Etiket arşivi: ŞARTLARI

YARGITAY H G K E. 2015/18-1302 K. 2015/1344* HAKİMİN HUKUKİ SORUMLULUĞUNUN ŞARTLARI * ÖN İNCELEME DURUŞMASI YAPILMASI GEREKTİĞİ

T.C.
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
ESAS NO. 2015/18-1302
KARAR NO. 2015/1344
KARAR TARİHİ. 15.5.2015
DAVA : Taraflar arasındaki hakimin hukuki sorumluluğu nedenine dayalı tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 18. Hukuk Dairesince;
(… Davacı G.. S.. 02.01.2012 günlü dava dilekçesinde Muğla ili Ula ilçesi Akyaka beldesinde bulunan 3254 parsel sayılı taşınmazda yapılmış olan binadaki projeye aykırılıkların giderilmesi için Ula Sulh Hukuk Mahkemesinin 2009/126 Esas sayılı dosyasında açtığı davanın 01.12.2010 günlü duruşmasında Hakim A.. K..'nın duruşma gününü 20.02.2011 tarihine ertelemesine rağmen, daha sonra bu tarihi değiştirerek duruşmanın 20.01.2011 tarihinde yokluğunda yapılarak davanın açılmamış sayılmasına karar verdiğini, yapılan bu hukuk dışı eylemden olumsuz etkilenip sağlığının bozulduğunu ve zarar gördüğünü belirterek 20.000 TL manevi tazminatın davalıdan alınmasına karar verilmesini istemiştir.
Davalı Hazine vekili cevap dilekçesinde; davanın hüküm kesinleştikten sonra bir yıl içinde açılmadığını, 6100 sayılı HMK'nun 46. maddesindeki şartların bulunmadığını bu nedenle yersiz açılan davanın reddine, yargılama giderleri ve vekalet ücretinin davacıya yükletilmesine, HMK'nun 49. maddesine göre davacının disiplin para cezasına mahkum edilmesine karar verilmesini talep etmiştir.
6100 sayılı HMK'nun 48. maddesi gereğince ihbar olunan Hakim A. K. (104…) 22.03.2012 günlü dilekçesinde davacının iddialarının yerinde olmadığını 20.02.2011 tarihli duruşma gününün tatil gününe denk gelmesi nedeniyle bu durumun fark edilerek davacı ve davalının huzurunda duruşma gününün 20.01.2011 olarak düzeltildiğini bu davanın yersiz olup, rahatsız etme kastı ile açıldığını, HMK'nun 46. maddedeki şartların oluşmadığını bu nedenle açılan davanın reddine karar verilmesini, davaya davalı yanında katılmasını ve lehine 5.000 TL manevi tazminata hükmedilmesini istemiştir.
Dava, 6100 sayılı HMK'nun 46. maddesi gereğince hakimin hukuki sorumluluğu nedeniyle Hazine aleyhine açılan manevi tazminat istemine ilişkindir.
Davanın açılış tarihi itibariyle 6100 sayılı HMK'nun yürürlük tarihinden sonra olması nedeniyle bu yasa doğrultusunda ön tensip ve ön inceleme tutanağı düzenlenerek gerekli araştırma ve inceleme yapılmıştır.
İncelenen dosya kapsamına göre Ula Sulh Hukuk Mahkemesinin 2009/126 Esas, 2011/37 Karar sayılı dosyasında davacısı G. S. davalıların ise C. vd. olan davada 3254 parselde yapılan binadaki projeye aykırılıkların giderilmesinin istendiği, taşınmazda kat mülkiyetinin kurulu olduğu ve asıl davanın kat mülkiyeti yasası hükümlerinin uygulanmasına ilişkin bulunduğu, bu dosyada davanın 21.10.2009 ve 16.09.2010 tarihlerinde iki kez HUMK'nun 409/1 maddesi uyarınca işlemden kaldırılıp davacı tarafından yenilendiği, 01.12.2010 gününde yapılan duruşmanın 20.02.2011 gününe bırakıldığı ancak bu tarihin 20.01.2011 olarak değiştirilip paraf edildiği, 20.01.2011 günü duruşmaya gelmeyen davacının davasını üçüncü kez takipsiz bırakması sonucu HUMK'nun 409/5 ve 6. Maddelerine göre DAVANIN AÇILMAMIŞ SAYILMASINA karar verildiği, bu kararın temyiz edilmemesi nedeniyle 19.04.2011 tarihinde kesinleştiği, eldeki davanın 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanununun 93/A maddesine göre bir yıllık yasal süre içerisinde açıldığı anlaşılmıştır.
Hakimlerin hukuki sorumluluk sebepleri HMK'nun 46. maddesinde tahdidi olarak sayılmış ve devlet aleyhine tazminat davası açılabileceği hükmü düzenlenmiştir. Aynı maddenin 1/d bendinde; duruşma tutanakları ile hüküm veya kararların değiştirilmiş yahut tahrif edilmiş veya söylenmeyen bir sözün hüküm ya da karara etkili olacak şekilde söylenmiş gibi gösterilmiş ve buna dayanılarak hüküm verilmiş olması hali de bu sebepler arasında sayılmıştır.
Somut olayda; Ula Sulh Hukuk Mahkemesinin 2009/126 Esas sayılı dava dosyasının yargılaması sırasında bırakılan duruşma gününün tatil gününe denk gelmesi nedeniyle aynı anda değiştirilip paraf edildiği, bu durumun maddi hataya dayalı olduğu ve tahrifat olarak düşünülemeyeceği, davacının açılmamış sayılmasına ilişkin kararı temyiz etme imkanı varken bu hakkını kullanmayıp kesinleşmesini sağladığı, yine davacının bu maddi hatadan dönülerek yeniden duruşma günü verilmesine ilişkin talebinin mahkemece 03.03.2011 günlü EK KARAR ile dosyadan el çekilmesi ve bu talebin ancak kararın temyiz edilmesi halinde inceleneceği gerekçesi ile reddedildiği, davacının duruşmadaki beyanından asıl konuya ilişkin yeniden dava açıldığı anlaşılmıştır.
Dairemizce asıl dava yönünden yeniden dava açılması mümkün olup, herhangi bir hak kaybı söz konusu olmadığı, duruşma günündeki değişikliğin maddi hataya dayalı olduğunun, davacının da kabulünde bulunduğu, bunun düzeltilmesi için temyiz yolu açık olmasına rağmen bu yolun kullanılmadığı, bu nedenlerle HMK'nun 46. maddesindeki koşulların oluşmadığı gerekçeleriyle Hazine aleyhine açılan manevi tazminat davasının reddine karar verilmiştir.
Davacının temyizi üzerine, Hukuk Genel Kurulu'nun 03.04.2013 gün 2012/18-1355 E., 2013/413 K. sayılı kararı ile ön inceleme yapılmadan tahkikat aşamasına geçilip karar verilmesi usul ekonomisi bakımından (HMK 30) eleştiri konusu yapılıp esastan incelenerek, dosyadaki tutanak ve kayıtlara, bilgi ve belgelere daire kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre usul ve yasaya uygun olduğu tespit edilen Yargıtay 18.Hukuk Dairesi'nin ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği kararın ONANMASINA karar verilmiştir.
Davacının süresinde karar düzeltme talebi üzerine, HGK'nun 02.04.2014 tarih 2014/18-431 E., 2014/423 K. sayılı kararı ile; dilekçeler aşaması tamamlandıktan sonra öncelikle dosya üzerinden dava şartları ve ilk itirazların incelenmesi, bu konularda yine dosya üzerinden olumlu veya olumsuz bir karar verilmesi, dosya üzerinden karar verilemeyen dava şartları ile ilk itirazlar hakkında karar vermek ve diğer ön inceleme işlemlerini yapmak üzere tarafların ön inceleme duruşmasına davet edilmesi, 6100 Sayılı HMK'nun 137. ve 140. maddelerine göre ön inceleme duruşmasında gerekli usul işlemleri yapıldıktan sonra tahkikat duruşmasına geçilmesi gerekirken, ön inceleme işlemlerinin dosya üzerinden yapılarak tahkikat duruşmasına geçilmesi ve esas hakkında karar verilmesi doğru bulunmayarak, karar düzeltme talebi kabul edilmiş, onama kararı kaldırılarak Dairemiz kararı bozulmuştur.
Dairemizce bozmaya uyularak, ön inceleme duruşması yapılmış, davacı ön inceleme duruşmasına katılmadığından 6100 Sayılı HMK'nın 150/1 maddesi uyarınca dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verilmiştir. Davacının verilen karar üzerine yenileme harcını tamamlayarak ön inceleme duruşması yapıldıktan sonra tahkikat duruşmasına geçilerek; Ula Sulh Hukuk Mahkemesi'nin 2009/126 Esas sayılı dava dosyasının yargılaması sırasında duruşma gününün değiştirilmesinin maddi hataya dayalı olduğu, verilen bu kararın davacı tarafından temyiz edilmediği, davacının duruşmadaki beyanından asıl konuya ilişkin yeniden dava açıldığı ve davacının herhangi bir hak kaybı olmadığı anlaşılmıştır.
Bu sebeplerle, HMK'nun 46. maddesindeki koşulların oluşmadığı anlaşılmakla Hazine aleyhine açılan manevi tazminat davasının reddine, HMK'nun 49. maddesi uyarınca davanın esastan reddedilmiş olması nedeniyle davacının disiplin para cezasına mahkum edilmesine karar verilmesi gerektiği sonuç ve kanaatine varılmıştır.
HÜKÜM:
Gerekçesi yukarda açıklandığı üzere;
1-6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 46. maddesi uyarınca hakim A.. K..'nın hukuki sorumluluğu kapsamında Hazine aleyhine açılan tazminat davasının REDDİNE,
2-Hukuk Muhakemeleri Kanununun 49. maddesi uyarınca davacı G.. S..'nun takdiren 650,00 TL disiplin para cezasıyla cezalandırılmasına,
3-Kendisini vekille temsil ettirmiş bulunan davalı Hazine yararına Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi uyarınca 3.000 TL vekalet ücretinin davacıdan alınıp davalıya verilmesine,
4-21,15 TL red harcının peşin harçtan mahsubu ile 275,85 TL bakiye harcın istek halinde davacıya iadesine…),
Dair oybirliği ile verilen 25/11/2014 gün ve 2014/1-1 sayılı karar davacı tarafından temyiz edilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek kararın süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
KARAR : Dava, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 46. maddesine dayalı tazminat istemine ilişkindir.
Davacı G. S. 02.01.2012 harç tarihli dava dilekçesiyle; “ Muğla ili Ula ilçesi Akyaka beldesinde bulunan 3254 parsel sayılı taşınmazda yapılmış olan binadaki projeye aykırılıkların giderilmesi için Ula Sulh Hukuk Mahkemesinin 2009/126 Esas sayılı dosyasında dava açtığını, davanın 01.12.2010 günlü celsesinde duruşma gününün 20.02.2011 tarihine ertelemesine rağmen, daha sonra bu tarihi değiştirerek duruşmanın 20.01.2011 tarihinde yokluğunda yapılarak davanın açılmamış sayılmasına karar verildiğini, yapılan bu hukuk dışı eylemden olumsuz etkilenip sağlığının bozulduğunu ve zarar gördüğünü, bu durumun HMK 46/d maddesi aykırı olduğunu iddia ederek 20.000 TL manevi tazminatın davalıdan alınmasına karar verilmesini” talep ve dava etmiştir.
Davalı Maliye Bakanlığı vekili 14.03.2012 tarihli cevap dilekçesinde; “ davanın hüküm kesinleştikten sonra bir yıl içinde açılmadığını, 2802 sayılı Yasa'nın 93/A maddesinde belirtilen şartın oluşmadığını, 6100 sayılı H.M.K.'nun 46. maddesindeki sorumluluk sebeplerinin bulunmadığını bu nedenle yersiz açılan davanın reddine karar verilmesini” savunmuştur
İhbar edilen A. K. 22.03.2012 günlü cevap dilekçesinde : “…davacının iddialarının yerinde olmadığını 20.02.2011 tarihli duruşma gününün tatil gününe denk gelmesi nedeniyle bu durumun fark edilerek davacı ve davalının huzurunda duruşma gününün 20.01.2011 olarak düzeltildiğini bu davanın yersiz olup, rahatsız etme kastı ile açıldığını, H.M.K.'nun 46. maddedeki şartların oluşmadığını bu nedenle açılan davanın reddine karar verilmesini, davaya davalı yanında katılmasını ve lehine 5.000 TL manevi tazminata hükmedilmesini…” savunmuştur.
Mahkemece yukarıda başlık bölümüne alınan gerekçe ile davanın reddine kararı verilmiştir.
Dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bilgi ve belgelere, daire kararında açıklanan gerektirici nedenlere, delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, usul ve yasaya uygun olduğu tespit edilen Yargıtay 18. Hukuk Dairesinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği kararın onanması gerekir.
SONUÇ : Davacının temyiz itirazlarının reddi ile 18. Hukuk Dairesinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği kararın yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA, gerekli temyiz ilam harcı peşin alınmış olduğundan başkaca harç alınmasına mahal olmadığına, 15.05.2015 gününde oybirliği ile karar verildi.

