Etiket arşivi: SÖZ

Basından Hukuk Haberleri • 53 yıllık kördüğümde son söz Yargıtay’da

Ermeni Vakfı, Bomonti Ermeni Katolik İlkokulu’nun vakıfa verilmesi için Yargıtay’a başvurdu

Vakıflar Genel Müdürlüğü ile Ermeni Vakfı arasında yaşanan mülkiyet sorunu yeni bir boyut kazandı. Bomonti’de bulunan Bomonti Ermeni Katolik İlkokulu’nun akıbetini Dava Daireleri Genel Kurulu belirleyecek. Karara göre okul ya vakfın malı olacak ya da şimdiki hali ile devam edecek. 2010 yılında Bakanlar Kurulu’ndan çıkan ‘1936 Beyannamesi esas alınacaktır’ kararı ile gayrimüslim cemaat vakıfları mülk edinme hakkını geri kazandı. Ermeni Vakfı bu karar doğrultusunda 2014 yılında Yargıtay’a talepte bulunarak yeni düzenleme ile birlikte Bomonti Ermeni Katolik İlkokulu’nun kendilerine verilmesini istedi. Daha önce “Kendi mülkünde kiracı” ve “Eşyaları kış vakti sokağa atılan okul” olarak gündeme gelen okulun hikayesi çok eskiye dayanıyor. Okulu şimdilerde vakıf işletiyor.

gazetevatan.com

Bilgiler: Tarih-Gönderici: admin — 04 Şub 2015, 02:32


İş sözleşmesini fesih önerisinin işçiden geldiği ispatlanmadıkça “İkalenin” mevcudiyetinden de söz edilemez.

Yargıtay 7. Hukuk Dairesi, 2014/6653 esas sayılı ve  2014/14266 karar sayılı  24.06.2014 tarihli kararı

İstifa ettiği iddia edilen işçiye ihbar ve kı­dem tazminatı ödenmiş ise, gerçek bir istifadan söz edilemez. Zira, ortada açık bir çelişki bulun­maktadır.

İş sözleşmesini fesih önerisinin işçiden geldiği ispatlanmadıkça “İkalenin” mevcudiyetinden de söz edilemez.

 

Davacı, 14.06.2013 tarihinde davalı şirket İnsan Kaynakları Depart­manı tarafından çağrıldığını, yapıları görüşmede, davalı şirket yönetimi kastedilerek, “yönetim sizinle çalışmak istemiyor” şeklinde beyan edildiği­ni, sonrasında ise “ya istifa edin tazminatlarınızı ödeyelim, ya da biz İş Ka­nununun 25.maddeye göre çıkaracağız, dava açsanız dahi 1, 5-2 yıl sürer, dava sonunda alırsanız alırsınız, işten çıkarılışınız sicilinize işler, başka yerde iş bulamazsınız” şeklinde beyanda bulunulduğu ve iş akdinin davalı tarafça feshedildiğini, işten ayrılmasını gerektirecek bir durumu mevcut olmadığını, yoğun baskılar neticesine istifa dilekçesinin insan kaynakla­rı koordinatörü tarafından şifahi olarak beyan edilen sözcüklerin davacı tarafından yazıya dökülmesinden ibaret olduğunu, 11, 000 TL. lik bir ek ödemeden bahsedildiğini, ancak bu ek ödemenin neden yapıldığı davacıya davalı tarafça beyan edilmediği gibi 14.06.2013 tarihli görüşmede de bu ek ödemenin aslında ihbar tazminatı olduğu beyan edildiğini, asıl fesih gerekçesinin ise davalı tarafça yapılan yönetim kurulu seçimlerinde dava­lı şirketin halihazır yönetimine rakip olan kişiler lehine çalıştığı düşün­cesi olduğunu belirterek feshin geçersizliğinin tespitine, işe iadesine, işe başlatmama tazminatı ile boşta geçen süre ücreti ve diğer haklara karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı, davacının şirketteki görevinden istifa ederek ayrıldığın, ardın­dan haksız ve hukuki mesnetten yoksun olarak iş bu işe iade davasını açtığını, davacının iddia ve ithamlarının kesinlikle doğru olmadığını, da­vacıya şirket tarafından hiçbir şekilde baskı yapılmadığını, bölge şefliği görevinde olan davacının tüm alacaklarının da kendisine ödendiğini savu­narak davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, iş sözleşmesinin ikale sözleşmesi olarak kabul edilebi­lecek istifa suretiyle sona erdiği belirtilerek davanın reddine karar veril­miştir.

Bozma sözleşmesi (ikale) yasalarımızda düzenlenmiş değildir. Sözleş­me özgürlüğünün bir sonucu olarak daha önce kabul edilen bir hukuki ilişkinin, sözleşmenin taraflarınca sona erdirilmesi mümkündür. Sözleş­menin doğal yollar dışında tarafların ortak iradesiyle sona erdirilmesi yö­nündeki işlem ikale olarak adlandırılır.

