Etiket arşivi: SANIK

YARGITAY 21. C. D. E: 2015/13901 K: 2016/768 – Birleşen her bir dosyadan beraat eden sanık yararına vekalet ücreti hükmedilmeli

YARGITAY 21. Ceza Dairesi
Esas: 2015/13901
Karar: 2016/768
Sanık müdafiinin, beraat hükmü nedeniyle asıl ve birleşen dosyalar için ayrı ayrı vekalet ücreti verilmesi gerektiğine ilişkin temyiz istemiyle sınırlı olarak yapılan incelemede;
1136 sayılı Kanunun 168 ve hüküm tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin 13. maddesinin 5. fıkrası uyarınca, beraat eden ve kendisini vekil ile temsil ettiren sanık lehine anılan tarifenin 8. maddesindeki "Bir davanın takibi sırasında karşılık dava açılması, başka bir davanın bu davayla birleştirilmesi veya davaların ayrılması durumunda, her dava için ayrı ücrete hükmolunur" şeklindeki düzenleme de göz önüne alınarak birleşen her bir dava yönünden maktu avukatlık ücretine hükmedilmesi gerektiğinin gözetilmemesi,
Yasaya aykırı ise de, yeniden duruşma yapılmasını gerektirmeyen bu hususun 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK'nun 322. maddesi uyarınca düzeltilmesi mümkün bulunduğundan, hüküm fıkrasına “Sanık A…'un birleştirilen davalarda kendisini vekil ile temsil ettirdiği anlaşıldığından asıl ve birleşen dava için müdafiinin talebi nazara alınarak 1.320'şer lira vekalet ücretinin hazineden alınıp sanık A…'a verilmesine” ibaresi eklenmek suretiyle hükmün DÜZELTİLEREK ONANMASINA, 03.02.2016 gününde oybirliği ile karar verildi.

YCGK, telefonla tanımadığı bir kadını taciz eden sanık cinsel tacizden yargılanmalı

Yargıtay Ceza Genel Kurulu,

Yargıtay telefonla tacizi cinsel taciz saydı

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, telefonla tanımadığı bir kadını taciz eden sanığın, huzur ve sükunu bozma suçu yerine cinsel taciz suçundan cezalandırılması gerektiğine hükmetti.

Bolu’da ankesörlü telefondan rastgele bir numarayı arayan R.Ö, telefonu açan kadını, “Canım nasılsın, seni çok özledim, eve geliyorum” diyerek taciz etti.

Olayın 2, 3 hafta sürmesi üzerine kadın, durumu eşine anlattı. Kadının eşi, telefon edilen kulübeyi bularak sanığı yakaladı ve darp ettikten sonra durumu polise bildirdi.

Sanık hakkında Bolu Sulh Ceza Mahkemesinde dava açıldı.

Mahkeme, sanığı, katılanın huzurunu ve sükununu bozacak şekilde ısrarla telefonla arayarak rahatsız ettiği gerekçesiyle Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) kişilerin huzur ve sükununu bozma suçunu düzenleyen 123. maddesi uyarınca, 6 ay hapis cezasına çarptırdı.

Kararda, daha önce de aynı suçtan mahkumiyetleri bulunan sanığın, alt sınırdan uzaklaşılarak cezalandırıldığı belirtildi.

Kararın temyiz edilmesi üzerine dosyayı görüşen Yargıtay 14. Ceza Dairesi, yerel mahkemenin kararını bozdu.

Bozma kararında, “Müştekinin iddiasına uygun olarak sarfettiği kabul edilen, ‘Canım nasılsın, seni çok özledim, eve geliyorum’ şeklindeki sözlerinin cinsel taciz suçunu oluşturduğu” vurgulandı.

Kararda, eylemin aynı suç işleme kararıyla birden fazla gerçekleştirildiği gözetilerek sanığın zincirleme biçimde cinsel taciz suçundan mahkumiyeti yerine kişilerin huzur ve sükunu suçundan hüküm kurulması bozma nedeni sayıldı.

Bozma kararı üzerine dosya yeniden yerel mahkemeye gönderildi. Yerel mahkeme, ilk kararında direndi.

Direnme kararında, sanığın telefon etme eyleminin sabit olduğu ancak “Canım nasılsın, seni çok özledim, eve geliyorum” şeklinde sözler kullandığının kanıtlanamadığı kaydedildi.

Direnme kararı üzerine dosya Yargıtay Ceza Genel Kurulunun gündemine geldi.

Kurul, yerel mahkemenin huzur ve sükunu bozma suçundan mahkumiyet hükmü kurduğu direnme kararını bozdu.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu Kararları • SANIK ÖZEL AVUKATI AZLETMEDEN,BARODAN ATANAN MÜDAFİİ……..

T.C
YARGITAY
CEZA GENEL KURULU
ESAS NO:2011/10-5
KARAR NO:2011/25
KARAR TARİHİ:29.03.2011

>İFADE VE SORGU TARZI, MÜDAFİ GÖREVLENDİRİLME USULU, MÜDAFİ SEÇİMİ, UYUŞTURUCU TİCARETİ

TCY’nın 403/5-7, 31, 33, 36 ve 40. maddeleri

Sanık G…… A….’nın, incelemeye konu olmayan sanıklarla birlikte, teşekkül halinde uyuşturucu ticareti suçundan, 765 sayılı TCY’nın 403/5-7, 31, 33, 36 ve 40. maddeleri uyarınca 6 yıl 8 ay hapis ve 10.000 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına ilişkin, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 23.02.2007 gün ve 27-31 sayılı hüküm, sanığa baro tarafından görevlendirilen müdafi tarafından temyiz edilmekle, dosyayı inceleyen Yargıtay 10. Ceza Dairesince 10.02.2009 gün ve 15705-1720 sayı ile düzeltilerek onanmıştır.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 03.01.2011 gün ve 302189 sayı ile;

"Sanık G…… A…., 25 Kasım 2004 tarihinde verdiği vekâletname ile görevlendirdiği Av. H….. Y…..’ın istifa ettiğine veya azledildiğine dair dosyada bir belge bulunmaması karşısında, duruşmadan haberdar edilerek yargılamaya onun huzuru ile devam edilmesi gerekirken, barodan zorunlu müdafi istenilerek, baro tarafından atanan ve sanığa bildirilmeyen zorunlu müdafii huzuru ile davanın görülerek sonuçlandırılması savunma hakkının kısıtlanması anlamına gelmektedir.

…Sanığın tuttuğu ve dosyada görevinin sona erdiğinde ilişkin bir belge ya da bilgi bulunmayan Av. H….. Y…..’a duruşma günü tebliğ edilerek, onun huzuru ile yargılamanın sonuçlandırılması gerekirken, yok hükmünde sayılan zorunlu müdafi atama işlemi yapılarak zorunlu müdafi huzuru ile yargılamanın sonuçlandırılması suretiyle sanığın savunma hakkı kısıtlandığından hükmün bozulması gerektiği" görüşüyle itiraz yasa yoluna başvurmuştur.

Yargıtay Birinci Başkanlığı’na gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

TÜRK MİLLETİ ADINA

CEZA GENEL KURULU KARARI

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kapsamına göre inceleme, sanık G…… A…. hakkında kurulan hükümle sınırlı olarak yapılmıştır.

Sanığın teşekkül halinde uyuşturucu madde ticareti suçundan cezalandırılmasına karar verilen somut olayda, Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; dosyada sanığın vekâletname ile tayin ettiği birden fazla müdafi olmasına ve bu müdafiilerin istifa ettiklerine veya azledildiklerine ilişkin bilgi ve belge bulunmamasına karşın, bu müdafiilere duruşma günü bildirilmeksizin ve sanığa da haber verilmeksizin baroca görevlendirilen müdafi huzurunda verilen ve bu müdafiice temyiz edilen hükmün, sanığın vekaletnameli müdafiine de tebliğ edilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.

Dosyanın incelenmesinde;

Sanık G…… A….’nın, itiraza konu edilmeyen sanıklarla birlikte teşekkül halinde uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan başlatılan soruşturma kapsamında 15.10.2004 günü tutuklandığı, gerek kolluk, gerek Cumhuriyet savcılığı, gerekse tutuklanması istemiyle sevk edildiği sulh ceza mahkemesinde, yasal haklarının hatırlatılmış olmasına karşın müdafi talebinde bulunmadığı,

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 18.10.2004 tarihli iddianamesiyle sanık hakkında 765 sayılı TCY’nın 403/5-7, 31, 33, 36 ve 40. maddeleri uyarınca cezalandırılması istemiyle İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesine kamu davası açıldığı,

Sanığın 21.10.2004 günlü vekâletname ile müdafi olarak tayin ettiği Av. K A’ın, aynı tarihte dosyada bulunan soruşturma evrakının fotokopisini aldığı ve tahliye talebinde bulunduğu, ancak isteminin reddedildiği,

Yerel mahkemece 10.11.2004 tarihli duruşmaya hazırlık tutanağında, sanığın vekâletname ile görevlendirdiği müdafiine duruşma gün ve saatini bildirir davetiye gönderilmesine veya sanığa baro tarafından müdafi atanmasına ilişkin herhangi bir karar verilmediği,

Sanığın 11.11.2004 tarihinde bu kez, diğer sanıklardan M…… F…….ile birlikte Av. S E’i vekâletname ile müdafi olarak görevlendirdiği, ancak anılan müdafiin 18.11.2004 tarihinde sanık M…… F…….müdafi olarak dosyadaki evrakın fotokopisini alma isteminde bulunduğu, sanığın son olarak 25.11.2004 tarihinde Av. H….. Y…..’ı vekâletname ile müdafi olarak belirlediği,

23.02.2005 tarihinde yapılan ve sanığın da hazır bulunduğu oturumda Av. S…..E….’in, sanık G…… A…. müdafiliğinden istifa ettiği ve sanığın da bu istifayı kabul ettiği,

İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesince 29.06.2005 gün ve 1138-292 sayı ile görevsizlik kararı verilerek dosyanın gönderildiğiBakırköy 8. Ağır Ceza Mahkemesince de, 21.07.2005 gün ve 236-136 sayı ile karşı görevsizlik kararı verildiği, oluşan görev uyuşmazlığının Yargıtay 5. Ceza Dairesince 17.10.2005 gün ve 16807-21576 sayılı karar ile İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin görevsizlik kararı kaldırılmak suretiyle çözümlendiği,

İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesince 14.02.2006 tarihinde düzenlenen duruşmaya hazırlık tutanağında; "sanığın dosya kapsamına göre müdafi bulunmadığı"ndan söz edilerek 5271 sayılı CYY’nın 150/3. maddesi uyarınca bir müdafi görevlendirilmesi için İstanbul Barosu Başkanlığına yazı yazılmasına karar verildiği ve yazı yazıldığı, buna karşın sanığın vekâletname ile görevlendirdiği müdafiilerineduruşma gün ve saatinin bildirilmediği gibi, sanık adına çıkarılan duruşma davetiyesinde, "tebliğ tarihinden itibaren yedi güniçerisinde müdafi bulunup bulunmadığını bildirmesi, aksi takdirde barodan bir müdafi görevlendirmesinin isteneceği"açıklamasına da yer verilmediği ve bu çağrı kâğıdının, sanığın adresinden ayrılması nedeniyle tebliğ edilemediği, bunun üzerine 7201 sayılı Tebligat Yasasının 35. maddesi uyarınca tebligat yapıldığı,

Baro tarafından 04.05.2006 tarihinde Av. M. F…. U….’ın sanık müdafi olarak görevlendirildiği ve bu aşamadan sonra oturumlara adı geçen müdafiin katıldığı,

23.02.2007 tarihli oturumda, Av. M. F…. U….’ın mazereti nedeniyle yetkilendirdiği Av. B…. B……’nın yüzüne karşı hükmün tefhim edildiği,

Av. M. F…. U….’ın bu hükmü 01.03.2007 tarihli süre tutum dilekçesi ile temyiz ettiği,

Özel Dairece de mahkeme hükmünün düzeltilerek onanmasına karar verildiği,

Dosyada sanığın vekâletname ile görevlendirdiği müdafiileri Av. K…. A…… ve Av. H….. Y…..’ın sanık tarafından azledildiklerine veya müdafiilikten çekildiklerine ilişkin bir bilginin bulunmadığı,

Anlaşılmaktadır.