Yargıtay 8. HD. 2013/23003 E. , 2015/5974 K., İstihkak Davasında İspat Şartları

Yargıtay 8. Hukuk Dairesi
2013/23003 E. ,
2015/5974 K.
"İçtihat Metni"
İcra Hukuk Mahkemesi
DAVA TÜRÜ : İstihkak
Yukarıda tarih ve numarası yazılı Mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki temyiz eden tarafından duruşmalı olarak istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden Daire'ye gönderilmiş olup, duruşma istemi gider olmadığından reddedilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü:
K A R A R
Davacı üçüncü kişi vekili, ……. İcra Müdürlüğü’nün 2011/15358 sayılı takip dosyasında yazılan talimat uyarınca …… İcra Dairesi'nin 2011/1114 talimat sayılı dosyasında yapılan 17.10.2011 günlü hacze konu mahcuzların davacı üçüncü kişiye ait faturalı mallar olduğunu, borçlunun davacının oğlu olup adreste sigortalı olarak çalışmakta olduğunu belirterek istihkak iddiasının kabulü ile haczin kaldırılmasına karar verilmesini istemiştir.
Davalı alacaklı vekili, borçlunun haciz adresindeki işyerinin asıl işleteni olduğunu, haciz baskısından kurtulmak için işyerinin borçlunun babası olan davacı üzerinde gösterildiğini, borçlu ile alacaklı arasında görülen boşanma davası esnasında borçlunun işyerinde işçi olarak çalıştığı iddiasına itibar edilmediğini belirterek davanın reddini savunmuştur.
Davalı borçlu mahcuzların babasına ait işyerinde haczedildiğini kendisinin adreste sigortalı çalışan olarak bulunduğunu beyan etmiştir.
Mahkemece iddia, savunma, toplanan delillere göre; borçlunun adreste sigortalı çalışan olarak bulunduğu, bulunan evraklarda borçlunun adının Hasan Usta olarak geçmesinin işyerinin borçluya ait olduğunu göstermeyeceği, boşanma davasında kayden davacı üçüncü kişiye ait olarak görünen iş yerinin fiilen borçluya ait olduğu tespit edilerek kazancının asgari ücretin çok üzerinde olduğu esas alınarak karar verilmiş ise de, haczin gerçekleştiği işyerinin takibe dayanak olan boşanma davasının açılmasından önce davacı tarafından faaliyete geçirildiği, borçlunun tamir işlerinden anlaması nedeniyle iş yerinde sigortalı olarak çalıştırıldığı gerekçesiyle davanın kabulü ile mahcuzlar üzerindeki haczin kaldırılmasına karar verilmiş; hüküm, davalı alacaklı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Dava üçüncü kişinin, İİK’nun 96 ve devamı maddelerine dayalı olarak açtığı istihkak davasına ilişkindir.
Dava konusu haciz esnasında borçlu hazır bulunmuş olup haciz esnasında borçluya ait muhtelif belgeler bulunduğu anlaşılmaktadır.
Somut olayda, İİK’nin 97/a maddesindeki mülkiyet karinesinin borçlu, dolayısıyla alacaklı yararına olduğunun kabulü gerekir. Bu yasal karinenin aksinin davacı üçüncü kişi tarafından kesin ve inandırıcı delillerle ispat edilmesi gerekir. Adi nitelikli kira sözleşmesi gibi belgelerle yasal mülkiyet karinesinin aksinin ispat edildiğinden söz edilemeyeceği gibi, yine her zaman sağlanması mümkün olan ve borcun doğumundan sonraki tarihi taşıyan fatura karinenin aksini ispata yeterli değildir .
Bununla birlikte, Aile Mahkemesi'nin borçlu ile alacaklı arasında görülmekte olan boşanma davasında işyerinin borçlu tarafından fiilen işletildiği yönündeki tespiti de gözönüne alındığında, alacaklı ile borçlu arasında ki nizanın oluşumundan sonra işyerinin resmi kayıtlarının borçlu adına oluşturulmaya çalışıldığı anlaşılmaktadır. Üçüncü kişi ile borçlu arasında baba oğul ilişkisi bulunmakta olup, tarafların ticari faaliyetlerini aynı iş yerinde birlikte sürdürdüklerinin, resmi kayıtlarda işyerinin üçüncü kişi adına olmasının fiili durumu değiştirmeyeceğinin ve alacaklıdan mal kaçırmak için danışıklı işlemler yaptıklarının kabulü gerekir.
O halde, Mahkemece bu maddi ve hukuki olgular göz önüne alınarak, borçlu ve üçüncü kişi tarafından alacaklıdan mal kaçırmaya yönelik danışıklı işlemler yapıldığının kabulü ile davanın reddine karar vermek gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.
Yukarıda açıklanan nedenlerle davalı alacaklı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle hükmün İİK'nun 366. ve HUMK'nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, taraflarca HUMK'nun 388/4. (HMK m.297/ç) ve İİK'nun 366/3. maddeleri gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 10 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine ve 768,60 TL peşin harcın istek halinde temyiz edene iadesine,
13.03.2015 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Yargıtay HGK 2015/22-1052E 2015/1612K-Dava Dilekçesinden Davanın Belirsiz Alacak Davası Olduğunun Anlaşılmasının Şartları