İş Kanununda bu fesih türü yer almasa da, taraflardan birinin karşı tarafa ilettiği iş sözleşmesinin karşılıklı feshine dair sözleşme yapılmasını içeren bir açıklama (icap) ardından diğer tarafın da bunu kabulü ile boz­ma sözleşmesi (ikale) kurulmuş olur.

Bozma sözleşmesinde icapta, iş ilişkisi karşı tarafın uygun irade be­yanı ile anlaşmak suretiyle sona erdirmeye yönelmiştir. Bu sebeple, ikale sözleşmesi akdetmeye yönelik icap, fesih olarak değerlendirilip, feshe tahvil edilemez.

Bu anlamda bozma sözleşmesinin şekli, yapılması, kapsam ve geçer­liliği Borçlar Kanunu hükümlerine göre saptanacaktır. Buna karşılık iş sözleşmesinin bozma sözleşmesi yoluyla sona erdirilmesi, iş hukukunu yakından ilgilendirdiği için ikalenin yorumunda iş sözleşmesinin yorumunda olduğu gibi, genel hükümlerin yanı sıra iş hukukundaki “işçi ya­rarına yorum” ilkesi de göz önünde bulundurulacaktır.

Borçlar Kanunun 23-31 maddeleri arasında düzenlenmiş olan irade fesadı hallerinin, bozma sözleşmeleri yönünden titizlikle ele alınması ge­rekir. Bir işçinin bozma sözleşmesi yapma konusundaki icap veya kabul­de bulunmasının ardından işveren feshi haline özgü iş güvencesi hüküm­lerinden yararlanmak istemesi ve yasa gereği en çok bir ay içinde işe iade davası açmış olması hayatın olağan akışına uygun düşmez.

İş ilişkisi taraflardan her birinin bozucu yenilik doğuran bir beyanla sona erdirmeleri mümkün olduğu halde, bu yola gitmeyerek karşılıklı an­laşma yoluyla sona erdirmelerinin nedenleri üzerinde de durmak gerekir. Her şeyden önce bozma sözleşmesi yapma konusunda icapta bulunanın makul bir yararının olması gerekir. İş ilişkisinin bozma anlaşması yoluyla sona erdirildiğine dair örnekler 1475 sayılı İş Kanunu ve öncesinde he­men hemen uygulamaya hiç yansımadığı halde, iş güvencesi hükümlerinin yürürlüğe girmesinin ardından özellikle 4857 sayılı İş Kanunu sonrasında giderek yaygın bir hal almıştır. Bu noktada, işveren feshinin karşılıklı anlaşma yoluyla fesih gibi gösterilmesi suretiyle iş güvencesi hükümleri­nin bertaraf edilmesi şüphesi ortaya çıkmaktadır. Bu itibarla irade fesadı denetimi dışında, tarafların bozma sözleşmesi yapması konusunda ettiği ihbar tazminatı ödemesi olduğu sonucuna varılmakta olup aksini davalı işveren ispat edememiştir.

Ayrıca dinlenen davacı tanıklarından İ.D ve A.K.’ nin duyuma dayalı beyanlarda bulundukları görüldüğünden beyanlarına itibar edilemez ise de davacı ile birlikte aynı gün İnsan Kaynakları birimine davet edilen Şe­ref Semercioğlu ile A.Ö.’nün tanık olarak beyanları dikkate alındığında davacının o gün sabah saat 09.00 sularından öğlen saatlerine kadar İnsan Kaynakları birimine davet edilen Ş.S. ile A.Ö’ nün tanık olarak beyanları dikkate alındığında davacının o gün sabah saat 09.00 sularından öğlen saatlerine kadar İnsan Kaynakları biriminde baskı altına alınarak işten ayrılması yönünde yoğun baskı ile yıldırılmak suretiyle kendisinden baskı ile dilekçe alındığını beyan ettikleri görülmüştür.

Her ne kadar bu tanıklardan Ş.’ nin 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25.maddesi, uyarınca işten çıkarıldığı ve şirkete karşı açtığı davanın devam ettiği davalı tarafından savunulmuşsa da olay günü orada olduğunu beyan eden diğer tanık A’ nın de davacı iddialarını doğrulayan beyanlarda bulunduğu, yine bu tanığın beyanına göre açtığı herhangi bir dava da olmadığına göre tek başına husumet bulunması tanığın beyanının doğru olmadığını gös­termeyeceği, her iki tanığın da benzer şekilde beyanlarda bulundukları ve böylece davacıya fesih günü baskı yapıldığı ve bu baskı neticesinde istifa/ikale dilekçesi alındığı anlaşılmakla dilekçenin davacının gerçek iradesi ürünü olmadığı sonucuna varılmıştır.