Oldukça geniş bir kavram olan savunma hakkı, şüpheliyi ve sanığı ilgilendirdiği kadar, bir gün şüpheli veya sanık konumuna düşebilecek olan toplumda yaşayan herhangi bir ferdi, dolayısıyla da toplumun bütününü ve yine adaleti sağlama yükümlülüğübulunan Devleti ilgilendirmektedir. Ceza yargılamasında savunma, yargılamanın sonucunda verilen ve iddia ile savunmanın değerlendirilmesinden ibaret olan sonucu, başka bir tanımlama ile hükmün isabetli olmasına destek verir. Bu da, amacı mutlak gerçeğe ulaşmak olan ceza adaletinin gerçekleştirilmesine hizmet eder. Bu yönüyle, geniş bir bakış açısı ile değerlendirilmesi gereken savunma hakkı; susma, soru sorma, kendi aleyhine işlemlere katılmama, tercümandan yararlanma, kanıtların toplanmasını isteme, duruşmada hazır bulunma… gibi hakların yanında, bir müdafiinin hukuki yardımından yararlanma hakkını da içine alır.

Savunma, Anayasamızın 36. maddesiyle anayasal güvence altına alınan meşru bir yol, müdafi de savunmanın meşru bir aracıdır. Dolayısıyla söz konusu hüküm, müdafi aracılığı ile savunulmayı da anayasal güvence altına almaktadır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin "adil yargılanma hakkını" düzenleyen 6. maddesinin 3. fıkrasının b ve c bentlerinde de; "her sanığın en azından,

…b) Savunmasını hazırlamak için gerekli zamana ve kolaylıklara sahip olmak;

c) Kendi kendini savunmak veya kendi seçeceği bir avukatın yardımından yararlanmak ve eğer avukat tutmak için mali olanaklardan yoksunsa ve adaletin selameti gerektiriyorsa mahkemece görevlendirilecek bir avukatın para ödemeksizin yardımından yararlanabilme…" hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Buradan çıkarılması gereken sonuç; savunma hakkının, temel insan hakları arasında yer alan hak arama özgürlüğünün bir gereği olduğu ve avukat tutma hakkının da, savunma hakkından ayrı düşünülemeyeceğigerçeğidir.

Hükmün verildiği tarihte yürürlükte bulunan 5271 sayılı CYY’nın "İfade ve Sorgunun Tarzı" başlıklı 147. maddesinin 1. fıkrasının c bendinde;

"1) Şüphelinin veya sanığın ifadesinin alınmasında veya sorguya çekilmesinde aşağıdaki hususlara uyulur:

…c) Müdafi seçme hakkının bulunduğu ve onun hukukî yardımından yararlanabileceği, müdafiin ifade veya sorgusunda hazır bulunabileceği kendisine bildirilir, müdafi seçecek durumda olmadığı ve bir müdafi yardımından faydalanmak istediği takdirde, kendisine baro tarafından bir müdafi görevlendirilir",

"Şüphelinin veya Sanığın Müdafi Seçimi" başlıklı 149. maddesinde;

"1) Şüpheli veya sanık, soruşturma ve kovuşturmanın her aşamasında bir veya birden fazla müdafiin yardımından yararlanabilir; kanunî temsilcisi varsa, o da şüpheliye veya sanığa müdafi seçebilir.

2) Soruşturma evresinde, ifade almada en çok üç avukat hazır bulunabilir.

3) Soruşturma ve kovuşturma evrelerinin her aşamasında avukatın, şüpheli veya sanıkla görüşme, ifade alma veya sorgu süresince yanında olma ve hukukî yardımda bulunma hakkı engellenemez, kısıtlanamaz",

"Müdafiin Görevlendirilmesi" başlıklı 150. maddesinde;

"1) Şüpheli veya sanıktan kendisine bir müdafi seçmesi istenir. Şüpheli veya sanık, müdafi seçebilecek durumda olmadığını beyan ederse, istemi halinde bir müdafi görevlendirilir.

2) Müdafi bulunmayan şüpheli veya sanık; çocuk, kendisini savunamayacak derecede malul veya sağır ve dilsiz ise, istemi aranmaksızın bir müdafi görevlendirilir.

3) Alt sınırı beş yıldan fazla hapis cezasını gerektiren suçlardan dolayı yapılan soruşturma ve kovuşturmada ikinci fıkra hükmü uygulanır.

4) Zorunlu müdafilikle ilgili diğer hususlar, Türkiye Barolar Birliğinin görüşü alınarak çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir",

"Müdafiin Görevlendirilmesinde Usul" başlıklı 156. maddesinin 3. fıkrasında ise;

"3) Şüpheli veya sanığın kendisinin sonradan müdafi seçmesi halinde, baro tarafından görevlendirilen avukatın görevi sona erer" şeklinde hükümler bulunmaktadır.

Bu hükümler birlikte değerlendirildiğinde; şüpheli veya sanığın müdafi seçme hakkı bulunduğu, müdafi bulunmayan şüpheli veya sanığa istemi halinde veya bazı koşullarda istemi aranmaksızın müdafi görevlendirileceği, kendisine zorunlu müdafi görevlendirilen şüpheli veya sanığın sonradan bir müdafi seçmesi halinde, baro tarafından görevlendirilen avukatın görevinin sona ereceği görülmektedir. Şüpheli veya sanıkların savunmaları için seçtikleri müdafilerinin bulunması durumunda kendilerine baro tarafından zorunlu müdafi görevlendirilemeyeceği, başka bir anlatımla şüpheliye veya sanığa baro tarafından zorunlu müdafi görevlendirilebilmesi için şüpheli veya sanığın kendi seçtiği müdafiinin bulunmaması gerekmektedir. Bunun sonucu olarak da, kendilerinin seçtiği müdafileri bulunan şüpheli veya sanıklara, bu müdafiin görevinin devam ettiği ve savunma görevlerini yerine getirdiği sürece zorunlu müdafi görevlendirilmesinin yasal bir dayanağı bulunmamaktadır.

Mevzuatımızda zorunlu müdafiilik sistemini öngören düzenlemenin amacı, kendisini savunmak için yeterli maddi olanağı bulunmayanların, bu hakkı kullanamamalarından kaynaklanabilecek olası hak kayıplarının önlenmesi, dolayısıyla da savunma hakkının etkin kullanılabilmesinin sağlanması suretiyle adil yargılamanın gerçekleştirilmesidir.

Diğer taraftan, sanıkların kendilerinin vekâletname vermek suretiyle seçtikleri müdafileri bulunmadığı durumlarda, sanıklara müdafi olarak baro tarafından bir avukat atanacağının bildirilmesi gereklidir. Kendisine müdafi atandığını bilmeyen ya da kendisine müdafi atanmakla birlikte, bu avukatın değiştirilmesini isteme hakkına sahip bulunmayan bir sanığın, atandığını dahi bilmediği müdafiin tüm tasarruflarından sorumlu tutulması gerektiğini veya bu müdafiin yaptığı tüm işlemleri peşinen kabul etmiş sayılacağını söylemek nasıl olanaklı değilse, böyle bir durumda savunma hakkının tam anlamıyla kullanılabileceğini düşünmek de olası değildir.

Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

Sanığın vekâletname ile görevlendirdiği ve azledildiklerine veya müdafilikten istifa ettiklerine ilişkin dosyada bir bilgi ve belge bulunmayan müdafiileri bulunmakta iken, yerel mahkemenin istemi üzerine sanığa baro tarafından müdafi görevlendirilmesinin yasal dayanağı bulunmamaktadır. Bunun sonucu olarak, 7201 sayılı Tebligat Yasası’nın 11. maddesindeki; "vekil vasıtasıyla takip edilenişlerde tebligat vekile yapılır, vekil birden çok ise bunlardan birine tebligat yapılması yeterlidir" hükmü uyarınca sanığın yokluğunda verilen hükmün, sanığın vekâletname vermek suretiyle seçtiği müdafiine yapılması gerekmektedir.

Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne, Özel Daire düzelterek onama kararının, sanık G…… A….’ya ilişkin olarak kaldırılmasına, yerel mahkemenin gerekçeli kararının sanığın vekâletname ile görevlendirdiği müdafiine tebliğ edilmesi için Özel Daireye gönderilmesine karar verilmelidir.

Öte yandan, yerel mahkeme hükmünün, Özel Daire tarafından onanmasına karar verildikten sonra kesinleşmesi üzerine sanığın hükmün infazı için yakalandığı ve halen cezaevinde olduğu anlaşıldığından bozma nedenine göre hükmün infazının durdurulmasına da karar verilmesi gerekmektedir.

SONUÇ:Açıklanan nedenlerle;

1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,

2- Yargıtay 10. Ceza Dairesi’nin 10.02.2009 gün ve 15705-1720 sayılı düzelterek onama kararının sanık G…… A….’ya ilişkin olarak KALDIRILMASINA,

3- Sanığın, kesinleşme işlemi yapılan hükmün infazı için yakalandığı ve halen cezaevinde olduğu anlaşıldığından yerel mahkeme hükmünün İNFAZININ DURDURULMASINA, sanığın başka bir suçtan hükümlü veya tutuklu bulunmadığı takdirde derhal salıverilmesinin temini için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına yazı yazılmasına,

4- Dosyanın, yerel mahkemenin gerekçeli kararının sanığın vekâletname ile görevlendirdiği müdafie tebliğ edilmesi için Yargıtay 10.Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na TEVDİİNE, 29.03.2011 günü yapılan müzakerede oybirliği ile karar verildi.

Yargıtay Kararları dergisinden bu kararı mail grubu ortamında paylaşan Av.Ömer Kavili’ye teşekkür ediyor ve bizde paylaşıyoruz.