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu

2015/22-1052

2015/1612 Karar

17.06.2015 

 

Dava: Taraflar arasındaki işçilik alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kayseri 1. İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 20.12.2013 gün ve 2012/562 E. – 2013/828 K. sayılı kararın incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 22. Hukuk Dairesinin 04.03.2014 gün ve 2014/3767 E. – 2014/4758 K. sayılı ilamı ile;

 

(… Davacı vekili, müvekkili işçinin davalıya ait işyerinde kesintisiz çalıştığını, davalı işverenin iş sözleşmesinin devam ettiği bir tarihte müvekkili işçiyi resmi kayıtlarda işten çıkmış gibi gösterdiğini, daha sonra ise kayden yeniden işe girişinin yapıldığını, muvazaalı işe girdi çıktı işlemlerinde işverenin amacının işyerinde uygulanan toplu iş sözleşmesiyle verilen ücret zamlarından işçiyi mahrum etmek ve yeni bir sözleşmeyle işe başlamış gibi göstererek işçi ücretlerinin asgari ücret seviyesine düşürülmesi olduğunu, kanuna karşı hile olan bu işlem sonucunda müvekkilinin ücretinin işyerine yeni girmiş bir işçi gibi asgari ücret seviyesine indirildiğini, toplu iş sözleşmesiyle getirilen ücret zamlarından yararlandırılmadığı gibi ikramiye hakedişlerinin düşürüldüğünü, geçersiz sayılması gereken bu işlem nedeniyle doğan fark işçilik alacaklarının ödenmediğini ileri sürerek, fark aylık ücret ve fark ikramiye alacaklarının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

 

Davalı vekili, öncelikle zamanaşımı def'ini ileri sürerek, davacı işçinin müvekkiline ait işyerinde çalışmasının aralıklı olduğunu, önceki dönem çalışması sonunda davacının serbest iradesiyle işverene dilekçe vererek iş sözleşmesini sonlandırdığını ve tüm haklarını alarak işvereni ibra ettiğini, daha sonra ise müracaatı üzerine tekrar işe başlatıldığını, davacı gibi diğer işçilere de işten ayrılışları sebebiyle ya ihbar sürelerinin kullandırıldığını ya da ihbar tazminatlarının ödendiğini, ayrıca kıdem tazminatlarının ve sair alacakların da eksiksiz olarak ödendiğini, taraflar arasında yapılan yeni sözleşme ve belirlenen yeni ücretten de sendikanın haberdar olduğunu, ne sendikanın ne de davacının ücrete herhangi bir itirazda bulunmadığını, davacının dava konusu alacaklara hak kazanmadığını, ayrıca davanın belirsiz alacak davası şeklinde açılamayacağını beyanla davanın reddini savunmuştur.

 

Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak yazılı gerekçeyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

 

Karar taraflar vekillerince temyiz edilmiştir.

 

Taraflar arasında öncelikle çözümlenmesi gereken uyuşmazlık, davanın belirsiz alacak davası türünde açılabilmesi için gerekli şartları taşıyıp taşımadığı noktasında toplanmaktadır.

 

01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 107. maddesiyle, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nda yer almayan yeni bir dava türü olarak belirsiz alacak ve tespit davası kabul edilmiştir.

 

6100 sayılı Kanunun 107. maddesine göre,

 

"(1) Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkansız olduğu hallerde alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.

 

(2) Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir.

 

(3) Ayrıca, kısmi eda davasının açılabildiği hallerde, tespit davası da açılabilir ve bu durumda hukuki yararın var olduğu kabul edilir."

 

Hükümet tasarısında yer almayan bu madde, Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonu tarafından, esasen baştan miktar veya değeri tam tespit edilemeyen bir alacakla ilgili hak arama durumunda olan kişinin, hukuk sisteminde karşılaştığı güçlüklerin bertaraf edilerek hak arama özgürlüğü çerçevesinde mümkün olduğunca en geniş şekilde korunmasının sağlanması gerekçesi üzerinde durularak ihdas edilmiş ve nihayetinde kanunlaşmıştır.

 

Davanın belirsiz alacak davası türünde açılabilmesi için, davanın açıldığı tarih itibariyle uyuşmazlığa konu alacağın miktar veya değerinin tam ve kesin olarak davacı tarafça belirlenememesi gereklidir. Belirleyememe hali, davacının gerekli dikkat ve özeni göstermesine rağmen miktar veya değerin belirlenmesinin kendisinden gerçekten beklenilmemesi durumuna ya da objektif olarak imkansızlığa dayanmalıdır.

 

Madde gerekçesinde "Alacaklının bu tür bir dava açması için, dava açacağı miktar ya da değeri tam ve kesin olarak gerçekten belirlemesi mümkün olmamalı ya da bu objektif olarak imkansız olmalıdır. Açılacak davanın miktarı biliniyor yahut tespit edilebiliyorsa, böyle bir dava açılamaz. Çünkü, her davada arandığı gibi, burada da hukuki yarar aranacaktır, böyle bir durumda hukuki yararın bulunduğundan söz edilemez. Özellikle, kısmi davaya ilişkin yeni hükümler de dikkate alınıp birlikte değerlendirildiğinde, baştan tespiti mümkün olan hallerde bu yola başvurulması kabul edilemez." şeklindeki açıklamayla, alacağın belirli veya belirlenebilir nitelikte olması durumunda, belirsiz alacak davası açılarak bu davanın sağladığı imkanlardan yararlanmanın mümkün olmadığına işaret edilmiştir.

 

6100 sayılı Kanunun 107/2. maddesinde, sorunun çözümünde yol gösterici mahiyette kriterlere yer verilmiştir. Anılan madde fıkrasında, karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacının, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabileceği hüküm altına alınmış, madde gerekçesinde de "karşı tarafın verdiği bilgiler ve sunduğu delillerle ya da delillerin incelenmesi ve tahkikat işlemleri sonucu (örneğin bilirkişi ya da keşif incelemesi sonucu)" belirlenebilme hali açıklanmıştır.

 

Davacının alacağının miktar veya değerini belirleyebilmesi için elinde bulunması gerekli bilgi ve belgelere sahip olmaması ve bu belgelere dava açma hazırlığı döneminde ulaşmasının da (gerçekten) mümkün olmaması ve dolayısıyla alacağın miktarının belirlenmesinin karşı tarafın elinde bulunan bilgi ve belgelerin sunulmasıyla mümkün hale geleceği durumlarda alacak belirsiz kabul edilmelidir.

 

Sırf taraflar arasında alacak miktarı bakımından uyuşmazlık bulunması, talep sonucunun belirlenmesinin davacıdan beklenemeyecek olması anlamına gelmez. Önemli olan objektif olarak talep sonucunun belirlenmesinin davacıdan beklenemeyecek olmasıdır (H. Pekcanıtez, Belirsiz Alacak Davası, Ankara 2011, s. 45; H. Pekcanıtez/O. Atalay/M. Özekes, Medeni Usul Hukuku, 14. Bası, Ankara 2013, s. 448). Sadece alacak miktarında taraflar arasında uyuşmazlık bulunması ya da miktarın tartışmalı olmasının belirsiz alacak davası açılması için yeterli sayılması halinde, neredeyse tüm davaların belirsiz alacak davası olarak kabulü gerekir ki, bu da kanunun amacına aykırıdır. Çünkü zaten uyuşmazlık bulunduğu için dava açılmakta ve uyuşmazlık mahkeme önüne gelmektedir. Önemli olan davacının talebini belirli kılacak imkana sahip olup olmadığıdır. Burada, alacağın belirlenebilir olması ile ispat edilebilirliğinin de ayrıca değerlendirilmesi gerektiği unutulmamalıdır. Davacının talep ettiği alacağı belirlemesi objektif olarak mümkün, ancak belirleyebildiği alacağını ispat etmesi, kanunun öngördüğü şekilde (elindeki delillerle) mümkün değilse, burada da belirsiz alacak davası açılacağından söz edilemez. Çünkü bir alacağın belirlenmesi ile onun ispatı ayrı şeylerdir. Davacı, talep konusu yaptığı alacağını çok net şekilde belirleyebilir; ancak her zaman onu ispat edecek durumda olmayabilir. Aksinin kabulü, her ispat güçlüğü olan alacağı belirsiz alacağa dönüştürmek gibi, hem kanunun amacına hem de genel ilkelere aykırı bir durumu ortaya çıkartabilir.