Dolayısıyla öncelikle işçinin istifa ettiğini iddia edip işçiye kıdem ve ihbar tazminatının ödenmesi çelişkili bir davranıştır. Davalı işveren ta­rafından yürütülen prosedürün ikale bozma sözleşmesi olarak değerlen­dirilmesi de somut olayda mümkün değildir. Çünkü iş sözleşmesini sonlandırma talebinin işçiden geldiği tereddüde yer bırakmayacak şekilde is­patlanmadığı gibi tanık beyanları ile bu dilekçenin baskı ile alındığı sabit hale gelmiştir.

Buna göre somut olayda davacının iş sözleşmesinin davalı tarafından sonlandırıldığı, feshin haklı ve geçerli nedenle yapıldığı ispatlanmadığın­dan davanın kabulü yerine reddine karar verilmesi hatalıdır.

4857 sayılı İş Yasası’nın 20/3 maddesi uyarınca Dairemizce aşağıdaki şekilde karar verilmiştir.

Sonuç

Yukarıda açıklanan gerekçe ile;

1.Mahkemenin kararının BOZULARAK ORTADAN KALDIRILMASINA,

2.Feshin GEÇERSİZLİĞİNE ve davacının İŞE İADESİNE,

3.Davacının yasal süre içinde başvurusuna rağmen davalı, işverence süresi içinde işe başlatılmaması halinde ödenmesi gereken tazminat mik­tarının davacının kıdemi, fesih nedeni dikkate alınarak takdiren davacı­nın 6 aylık brüt ücreti tutarında BELİRLENMESİNE,

4.Davacı işçini işe iadesi için işverene süresi içinde müracaatı halinde hak kazanılacak olan kararın kesinleşmesine kadar en çok 4 aya kadar ücret ve diğer haklarının davalıdan tahsilinin GEREKTİĞİNE,

5.Alınması gereken 25.20 TL. Harçtan peşin alınan 24.30 TL. Harcın tenzili ile bakiye 0.90 TL. Harç giderinin davalıdan tahsili ile Hazineye gelir kaydına,

6.Davacının yaptığı 507.00 TL. Yargılama giderinin davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine, davalının yaptığı yargılama giderinin üzerinde bırakılmasına,

7.Karar tarihinde yürürlükte bulunan AAÜT’ne göre 1.500.00 TL. Avu­katlık ücretinin davalıdan alınarak davacıya verilmesine,

8.Artan gider ve delil avansının istek halinde ilgilisine iadesine,

9.Peşin alınan temyiz harcının isteği halinde davacıya iadesine, 24.06.2014 gününde oybirliği ile KESİN olarak karar verildi.

Yargıtay Hukuk Daireleri Kararları • İŞÇİYE YOL GİDERİ VE ARAZİ TAZMİNATI ÖDENMESİ, TOPLU İŞ SÖZ.

YARGITAY 22. Hukuk Dairesi
ESAS: 2013/37382
KARAR: 2014/1022

Davacı, arazi tazminatı, yol ücreti alacaklarının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.

Mahkeme, isteği kısmen hüküm altına almıştır.

Hüküm süresi içinde davalı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

Davacı, davalıya ait fidanlık işyerinde çalıştığı dönem ile ilgili ödenmeyen yol gideri ile arazi tazminatının tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı, davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak, arazi tazminatı isteminin reddine, yol ücreti alacağının kabulüne karar verilmiştir.

Kararı davalı temyiz etmiştir.

1-Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

2-Uyuşmazlık toplu iş sözleşmesinden kaynaklanan yol gideri alacağının hesaplama yöntemi noktasında toplanmaktadır.

Mahkemece hükme esas alınan bilirkişi raporunda yol gideri hesaplanırken …Şoförler ve Otomobilciler Odası Başkanlığının yazısında bildirilen yolcu ücreti esas alınmıştır.

Ancak dosya içerisinde bulunan toplu iş sözleşmesi hükmüne göre servis aracı olmayan işyerlerinde Belediye rayici üzerinden yol gideri verileceği düzenlenmiştir. Bu durumda belediye rayici tespit edilerek yol gideri alacağının hesaplanması gerekir.

Eksik incelemeyle hüküm kurulması hatalı olup kararın bu yönden bozulması gerekmiştir.

