın, olaydan bir gün sonra yakalandıklarında mağdur Seyit’ten yağmaladıkları cep telefonunu sattıkları yeri kendi iradesi ile kolluğa bildirerek cep telefonunun mağdura iadesini sağladığı dosya içeriği karşısında tartışmasızdır. Her ne kadar mağdurdan yağmalanan cep telefonunu satın alan H. E. isimli kişinin mağdurdan yağmalanan cep telefonunu kolluğa tesliminden sonra zararının giderilmediği sabit ise de, 5237 sayılı TCY’nın 168. maddesi, 765 sayılı TCY’nın 523. maddesinden farklı olarak düzenlenmiş olup, etkin pişmanlık hükmünün uygulanması için suça konu telefonu satın alan kişinin zararının giderilmesi koşulu aranamayacağından, sanık S. D.’in, diğer sanıklarla birlikte gerçekleştirdiği yağma eyleminden dolayı duyduğu pişmanlık neticesinde mağdurdan yağmaladıkları cep telefonunu sattıkları işyerini kolluğa bildirip, cep telefonunun mağdura iadesini sağlayarak kısmi iadeyi gerçekleştirdiğinin kabulü gerekmektedir.

 

Diğer taraftan, olay sırasında cep telefonu ile birlikte yağmalanan 20 Lira mağdura iade edilmemiş olduğundan, iade tam ve eksiksiz olmayıp kısmi iade sözkonusudur. 5237 sayılı TCY’nın 168/4. maddesinin; “kısmen geri verme veya tazmin halinde etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için, ayrıca mağdurun rızası aranır” şeklindeki hükmü uyarınca, kısmi iade halinde etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için mağdurun rızasının bulunması gerekli olduğundan, mağdurun kısmi iadeye rıza gösterip göstermediği hususunun yerel mahkemece mağdura sorularak belirlenmesi zorunludur. Kısmi iadeye mağdurun rıza gösterdiğinin saptanması halinde ise, gerekli diğer koşullar da gerçekleştiğinden sanık hakkında etkin pişmanlık hükümleri uygulanmalıdır. Bu itibarla, Yargıtay C. Başsavcılığı itirazının kabulüne, Özel Dairenin sanık S. D.’in mağdur S. T.’a yönelik yağma eyleminden kurulan hükme yönelik onama kararının kaldırılmasına, mağdur S. T.’ın kısmi iadeyi kabul edip etmediğinin tespiti ile sonucuna göre sanık S. D. hakkında 5237 sayılı TCY’nın 168. maddesinde düzenlenen etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağının belirlenmesi için yerel mahkeme hükmünün bozulmasına karar verilmelidir.

 

Çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul Başkanı ve üç Genel Kurul Üyesi; “Mağdur Seyit’in cep telefonu ve 20 Lira parasını diğer iki sanıkla birlikte yağmalayan sanık Savaş’ın olaydan bir gün sonra mağdurun göstermesi sonucu kolluk görevlilerince yakalandığında, suça konu telefonu sattıkları H. E.’e ait işyerini, sanık Volkan’ın telefonu sattığı yer diyerek gösterdiği, Medeni Kanun hükümlerince zilliyetliği 3. kişiye geçmiş bulunan cep telefonunun bedeli karşılanmaksızın kolluk görevlilerince el konularak müştekiye iade edildiği, sanıkların suça konu cep telefonunun satışından 65.000.000 Lira para elde ettikleri halde, mağdurdan telefon ile birlikte yağmaladıkları 20 Lirayı mağdura geri vermedikleri hususları birlikte değerlendirildiğinde, sanık Savaş’ın 5237 sayılı TCY’nın 168. maddesi anlamında bizzat pişmanlık göstermek suretiyle mağdurdan yağmaladıkları cep telefonunu sattıkları yeri göstererek telefonun iadesini sağladığının kabulü olanaksızdır.

 

Zira, sanık Savaş ve birlikte suç işlediği sanıklar Volkan ve Mustafa’nın mağdurdan cep telefonu ile birlikte yağmaladıkları ve olay tarihi itibariyle değer olarak az kabul edilecek 20 Lirayı mağdura geri ödemedikleri gibi, ödeme konusunda herhangi bir irade beyanı da ortaya koymadıkları dosya içeriği itibariyle sabittir.