Bilgiler: Tarih-Gönderici: hukukçu — Sal Şub 17, 2015 12:51 am


Basından Hukuk Haberleri • AVUKAT: SANIK PATOLOJİK VAKA

Avukat: Sanık patolojik bir vaka

“Kafana sıkan çeviğin ellerinden öperim”

Berkin Elvan’ın cenazesinin kaldırıldığı gün Facebook hesabından, “Kafana sıkan çeviğin ellerinden öperim” paylaşımında bulunan polis memuru Ufuk Ç., hakkında, “Suçu ve suçluyu övme” suçundan 2 yıla kadar hapis cezası istemiyle açılan davaya başlandı. Mağdur sıfatıyla davaya katılan Berkin Elvan babası Sami Elvan, “Bu yazıları yazan sanık polis memurudur. Bu şekilde yazılar yazdıysa en ağır şekilde cezalandırılmasını istiyorum” dedi. Ailenin avukatı Şerif Özgür Urfa ise , “Sanık, 14 yaşında bir çocuğun öldürülmesinden keyif alan patolojik bir vakadır” dedi. İstanbul 51. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın ilk duruşmasına sanık polis memuru Ufuk Ç., katılmazken, Berkin Elvan’ın babası Sami Elvan ve annesi Gülsüm Elvan ile 21 avukatı katıldı.Berkin Elvan’ın cenazesinin kaldırıldığı gün sanık polis memuru Ufuk Ç.’nin, Facebook hesabında yaptığı paylaşımı fark ederek şikayetçi olup davanın açılmasını sağlayan Elif Zelal Şeker, Selin Aksoy ve Özge İnce de “Müşteki” sıfatıyla duruşmada hazır bulundular.

‘GÖREVİ KÖTÜYE KULLANMAK SUÇUNDAN DA DAVA AÇILSIN’

Müştekilerden Selin Aksoy, Berkin Elvan’ın manevi ablası olduğunu belirterek, “Ölümünden sonra Facebook hesabı üzerinden dosyada ve bizim şikayet dilekçemizde belirttiğimiz gibi yazılar yazdığını gördük. Bunun üzerine şikayet dilekçesi verdik. Ve biz polis memuru hakkında görevi kötüye kullanmaktan ve diğer suçlardan da şikayetçi olduk. Ancak bu suçlardan dava açılmamıştır. Bu suçlardan da dava açılması gerekmektedir. Şikayetimiz devam etmekte ve katılma talebinde bulunuyorum” dedi. Müşteki Özge İnce, mesleği gereği ve kamu barışına karşı işlenen suçtan dolayı sanık polis memurundan şikayetçi olduğunu belirterek, “Şikayet dilekçemizde belirttiğimiz diğer suçlardan da yargılanmalıdır” dedi.

SAMİ ELVAN: BU YAZILARI YAZDIYSA EN AĞIR ŞEKİLDE CEZALANDIRILSIN

Berkin Elvan’ın babası Sami Elvan, müştekilerin şikayeti üzerine sanığın Facebook paylaşımından haberdar olduğunu belirterek, şunları söyledi: “Biliyorsunuz, sıkıntılarımız vardı takip edemedik. Bu olay nedeniyle yoğun günler geçirdik. Sanığın Facebook hesabı üzerinden bu şekilde yazılar yazdığını bize yardımcı olan ve benden önce ifade veren arkadaşlar tespit etmişler. Ben onların söylemesi üzerine öğrendim. Bu yazıları yazan sanık polis memurudur. Bu şekilde yazılar yazdıysa en ağır şekilde cezalandırılmasını istiyorum. Ayrıca diğer suçlardan da soruşturulmasını istiyorum. Davaya katılmak istiyorum.”Berkin Elvan’ın annesi Gülsüm Elvan, “Eşimin beyanlarına aynen katılıyorum. Ben de davaya katılmak istiyorum” dedi.

‘SANIK 14 YAŞINDA BİR ÇOCUĞUN ÖLDÜRÜLMESİNDEN KEYİF ALAN PATOLOJİK BİR VAKADIR’

Söz alan Avukat Şerif Özgür Urfa, polis memuru hakkında yapılan disiplin soruşturmasının akıbetinin sorulmasını isteyerek, “Sanık, 14 yaşında bir çocuğun öldürülmesinden keyif alan patolojik bir vakadır” dedi. İstanbul Emniyet Müdürlüğü Teftiş Kurulu Başkanlığı’na yazı yazarak sanık polis memuru hakkında yürütülen disiplin soruşturmasının onaylı bir örneğini isteyen mahkeme, sanık polis memurunun ölüm tarihinde izinli olup olmadığının sorulmasına karar verdi. Polis memurunun atandığı Karaman Asliye Ceza Mahkemesi’ne yazı yazarak talimatla ifadesinin alınmasına karar veren mahkeme, duruşmayı erteledi. İDDİANAMEDEN Gezi eylemleri sırasında Okmeydanı’nda başına isabet eden gaz fişeği kapsülü ile girdiği komadan çıkamayan Berkin Elvan, 269 gün sonra vefat etmişti. Sanık polis memuru Ufuk Ç., cenaze törenin yapıldığı 11 Mart 2014 tarihinde Facebook hesabından, “Lan siz kimsiniz. Neymiş, ekmek almaya gidiyormuş. Kafana sıkan çeviğin ellerinden öperim. Bundan sonra ayrımcılık var. S…. Beni ne hale soktunuz lan o… çocukları” şeklinde paylaşımda bulunmuştu. Bu paylaşımı fark eden avukatlar Elif Zelal Şeker, Selin Aksoy, Onur Güneş ve Özgen İnce, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na şikayet dilekçesi ile başvurdu. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı takipsizlik kararı verdi. Avukatlar takipsizlik kararına itiraz etti. Bakırköy 4. Ağır Ceza Mahkemesi, itiraz üzerine takipsizlik kararını kaldırınca polis memuru hakkında “Suçu ve suçluyu övme” suçundan 2 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı.

(DHA) Kaynak: http://www.mynet.com/haber/guncel/share … edium=copy

Bilgiler: Tarih-Gönderici: hukukçu — 23 Ara 2014, 18:53


Müştekiden özür dilemeyen sanık hakkında hükmün açıklanması ertelenemez

Yargıtay Ceza Genel Kurulu,  2012/2-1264 esas sayılı ve 2013/42 karar sayılı kararı Sanık F…’nın hakaret suçundan 5237 sayılı TCK’nun 125/1-4 ve 52. maddeleri uyarınca 2.100 Lira, kasten yaralama suçundan TCK’nun 86/2, 35 ve 52. maddeleri uyarınca 1.800 Lira, kişilerin huzur ve sükununu bozma suçundan TCK’nun 123/1 ve 52. maddeleri uyarınca 1.800 Lira adli para cezasıyla cezalandırılmasına, tehdit suçundan ise beraatına ilişkin, Aydın 2. Sulh Ceza Mahkemesince verilen 30.06.2008 gün ve 317-540 sayılı hükmün sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 2. Ceza Dairesince 22.02.2010 gün ve 3886-4978 ile;

“Sanık hakkında kasten yaralama ve kişilerin huzur ve sükununu bozma suçundan kurulan 30.06.2008 tarihli hükmün sanık tarafından temyizi üzerine 02.07.2008 tarihli ek karar ile temyiz isteğinin reddine karar verildiği belirlenerek, sanığın hakaret suçundan kurulan mahkumiyet hükmüne yönelik temyiz itirazları üzerine yapılan incelemede,

Katılanın bir tazminat istemi bulunmadığı gibi, dosyaya yansıyan bir zararın da belirlenemediği gözetilmeden, sanığın katılanın zararını ödemeyi kabul etmediği biçimindeki dosya içeriğine uygun olmayan gerekçe ile sanık hakkında 5271 sayılı CMK.nun 231/5. maddesinin uygulanmasına yer olmadığına karar verilmesi” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.

Yerel mahkeme ise 31.05.2010 gün ve 432-607 sayı ile;

“… Kişiler üzerinde manevi etki bırakan hakaret, huzur ve sükun bozma gibi eylemler maddi herhangi bir zarar doğurmaz dolayısıyla bu suçlar sonrasında mağdurun herhangi bir şekilde maddi olarak zarar giderimi beklenemez. Manevi etki bırakan eylemlerde doğal olarak manevi zarar oluşmaktadır. Dolayısıyla bunun giderimi de en azından özür dileme ya da pişmanlığını dile getirme gibi hareketlerle kendini belli eder. Olayımızda ise sanığa yapılan bu yöndeki uyarıyı sanık kabul etmediği gibi eylemi dahi kabul etmemiştir. Duruşmaların başından sonuna kadar eylemi kabul etmediği gibi müştekiden özür dahi dilememiştir. Hatta son duruşmaya kadar müştekiyi aramadığını ve görmediğini belirtmiştir. Bu durumda sanığın bu eylem nedeniyle müştekide oluşan manevi zararı gidermediği için CMK’nun 231/5. maddesinde gösterilen şartları yerine getirmiş sayılmaz…

CMK’nun 231/5. maddesinde doğrudan maddi zarar şeklinde bir ibare olmadığına göre uzlaşmaya tabi eylemlerde manevi zarar oluştuğunda özür dilemeyi zarar gidermek için gerekli olan hallerden biri olarak kabul etmek gerekir. Sanık katılandan özür dilemediği için hakkında CMK’nun 231/5. maddesi uygulanmamıştır” gerekçesiyle direnerek, önceki hüküm gibi karar vermiştir.

Bu hükmün de sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay C. Başsavcılığının 16.07.2012 gün ve 313737 sayılı “bozma” istekli tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

TÜRK MİLLETİ ADINA

CEZA GENEL KURULU KARARI

Tehdit suçundan kurulan hükmün temyiz edilmeksizin kesinleşmesi, kasten yaralama ile kişilerin huzur ve sükununu bozma suçlarından verilen hükümlerin ise kesin nitelikli adli para cezası olması nedeniyle, bu hükümlere yönelik temyiz istemlerinin reddine karar verilmesi karşısında inceleme, hakaret suçundan kurulan hükümle sınırlı olarak yapılmıştır.

Suçun gerçekleşme şekli ve sübutu açısından uyuşmazlık bulunmayan ve sanığın hakaret suçundan cezalandırılmasına karar verilen olayda, Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; yerel mahkemece hakaret suçundan oluşan manevi zararı sanığın özür dilemek suretiyle gidermediği gerekçesiyle sanık hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilmesinin isabetli olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

İncelenen dosya içeriğinden;

1979 doğumlu, evli, 2 çocuklu ve sabıkasız olan sanığın, 1970 doğumlu, bekâr ve polis merkezinde sivil memur olarak çalışan katılanı olaydan önceki günlerde sürekli takip ederek rahatsız ettiği, olay günü de “gel seni gideceğim yere götüreyim” diyerek huzurunu bozduğu, katılanın şikayet edeceğini ifade etmesi üzerine “sen bana hiçbir halt yapamazsın, seni s….” diyerek hakaret ettiği,

Katılanın aşamalarda uzlaşmayı kabul etmediği, sanığın soruşturma aşamasında uzlaşmak istediğini ifade etmesine rağmen yargılama aşamasında bu iradesinden dönerek uzlaşmak istemediğini belirttiği,

Yargılama sırasında sanığa zararı gidermek isteyip istemediği sorulduğunda ise; katılanın zararı bulunmadığından zararı gidermek istemediğini ifade ettiği,

Anlaşılmaktadır.

Uyuşmazlık konusunda sağlıklı bir hukuki çözüme ulaşılabilmesi için hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının ilkeleri ve uygulanma koşulları üzerinde durulması gerekmektedir.

Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması Uygulaması, hukukumuzda ilk kez çocuklar hakkında 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanununun 23. maddesi ile kabul edilmiş, 19.12.2006 günü yürürlüğe giren 5560 sayılı Kanunun 23. maddesiyle 5271 sayılı Kanunun 231. maddesine eklenen 5 ila 14. fıkralar ile büyükler için de uygulamaya koyulmuş, aynı Kanunun 40. maddesiyle de 5395 sayılı Kanunun 23. maddesi değiştirilmek suretiyle, denetim süresindeki farklılık hariç olmak kaydıyla, çocuk suçlular ile yetişkin suçlular hükmün açıklanmasının geri bırakılması açısından aynı şartlara tabi kılınmıştır.

Başlangıçta yetişkin sanıklar yönünden şikâyete bağlı suçlarla sınırlı olarak, hükmolunan bir yıl veya daha az süreli hapis veya adli para cezası için kabul edilen bu uygulama, 5728 sayılı Kanunla 5271 sayılı Kanunun 231. maddesinin 5 ve 14. fıkralarında yapılan değişiklikle, Anayasa’nın 174. maddesinde güvence altına alınan inkılâp kanunlarında yer alan suçlar istisna olmak üzere, hükmolunan iki yıl veya daha az süreli hapis veya adli para cezalarına ilişkin tüm suçları kapsayacak şekilde düzenlenmiştir.

5560, 5728, 5739 ve 6008 sayılı Kanunlar ile 5271 sayılı CMK’nun 231. maddesinde yapılan değişiklikler göz önüne alındığında, hükmün açıklanmasının geri bırakılabilmesi için;

a) Suça ilişkin olarak;

1- Yapılan yargılama sonucunda, sanık hakkında mahkûmiyet hükmü tesis edilmesi ve hükmolunan cezanın, iki yıl veya daha az süreli hapis veya adli para cezasından ibaret olması,

2- Suçun, Anayasanın 174. maddesinde güvence altına alınan inkılâp kanunlarında yer alan suçlardan olmaması,

b) Sanığa ilişkin olarak;

1- Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış bulunması,

2- Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tamamen giderilmesi,

3- Mahkemece; sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate ulaşılması,

4- Sanığın hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını kabul etmediğine dair beyanının olmaması,

Şartlarının gerçekleşmesi gerekmektedir.

Tüm bu şartların varlığı halinde, mahkemece hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilecek ve sanık beş yıl süreyle denetimli serbestlik tedbirine tabi tutulacaktır.

Görüldüğü gibi hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının objektif şartlarından birisi de, suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tamamen giderilmesidir. Burada uğranılan zarardan kast edilen maddi zarar olup, manevi zarar bu kapsamda değerlendirilmemelidir. Herhangi bir maddi zararın doğmadığı veya zarar doğurmaya elverişli olmayan suçlar yönünden ise bu şart aranmayacaktır. Ceza Genel Kurulunun 03.02.2009 gün ve 250-13 sayılı kararı başta olmak üzere birçok kararı da bu doğrultudadır.

Öte yandan uzlaşmaya tabi olan hakaret suçundan, sanığın yargılama aşamasında uzlaşmak istemediğini ifade etmesi karşısında sanık hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması hükümlerinin uygulanmayacağı ileri sürülebilir ise de, ayrıntıları Ceza Genel Kurulunun 27.03.2012 gün ve 413-121 sayılı kararında açıklandığı üzere; uzlaşma ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması ayrı kurumlar olup, birbirinden farklı uygulama koşulları olduğundan, öncelikle sanık lehine düzenleme olduğunda kuşku bulunmayan uzlaştırma işlemi yapılmalı, uzlaştırmanın sonuçsuz kalması halinde hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının uygulanma imkanı olup olmadığı ayrıca değerlendirilmelidir. Diğer bir anlatımla, sanığın uzlaşmayı kabul etmemesi ve bu nedenle uzlaştırmanın sağlanamaması durumunda hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının uygulanmasının mümkün olmadığı sonucuna varılmamalı, yargılama sonucunda şartlarının varlığı halinde CMK’nun 231/5. maddesinin uygulanabileceği kabul edilmelidir.

Bu bilgiler ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

Sanığın işlemiş olduğu hakaret suçunu oluşturan eylem nedeniyle oluşmuş bir maddi zarardan bahsedilemeyeceğinden, 5271 sayılı CMK’nun 231. maddenin 6. fıkrasının (c) bendindeki şart aranmaksızın bu suçla ilgili yargılama sonucunda sabıkasız olan sanık hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının uygulanma şartlarının bulunup bulunmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu nedenle, yerel mahkemece sanığın özür dilememek suretiyle katılanın manevi zararını gidermediği gerekçe gösterilerek sanık hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilmesi yasal dayanaktan yoksun ve isabetsizdir.

Bu itibarla, isabetsiz olan yerel mahkeme direnme hükmünün bozulmasına karar verilmelidir.

Çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul üyesi G.Yalvaç; “Sanık hakkında, şikayetçiyi bir süre takip edip, karşılaştığında eliyle saçını düzeltip, gülümseyerek rahatsız ettiği, yolunu bekleyip karşılaşmaya çalıştığı, karşılaştığında ‘gel seni benim gideceğim yere götüreyim’ demek suretiyle huzurunu kaçırdığı, şikayetçinin seni şikayet edeceğim demesi üzerine ‘sen bana hiçbir halt yapamazsın, sen benim kim olduğumu biliyormusun, seni s…., senin başına bela olurum’ şeklinde küfür ve tehditlerle yanından uzaklaşmaya çalıştığı, arkasından gelen müştekiye tekrar dönüp, edep dışı aynı sözü tekrarladıktan sonra elini kaldırıp vurmaya çalıştığı iddiasıyla açılan kamu davasında, yerel mahkemece, sanığın hakaret, yaralamaya teşebbüs, huzur ve sükunu bozma suçundan adli para cezasıyla cezalandırılmasına ve sanık zarar ödemeyi kabul etmediğinden, hakkında CMK’nın 231. maddesinin uygulanmamasına karar verilmiş, sanık tarafından temyiz edilen hükümler, Özel Dairece, diğer iki hükmün kesin olduğu saptanarak, hakaret suçu yönünden yapılan değerlendirmede, katılanın tazminat istemi bulunmadığı, bir zararda belirlenemediği gözetilmeden, dosya kapsamına uymayan gerekçe ile CMK’nın 231. maddesinin uygulanmamasına karar verilmesi isabetsizliğinden hüküm bozulmuş, yerel mahkemece, nedamet duymayan, özür dilemeyen bir sanığın bu hükmün uygulanmasına müstehak olmadığı, onur ve saygınlığına yönelik suçlarda da bir zararın bulunduğu ancak bunun maddi olarak gideriminin beklenemeyeceği, bunun özür veya pişmanlık yoluyla giderilmesi gerektiği gerekçesiyle önceki hükümde direnilmiştir.

Özel Daire bozması Yargıtay’ın yerleşik uygulamalarına ve Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 03.02.2009 gün ve 11-250/13 sayılı kararına uygundur. Ancak karardaki ilke bu müesseselerden beklenen amaca hizmet etmekte midir, ya da karardaki ifade mutlak mıdır, şeklen doğru olsa bile bu anlayış adalet duygusuna ne kadar hitap etmektedir? Tüm bu hususların yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir.

Bu nedenle öncelikle anılan karardaki ilkeyi, hükmün açıklanmasının geri bırakılması ve diğer benzer müesseselerin ihdas amacı doğrultusunda yorumlamak suretiyle somut uyuşmazlıkla ilgili görüşlerimi ifade edeceğim.

Anılan kararın ilgili paragrafı aynen şu şekildedir; ‘Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının objektif koşullarından birisi de suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tamamen giderilmesidir. Burada, uğranılan zararlardan kast edilen maddi zararlar olup, manevi zararlar bu kapsamda değerlendirilmemelidir.

Maddi zararın bizzat sanık tarafından yerine getirilmesi gerekmeyip, sanık adına onun bilgisi ve rızası tahtında üçüncü kişiler tarafından da tazmin, aynen iade veya eski hale getirme suretiyle giderilmesi de olanaklıdır. Ancak, herhangi bir zararın doğmadığı veya zarar doğurmaya elverişli bulunmayan suçlar yönünden bu koşul aranmayacaktır. Örneğin, 6136 sayılı Yasanın 13. maddesine aykırılık halinde, herhangi bir zarar bulunmadığından zararın giderimi koşulu aranmaz.

Zararın belirlenmesinde hâkim, ceza yargılamasında şahsi hak davasına yer verilmediği gerçeğini de gözönünde bulundurmak koşuluyla, kanaat verici basit bir araştırma yapmalı, hukuk hakimi gibi gerçek zararı tam anlamıyla saptamaya çalışmamalıdır. Zira, 5271 sayılı Yasanın 231. maddesindeki düzenleme, kişinin ileride hukuk mahkemesinde şahsi hak davası açmasına ve giderilmediğini düşündüğü gerçek zararının saptanarak kalan kısmına da hükmedilmesini isteme yönünden bir engel oluşturmamaktadır’

Yargıtay Ceza Genel Kurulunca, şahsi hak davasının kalkmış olması, maddi zarar doğurmayan suçlarda maddi bir belirlemenin zorluğu ve en önemlisi de, kişilerin manevi değerlerine parasal bir değer biçmenin mümkün olmayacağı düşüncesiyle, hakimin araştıracağı ve göz önünde tutacağı zararın maddi zarar olduğuna karar vermiştir. Bu kararda hâkimin araştırmakla yükümlü olduğu zarar belirtilmektir. Yoksa, kararla manevi zararların tazmininin engellemesi amaçlanmış değildir. Ancak uygulamada bu husus manevi zararların tazminine gerek bulunmadığı şeklinde algılanmış, bu algı, uzlaşma, hükmün açıklanmasının geri bırakılması, C.savcısının kamu davası açmada takdir yetkisi, zararın ödenmesi şartıyla erteleme ve tazmin suretiyle giderme tedbirine hükmetme gibi müesseseleri de konuluş amacından uzaklaştırıp, içini boşaltarak, işlevsiz kurumlar haline getirmiştir.

Ayrıntısına girmeden ifade etmek isterim ki, yukarıda tüm müesseselerin ortak amacı öncelikle mağdurun mağduriyetinin giderilmesi suretiyle toplumsal barışın sağlanması, bu şekilde şüpheli veya sanığın topluma kazandırılmasıdır. Tüm bu müesseseler esasen bir kısmı geçmişte de bulunan ancak yeni CMK’da mağdur haklarını da güvence altına alan onarıcı adalet kurumlarıdır. Bu nedenle anılan hükümler uygulanırken bu denge ve düşünceye uygun bir bakış açısı geliştirilmelidir. Bugüne kadarki uygulama maalesef anılan müesseseleri işlevsiz içi boş birer kurum haline getirmiş, bırakın uyuşmazlıkları çözmeyi, kendileri uyuşmazlıkların konusu olmuşlardır.