SONUÇ: Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebepten BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 28.01.2014 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Bilgiler: Tarih-Gönderici: admin — 22 Ara 2014, 11:44


Yargıtay Ceza Daireleri Kararları • TEHDİT,KAVGA ANINDA SÖYLENEN SÖZ ANCAK İNDİRİM NEDENİ OLACAĞ

T.C
YARGITAY
4. CEZA DAİRESİ
ESAS NO. 2013/15208
KARAR O. 2013/23179
KARAR TARİHİ. 23.9.2013

TEHDİT (Sanığın “Sizlerin Burada Oturmanıza İzin Vermeyeceğiz Bahçenizi Başınıza Yıkacağız” Biçimindeki Sözlerinin Suçu Oluşturduğu)

KUSUR YETENEĞİNDE MEYDANA GELEN AZALMA (Tehdit – Kavga ve Tartışma Sırasında Haksız Bir Fiilin Kendisinde Husule Getirdiği Şiddetli Öfke ve Elemin İndirim Nedeni Olarak Kabul Edilebileceği Ancak Suçun Oluşumunu Engellemeyeceği)

KAST (Tehdit – Kavga ve Tartışma Sırasında Haksız Bir Fiilin Kendisinde Husule Getirdiği Şiddetli Öfke ve Elemin İndirim Nedeni Olarak Kabul Edilebileceği Ancak Kastı Kaldırmayacağı)
5237/m. 21, 29, 106

ÖZET: Kavga ve tartışma sırasında haksız bir fiilin kendisinde husule getirdiği şiddetli öfke ve elemin (gazabın) failin iradesini etkileyen bir etken olarak kusur yeteneğinde meydana getirdiği azalma nedeniyle koşulları varsa ancak kanuni indirim nedeni olarak kabul edilebilmesi olanaklı ise de, önceden ilke boyutunda kastı kaldıran ve suçun oluşumunu engelleyen bir husus olarak kabulü mümkün değildir. Sanığın “sizlerin burada oturmanıza izin vermeyeceğiz, bahçenizi başınıza yıkacağız” biçimindeki sözlerinin suçu oluşturduğu gözetilmelidir.

DAVA: Yerel Mahkemece verilen hükümler temyiz edilmekle, başvurunun süresi ve kararın niteliği ile suç tarihine göre dosya görüşüldü:

KARAR: Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.
Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede;
1-Sanığa yükletilen halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama eylemiyle ulaşılan çözümü haklı kılıcı zorunlu öğelerinin ve bu eylemin sanık tarafından işlendiğinin Kanuna uygun olarak yürütülen duruşma sonucu saptandığı, bütün kanıtlarla aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların temyiz denetimini sağlayacak biçimde ve eksiksiz sergilendiği, özleri değiştirilmeksizin tartışıldığı, vicdani kanının kesin, tutarlı ve çelişmeyen verilere dayandırıldığı, Eylemin doğru olarak nitelendirildiği ve Kanunda öngörülen suç tipine uyduğu, Cezanın kanuni bağlamda uygulandığı, anlaşıldığından katılanlar S. D. ve K. D. vekili ile sanık İ. P. müdafiinin ileri sürdüğü nedenler yerinde görülmemiş olmakla, tebliğnameye uygun olarak, TEMYİZ DAVASININ ESASTAN REDDİYLE HÜKMÜN ONANMASINA,

2-Tehdit suçundan kurulan hükme yönelik temyize gelince; Başkaca nedenler yerinde görülmemiştir.
Ancak;

Tehdit fiili, kişinin ruh dinginliğini bozan, iç huzurunu, bilinç ve irade özgürlüğünü ihlal eden bir olgudur. Fiilin mağdur üzerinde ciddi bir korku yaratabilmesi açısından sonuç almaya objektif olarak elverişli, yeterli ve uygun olması gerekir. Ayrıca tehdidin somut olayda muhatap üzerinde etkili olması şart değildir. Bu nedenle mağdurun korkup korkmadığının araştırılması gerekmez.

Tehdit suçunun manevi öğesi genel kasttan ibaret olup suçun kanuni tanımındaki unsurlarının bilerek ve istenerek işlenmesini ifade eder. Olayda tasarlamanın varlığı aranmadığı gibi, saikin de önemi yoktur.

Kavga ve tartışma sırasında haksız bir fiilin kendisinde husule getirdiği şiddetli öfke ve elemin (gazabın) failin iradesini etkileyen bir etken olarak kusur yeteneğinde meydana getirdiği azalma nedeniyle koşulları varsa ancak kanuni indirim nedeni olarak kabul edilebilmesi olanaklı ise de, önceden ilke boyutunda kastı kaldıran ve suçun oluşumunu engelleyen bir husus olarak kabulü mümkün değildir.
Bu açıklamaların ışığı altında sanığın “sizlerin burada oturmanıza izin vermeyeceğiz, bahçenizi başınıza yıkacağız” biçimindeki sözlerinin, TCK’nın 106/1. maddesinin, 1. cümlesinde tanımlanan suçu oluşturduğu gözetilmeden, “…tartışma sırasında tehevvüren söylendiği, aşağılama kastına yönelik olduğu” gerekçesiyle beraat kararı verilmesi,