 

Alacağın miktarının belirlenebilmesinin, tahkikat aşamasında yapılacak delillerin incelenmesi, bilirkişi incelemesi veya keşif gibi sair işlemlerin yapılmasına bağlı olduğu durumlarda da belirsiz alacak davası açılabileceği kabul edilmelidir. Ne var ki, bir davada bilirkişi incelemesine gidilmesi belirsiz alacak davasının açılabilmesi için yeterli değildir. Bir davada bilirkişiye başvurulmasına rağmen davacı dava açarken alacak miktarını belirleyebiliyorsa, belirsiz alacak davası açılamaz (C. Simil, Belirsiz Alacak Davası, I. Bası, İstanbul 2013, s. 225).

 

Kategorik olarak, belirli bir tür davanın veya belirli kişilerin açtığı davaların baştan belirli veya belirsiz alacak davası olduğundan da söz edilemez. Her bir davaya konu alacak bakımından, belirsiz alacak davasına ilişkin ölçütlerin somut olaya uygulanarak, belirleme yapılması gereklidir.

 

Hakime alacak miktarının tayin ve tespitinde takdir yetkisi tanındığı hallerde (Örn: 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu md 50, 51, 56), hakimin kullanacağı takdir yetkisi sonucu alacak belirli hale gelebileceğinden, davacının davanın açıldığı tarih itibariyle alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin imkansız olduğu kabul edilmelidir. Örneğin, iş hukuku uygulamasında, Yargıtay'ca fazla çalışma, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının yazılı belgelere ve işyeri kayıtlarına dayanmayıp, tanık anlatımlarına dayanması halinde, hesaba esas alınan süre ve alacağın miktarı nazara alınarak takdir edilecek uygun oranda hakkaniyet indirimi yapılması gerekliliği kabul edilmektedir. Bu halde, tanık anlatımlarına dayanılarak hesaplanan alacak miktarından hakimin takdir yetkisine bağlı olarak yapılacak indirim oranı baştan belirli olmadığından, alacak belirsiz kabul edilmelidir.

 

6100 sayılı Kanun ile birlikte, yukarıda belirtilen çerçevede belirsiz alacak davası açma imkanı tanınarak, belirsiz alacaklar bakımından hak arama özgürlüğü genişletilmiş; bununla bağlantılı olarak da hukuki yarar bulunmadan kısmi dava açma imkanı sınırlandırılmakla birlikte, tamamen kaldırılmamıştır.

 

Zaman zaman, 6100 sayılı Kanun ile birlikte kabul edilen belirsiz alacak davası ile kısmi davaya ilişkin yeni düzenlemedeki sınırın tam olarak tespit edilemediği, birinin diğeri yerine kullanıldığı görülmektedir. Oysa bu iki davanın amacı ve niteliği ayrıdır. Alacak, belirli veya belirlenebilir ise, belirsiz alacak davası açılamaz; ancak şartları varsa kısmi dava açılması mümkündür.

 

Kanunun kısmi dava açma imkanını sınırlamakla birlikte tamamen ortadan kaldırmadığı da gözetildiğinde, belirli alacaklar için, belirsiz alacak davası açılamasa da, şartları oluştuğunda ve hukuki yarar bulunduğunda kısmi dava açılması mümkündür. Aksi halde, sadece ya belirsiz alacak davası açma veya belirli tam alacak davası açma şeklinde iki imkandan söz edilebilir ki, o zaman da kısmi davaya ilişkin 6100 sayılı Kanunun 109. maddesindeki hükmün fiilen uygulanması söz konusu olamayacaktır. Çünkü belirsiz alacak davasında zaten belirsiz alacak davasının sağladığı imkanlardan yararlanarak dava açılabilecek; şayet alacak belirli ise de, o zaman sadece tam eda davası açılabilecektir. Oysa kanun koyucunun abesle iştigal etmeyeceği prensibi gereği, anılan maddeyle kısmi davaya ilişkin düzenleme yapıldığı düşünülerek ve Kanundaki sınırlamalara dikkat edilerek kısmi dava açılabilecektir.

 

Bu noktada şu da açıklığa kavuşturulmalıdır ki, şartları bulunmadığı halde dava dilekçesinde davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığı durumda davacıya herhangi bir süre verilmeden hukuki yarar yokluğundan davanın reddi yoluna gidilmelidir. Çünkü alacağın belirlenebilmesi mümkün iken, böyle bir davanın açılmasına Kanun izin vermemiştir. Böyle bir durumda, belirsiz alacak davası açmakta hukuki yarar yokluğundan dava reddedilmeli, ek bir süre verilmemelidir. Zira, burada talep açıktır, bu sebeple 6100 sayılı Kanunun 119/1-ğ. maddesinin uygulanarak süre verilmesi mümkün değildir; aslında açılmaması gerektiği halde belirsiz alacak davası açılmış olduğundan, bu konudaki eksiklik de süre verilerek tamamlanamayacağından, dava hukuki yarar yokluğundan reddedilmelidir. Buradaki hukuki yarar, sonradan tamamlanacak nitelikte bir hukuki yarar değildir. Çünkü dava açıldığında o sırada mevcut olmayan hukuki yarar, bunun da açıkça mahkemece bilindiği bir durumda, tamamlanacak bir hukuki yarar değildir. Aksinin kabulü, aslında açık olan talep sonucunun süre verilerek davacı tarafından değiştirilmesi ve bulunmayan hukuki yararın sağlanması için davacıya ek imkan sağlanması anlamına gelecektir ki, buna usul bakımından imkan yoktur, böyle bir durum taraflar arasındaki eşitlik ilkesine de aykırı olacaktır (H. Pekcanıtez/O. Atalay/M. Özekes, Medeni Usul Hukuku, 14. Bası, Ankara 2013, s. 454). Bunun yanında, şayet açılan davada asgari bir miktar gösterilmişse ve bunun alacağın bir bölümü olduğu anlaşılmakla birlikte, belirsiz alacak davası mı yoksa belirli alacak olmakla birlikte kısmi dava mı olduğu anlaşılamıyorsa, bu durumda 6100 sayılı Kanunun 119/1-ğ. maddesinin aradığı şekilde açıkça talep sonucu belirtilmemiş olacaktır. Talep, talep türü ve davanın niteliği açıkça anlaşılamıyorsa, talep muğlaksa, aynı Kanunun 119/2. maddesi gereğince, davacıya bir haftalık kesin süre verilerek talebinin belirsiz alacak davası mı, yoksa kısmi dava mı olduğunun belirtilmesi istenmelidir. Verilen bu süreden sonra, davacının talebini açıklamasına göre bir yol izlenmelidir. Eğer talep, davacı tarafından belirsiz alacak davası şeklinde açıklanmış olmakla birlikte, gerçekte belirsiz alacak davası şartlarını taşımıyorsa, o zaman yukarıdaki şekilde hareket edilmeli, hukuki yarar yokluğundan dava reddedilmelidir. Açıklamadan sonra talep belirsiz alacak davası şartlarını taşıyorsa, bu davanın sonuçlarına göre, talep kısmi davanın şartlarını taşıyorsa da kısmi davanın sonuçlarına göre dava yürütülerek karar verilmelidir (Dairemizin 31.12.2012 tarih 2012/30463 esas 2012/30091 karar sayılı kararı).

 

6100 sayılı Kanunun 110. maddesinde düzenlenen, davacının aynı davalıya karşı birbirinden bağımsız birden fazla asli talebini aynı dava dilekçesinde ileri sürmesi olarak tanımlanan davaların yığılması (objektif dava birleşmesi) halinde, talep sayısı kadar dava bulunduğu kabul edildiğinden ve aynı Kanunun 297/2. maddesi uyarınca da her bir talep bakımından ayrı ayrı hüküm verilmesi gerektiğinden, bu durumda da dava dilekçesinde ileri sürülen taleplerin belirsiz alacak olup olmadığının her bir talep bakımından ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekecektir. 

 

Tüm bu açıklamalar sonucunda şunu belirtmek gerekir ki, iş hukukundan kaynaklanan alacaklar bakımından baştan belirli veya belirsiz alacak davası şeklinde belirleme yapmak kural olarak doğru ve mümkün değildir. Bu sebeple iş hukukunda da belirsiz alacak davasının açılabilmesi, bu davanın açılması için gerekli şartların varlığına bağlıdır. Eğer bu şartlar varsa, iş hukukunda da belirsiz alacak davası açılabilir, yoksa açılamaz (C. Simil, Belirsiz Alacak Davası, I. Bası, İstanbul 2013, s. 414). Keza aynı şey kısmi dava için de sözkonusudur.