Şöyle ki, Cumhuriyet savcısının delil değerlendirmesi yetkisi bulunmadığı şeklindeki önceki uygulamalardan kaynaklanan hatalı düşüncenin etkisi, şikâyet edilme ve Adalet müfettişlerince eleştirilme endişesiyle 5271 sayılı CMK’nın 171. maddesindeki ‘kamu davasını açmada takdir yetkisi’ kurumu işletilememiş, soruşturma aşamasında sonlanması gereken uyuşmazlıklar kovuşturma aşamasına taşınmıştır. Hemen olaydan sonra, çoğu zaman da yasak savma kabilinden, ‘uzlaşmak isteyip istemedikleri’ sorulmak suretiyle, uzlaşma kurumu işlevsiz bırakılmıştır. Bir an düşünelim, tehdit veya hakarete maruz kalmışız veya bir trafik kazasında kolumuz, bacağımız kırılmış, bu atmosferde bizlere sanıkla uzlaşmak isteyip istemediğimiz sorulsa bu soruya vereceğimiz cevabın olumlu olma ihtimali var mıdır? Diğer müesseseler için de manzara pek farklı değildir. CMK’nın 231. maddesinin değerlendirilmesi için yapılan bozma üzerine, mahkemece taraflar çağrılır, bozmaya karşı diyecekleri sorulur, daha sonra zarar giderilmediği şeklindeki bir gerekçe ile ‘sanık hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına’ karar verilir, acaba bu şekilde bozma gereği yerine getirilmiş midir? Yine dosyaların esasına girilmeden üzerine şablon 231 bozmalarının eklenerek gönderilmesi yargılamayı uzatmaktan ve yargının iş yükünü arttırmaktan başka bir işe yaramamıştır. 1 Haziran 2005 tarihinden itibaren Yargıtay bir dosyayı en az üç kez incelemekte ancak bal yapmayan arı misali boşa emek ve mesai sarfetmekte, toplumda hiç de haketmediği halde çalışmadığı şeklinde bir algıyla karşılaşmaktadır.

Uzlaşmaya tabi bir suçta, uzlaşmayan bir sanık hakkında verilen bir kararı hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumunun değerlendirilmesi yönünden bozmak, ne müessesenin amacına ne de adalete hizmet etmektedir. Bu kurumlar, hakları ve yükümlülükleri birlikte öngören kurumlardır. Meselelere yalnızca hak, hatta kazanılmış hak gibi yaklaşıp, yükümlülükleri bertaraf eden bir anlayış, ne adalete ne de toplumsal barışa hizmet eder. Bu nedenle benzer müesseseler aynı yaklaşımla uygulanmalı taktir yetkisi kapsamında kalan uygulamalar açık hukuka aykırılık taşımadığı sürece bozma konusu yapılmamalı, herhangi bir sonuç doğurmayacak bozmalardan kaçınılmalıdır.

Uyuşmazlık konusuna gelince, sanık üç suçtan yargılanmış ve her üç suçtan da biri nitelik değiştirmek suretiyle mahkûm edilmiştir. İki suçtan verilen hükmün kesin olması nedeniyle hakaret suçundan yapılan inceleme sonucunda hüküm, hükmün açıklanmasının geri bırakılması müessesesinin yasal olmayan gerekçe ile reddedilmesi nedeniyle bozulmuştur, bu bozma, yerel mahkemece gösterilen gerekçenin yasal olmaması nedeniyle, Yargıtay’ın yerleşik uygulamalarına ve biçimsel gerçeğe uygundur, ancak inceleme konusu incelendiğinde, işlediği suçlardan nedamet duymayan, suçların olumsuz sonuçlarını ortadan kaldırmaya yönelik bir çabası bulunmayan bu nedenle hakkında uzlaşma hükümleri de uygulanmayan bir sanıkla karşı karşıyayız. [b]Şüphesiz ki, inceleme konusu suçun hakaret olması nedeniyle maddi bir zararın bulunduğu söylenemeyeceği gibi kişilerin onur ve saygınlığına parasal bir değer biçmek de mümkün değildir. Ancak, mağdur, bu suçtan zarar görmemiş midir? Hiç kimse mağdurun bu suçtan zarar görmediğini söyleyemez. O halde bu zararın giderilmesi, mağdurun mağduriyetinin giderilmesi gerekmez mi, nitekim yerel mahkemece de, direnme kararında tüm bu hususları değerlendirmek suretiyle, sanığın bu haktan yararlanamayacağını belirtmiştir.[/b]

Yerel mahkemece bu bozma üzerine, hiçbir koşulu yerine getirmeyen sanık hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi, mağduru ikinci kez mağdur etmekten başka bir amaca hizmet etmeyecek, mahkemenin, sübjektif koşulları değerlendirerek sanık hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar vermesi halinde ise bozma kararı etkisiz hale gelecektir” görüşüyle,

Çoğunluk görüşüne katılmayan iki Genel Kurul üyesi de; benzer düşüncelerle karşıoy kullanmışlardır.

SONUÇ :

Açıklanan nedenlerle;

1- Aydın 2. Sulh Ceza Mahkemesinin 31.05.2010 gün ve 432-607 sayılı direnme hükmünün yasal olmayan gerekçeyle hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilmesi isabetsizliğinden BOZULMASINA,

2- Dosyanın mahalline gönderilmesi için Yargıtay C.Başsavcılığına TEVDİİNE, 05.02.2013 günü yapılan müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.

Yargıtay,Zorunlu Müdafiin Süresinde Temyiz Etmediği Kararı Sanık Ittıla Üzerine Temyiz Edebilir

T.C.   YARGITAY 5.CEZA DİRESİ

Tarih:2007 Esas No:2007/8373 E Karar No:2008/6399 K

İlgili Kavramlar:ZORUNLU MÜDAFİİLİK-TEMYİZ SÜRESİ
>

> Zimmet suçundan sanık Nezihat Orhan ( İnce ) nin yapılan yargılanması
> sonunda;atılı suçtan mahkumiyetine dair Adana 2. Ağır Ceza
> Mahkemesinden verilen … gün ve … sayılı karara karşı sanığın
> temyiz talebinin yasal süreden sonra yapıldıından bahisle reddine
> dair ..gün ve .. sayılı ek kararının süresi içinde Yargıtayca
> incelenmesi sanık tarafından istenilmiş olduğundan dava evrakı C.
> Başsavcılığınca tebliğname ile daireye gönderilmekle yapılan
> incelemede :

> 14.12.2005 tarihinde N.O. (İ) nin yokluğunda verilen mahkumiyetine
> dair hükmün zorunlu müdafii tarafından temyiz edilmediği,ancak hüküm
> verilmekle zorunlu müdafiin görevinin sona erdiği ve gıyabında verilen
> hükmün sanığa tebliğ edilmediği nazara alındığında,sanığın ıttıla
> üzerine yaptığı temyiz başvurusunun süresinde sayılması gerektiği
> gözetilmeden,yasal sürede yapılmadığı gerekçesiyle verilen,temyiz
> başvurusunun reddine dair ek karar usul ve yasaya aykırı bulunduğundan
> red kararının kaldırılmasına;sanığın vaki temyizinin .. tarihli hükme
> yönelik ve süresinde olduğunun kabulüne karar verilmekle gereği
> düşünüldü :

> … Bozmayı gerektirmiş ve sanığın temyiz itirazları bu nedenle
> yerinde görülmüş olduğundan hükmün 5320 sayılı Kanunun 8/1 maddesi de
> gözetilerek CMUK nun 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA,16.6.2008
> tarihinde oybirliği iye karar verildi.

 

YAĞMA SUÇUNA FER’İ FAİL OLARAK KATILMAKTAN HÜKÜMLÜ SANIK

T.C.