SONUÇ: Kanuna aykırı, katılanlar S. D. ve K. D. vekilinin temyiz nedenleri yerinde görüldüğünden tebliğnamedeki onama düşüncesinin reddiyle HÜKMÜN BOZULMASINA, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine, 23.09.2013 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Bilgiler: Tarih-Gönderici: hukukçu — 20 Ara 2014, 23:46


işçiye tazminata ek bir yarar sağlanmazsa, iş sözleşmesinin ikale ile sona erdirildiğinden söz edilemez

Yargıtay 22.Hukuk Dairesi 2014/402 esas sayılı ve 2014/1341 karar sayılı 03.02.2014 tarihli kararı

DAVA: Davacı, feshin geçersizliğine ve işe iadesine karar verilmesini istemiştir.

Mahkeme, isteğin reddine karar vermiştir.

Hüküm süresi içinde davacı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi M.H.tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

Davacı işçi, iş sözleşmesinin geçerli sebep olmadan işverence feshedildiğini ileri sürerek feshin geçersizliğine ve işe iadesine karar verilmesini, işe başlatılmama halinde ödenmesi gereken tazminat ile boşta geçen süre ücretinin belirlenmesini istemiştir.

Davalı işveren, davacının 17.05 2013 tarihinde ihbar ve kıdem tazminatını alarak işten ayrılmak istediği yönündeki talebine istinaden iş sözleşmesinin “karşılıklı iş ilişkisine son verme anlaşması” çerçevesinde karşılıklı olarak sona erdirildiğini belirterek davanın reddine karar verilmesi gerektiğini savunmuştur.

Mahkemece iş sözleşmesinin karşılıklı anlaşma sonucu feshedildiği gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.

Karar davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Taraflar arasında iş sözleşmesinin kim tarafından ve ne şekilde sona erdirildiği uyuşmazlık konusudur.

Taraflar arasındaki iş ilişkinin bozma sözleşmesi yoluyla sona erip ermediği hususu temel uyuşmazlığı oluşturmaktadır. 4857 sayılı İş Kanunu’nun 18. ve devamı maddelerinde öngörülen iş güvencesi hükümlerinden yararlanmak için iş sözleşmesinin işveren tarafından feshedilmesi gerekir.

Bozma sözleşmesi (ikale) yasalarımızda düzenlenmiş değildir. Sözleşme özgürlüğünün bir sonucu olarak daha önce kabul edilen bir hukuki ilişkinin, sözleşmenin taraflarınca sona erdirilmesinin de mümkündür. Sözleşmenin doğal yollar dışında tarafların ortak iradesiyle sona erdirilmesi yönündeki işlem ikale olarak değerlendirilmelidir.

İkale, sözleşmenin tarafların ortak iradeleriyle sona erdirilmesidir. Niteliği itibariyle bir sözleşme olması nedeniyle ikale tarafların serbest iradelerine dayanmalıdır. Ayrıca ikale icabı işverenden gelmişse kanuni tazminatlarına ilaveten işçiye ek bir menfaatin sağlanması (makul yarar) gerekir. Aksi halde iş sözleşmesinin ikale ile sona erdirildiğinden söz edilemez.

Somut olayda, mahkemece taraflar arasındaki bozma sözleşmesi gözetilerek feshin geçerli nedene dayandığı kabul edilip dava konusu istekler reddedilmiş ise de, ikale teklifinin davacıdan geldiğine dair dosya içinde delil bulunmamaktadır. Hal böyle olunca davacı işçinin makul yararının sağlanmadığı gözetilmeden, iş sözleşmesinin ikale yolu ile sona erdiği kabul edilerek, feshin geçerli olduğu yönünde verilen karar hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.

Belirtilen nedenlerle, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 20. maddesinin 3. Fıkrası uyarınca, hükmün bozulmak suretiyle ortadan kaldırılması ve aşağıdaki gibi karar verilmesi gerekmiştir.