 

Mahkemece, dava dilekçesinde davanın açıkça belirsiz alacak davası türünde açıldığının belirtilmemiş olması gerekçesiyle, açılan dava, kısmi dava türünde kabul edilerek sonuca gidilmiştir. Ne var ki, dava dilekçesinde yer alan açıklama ve talep sonucundan davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığı anlaşılmaktadır. Kaldı ki, mahkemece de, tensip zaptında davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığına ilişkin ara karar tesis edilmiştir. Davacı vekilince de, bilirkişi raporunun sunulmasının ardından, 6100 sayılı Kanun'un 107/2. maddesine dayanılarak, talep miktarı artırımına ilişkin dilekçe sunulmuş ve davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığı tekrar belirtilmiştir. Hal böyleyken, davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığı yönünde şüphe yoktur.

 

Somut olayın özellikleri dikkate alınarak, yukarıda belirtilen açıklamalar ışığında, davanın belirsiz alacak davası olarak açılabilmesi için gerekli şartların bulunup bulunmadığının değerlendirilmesine gelince;

 

Dava dilekçesinde, esasen çalışma süresinin kesintisiz olmasına rağmen işyeri kayıtlarında aralıklı gösterildiği, işverenin hileli işlemleriyle davacının aylık ücret miktarının ve ikramiye hakedişlerinin düşürüldüğü, toplu iş sözleşmesiyle getirilen ücret zamlarından yararlandırılmadığı vakıalarına dayanılmış, işverenin sözkonusu işlemleri nedeniyle doğan fark aylık ücret ve fark ikramiye alacaklarının tahsili talep edilmiştir.

 

Öncelikle, taraflar arasında çalışma süresi ve ücret miktarı tartışmalı ise de salt sözkonusu tartışmanın varlığı alacağı belirsiz hale getirmez. Keza davacı, çalışma süresini ve ücretini belirleyebilmektedir. Davacının ne zamandan beri çalıştığını veya ücretinin ne kadar olduğunu bilmemesi aynı zamanda hayatın olağan akışına da aykırıdır. Davacı işçinin kendisinin bilmediği çalışma süresini, tanıkların bildiğini veya bilirkişinin bileceğini farzetmek ispat kurallarına da hayatın olağan akışına da aykırıdır. Keza tarafın yeterli şekilde somutlaştırıp kendisinin bilgisinde dahi olmadığını belirttiği bir hususun mahkemece bilinmesini beklemek de mümkün değildir.

 

Diğer taraftan davacı, dava konusu alacakların miktarlarının belirlenmesinde, işverenin elinde bulunan bilgi ve belgelere dayanmamakta, aksine işverence tutulan kayıtların muvazaalı olduğu gerekçesiyle nazara alınamayacağını iddia etmektedir. İşverenin maddi hukuktan doğan yükümlülüklerini (belge ve bordro düzenleme gibi) yerine getirmemesi, tuttuğu belgelerin gerçeği yansıtmaması, davadan önce işçinin alacaklarını inkar etmesi ya da ikrar etmekle beraber yerine getirmemesi davacıya kural olarak belirsiz alacak davası açma imkanını vermez. İşçi bu durumlarda dahi, alacağının miktarını veya değerini belirleyebiliyorsa, belirsiz alacak davası açamaz (Simil, s. 412).

 

Ayrıca, yukarıda da belirtildiği gibi, salt bilirkişi incelemesine gidilmesi belirsiz alacak davasının açılabilmesi için yeterli değildir.

 

Dava dilekçesinde, fark aylık ücret ve fark ikramiye alacakları hakkında, çalışma süresinin kesintisiz kabul edilmesiyle aylık ücret miktarının toplu iş sözleşmesi hükümlerine uygun şekilde esas alınarak yapılacak hesaplamayla, işverence öncesinde yapılan ödemelerin mahsup edilerek fark tutarların hüküm altına alınması talep edilmektedir. Yukarıda belirtildiği üzere davacı, çalışma süresini, kendisine ödenen aylık ücret miktarını, alması gerektiğini iddia ettiği aylık ücret miktarını ve kendisine işverence yapılan ödemeleri belirleyebilecek durumdadır. Bu haliyle, objektif dava birleşmesi şeklinde açılan eldeki davada, talep edilen işçilik alacakları belirsiz alacak değildir.

 

Dava konusu edilen alacakların gerçekte belirli bir alacak olduğu ve dolayısıyla belirsiz alacak davasına konu edilemeyecekleri anlaşılmakla, hukuki yarar yokluğundan davanın reddi gerekirken yazılı şekilde esasa girilerek karar verilmesi hatalı olup, bozmayı gerektirmiştir…)gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

 

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

 

Karar: Dava, işçilik alacaklarının tahsili istemine ilişkindir.

 

Davacı vekili, davalıya ait işyerinde kesintisiz olarak çalışan ve Toplu İş Sözleşmesinden (TİS) yararlanan davacının işyerinde fiilen çalışmalarına devam ederken çıkış verildiği kısa bir süre sonra da aynı işyerine girişi yapılarak hileli girdi çıktı işlemine tabi tutulduğunu, TİS ile getirilen ücret zamlarından yararlandırılmadığı gibi almakta olduğu yevmiyesinden de mahrum bırakıldığını, işverenin maksadının kıdemli işçileri TİS ile verilen ücret zamlarından mahrum etmek ve yeni bir akitle işe başlamış gibi göstererek ücretlerini asgari ücret seviyesine düşürmek ayrıca kıdem süresini, parçalara bölerek kıdem tazminatını etkisizleştirmek olduğunu, yapılan muvazaalı girdi-çıktı işlem sonucunda ikramiye alacaklarının da tam olarak ödenmeyerek yıllık 120 yevmiye alacakları yerde 6×12=72 yevmiyeye düşürülerek mağdur edildiğini, ileri sürerek belirsiz alacak davası olarak işçilik alacaklarının tahsilini talep etmiştir.

 

Davalı İşveren vekili, eski iş ilişkisinin tasfiye edilip yeni iş ilişkisi kurulduğunu, yanılma, aldanma veya korkutma sonucu oluşturulan işlemlerde bu durumun ortadan kalktığı tarihten itibaren 1 yıl içerisinde sözleşme ile bağlı olmadığını bildirmeyen tarafın sözleşme ile bağlı olacağını, hak düşürücü süre yönünden davanın reddinin gerekeceğini, alacakların bir kısmının zamanaşımına uğradığını, HMK 107 ve devamı gereğince davacının eski yevmiyesini ve yeni yevmiyesini bildiğini, ikramiye sayısını da bilmekte olduğunu, bu durumda dava ettiği alacak miktarlarını hesaplaması mümkün ve kendisinden beklenebildiğini, bu davanın belirsiz alacak davası şeklinde açılamayacağını, hukuki yarar yokluğundan dolayı davanın reddi gerektiğini savunmuştur.

 

Yerel Mahkemece, işverenin fesih işleminin toplu iş sözleşmesinden yararlanmaya ilişkin düzenlemeleri dolanan, sadece görünürde bir işlem olduğu, taraf iradelerinin anlaşarak sözleşmeyi sona erdirme şeklinde olmadığı ve davacı işçi ile aynı durumdaki diğer işçilerin iş sözleşmelerinin kesintisiz devam ettiği kabul edilip, dava dilekçesinde davacı tarafından dava konusu alacağın belirsiz olduğunun belirtilmesi açılan davanın belirsiz alacak davası olduğunu göstermeyeceği, kısmi davaya konu edilen alacak da belirsiz alacak niteliğinde olması nedeniyle açılan davanın kısmi dava niteliğinde olduğu gerekçesiyle davalının ıslaha karşı zamanaşımı itirazı kabul edilerek davanın kabulüne karar verilmiştir.

 

Hükmün taraf vekillerinin temyizi üzerine;

 

Özel Dairece, hüküm yukarıda yazılı gerekçeyle bozulmuş, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. 

 

Hükmü temyize taraf vekilleri getirmiştir. 

 

I- Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler aşamasında davacı vekilince verilen dilekçe ile işçilik alacaklarının belirsiz alacak davasına konu olup olamayacağı ile ilgili Yargıtay 9. Hukuk Dairesi ile 22. Hukuk dairesi kararları arasındaki içtihat farklılığının giderilmesi için İçtihatlarının Birleştirilmesi talebinde bulunulduğu bu nedenle görüşmelerin İçtihatların Birleştirilmesi talebinin sonuçlanmasına kadar ertelenmesi talep edilmiş ise de İçtihatların Birleştirilmesi talebinin Yargıtay Başkanlık Divanı tarafından henüz kabul edilip gündeme alınmamış olması nedeni ile görüşmelerin ertelenmesi talebinin reddine oybirliği ile karar verilmiştir.