 

Mağdura ait paranın ödenmesi konusunda hiçbir girişimde bulunmamış olması gerçeği karşısında, sanık Savaş’ın yalnızca suça konu cep telefonunu sattıkları yeri göstermesi sonucu telefonun mağdura iadesi nedeniyle bizzat pişmanlığından söz etmek olanağı yoktur.

 

Sanığın aşamalardaki savunmaları ve dosya içeriği birlikte değerlendirildiğinde, telefonu sattıkları yeri göstermesinin, bizzat duyduğu pişmanlıktan değil, suç ve cezadan kurtulmaya yönelik olduğunun kabulü gerekmektedir.

 

Şu durumda; sanık hakkında 5237 sayılı TCY’nın 168. maddesinde düzenlenmiş olan etkin pişmanlık hükümlerini uygulamayan yerel mahkeme kararı ile bu kararı onayan Özel Daire kararı yerindedir” görüşüyle itirazın reddi yönünde karşı oy kullanmışlardır.

 

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;

 

1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,

2- Sanık S. D. hakkında mağdur S. T.’a karşı işlemiş olduğu yağma suçu nedeniyle kurulan hüküm yönünden Yargıtay 6. Ceza Dairesinin 20.03.2008 gün ve 10293-6667 sayılı onama kararının KALDIRILMASINA,

3- İzmir 3. Ağır Ceza Mahkemesince sanık S. D. hakkında, mağdur S. T.’a karşı işlemiş olduğu yağma suçu nedeniyle verilen 04.10.2006 gün ve 68-432 sayılı hükmün BOZULMASINA,

4- Sanıklar V. D. ve M. K. hakkında kurulan hükümlere ilişkin olarak temyiz incelemesi yapılması için dosyanın Yargıtay 6. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 26.10.2010 günü yapılan müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.

YARGITAY 12. CEZA DAİRESİ E.2011/7345 K.2012/8936• PLAJDA GÜNEŞLENEN KİŞİNİN RIZASI OLMADAN FOTOĞRAFINI ÇEKİP DERGİDE YAYIMLAMAK

T.C.

YARGITAY

12. CEZA DAİRESİ

E. 2011/7345

K. 2012/8936

T. 3.4.2012

DAVA : Özel hayatın gizliliğini ihlal suçundan sanıkların beraatlerine ilişkin hükümler katılan vekili tarafından temyiz edilmekle, dosya incelenerek gereği düşünüldü:

 

KARAR : Dosya içeriğine göre; katılan mağdurenin plajda şezlonga uzanarak güneşlendiği sırada, rızası olmadan, sanık Ö.E. tarafından fotoğrafının çekilip; imtiyaz sahibi, yayıncısı ve kapak sorumlusunun sanık İ.H. olduğu İ… L… isimli derginin Temmuz 2005 sayısının ön kapağında, bilgisi ve izni olmadan yayınlandığı olayda, özel hayat kavramının; kişinin sadece gözlerden uzakta, başkalarıyla paylaşmadığı, kapalı kapılar ardında, dört duvar arasındaki yaşantısı ve mahremiyetinden ibaret değil, herkesin bilmediği veya bilmemesi gereken, istenildiğinde başka kişilere açıklanabilen, tamamen kişiye özel hayat olayları ve bilgilerin tamamını içermesi karşısında, kamuya açık alanda bulunulduğunda dahi, “kalabalığın içinde dikkat çekmezlik, tanınmazlık, bilinmezlik” prensibinin geçerli olduğu ve kamuya açık alana çıkan her kişinin, bu alandaki her görüntü veya sesinin kaydedilip, sürekli ve izinsiz olarak elde bulundurulmasına rıza gösterdiğinin kabulünün mümkün bulunmadığı nazara alınmadan; plajda mayolu olmakla, bir dergi kapağında mayolu fotoğrafın yayınlanmasının aynı kapsamda değerlendirilemeyeceği ve olayda kamu yararı da bulunmadığı gözetilmeden, “plajın kamuya açık alan olup, gizli alan olmadığı” şeklindeki, özel hayatı salt mekana indirgeyen ve yasal olmayan gerekçe ile sanıkların beraatlerine karar verilmesi,

 

SONUÇ : Kanuna aykırı, katılan vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olup, hükmün bu sebepten dolayı 5320 sayılı Kanun’un 8. maddesi uyarınca halen uygulanmakta olan 1412 sayılı CMUK’nın 321. maddesi gereğince isteme uygun olarak ( BOZULMASINA), 03.04.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.