HÜKÜM: Yukarıda belirtilen nedenlerle;

1- Mahkemenin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararının BOZULARAK ORTADAN KALDIRILMASINA,

2- Îşverence yapılan FESHİN GEÇERSİZLİĞİNE,

3- Davacının kanuni sürede işe başvurmasına rağmen, işverenin süresi içinde işe başlatmaması halinde ödenmesi gereken tazminat miktarının işçinin dört aylık ücreti olarak belirlenmesine,

4- Davacının işe iade için işverene süresi içinde başvurması halinde hak kazanılacak olan ve kararın kesinleşmesine kadar doğmuş bulunan en çok dört aylık ücret ve diğer haklarının davacıya ödenmesi gerektiğinin belirlenmesine,

5- Harç peşin alındığından yeniden alınmasına yer olmadığına,

6- Davacı vekille temsil edildiğinden, karar tarihinde yürürlükte olan tarifeye göre 1.500,00 TL vekâlet ücretinin davalıdan alınıp davacıya verilmesine,

7- Davacı tarafından yapılan 451,35 TL yargılama giderinin davalıdan alınıp davacıya verilmesine, davalının yaptığı yargılama giderinin üzerinde bırakılmasına,

8- Peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, kesin olarak 03.02.2014 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

ceza yargılamasında son söz hakkı

Yargıtay Ceza Genel Kurulu

2012/3-1469 esas ve 2013/19 karar sayılı

Neticesi sebebiyle ağırlaşmış kasten yaralama suçundan sanık Adem’in 5237 sayılı TCK’nun 86/1, 86/3-e, 87/1-c, 87/1-son, 29 ve 62. maddeleri gereğince 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına ilişkin, Hassa Asliye Ceza Mahkemesince verilen 21.01.2010 gün ve 190-4 sayılı hükmün sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 3. Ceza Dairesince 05.06.2012 gün ve 7566 – 23198 sayı ile ;

“Sanığın duruşmada bulunmaması halinde hükümden önce son sözün hazır bulunan sanık müdafiine verilmesi gerektiği gözetilmeden son sözün katılan vekiline verilmek suretiyle 5271 sayılı CMK’nun 216/3. maddesine muhalefet edilmesi” isabetsizliğinden sair yönleri incelenmeksizin bozulmasına karar verilmiştir.

Yargıtay C.Başsavcılığı 12.08.2012 gün ve 2010/106945 sayı ile;

“5271 sayılı Kanunun 216. maddesinde;

‘(1) Ortaya konulan delillerle ilgili tartışmada söz, sırasıyla katılana veya vekiline, Cumhuriyet savcısına, sanığa ve müdafiine veya kanunî temsilcisine verilir.

(2) Cumhuriyet savcısı, katılan veya vekili, sanığın, müdafiinin veya kanunî temsilcisinin açıklamalarına; sanık ve müdafii ya da kanunî temsilcisi de Cumhuriyet savcısının ve katılanın veya vekilinin açıklamalarına cevap verebilir.

(3) Hükümden önce son söz, hazır bulunan sanığa verilir’ denilmiştir.

Dosya incelendiğinde son oturumda sanık müdafii savunmasını yaptıktan sonra katılan vekilinden diyecekleri sorulmuş ve o da bir diyeceği bulunmadığını beyan etmiştir. Sanık müdafiinin savunmasından sonra yeni bir savunmayı gerektirecek esaslı bir işlem yapılmamıştır. Ceza Genel Kurulu ve daire kararlarında bu durum yasanın ihlali niteliğinde kabul edilmemektedir. Bozma ilamındaki bozma sebebi bu nedenle yerinde görülmemiştir” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurarak, Özel Daire bozma kararının kaldırılması ve dosyanın esastan incelenerek hükmün onanmasına karar verilmesi isteminde bulunmuştur.

5271 sayılı CMK’nun, 6352 sayılı Kanunun 99. maddesiyle değişik 308. maddesi uyarınca dosyanın gönderildiği Yargıtay 3. Ceza Dairesince itiraz nedenlerinin yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

TÜRK MİLLETİ ADINA

CEZA GENEL KURULU KARARI

Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın hazır bulunmadığı duruşmada, hükümden önce son sözün hazır bulunan sanık müdafiine verilmemesi nedeniyle hükmün bozulmasının isabetli olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir.

İncelenen dosya içeriğinden;

Sanık hakkında, TCK’nun 86/1, 86/3-e, 87/1-d, 87/2-d ve 87/3. maddeleri uyarınca cezalandırılması istemi ile kamu davası açıldığı,

Yargılamanın toplam 9 oturumda tamamlandığı, sanığın bu oturumlardan sadece, aynı zamanda sorgusunun da yapıldığı 08.09.2008 tarihli oturuma katıldığı, diğer tüm oturumlara vekaletnameli müdafiini gönderdiği, 21.01.2010 tarihli son oturumda da sanığın olmadığı, sanık müdafii ile katılan vekilinin hazır bulunduğu, Cumhuriyet savcısının esas hakkındaki görüşünü sunmasından sonra önce sanık müdafiine, daha sonra da katılan vekiline söz verildiği, müdafiin esas hakkında savunmasını yaptığı, katılan vekilinin; “mütalaaya bir diyeceğimiz yoktur, sanığın cezalandırılmasını istiyoruz” şeklinde beyanda bulunduğu, “sanık hazır olmadığından son sözü sorulamadı” denilmek suretiyle duruşmanın bitirilerek sanığın mahkumiyetine karar verildiği,

Anlaşılmaktadır.