 

II- İşin esasına gelince; direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davanın kısmi dava mı, yoksa belirsiz alacak davası mı olduğu, fark ücret ile fark ikramiye alacaklarından oluşan alacakların belirsiz alacak türünde olup olmadığı buna göre davacının belirsiz alacak davası açmakta hukuki yararının bulunup bulunmadığı noktalarında toplanmaktadır.

 

Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle belirsiz alacak davası ile kısmi davadan bahsetmekte yarar bulunmaktadır: 

 

Kısmi dava, alacağın yalnızca bir bölümü için açılan dava olarak tanımlanmaktadır. Bir davanın kısmi dava olarak nitelendirilebilmesi için, alacağın tümünün aynı hukuki ilişkiden doğmuş olması ve alacağın şimdilik belirli bir kesiminin dava edilmesi gerekir. Diğer bir söyleyişle, bir alacak hakkında daha fazla bir miktar için tam dava açma imkanı bulunmasına rağmen, alacağın bir kesimi için açılan davaya, kısmi dava denir. Kısmi dava açılabilmesi için talep konusunun bölünebilir olması gerekli olup, açılan davanın kısmi dava olduğunun dava dilekçesinde açıkça yazılması gerekmez. Dava dilekçesindeki açıklamalardan davacının alacağının daha fazla olduğu ve istem bölümünde "fazlaya ilişkin haklarını saklı tutması" ya da "alacağın şimdilik şu kadarını dava ediyorum" demesi, kural olarak yeterlidir (Yargıtay HGK 02.04.2003 gün ve 2003/4-260 Esas 271 K. sayılı ilamı; Pekcanıtez; H./Atalay M./Özekes M.; Medeni Usul Hukuku, 12. Bası, s. 320; Kuru/Arslan/Yılmaz, Medeni Usul Hukuku, 22. Bası, s. 286).

 

Mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununda açıkça kısmi dava düzenlenmediği halde, söz konusu Kanunun yürürlükte olduğu dönemde de kısmi dava açılması mümkün bulunmaktaydı. Çünkü, alacak hakkının bir bölümünün dava edilip geriye kalan kısmının ikinci bir dava ile istenmesini engelleyen bir hüküm bulunmamaktaydı. Kısmi dava, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 109.maddesinde ise, ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Anılan maddenin birinci fıkrasında; talep konusunun niteliği itibarıyla bölünebilir olduğu durumlarda, sadece bir kısmının da dava yoluyla ileri sürülebileceği; İkinci fıkrasında ise; talep konusunun miktarı, taraflar arasında tartışmasız veya açıkça belirli ise kısmi dava açılamayacağı belirtilmiştir. Bununla birlikte ikinci fıkra 01.04.2015 tarih ve 6644 sayılı Kanunun 4.maddesi ile yürürlükten kaldırılarak alacağın taraflar arasında tartışmasız ve belirli olup olmadığına bakılmaksızın kısmi dava açılması olanağı sağlanmıştır.

 

Belirsiz alacak davasına gelince, 6100 sayılı 107. maddesiyle, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nda yer almayan yeni bir dava türü olarak belirsiz alacak ve tespit davası kabul edilmiştir.

 

6100 sayılı Kanun'un 107. maddesine göre,

 

1- Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkansız olduğu hallerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.

 

2- Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir.

 

3- Ayrıca, kısmi eda davasının açılabildiği hallerde, tespit davası da açılabilir ve bu durumda hukuki yararın var olduğu kabul edilir." düzenlemesi ile belirsiz alacak davasına yer verilmiştir.

 

Bilindiği gibi 6100 sayılı HMK'nın 24. maddesinde düzenlenen tasarruf ilkesi gereği davacı, davasını açarken, talep ettiği hukuki korumanın ne olduğunu açıkça ifade etmesi gerekmektedir (HMKm. 119/1 b. ğ). Dava dilekçesinde talep sonucunun bulunmaması durumunda, hakim davacıya eksikliği tamamlaması için bir haftalık kesin süre verecek, bu süre içinde eksikliğin tamamlanmaması halinde dava açılmamış sayılacaktır (HMK m. 119/2). Talep konusunun niteliği itibarıyla bölünebilir olduğu ve kısmi dava açmanın caiz olduğu durumlarda, davacı, talep konusunun sadece bir kısmı hakkında hüküm elde etmek üzere bir dava açabilir (HMK m. 109). Böyle bir durumda, mahkeme, davacının hakkının aslında daha fazla olduğunu tespit etse bile, taleple bağlılık kuralı gereği, davada talep sonucu olarak gösterilen miktarı aşacak şekilde karar veremez (Varol Karaslan, Medeni Usul Hukukunda Hakimin Davayı Aydınlatma Ödevi, Ankara 2013, s. 90).

 

Taleple bağlılık ilkesi, 6100 sayılı Kanunun 26. maddesinde düzenlenmiştir. Anılan Kanunun "Taleple Bağlılık İlkesi" başlıklı 26. maddesinde;

 

"(1) Hakim, tarafların talep sonuçlarıyla bağlıdır; ondan fazlasına veya başka bir şeye karar veremez. Duruma göre, talep sonucundan daha azına karar verebilir.

 

(2) Hakimin, tarafların talebiyle bağlı olmadığına ilişkin kanun hükümleri saklıdır." düzenlemesi yer almaktadır.

 

Açıklanan yasal düzenlemeler ışığında eldeki davada, iddianın ileri sürülüş biçimi açısından somut olay değerlendirildiğinde:

 

Davacı vekili, dava dilekçesinin sonuç kısmında talep ettiği her alacak için bir miktar yazdıktan sonra parantez içinde "belirsiz" ibaresini kullanarak işçilik alacaklarının tahsilini talep etmiştir. Ayrıca yargılama sırasında alınan bilirkişi raporuna göre alacak miktarının artırılması talepli dilekçesinde ise "belirsiz alacak davasındaki" taleplerini artırdığını belirterek davasının belirsiz alacak davası olduğunu açıkça beyan etmiştir. Davacı vekilinin talebinin açıkça belirsiz alacak davası olduğu halde mahkemece davanın kısmi dava kabul edilerek karar verilmesi doğru değildir.

 

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmede, dava dilekçesinde talep sonucunda kısmi miktar belirtilip yanına parantez içinde belirsiz kelimesini yazılmasının tahsil amaçlı belirsiz alacak davası açıldığı anlamına gelmeyeceği, davacının belirleyebileceği kadar miktarı belirlemediği ve kalan miktarı belirlediğinde artırım dilekçesi vereceğinin dava dilekçesinde açıklanmadığı, talep sonucuna göre de belirsiz alacak davası türlerinden olan kısmi eda külli tespit davası olarak değerlendirilmesinin mümkün olmadığı için talep sonucuna göre kısmi dava olduğu anlaşılan davanın mahkemece baştan itibaren kısmi dava olarak görülmesi ve sonuçlandırılmasının doğru olduğu gerekçesi ile yerel mahkeme kararının onanması görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüşler kurul çoğunluğu tarafından belirtilen nedenlerle kabul edilmemiştir.

 

Sonuç itibariyle, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

 

Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

 

KARAR : Taraf vekillerinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma ilamında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatıranlara geri verilmesine, 17.06.2015 gününde yapılan ikinci görüşmede oyçokluğu ile, karar verildi.