YARGITAY
CEZA GENEL KURULU
E: 2006/6-50
K: 2006/56
T: 21.3.2006
YAĞMA SUÇUNA FER’İ FAİL OLARAK KATILMAKTAN HÜKÜMLÜ SANIK
5237 s. TÜRK CEZA KANUNU (1) [Madde 7]
5237 s. TÜRK CEZA KANUNU (1) [Madde 39]
5237 s. TÜRK CEZA KANUNU (1) [Madde 62]
5237 s. TÜRK CEZA KANUNU (1) [Madde 149]
5252 s. TÜRK CEZA KANUNUNUN YÜRÜRLÜK VE UYGULAMA ŞEKLİ HA… [Madde 9]
765 s. TÜRK CEZA KANUNU (1) [Madde 20]
765 s. TÜRK CEZA KANUNU (1) [Madde 31]
765 s. TÜRK CEZA KANUNU (1) [Madde 33]
765 s. TÜRK CEZA KANUNU (1) [Madde 59]
765 s. TÜRK CEZA KANUNU (1) [Madde 65]
765 s. TÜRK CEZA KANUNU (1) [Madde 459]
Yağma suçuna fer’i fail olarak katılmaktan, F. İlhan’ın, TCY’nın 495/1, 65/3 ve 59/2. maddeleri uyarınca 4 yıl 2 ay ağır hapis cezasıyla cezalandırılmasına, aynı Yasanın 31. maddesi uyarınca üç yıl süre ile kamu hizmetlerinden geçici olarak yasaklanmasına, hakkında 40. maddenin uygulanmasına ve tutuk halinin devamına ilişkin İstanbul 5. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 2.4.2004 gün ve 160/132 sayılı hüküm, Yargıtay 6. Ceza Dairesince 13.10.2004 gün ve 6683/11151 sayı ile onanmak suretiyle kesinleşmiştir.
Hükümlü müdafiince hükümlü hakkında 5237 sayılı Yasa hükümlerinin uygulanması suretiyle lehe olan yeni yasa nedeniyle CYUY’nın 402/son maddesi uyarınca infazın ertelenmesine karar verilmesi isteminde bulunulması üzerine;
İstanbul 5. Ağır Ceza Mahkemesince evrak üzerinde yapılan inceleme sonunda;06.06.2005 gün ve 160/132 sayılı ek karar ile;
Hükümlünün firari arkadaşı ile birlikte, mağdurun 500 milyon para, 100 Avro, 1 adet cep telefonunun gasp edilmesi eylemine fer’i fail olarak katıldığı, eyleminin 5237 sayılı Yasanın 149/c maddesi kapsamında kaldığı kabul edilerek,
5237 sayılı Yasanın 149/c, 39 ve 62. maddeleri uyarınca 4 yıl 2 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına,
53/1-2. maddeleri uyarınca 1. fıkranın a,b,c,d ve e fıkralarında gösterilen hakları kullanmaktan hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar yoksun bırakılmasına, hakkında 63. maddenin uygulanmasına, hükmün kesinleşmiş diğer bölümlerinin aynen korunmasına karar verilmiştir.
Bu karara hükümlü müdafiince yapılan itiraz, İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesince 12.7.2005 gün ve 242/242 D. İş sayı ile red edilmiş, hükümlünün itirazı ise İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesince 27.7.2005 gün ve 313/313 sayı ile, daha önce aynı konuda itirazın reddine karar verilmiş bulunduğundan, yeniden karar verilmesine yer olmadığı yönündeki kararla sonuçlandırılmıştır.
Yargıtay C.Başsavcılığınca ek karara karşı yapılan başvurular temyiz istemi niteliğinde görülerek düzenlenen tebliğname üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 6. Ceza Dairesince 25.10.2005 gün ve 13640/9586 sayı ile;
“Tebliğnamedeki “hükmün zat ve mahiyetine etkili değişiklik”nedeniyle duruşma açılması gerektiğine ilişkin görüş; Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 18.11.1980 gün ve 267/360, 28.2.1983 gün ve 409/81, 1.6.1987 gün ve 114/326 sayılı kararlarına dayanmakta olup bu kararlarda; öncelikle, dosya üzerinden karar verilebilmesi için yasada açık hüküm bulunması gerektiği, bu karar tarihleri bakımından böyle bir düzenleme bulunmadığından duruşma açılmasında zorunluluk bulunduğu belirtilmiştir.
5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Yasanın 98/1, 101/1 ve 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanunun 9/1. maddelerinin açık hükmü karşısında tebliğnamedeki bozma düşüncesi benimsenmemiştir.
İstanbul 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nce 6.6.2005 gün ve 2003/160-2004/132 sayı ile 765 sayılı TCY’nın 495/1, 65/3, 59/2, 31. maddelerine göre, cezanın türü, alt ve üst sınırları bakımından lehe olan 5237 sayılı TCY.nın 149/1-c, 39/1, 62/1, 53. maddeleri gereğince belirlenen uyarlama kararının; önceki ve sonraki yasada suçun yasal ögelerinde değişiklik bulunmaması, her iki yasaya göre de cezanın erteleme kapsamı dışında kalması, önceki ve sonraki yasalara göre temel cezanın alt sınırdan belirlenmesi, cezada indirim yapan hükümler yönünden de bireyselleştirmeyi gerektiren bir oran takdirinin söz konusu olmaması nedenleriyle 5275 sayılı Yasanın 98/1, 101/1 ve 5252 sayılı Yasanın 9/1. maddeleri uyarınca dosya üzerinden verilmesi doğru ve bu kararın temyiz yeteneği bulunmayıp itirazı olanaklı, itiraz üzerine İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 12.7.2005 gün ve 242 D.İş sayılı red kararı 5271 sayılı CMY.nın 271/4. maddesi uyarınca kesin olduğundan dosyanın incelenmeksizin mahkemesine iletilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığına gönderilmesine”karar verilmiştir.
Yargıtay C.Başsavcılığınca ise; 23.02.2006 gün ve 171959 sayı ile;
“Yüksek 6. Ceza Dairesi ile Cumhuriyet Başsavcılığımız arasındaki uyuşmazlık, 5237 sayılı Yasanın yürürlüğe girmesi üzerine, 765 sayılı Yasa hükümleri uyarınca kurulan ve kesinleşen hükmün iptal edilerek, 5237 sayılı Yasa hükümleri uyarınca hükmün zat ve mahiyetine müessir nitelikte yeniden kurulan hükmün temyiz yeteneğinin bulunup bulunmadığına ilişkindir.
Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle kanunumuzda her ikisi de olağan kanun yolu olarak benimsenen itiraz ile temyiz arasındaki farkın açıklanması gerekmektedir.
5271 sayılı CMK.nun 267. maddesinde, hakim kararları ile kanunun gösterdiği hallerde, mahkeme kararlarına karşı itiraz yoluna gidilebileceği, 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi delaletiyle halen yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK.nun 305. maddesinde ise ceza mahkemelerinden verilen hükümlerin temyiz edilebileceği kabul edilmiştir. Kanunumuzun kabul ettiği sistem gereğince mahkeme kararlarının itiraza tâbi olması için bu hususun kanunda açıkça belirtilmesi gerekmektedir.
Yargıtay Yüksek 6. Ceza Dairesi tarafından bir taraftan verilen hükmün temyiz yeteneğinin bulunmadığına karar verilirken, diğer taraftan dolaylı bir şekilde esasa girilerek her iki yasada da suçun unsurlarının aynı olduğunun ve takdir hakkının kullanılmadığından bahisle dosya üzerinden verilen kararın doğru olduğunun belirtilmesi suretiyle çelişkiye düşülmüştür. Kaldı ki genel hükümlerdeki önemli değişiklikler bir yana yağma suçunun unsurlarının dahi hiç değişmediğini söylemekte mümkün değildir. Somut olayımızda olduğu gibi 765 sayılı Türk Ceza Kanununda basit yağma olarak kabul edilen eylem, 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda nitelikli yağma haline dönüştürülmüştür.
Sonradan yürürlüğe giren lehe hükümler nedeniyle kesinleşmiş mahkûmiyet hükümlerinin yeniden ele alınarak lehe olan yasanın belirlenmesinde uygulanacak yöntem 5252 sayılı Kanunun 9/1. maddesi ile 5275 sayılı Kanunun 98/1, 101. maddelerinde düzenlenmiştir.
5252 sayılı Kanunun 9/1. maddesi, 5237 sayılı Kanunun lehe hükümlerinin 01.06.2005 tarihinden önce kesinleşmiş mahkûmiyet hükümleri açısından uygulanabilmesi için getirilen özel bir düzenleme niteliğindedir. Maddenin 3. fıkrasında, lehe olan hükmün ne suretle belirleneceği gösterilmiştir.
5275 sayılı Kanunda yazılı hükümler kesinleşmiş mahkûmiyet hükümlerine ilişkin genel düzenleme niteliğindedir.
Bu hükümler ile ilgili değerlendirmeler ışığında itiraza konu olayı değerlendirdiğimizde; 5237 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesi üzerine mahkemece yeni yasa hükümleri uyarınca ayrı bir hüküm kurulmuş olup bu hükmün itiraza tâbi olacağına dair 5252 sayılı Kanunun 9. maddesinde herhangi bir usul hükmüne yer verilmemiştir.
Kural, hükümlerin duruşma açılarak verilmesidir. Ancak, 5252 sayılı Kanunun 9. maddesinde, Türk Ceza Kanununun lehe olan hükümlerinin derhal uygulanabileceği hallerde duruşma yapılmaksızın da karar verilebileceği öngörülmüştür.
Gerek duruşma açılarak, gerekse duruşma açılması gereken hallerde evrak üzerinde inceleme yapılarak verilen hükümler açısından yasayolunun belirlenmesinde bir farkın olmaması gerekir. Her iki durumda da verilen hükümlerin temyiz yeteneğinin bulunduğunun kabul edilmesi gerekmektedir. Zira kararın evrak üzerinde verilmiş olması yasayolunu değiştiremez.
Somut olayda, mahkemece sonradan yürürlüğe giren Kanun hükümlerinin değerlendirilmesi sonucu davanın esasını sonuçlandıran bir karar verilmiştir. Bu nedenle, hüküm niteliği taşımaktadır. İtiraz yolunun açık olduğuna dair herhangi bir hükme de açıkça yer verilmemiş olması nedeniyle temyiz yeteneğinin bulunduğunun kabul edilmesi gerekmektedir.
Yüksek Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 27.12.2005 gün ve 162-173 sayılı kararında; özet olarak daha önceden kesinleşen hükümlerin, 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun yürürlüğe girmesinden sonra tekrar ele alınması sonucunda verilen bütün uyarlama kararlarının temyiz yeteneğinin bulunduğunu kabul etmiştir.”
Gerekçesiyle, itiraz yasayoluna başvurularak, Özel Dairenin iade kararının kaldırılmasına karar verilmesi isteminde bulunulmuştur.
Dosya Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle itiraz Yargıtay Ceza Genel Kurulunca değerlendirildi; gereği konuşulup düşünüldü:
KARAR : Yağma suçuna fer’i fail olarak katılmaktan, F. İlhan’ın, TCY’nın 495/1, 65/3 ve 59/2. maddeleri uyarınca 4 yıl 2 ay ağır hapis cezasıyla cezalandırılmasına, aynı Yasanın 31. maddesi uyarınca üç yıl süre ile kamu hizmetlerinden geçici olarak yasaklanmasına ilişkin İstanbul 5. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 2.4.2004 gün ve 160/132 sayılı hüküm, Yargıtay 6. Ceza Dairesince 13.10.2004 gün ve 6683/11151 sayı ile onanmak suretiyle kesinleşmiştir.
Hükümlü müdafiince hükümlü hakkında 5237 sayılı Yasa hükümlerinin uygulanması suretiyle lehe olan yeni yasa nedeniyle CYUY’nın 402/son maddesi uyarınca infazın ertelenmesine karar verilmesi isteminde bulunulması üzerine;
İstanbul 5. Ağır Ceza Mahkemesince evrak üzerinde yapılan inceleme sonunda;6.6.2005 gün ve 160/132 sayılı ek karar ile;
“Hükümlünün 5237 sayılı Yasanın 149/c, 39 ve 62. maddeleri uyarınca 4 yıl 2 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına,
53/1-2. maddeleri uyarınca 1. fıkranın a,b,c,d ve e fıkralarında gösterilen hakları kullanmaktan hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar yoksun bırakılmasına, hakkında aynı yasanın 63. maddenin uygulanmasına, hükmün kesinleşmiş diğer bölümlerinin aynen korunmasına karar verilmiştir.
Ek karara karşı yapılan başvurular Yargıtay C.Başsavcılığınca temyiz istemi niteliğinde görülerek düzenlenen tebliğname üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 6. Ceza Dairesince, “İstanbul 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nce 6.6.2005 gün ve 160-132 sayı ile 5275 sayılı Yasanın 98/1, 101/1 ve 5252 sayılı Yasanın 9/1. maddeleri uyarınca dosya üzerinden verilen kararın temyiz yeteneği bulunmayıp itirazı olanaklı olduğu, itiraz üzerine İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 12.7.2005 gün ve 242 D.İş sayılı red kararının da 5271 sayılı CMY.nın 271/4. maddesi uyarınca kesin olduğundan dosyanın incelenmeksizin mahkemesine iletilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığına gönderilmesine” karar verilmiştir.
Yargıtay C.Başsavcılığınca 23.02.2006 gün ve 171959 sayı ile; “itiraz yasayoluna başvurulmuş ve mahkemece sonradan yürürlüğe giren yasa hükümlerinin değerlendirilmesi sonucu verilen kararın hüküm niteliğini taşıdığı ve temyiz yasa yoluna tabi olduğu” gerekçesiyle, Özel Dairenin incelenmeksizin iade kararının kaldırılmasına dosyanın temyiz incelemesi için Özel Dairesine gönderilmesine Yargıtay Ceza Genel kurulunca hükmedilmesi isteminde bulunulmuştur.
Görüldüğü gibi Özel Daire ile Yargıtay C.Başsavcılığı arasında çözümü gereken uyuşmazlık, 765 sayılı Türk Ceza Yasasının yürürlükten kalkması ve 5237 sayılı Türk Ceza Yasasının yürürlüğe girmesi nedeniyle, önceki ve sonraki yasal düzenlemelerden hangisinin lehe olduğunun saptanması bakımından, kesinleşen hükümler üzerine yapılacak yargılamanın duruşmalı mı, duruşmasız mı gerçekleştirileceği ve bunun sonucunda verilecek kararın niteliği ile bu karara karşı hangi yasa yoluna başvurulabileceğinin belirlenmesine ilişkindir.
Öncelikle, kesinleşen hükümlerde değişiklik yargılamasının hangi yasaya göre yapılacağı hususunu inceleyecek olursak;
Ceza yasalarının zaman bakımından uygulanmasına ilişkin kurallar, yürürlükten kalkmış bulunan 765 sayılı Türk Ceza Yasasının 2. maddesinde;
“İşlendiği zamanın kanununa göre cürüm veya kabahat sayılmayan fiilden dolayı kim-seye ceza verilemez. İşlendikten sonra yapılan kanuna göre cürüm veya kabahat sayılmayan bir fiilden dolayı da kimse cezalandırılamaz. Eğer böyle bir ceza hükmolunmuşsa icrası ve kanunî neticeleri kendiliğinden ortadan kalkar.
Bir cürüm veya kabahatin işlendiği zamanın kanunu ile sonradan neşrolunan kanunun hükümleri birbirinden farklı ise failin lehinde olan kanun tatbik ve infaz olunur.”
Şeklinde;
1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe girmiş bulunan 5237 sayılı Türk Ceza Yasasının “Zaman bakımından uygulama” başlıklı 7. maddesinde ise;
( 1 ( İşlendiği zaman yürürlükte bulunan kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. İşlendikten sonra yürürlüğe giren kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı da kimse cezalandırılamaz ve hakkında güvenlik tedbiri uygulanamaz. Böyle bir ceza veya güvenlik tedbiri hükmolunmuşsa infazı ve kanunî neticeleri kendiliğinden kalkar.
( 2 ( Suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise, failin lehine olan kanun uygulanır ve infaz olunur.
( 3 ( Hapis cezasının ertelenmesi, koşullu salıverilme ve tekerrürle ilgili olanlar hariç; infaz rejimine ilişkin hükümler, derhal uygulanır.
( 4 ( Geçici veya süreli kanunların, yürürlükte bulundukları süre içinde işlenmiş olan suçlar hakkında uygulanmasına devam edilir.”
Biçiminde, yürürlükten kaldırılan 765 sayılı TCY’nın 2. maddesine benzer şekilde düzenlenmiştir.
Görüldüğü gibi, her iki maddede de; ceza hukukunun en önemli ilkesi olan, ceza hukuku kurallarının yürürlüğe girdikleri andan itibaren işlenen suçlara uygulanacağına ilişkin, ileriye etkili olma ilkesi ile bu ilkenin istisnasını oluşturan, failin lehine olan yasanın geçmişe etkili olması, “geçmişe etkili uygulama” veya “geçmişe yürürlük” ilkesine yer verilmiştir.
Bu ilke uyarınca, suçun işlenmesinden sonra yürürlüğe giren ve fail lehine hükümler içeren yasa, hükümde ve infaz aşamasında dikkate alınmalıdır.
Gerek öğretide gerekse yargısal kararlarda;
Hapis cezasını öngören yasanın, adli para cezası kabul eden yasaya göre,
Aynı nev’i ceza içeren yasalardan;
Yukarı sınırları aynı, aşağı sınırı fazla olanın, aşağı sınırı az olan yasaya göre,
Aşağı sınırları aynı, yukarı sınırı fazla olanın, üst sınırı az olana göre,
Alt ve üst sınırlarının farklı olması halinde, üst sınırı fazla olanın, az olana göre,