Ceza yargılamasının amacı olan maddi gerçeğin açığa çıkarılması için sanığın sorguya çekilmesinden sonra delillerin ortaya konulması ve tartışılması aşamasına geçilir. Ceza yargılamasında maddi gerçek iddia ve savunma makamlarının görüşlerinin tartışılması sonucunda ortaya çıkar. Hâkim de kararını ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayandırabilir.

Delillerin tartışılmasında hazır bulunan taraflardan kimin hangi sıra ile söz alacağı, cevap haklarını nasıl kullanacakları ve duruşmanın en son kimin sözü ile bitirileceği CMK’nun “Delillerin tartışılması başlıklıklı” 216. maddesinde:

“1) Ortaya konulan delillerle ilgili tartışmada söz, sırasıyla katılana veya vekiline, Cumhuriyet savcısına, sanığa ve müdafiine veya kanunî temsilcisine verilir.

2) Cumhuriyet savcısı, katılan veya vekili, sanığın, müdafiinin veya kanunî temsilcisinin açıklamalarına; sanık ve müdafii ya da kanunî temsilcisi de Cumhuriyet savcısının ve katılanın veya vekilinin açıklamalarına cevap verebilir.

3) Hükümden önce son söz, hazır bulunan sanığa verilir” şeklinde düzenlenmiştir.

Buna göre; delillerin tartışılmasında ilk önce söz katılana veya vekiline, daha sonra Cumhuriyet savcısına ve en son olarak da sanığa ve müdafiine veya kanunî temsilcisine verilir. Görüldüğü üzere kanun koyucu, önce iddia, daha sonra da savunma makamını teşkil edenlerin söz alıp görüşlerini açıklaması gerektiğini kabul etmiştir. Cumhuriyet savcısı, katılan veya vekili, sanığın, müdafiinin veya kanunî temsilcisinin açıklamalarına; sanık ve müdafii ya da kanunî temsilcisi de Cumhuriyet savcısının ve katılanın veya vekilinin açıklamalarına cevap verebilir. Ancak, hükümden önce son söz mutlaka hazır bulunan sanığa verilmek zorundadır

5271 sayılı CMK’nun 216. maddesinin birinci fıkrasındaki delillerin tartışılmasındaki söz sırasına ilişkin kural ile üçüncü fıkrasındaki hükümden önce son sözün hazır bulunan sanığa ait olduğu kuralı nitelikleri ve kurala aykırılığın hukuki sonuçları itibari ile birbirinden farklıdır.

Delillerin tartışılmasındaki söz sırasına ilişkin kural gerek son oturumda gerekse ara oturumlarda uygulanması gereken genel bir kural iken, son sözün hazır bulunan sanığa ait olduğu kuralı delillerin tartışılması aşamasının tamamlanmasından sonra son oturumda sanığa tanınan bir haktır. Sanığın son söz hakkını kullanmasından sonra tekrar duruşmaya geri dönülmez ve artık hüküm kurulur.

Delillerin tartışılması sırasında sanık ister duruşmada hazır bulunsun isterse bulunmasın son sözün sanık müdafiine verilmesi gereklidir. Kanun koyucu söz sırasında sanık müdafiini sanıktan sonra saymıştır. Hükümden önce son söz hakkı ise kanunun açık ifadesinden de anlaşıldığı üzere sadece hazır bulunan sanığa aittir. Sanığın hükümden önceki son söz hakkı tıpkı ifade ve sorgu gibi şahsi bir haktır ve sanığın bizzat kendisi tarafından kullanılmalıdır. Sanık müdafii nasıl ki temsilcisi denilip sanığın yerine sorgulanamaz veya ifadesi alınamaz ise sanığın yerine son söz hakkını da kullanamaz.

Öğretide; Son sözün sanığa verilmesi ilkesi niteliği yönünden kişiye sıkı sıkıya bağlı bir hak ve yetkidir, ancak sanık tarafından kullanılır. Bu hak ve yetkinin kullanılmasında bir teknik yardımcısı olsa da savunmana devri yerinde değildir. Yasa bu düzenlemesi ile kişisel savunmayı ön plana çıkarmış, duruşmanın sanığın sözleri ile bitmesini istemiştir. Sanığın olmadığı yerde, son sözün de olmaması gerekir (Erdener Yurtcan, Yargıtay Kararları Işığında Son Sözün Sanığa verilmesi, Yargıtay Dergisi, 1994/10, s.417) şeklindeki açıklamalarla benzer düşüncelere yer verilmiştir.