Ceza Hukuku • KAPALI CEZA EVİNE GÖNDERİLME VE YENİDEN AÇIK CEZA EVİNE GİTME ŞARTLARI

>Kapalı Cezaevine Gönderilme ve Yeniden Açık Cezaevine Gitme Şartları

Kapalı cezaevinde cezalarını çekmekte olan hükümlülerin şartları oluşması halinde açık ceza infaz kurumlarında cezalarını çekme şartlarını daha önce anlatmıştık. Bu yazımızda kapalı cezaevinden açık cezaevine geçtikten sonra işlediği bir kabahat veya disiplin suçundan sonra tekrar kapalı cezaevine gönderilecek hükümlüler ve kapalı cezaevine yeniden gönderilmiş hükümlülerin hangi şartlarda yeniden açık cezaevine gidebileceğini anlatacağız.
Açık cezaevinden kapalı cezaevine gönderilme durumu yönetmeliğin “Kapalı Kuruma İade” başlıklı 12. Maddesinde anlatılmıştır. Buna göre;
Hükümlü hakkında başka suçtan tutuklama kararı verilmişse,
Hükümlü açık cezaevinden firar etmişse,
Hükümlü kınamanın dışında başkaca bir disiplin cezası almış ise,
Doğrudan açık cezaevine gönderilen hükümlüler hariç olmak üzere, hükümlü yaş, sağlık durumu v.b nedenlerle açık cezaevinin gerektirdiği çalışma şartlarını sağlayamamışsa,
Hükümlü kendisine verilen işi yapmamış veya iş şartlarına uyumlu çalışmamışsa,
Hükümlünün kendi isteği varsa,
Hükümlü hakkında üst sınırı yedi yıldan az olmayan başka bir suçtan soruşturma veya kovuşturma yapılıyorsa veya üst sınırı yedi yıldan az olmamak kaydıyla kesinleşmemiş hapis cezası bulunuyorsa, (bu madde için kurum yönetiminin kararı ve infaz hakimliğinin onayı ile hükümlü derhal kapalı kuruma gönderilir.)
İnfaz edilen ceza haricinde hükümlü başka bir suçtan ceza almışsa bu durumda toplam ceza süresinin açık cezaevine gitme şartlarını taşımadığı tespit edilirse
Hükümlü kapalı cezaevine gönderilecektir.
Kapalı cezaevine gönderilen hükümlülerden bazılarının yeniden açık cezaevine gitme imkanı da bulunmaktadır. Bu durum da yönetmeliğin 13. Maddesinde anlatılmıştır. Yönetmeliğin ilgili maddesinde sadece kendi rızası ile kapalı cezaevine dönen hükümlüler ile disiplin cezası almış hükümlülerden bahsedilmiştir. Kendi isteğiyle kapalı cezaevine gönderilen hükümlü ile kınama harici disiplin cezası almış hükümlü 6 ay sonra yeniden açık cezaevine gidebilecektir. Eğer hükümlü 2. Disiplin cezasını almışsa bu süre 1 yıl olacaktır. Disiplin cezalarına ilişkin süreler disiplin cezasının kaldırılması tarihinden itibaren başlayacaktır.
Açık cezaevinde yatmakta iken kapalı cezaevine gönderilen hükümlüler yukarıda belirttiğimiz 2 ve 4 maddelerden dolayı kapalı cezaevine gönderilmişse yeniden açık cezaevine dönemezler. 1,5,7 ve 8. Maddelerde belirtilen sebeplerden dolayı kapalı cezaevine gönderilen hükümlüler ise koşullu salıverilme süreleri ile açık cezaevine ayrılma şartları yönünden yeniden değerlendirilip şartları taşıması halinde açık cezaevine gönderilebilirler.

İlgili Yönetmelik Maddeleri
>Kapalı kuruma iade
MADDE 12 – (1) Açık kurumlarda cezası infaz edilmekte olan hükümlülerden;
a) Haklarında 5271 sayılı Kanunun 100 üncü maddesine göre tutuklama kararı verilenler,
b) Firar edenler,
c) Kınamadan başka disiplin cezası alanlar,
ç) 5 inci madde gereğince doğrudan açık kurumlara gönderilenler hariç olmak üzere; yaş, sağlık durumu, bedensel veya zihinsel yetenekleri bakımından çalışma koşullarına uyum sağlayamayacakları tespit edilenler,
d) İş temin edildiği halde çalışmayanlar veya iş düzenine uyum sağlayamayanlar,
e) Kapalı kuruma dönmek isteyenler,
f) Haklarında üst sınırı yedi yıldan az olmayan başka bir suçtan soruşturma veya kovuşturması devam etmekte olanlar ile üst sınırı yedi yıldan az olmayan bir suçtan henüz kesinleşmemiş mahkûmiyet kararı bulunanlar,kurum yönetim kurulu kararı ile kapalı kurumlara iade edilir ve bu karar derhâl infaz hâkimliğinin onayına sunulur.
(2) İnfaz edilen cezası dışında başka bir suçtan haklarında mahkûmiyet kararı verilenlerin cezaları toplandıktan sonra koşullu salıverilmelerine 6 ncı maddede belirtilen sürelerden daha fazla kaldığı tespit edilenler, kurum yönetim kurulu kararı ile kapalı kuruma iade edilir.

>Yeniden Açık Kuruma Ayrılma
MADDE 13 – (1) Açık kurumda cezası infaz edilmekte iken; kınama dışında disiplin cezası verilmek suretiyle kapalı kuruma bir defa iade edilenler disiplin cezasının kaldırılma tarihinden itibaren altı ay, birden fazla iade edilenler ise disiplin cezasının kaldırılma tarihinden itibaren bir yıl geçtikten sonra açık kuruma ayrılabilir.
(2) Kendi isteğiyle kapalı kuruma dönen hükümlüler, altı aylık süre geçtikten sonra yeniden açık kuruma ayrılabilir.
Baltacı Avukatlık ofisi

Bilgiler: Tarih-Gönderici: hukukçu — Cum Şub 27, 2015 9:34 pm


Yargıtay Hukuk Daireleri Kararları • TAVZİH NE DEMEKTİR? USUL VE ŞARTLARI NELERDİR?

YARGITAY 23. Hukuk Dairesi
ESAS: 2013/8209
KARAR: 2014/1797

Taraflar arasındaki sözleşmenin uyarlanması davasının yapılan yargılaması sonunda verilen hükmün tavzihi talebinin kabulüne ilişkin kararın süresi içinde davalı vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

-K A R A R-

Davacı vekili, müvekkili ile davalı yüklenici arasında imzalanan 17.09.2007 tarihli arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin 12/c maddesi ile bu sözleşmeden önce imzalanan 23.01.2007 tarihli sözleşme taslağına göre, yapılacak olan binanın isminin A… Plaza olacağının kararlaştırıldığını, ancak davalının binanın değişik yerlerine astığı üç ayrı tabelada S…&A… ismini kullanarak sözleşmeye aykırı davrandığını ileri sürerek, bu tabelaların kaldırılarak, yerine ”A… Plaza” ismini içeren tabelaların asılmasını talep ettikleri davada, Mahkemece davanın kabulüne ilişkin verilen kararın kesinleştiğini, fakat ilamın infazına ilişkin … 15. İcra Müdürlüğü’nün 2013/6101 Esas sayılı takip dosyasındaki 28.08.2013 tarihli kararında, ilamın bir adet tabelaya ilişkin olduğu, garaj kapısında ve çatıya yakın bölümdeki tabelalarla ilgili ilamda bir hüküm bulunmadığı gerekçesiyle bu iki tabelaya ilişkin olarak ilamın infaz edilmediğini, ilamın icrasında tereddüt meydana geldiğini, bu nedenle ilamın açıklanması gereği doğduğunu ileri sürerek, 6100 sayılı HMK’ nın 305. maddesi gereği hükmün tavzihini talep etmiştir.

Mahkemece, dosya üzerinde yapılan inceleme sonucu; 04.09.2013 tarihli kararla, davacı vekilinin dava dilekçesinde; taraflarca imzalanan 23.1.2007 tarihli sözleşme taslağının 8. maddesinde: tabela olarak A… Plaza isminin kullanılacağının kabul edilmesine rağmen, davalı şirketin inşaata astığı üç tabelada S…&A… ismini kullandığını, söz konusu üç adet tabelanın kaldırılmasına, yerine A… Plaza ismini içeren tabelaların asılmasına karar verilmesini talep ettiği, gerekçeli kararda A… Plaza marka tescil belgesine uygun olarak taşınmazdaki S…&A… tabelasının indirilerek yerine altınoğlu plaza ismini içerir tabelanın asılmasına karar verildiği, hükmün infazı sırasında tereddüt oluştuğu, hükmün ifası açısından açıklanmasında yarar bulunduğu gerekçesiyle, talebin kabulü ile Mahkemenin 12.01.2012 tarih ve 2010/675 Esas, 2012/692 Karar sayılı gerekçeli kararının hüküm bölümünün 1.fıkrasının "A… Plaza marka tescil belgesine uygun olarak … ili, … ilçesi, … mahallesi, … caddesi, 3399 ada, 12 parsel sayılı taşınmazdaki S…& A… yazılı bulunan 3 tabelanın da indirilerek, yerine A… Plaza ismini içerir tabelanın asılmasına" şeklinde tavzihine karar verilmiştir.

Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir.

1) 6100 sayılı HMK’nın 306. maddesinde “ (1)Tavzih, dilekçeye tarafların sayısı kadar nüsha eklenmek suretiyle hükmü veren mahkemeden istenebilir. Dilekçenin bir nüshası, cevap süresi mahkemece belirlenerek karşı tarafa tebliğ edilir. Cevap, tavzih talebinde bulunan tarafa tebliğ olunur.

(2) Mahkeme, cevap verilmemiş olsa bile dosya üzerinde inceleme yaparak karar verir; ancak gerekli görürse iki tarafı sözlü açıklamalarını yapabilmeleri için davet edebilir.

(3) Mahkeme tavzih talebini yerinde gördüğü takdirde 304 üncü madde uyarınca işlem yapar.” hükmü yer almaktadır. Mahkemece, anılan hüküm gereği tavzih dilekçesinin diğer tarafa tebliğ edilmesi, tavzih istemine karşı varsa beyanlarını sunma olanağının tanınması, bundan sonra tavzih istemi hakkında bir karar verilmesi gerekirken, anılan hükümde yer alan usule uyulmadan, yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmamıştır.