Aleyhe olduğu,
Yine, şikayete tabi olan suçu, kamu adına kovuşturulması gereken suç haline getiren yasanın aleyhe, kamu adına kovuşturulan suçu, şikayete tabi suç haline getiren yasanın lehe, aynı cezaya ilave olarak güvenlik önlemi kabul eden yasanın aleyhe olduğu belirtilmiş ise de, bu kuralların her somut olayda, mutlak olarak aynı sonucu doğuracağının kabulü olanaksızdır. Ancak bazı somut durumlarda yetersiz de olsa bu ölçütler, yasalarda kısmi değişikliklerin yapıldığı dönemlerde benimsenilmesi gereken temel ilkeleri göstermesi bakımından önemlidir.
Nitekim, lehe yasanın tespiti açısından bu ölçütlere yeni kriterler eklenmesi yönündeki görüş ve uygulamalar, öğreti ve yargısal kararlara konu olmuş, değişen ceza mevzuatı karşısında dahi halen geçerliliğini koruyan 23.02.1938 gün ve 23/9 sayılı İBK.da, “Suçun işlendiği zamanın yasası ile sonradan yürürlüğe giren yasa hükümlerinin farklı olması halinde, her iki yasanın birbirine karıştırılmadan, birer bütün halinde ayrı ayrı somut olaya uygulanıp, her iki yasaya göre hükmedilecek cezalar belirlendikten sonra, sonucuna göre lehte olanı uygulanmalı,” şeklinde, lehe yasanın tespitinde başvurulacak yöntem ana hatlarıyla belirtilmiştir.
Öğretide de anılan İBK.daki ilkeler benimsenerek, uygulanma olanağı bulunan tüm yasaların leh ve aleyhteki hükümleri ile birlikte ayrı ayrı ele alınarak somut olaya göre sonuçlarının karşılaştırılması gerekeceği ve sonunda fail bakımından daha lehe sonuç veren yasanın belirlenip son hükmün buna göre verileceği görüşleri ileri sürülmüştür. ( Ord.Prof. Dr. S.DÖNMEZER-Prof. Dr. S.ERMAN, Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku, C.I, 11. Bası, sh.167 vd.; Ord. Prof. Dr. S.DÖNMEZER, Genel Ceza Hukuku Dersleri, sh.64 vd.; Prof. Dr. M.E.ARTUK-Doç. Dr. A.GÖKÇEN-Arş. Gör. A. C. YENİDÜNYA, Ceza Hukuku Genel Hükümler, C.I, sh.221 vd. (
Hukukumuzda lehe yasanın tespiti yöntemine ilişkin; 5252 ve 5275 sayılı Yasalardan önce herhangi bir pozitif hukuk normunun bulunmaması nedeniyle, lehe yasa, 1412 sayılı CYUY’nın mahkumiyet hükmünün yorumunda doğan tereddüdün giderilmesi bakımından hakimden karar istenmesi yöntemini düzenleyen 402. maddesi uyarınca yapılmakta iken, 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5252 sayılı Türk Ceza Yasasının Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Yasa’nın 9.maddesinde ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Yasa’nın 98 vd. maddelerinde, lehe yasanın saptanması ve uygulanmasında başvurulacak yöntemle ilgili ayrıntılı hükümler getirilmiştir.
5275 sayılı Yasanın 98 inci maddesinin 1 inci fıkrasında, “Mahkûmiyet hükmünün yorumunda veya çektirilecek cezanın hesabında duraksama olursa, cezanın kısmen veya tamamen yerine getirilip getirilemeyeceği ileri sürülür ya da sonradan yürürlüğe giren kanun, hükümlünün lehinde olursa, duraksamanın giderilmesi veya yerine getirilecek cezanın belirlenmesi için hükmü veren mahkemeden karar istenir.” hükmüne yer verilmiş, aynı Yasanın 101 inci maddesinde ise, cezanın infazı sırasında, 98 ilâ 100 üncü maddeler gereğince mahkemeden alınması gereken kararların duruşma yapılmaksızın verileceği ve bu kararların itiraza tabi olacağı belirtilmiş,
98. maddenin 1. fıkrasının uygulanma koşulları ise, madde gerekçesinde;”Madde ile infazı söz konusu olabilen yani kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararının yorumunda, içeriğinin belirlenmesinde veya çektirilecek cezanın hesabında tereddüt edilirse yahut hükümlünün adının yanlış yazılması gibi bir nedenle cezanın infaz olunmayacağı ileri sürülürse veya sonradan yürürlüğe giren kanun lehe ise yerine getirilecek cezanın belirlenmesi veya tereddüttün giderilmesi için, bir karar alınmak üzere yargılama makamına başvurulması hususları düzenlenmiştir.” şeklinde açıklanmıştır
Diğer yönden 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren, 5252 sayılı Türk Ceza Yasasının Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Yasanın;
1. Maddesinde;
“Bu Kanunun amacı, 26.9.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun yürürlüğe konulmasına ilişkin usul ve esasları belirlemektir.”
2. Maddesinde;
“Bu Kanun, diğer kanunlarda, yürürlükten kaldırılan 1.3.1926 tarihli ve 765 sayılı Türk Ceza Kanununa yapılan yollamaları, 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun yürürlüğe girmesiyle yürürlükten kaldırılan hükümleri ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun uygulanması için diğer kanunlarda yapılan değişiklikleri, yürürlüğe girmesinden önce işlenmiş suçlar hakkında ne suretle hüküm kurulacağına ve kesinleşmiş cezaların nasıl infaz edileceğine ilişkin hükümleri kapsar.”
“Lehe olan hükümlerin uygulanmasında usul” başlıklı 9. Maddesinde ise;
( 1 ( 1 Haziran 2005 tarihinden önce kesinleşmiş hükümlerle ilgili olarak, Türk Ceza Kanununun lehe olan hükümlerinin derhal uygulanabileceği hallerde, duruşma yapılmaksızın da karar verilebilir.
( 2 ( Birinci fıkra hükmü, 1 Haziran 2005 tarihinden önce verilip de Yargıtay tarafından lehe olan hükümlerin uygulanması hususunda değerlendirme yapılması gerektiği gerekçesiyle bozularak mahkemesine gönderilen hükümler hakkında da uygulanır.
( 3 ( Lehe olan hüküm, önceki ve sonraki kanunların ilgili bütün hükümleri olaya uygulanarak, ortaya çıkan sonuçların birbirleriyle karşılaştırılması suretiyle belirlenir.
( 4 ( Kesin hükümle sonuçlanmış olan davalarda, sonradan yürürlüğe giren bir kanunla ilgili olarak lehe hükmün belirlenmesi ve uygulanması amacıyla yapılan yargılama bakımından dava zamanaşımına ilişkin hükümler uygulanmaz.
Hükümlerine yer verilmiştir.
Yürürlük yasaları; suç tarihinde yürürlükte bulunan yasa ile sonradan kabul olunan yasalar arasındaki uyum sorunlarını gidermek için kabul olunan geçici yasalar olup, 5252 sayılı Yasa da, 765 ve 5237 sayılı Yasalar arasındaki uyumu sağlayabilmek için kabul edilmiş bulunan, geçici, süreli ve özel bir Yasa’dır. O halde uyuşmazlık öncelikle; amacı 5237 sayılı Türk Ceza Yasasının yürürlüğe konulmasına ilişkin usul ve esasları belirlemek olan, kapsamı ise, diğer yasalarda 765 sayılı Türk Ceza Yasasına yapılan yollamalar, 5237 sayılı Türk Ceza Yasasının yürürlüğe girmesiyle yürürlükten kaldırılan hükümler ve 5237 sayılı Türk Ceza Yasasının uygulanması için diğer yasalarda yapılan değişiklikler, bu yasanın yürürlüğe girmesinden önce işlenmiş suçlar hakkında ne surette hüküm kurulacağı ve kesinleşmiş cezaların nasıl infaz edileceğine ilişkin hükümlerden oluşan 5252 sayılı Yasa hükümleri uygulanarak değerlendirilmelidir.
Diğer yönden, herhangi bir ceza normunun hükmün kesinleşmesinden sonra değişmesi halinde yapılacak uyarlama yargılamasına ilişkin genel bir düzenlemeyi içeren 5275 sayılı Yasanın 98 vd. maddelerindeki hükümlerin aynı konuda daha özel bir düzenleme içeren 5252 sayılı Yasanın 9. maddesi hükmü karşısında, somut olayda uygulanması olanağı bulunmadığından, maddenin uygulanma koşullarının da bu somut olayda belirlenmesine gerek bulunmamaktadır.
Görüldüğü gibi uyuşmazlık, herhangi bir ceza normunun hükmün kesinleşmesinden sonra değişmesi halinde yapılacak uyarlama yargılamasına ilişkin genel bir düzenlemeyi içeren, 5275 sayılı Yasanın 98 vd. maddeleri hükümlerine göre değil, 1 Haziran 2005 tarihinden önce kesinleşmiş hükümlerle ilgili olarak lehe yasanın saptanmasında izlenecek yöntemi belirleyen ve bu konuda özel düzenleme içeren 5252 sayılı Yasanın 9. maddesi kapsamında değerlendirilmelidir.
5252 sayılı Yasanın “Lehe olan hükümlerin uygulanmasında usul”başlıklı 9. maddesinin üçüncü fıkrasında; “Lehe olan hüküm, önceki ve sonraki kanunların ilgili bütün hükümleri olaya uygulanarak, ortaya çıkan sonuçların birbirleriyle karşılaştırılması suretiyle belirlenir.” şeklinde lehe yasanın saptanmasında başvurulacak yöntem düzenlenmiş olup,
Bu hüküm uyarınca, kesin yargı haline gelmiş bir hükümde değişiklik yargılaması yapılması, önceki hükümde sabit kabul edilen olaya her iki yasanın ilgili tüm hükümleri birbirine karıştırılmaksızın uygulanmak suretiyle ayrı ayrı sonuçlar belirlenmesini ve bunların karşılaştırılmasını gerekli kılmaktadır.
Görüldüğü gibi; kesin yargı haline gelmiş bir hükümde sonradan yürürlüğe giren ve lehte hükümler içeren yasaya dayalı bulunan değişiklik yargılamasında, her iki yasanın ilgili tüm hükümleri, önceki hükümde sabit kabul edilen olaya uygulanmak suretiyle belirlenmeli, bu belirleme herhangi bir inceleme, araştırma, kanıt tartışması ve takdir hakkının kullanılmasının gerekmediği;
Eylemin suç olmaktan çıkarılması,
Ceza sorumluluğunun kaldırılması,
Önceki hükümle belirlenen cezanın bir değerlendirme ve takdir gerektirmemesi gibi hallerde,
Evrak üzerinde;
Sonraki yasa ile;
Suçun unsurlarının veya özel hallerinin değiştirilmiş olması,
Cezanın tayininde 5237 sayılı TCY’nın 61 inci maddesi gözetilerek cezanın tayin ve taktirinin gerekmesi,
Önceki hükümde cezanın asgari haddin üzerinde tayini nedeniyle bu olguların 5237 sayılı Yasanın 61. maddesi uyarınca tartışılmasının gerekmesi,
Artırım ve indirim oranlarının belirlenmesinin takdiri gerektirmesi,
Seçimlik cezalardan birinin tercihinin söz konusu olması,
Seçenek yaptırımların yada cezanın kişiselleştirilmesini gerektiren hallerin değerlendirilmesinin gerekmesi,
Durumlarında ise duruşma açılarak değerlendirme yapılmalı,
Bu değerlendirme yapılırken hükmün gerekçe bölümünde yukarıda belirtilen ilkelere uygun olarak, her iki yasaya göre uygulama ve sonuçları yasal dayanakları ile birlikte belirtilmeli, lehe yasanın hangisi olduğu saptandıktan sonra, hüküm fıkrasında; lehe olduğu kabul edilen yasa ilgili tüm hükümleriyle birlikte olaya uygulanmak suretiyle hüküm tesis edilmelidir.
Ancak duruşma açılarak yargılama yapılsa da, bu yargılamanın sonraki yasanın lehe hükümlerinin saptanması ve uygulanma koşullarının bulunup bulunmadığının belirlenmesi ile sınırlı ve kendine özgü bir yargılama olduğu unutulmamalı, lehe yasanın tespiti amacıyla yapılan yargılamada, önceki karar dışına çıkılmamalı, kesinleşen karardaki suça uygulanması olanağı bulunan 5237 sayılı Yasa hükümlerinin tamamının uygulanarak bulunacak cezaların karşılaştırılıp lehe yasanın saptanması ile yetinilmelidir.
Verilen hükümlere karşı başvurulacak yasa yolunun belirlenmesi ile ilgili uyuşmazlık konusuna gelince,
5252 sayılı Yasanın 9. maddesinde, uyarlama yapılması suretiyle verilen hükümlere karşı başvurulabilecek yasa yolu belirtilmemiştir. O halde, yasa yollarına ilişkin olarak Usul Yasamızda mevcut hükümlerin değerlendirilmesiyle bir sonuca ulaşılmalıdır.
1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Yasası’nda olağan yasa yolları olarak itiraz, istinaf ve temyiz öngörülmüştür. Ancak bölge adliye mahkemelerinin henüz göreve başlamaması nedeniyle istinaf yasa yoluna ilişkin hükümlerin bu devrede uygulanabilmesi olanağı bulunmamaktadır.
Ceza Muhakemesi Yasası’nın itiraz olunabilecek kararlara ilişkin 267. maddesinde, “Hâkim kararları ile kanunun gösterdiği hallerde, mahkeme kararlarına karşı itiraz yoluna gidilebilir.” denilmektedir. Buna göre, kural olarak bütün hakimlik kararlarına karşı itiraz yasa yolu açıktır. Mahkeme kararlarına karşı itiraz ise, sadece yasanın açıkça gösterdiği hallerde mümkündür. Örneğin; Ceza Muhakemesi Yasasının 5/2. maddesinde mahkemenin görevsizlik kararına, 101/5. maddede ise mahkemenin tutuklama kararına karşı itiraz yoluna başvurulabileceği açıkça belirtildiğinden, bu kararlara karşı itiraz yasa yoluna başvurulabilir.
Oysa 5252 sayılı Yasanın 9. maddesinde itiraz yasayoluna başvurmayı mümkün kılan bir düzenleme bulunmadığından, bu maddeye göre gerçekleştirilen yargılama sonunda verilen uyarlama kararlarına karşı itiraz yasayoluna başvurulamaz.
Temyiz yasayolu bakımından ise; 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Yasasının Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Yasanın 8.maddesi uyarınca, bölge adliye mahkemelerinin göreve başlama tarihinden önce aleyhine temyiz yoluna başvurulmuş kararlar hakkında Ceza Yargılamaları Usulü Yasasının 322. maddesinin dört, beş ve altıncı fıkraları hariç olmak üzere 305 ilâ 326. maddeleri uygulanacağı için, konunun, temyize ilişkin bulunan ve halen yürürlükte bulunan bu hükümler yönünden de incelenmesi gerekir.
Anılan Yasanın 305. maddesinde ceza mahkemelerinden verilen hükümlerin temyiz olunabileceği belirtildikten sonra, temyiz edilemeyecek nitelikteki hükümler sayılmıştır. 1412 sayılı Ceza Yargılamaları Usulü Yasasının “hükümleri” gösteren 253. maddesi yürürlükten kalktığı için, hangi kararların “hüküm” niteliğinde olduğu 5271 sayılı Yasaya göre saptanmalıdır. Bu Yasanın 223. maddesinde; “beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, mahkûmiyet, güvenlik tedbirine hükmedilmesi, davanın reddi ve düşmesi” kararlarının hüküm olduğu belirtilmektedir. O halde, 5252 sayılı Yasanın 9. maddesinin 1. fıkrasına göre, ister genel prensip uyarınca duruşmalı yargılamada, isterse ayrıksı yöntem olarak evrak üzerinde yapılan inceleme sonunda verilmiş bulunsun, sonraki lehe yasa nedeniyle yapılan uyarlama yargılamasında verilen bu tür kararlar hüküm niteliğinde olduklarından, 1412 sayılı CYUY’nın 305. maddesinde belirtilen istisnalar dışında bu hükümlere karşı temyiz yasayoluna başvurulabilecektir.
Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;
Hükümlü hakkındaki mahkûmiyet hükümlerinin kesinleşmesi üzerine, 5237 sayılı Yasa hükümleri kapsamında durumunun değerlendirilmesi istemiyle yapılan başvuru sonucunda, 5237 sayılı Yasa hükümlerinin lehe olduğu kabul edilerek, hükümlünün 5237 sayılı Yasanın 149/c, 39 ve 62, 53/1-2 ve 63. maddeleri uyarınca 4 yıl 2 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, 53. maddenin 1. fıkranın a,b,c,d ve e fıkralarında gösterilen hakları kullanmaktan hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar yoksun bırakılmasına, hakkında 63. maddenin uygulanmasına ilişkin İstanbul 5. Ağır Ceza Mahkemesince evrak üzerinde yapılan inceleme sonunda verilen 6.6.2005 gün ve 160/132 sayılı ek karar 5271 sayılı Yasanın 223. maddesi kapsamında hüküm olduğundan temyiz yasa yoluna tabidir.
Bu itibarla, Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının kabulü ile, Özel Daire kararının kaldırılmasına ve temyiz incelemesi yapılmak üzere dosyanın anılan Daireye gönderilmesine karar verilmelidir.
SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;
1- Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,
2- Yargıtay 6.Ceza Dairesinin 25.10.2005 gün ve 13640-9586 sayılı kararının KALDIRILMASINA,
3- Hükümlünün istemi nedeniyle, İstanbul 5. Ağır Ceza Mahkemesinin 6.6.2005 gün ve 160/132 sayılı hükmünün temyizen incelenmesi için dosyanın Yargıtay 6. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığına tevdiine, 21.03.2006 günü oybirliğiyle karar verildi.