2) Bozma nedenine göre, davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik gerek görülmemiştir.

SONUÇ:Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün, davalı yararına BOZULMASINA, (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, peşin harcın istek halinde iadesine, kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 11.03.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Bilgiler: Tarih-Gönderici: admin — 13 Ara 2014, 22:41


YARGITAY 12.Hukuk Dairesi E: 2010/9167 K: 2010/22190 * Takas – Mahsup Edilmesi Talebi *Şartları

  • T.C. YARGITAY
  • 12.Hukuk Dairesi
  • Esas:  2010/9167
  • Karar: 2010/22190
  • Karar Tarihi: 05.10.2010

 

(2004 S. K. m. 68)

(1086 S. K. m. 275)

(YHGK. 12.10.1994 T. 1994/12-251 E. 1994/593 K.)

 

 

Dava ve Karar:

 

Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

 

Bakırköy 1. İcra Müdürlüğü’nün 2006/1305 Esas sayılı dosyasında alacaklı bulunan Bilgi Dış Ticaret A.Ş tarafından borçlu Kar-Mer Granit Mermer Ve Madencilik Ltd. Şti. hakkında 10.02.2006 tarihinde genel haciz yoluyla ilamsız takip yapıldığı ve takibin kesinleştiği, İstanbul 8 İcra Müdürlüğü’nün 2002/1043 Esas sayılı dosyasında ise bu kez alacaklı Kar-Mer Granit Mermer Ve Madencilik Ltd. Şti. tarafından borçlu Bilgi Dış Ticaret A.Ş hakkında 22.1.2002 tarihinde genel haciz yoluyla ilamsız takip yapıldığı ve bu takibin de kesinleşmiş olduğu görülmektedir.

 

Borçlu vekili icra mahkemesi’ne başvuru dilekçesinde, alacaklı şirket hakkında Bakırköy 1. İcra Müdürlüğü’nün 2006/1305 Esas sayılı dosyasında takip başlatıldığını, alacaklı şirketin de İstanbul 8. İcra Müdürlüğü’nün 2002/1043 Esas sayılı dosyasında müvekkili hakkında takip başlattığını, her iki icra dosyasında da takibin kesinleşmiş olduğunu, müvekkilinin alacaklı olduğu dosyadan 05.01.2007 tarihinde yazılan müzekkereye istinaden İstanbul 8. İcra Müdürlüğü’nün 2002/1043 sayılı dosyasındaki alacağa haciz konulduğunu, kendi alacaklı oldukları dosyasındaki alacak miktarının diğer dosyadaki borçtan daha fazla olduğundan alacaklarının karşı taraf alacaklarına mahsup edilmesine ve Bakırköy 1. İcra Müdürlüğü’nün 2006/1305 Esas sayılı dosya alacağından mahsup edilen miktar kadar ödenmiş sayılmasına kendi alacaklarının daha fazla olması nedeniyle İstanbul 8. İcra Müdürlüğü’nün 2002/1043 Esas sayılı dosyasının infaz edilmiş sayılmasına karar verilmesini talep etmiştir.

Mahkemece yapılan inceleme neticesinde, İstanbul 8. İcra Müdürlüğü’nün 2002/1043 Esas sayılı dosyasındaki alacağın tereddütsüz mahkeme kararı ile belirlenmiş olması, davalı vekilinin Bakırköy 1. İcra Müdürlüğü’nün 2006/1305 Esas sayılı dosyasındaki alacağa ve ilamsız tebligata yönelik itirazları karşısında takas ve mahsubun koşulları bulunmadığı gerekçesiyle şikayet reddedilmiştir.

 

HGK’nun 12.10.1994 tarih ve 1994/251-593 sayılı kararında da benimsendiği üzere, icra mahkemesinde takas ve mahsup iddiası kural olarak;

 

1- Takasa konu alacağın İİK’nun 68. maddesindeki belgelere dayalı bulunması,

2- Bu alacakla ilgili olarak icra takibinin yapılmış ve takibin kesinleşmiş olması,

3- Alacağın ilama bağlanması hallerinde nazara alınabilir. Bu istem, takibin her safhasında ileri sürülebilir.

 

Somut olayda borçlu şirketin takasa konu alacakla ilgili olarak Bakırköy 1. İcra Müdürlüğü’nün 2006/1305 Esas sayılı dosyasında genel haciz yoluyla yapmış olduğu ilamsız icra takibi, talep tarihi itibariyle kesinleşmiştir. O halde, mahkemece, gerektiğinde bilirkişiden de yararlanılmak suretiyle borçlunun takas-mahsup talebinin incelenerek oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.

Sonuç: Borçlu vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İ.İ.K. 366 ve HUMK.nun 428. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, 05.10.2010 gününde oybirliği ile karar verildi. 

TASARRUFUN İPTALİ DAVASI / TASARRUFUN İPTALİ ŞARTLARI / GEÇİCİ ACİZ VESİKASI / İPTAL DAVASI AÇMA HAKKI

T.C.
YARGITAY
Onbeşinci Hukuk Dairesi
E: 2005/6110
K: 2006/1677
T: 23.03.2006
TASARRUFUN İPTALİ DAVASI
TASARRUFUN İPTALİ ŞARTLARI
GEÇİCİ ACİZ VESİKASI
İPTAL DAVASI AÇMA HAKKI
2004 s. İCRA VE İFLAS KANUNU (1)(2) [Madde 105]
2004 s. İCRA VE İFLAS KANUNU (1)(2) [Madde 277]
2004 s. İCRA VE İFLAS KANUNU (1)(2) [Madde 278]
2004 s. İCRA VE İFLAS KANUNU (1)(2) [Madde 279]
2004 s. İCRA VE İFLAS KANUNU (1)(2) [Madde 280]
Davacı … Bankası Ç. Şubesi ile davalılar 1- İ., 2- C. arasındaki davadan dolayı Ç. Asliye Hukuk Hakimliği’nce verilen 14.07.2004 gün ve 2002/466-2004/593 sayılı hükmü onayan dairemizin 07.06.2005 gün ve 2005/3604-3455 sayılı ilâmı aleyhinde davacı vekili tarafından karar düzeltilmesi isteğinde bulunulmuş ve karar düzeltme dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dosyadaki kâğıtlar okundu, gereği konuşulup düşünüldü:
Taraflar arasındaki uyuşmazlık İİK’nun 277 vd. maddelerinde düzenlenen tasarrufun iptali istemine ilişkin olup mahkemece davanın reddine dair verilen karar dairemizce borçlu hakkında kesin aciz belgesi alınmadığı ve geçici aczi gösteren bir belgenin de sunulmadığı gerekçesiyle onanmış, davacı vekili karar düzeltme isteminde bulunmuştur.
Bozma kararından sonra dosyaya ibraz olunan 25.07.2005 tarihli haciz tutanağı ile borçlunun evinde yapılan hacizde, borçlunun başkaca haczi kabil malı bulunmadığı belirlenmiştir. Bu belge İİK’nun 105/II. maddesinde düzenlenen geçici aciz vesikası hükmünde olup aynı kanunun 277. maddesi uyarınca alacaklıya iptâl davasını açma hakkını vermektedir. Her ne kadar temyiz aşamasında aciz hali belgelendirilmemiş ise de daha sonra dava şartının yerine getirilmesi halinde davaya devamla hüküm kurulması gerektiğinin dava ekonomisine uygun düşeceği dairemizce kabul edilmektedir. Mahkemece olayda İİK’nun 278, 279 ve 280. maddelerinde belirtilen iptâl şartlarının oluşup oluşmadığı incelenmeden karar verilmiştir. Örneğin bedeller arasında fark olup olmadığı, davalılar arasında yakın akrabalık bulunup bulunmadığı ya da işlemin mal kaçırma amacıyla yapıldığına dair borçlunun iradesinin diğer davalı alıcı tarafından bilinip bilinmediği yani, mal kaçırma kastıyla hareket edilip edilmediği üzerinde de durulmamıştır. Bu haliyle işin esasına yönelik inceleme de hüküm tesisine yeterli değildir.
Bu durumda mahkemece dava ön şartının gerçekleştiği kabul edilerek işin esası yönünden de yeterli inceleme yapılması ve hasıl olacak sonuç dairesinde karar verilmelidir. Belirtilen sebeplerle karar düzeltme isteminin kabulü gerekmiştir.
SONUÇ : Yukarıda açıklanan sebeplerle dairemizin 07.06.2005 günü 2005/3604 E. ve 3455 K. sayılı onama kararının kaldırılarak mahkemenin davanın reddine dair 14.07.2004 gün ve 2002/466 E., 2004/593 K. sayılı kararının davacı yararına BOZULMASINA, 23.03.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.