HÜKÜMDEN SONRA SANIK İLE MAĞDURENİN EVLENMELERİ

T.C.

YARGITAY
Beşinci Ceza Dairesi
E:2006/3366
K:2006/3152
T:13.4.2006
HÜKÜMDEN SONRA SANIK İLE MAĞDURENİN EVLENMELERİ
5237 s. TÜRK CEZA KANUNU (1) [Madde 7]
765 s. TÜRK CEZA KANUNU (1) [Madde 434]
Irza geçme ve bu suça iştirak etmekten sanıklar … ve … haklarında Tokat Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılanmaları sonunda 25.5.2005 tarih ve 2004/241 Esas, 2005/137 Karar sayı ile mahkumiyet kararı verildiği hükümlerin sanıklar tarafından temyiz edilmesi üzerine; gönderilen dosya Yargıtay C.Başsavcılığının 15.3.2006 günlü tebliğnamesiyle daireye verilmekle gereği düşünüldü:
Sanıkların temyizi yönünden incelenmenin ırza geçme suçundan kurulan mahkumiyet hükümleri ile sınırlı yapılmasına karar verildikten sonra gereği düşünüldü:
Sanık … ile mağdure …’nın hükümden sonra 28.10.2005 tarihinde evlendikleri 11.11.2005 günlü dilekçeye eklenen nüfus kayıt örneğinden anlaşıldığından 5237 sayılı TCK.nun 7/2. maddesi ve 765 sayılı TCK.nun 434. maddesi uyarınca gereğinin mahkemesince yapılması lüzumu;
SONUÇ : Bozmayı gerektirdiğinden sanıkların temyiz itirazları bu bakımdan yerinde görüldüğünden hükümlerin 5320 sayılı Kanunun 8/1.maddesi de gözetilerek CMUK.nun 321. maddesi uyarınca ( BOZULMASINA ), 13.04.2006 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.