Son söz hakkının münhasıran sanığa ait ferdi bir savunma hakkı olmasının doğal sonucu olarak gerek yürürlükteki 5271 sayılı CMK’nda gerekse mülga 1412 sayılı CMUK’nda sanığın yokluğunda ya da beraberinde, duruşmada onu temsil eden sanık müdafiine de son söz hakkı verileceğine ilişkin bir usul kuralına yer verilmemiştir. 5271 sayılı CMK’nun kaynak alındığı kanunlardan olan Alman Ceza Muhakemesi Kanununda da durum 258. maddenin 2. fıkrasında “Savcılığın yanıt verme hakkı vardır; sanığın son söz söyleme hakkı bulunmaktadır” şeklindeki düzenleme ile hayata geçirilmiştir. Ayrıca CMK’nun sadece 216/3. maddesinde değil Bölge Adliye Mahkemelerinin faaliyete geçmemiş olması nedeniyle henüz yürürlüğe girmemiş olan temyizde duruşmaya ilişkin 300. maddesinde ve 5320 sayılı Kanunun 8/2. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK’nun 319. maddesinde, 216. maddeye paralel biçimde duruşmada son sözün sanığa verileceği kabul edilmiş, ayrıca sanık müdafiine de son söz hakkı verileceğine ilişkin bir düzenlemeye yer verilmemiştir.

CMK’nda “son söz” hakkının sanık müdafiine verileceğine ilişkin bir düzenlemenin bulunmaması kanun koyucunun bilinçli bir tercihidir. CMK’nun 216. maddesinin birinci fıkrasında delillerin tartışılmasında 1412 CUMK’ndan farklı biçimde sanıktan bağımsız olarak ayrıca sanık müdafiine de söz hakkı verilmesini kabul eden kanun koyucu son söz hakkına ilişkin üçüncü fıkrada benzer bir düzenleme yapmamıştır. 226/4. maddesinde ek savunma hakkına ilişkin olarak müdafiin sanığa tanınan haklardan onun gibi yararlanacağını kabul eden kanun koyucu, son söz hakkına ilişkin olarak da benzer bir düzenleme yapabilecekken, yapmamak suretiyle, son söz hakkının sanığa ait bir hak olduğunu göstermiştir. Ek savunmaya ilişkin hükmün kıyas yolu ile son söz bakımından da uygulanabileceği düşünülebilir ise de; son söz hakkının niteliği gereği bu mümkün değildir.

CMK’nun 216/1. maddesindeki sıralamaya aykırılık nispi bir hukuka aykırılık olup, hükmün mutlaka bozulmasını gerektirmez. 216/1. maddedeki sıraya riayetsizlik eğer kuralın koruduğu amaca bir zarar vermiyorsa, savunma hakkının hüküm için önemli olan noktalarda kısıtlandığını kabule imkân yoktur.

Bu bilgi ve açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

Hükmün kurulduğu son oturumda sanığın hazır olmaması nedeniyle sadece sanığa tanınmış olan son söz hakkından söz edilemeyeceği gözönünde bulundurulduğunda Özel Dairece hükmün 5271 sayılı CMK’nun 216/3. maddesi uyarınca sanık müdafiine son sözün verilmemesinden bahisle bozulmasında isabet bulunmamaktadır. Cumhuriyet savcısının esas hakkındaki görüşünü açıklamasından ve sanık müdafiinin de esas hakkında savunmasını yapmasından sonra son olarak katılan vekiline söz verilmek suretiyle CMK’nun 216/1. maddesindeki sıralamaya aykırı uygulama yapılması usul ve yasaya aykırı ise de, katılan vekilince yeniden savunma yapmayı gerektiren esaslı bir açıklamada bulunulmamış olması karşısında, savunma hakkının kısıtlandığından bahsedilemez.

Bu itibarla; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne, Özel Daire bozma kararının kaldırılmasına, hükmün esasının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesine karar verilmelidir.

KARŞI OY YAZILARI :

Çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul Üyesi K. Taşdemir; “Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ile Özel Daire arasındaki uyuşmazlık, sanığın hazır olmadığı son oturumda, hükümden önce son sözün hazır bulunan sanık müdafiine verilmemesi nedeniyle hükmün bozulmasının yerinde olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir.

Ülkemizce de kabul edilen İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin (İHAS) ‘adil yargılanma hakkı’ başlığını taşıyan 6. maddesinin 3/c bendinde; sanığın kendi seçeceği bir avukatın yardımından yararlanmak ve eğer avukat tutmak için mali olanaklardan yoksunsa ve adaletin selameti gerektiriyorsa mahkemece görevlendirilecek bir avukatın para ödemeksizin yardımından yararlanabileceği belirtilmiştir.

Yine Anayasanın 36. maddesinde, ‘Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde … savunma … hakkına sahiptir’ denilmektedir.

Ceza yargılamasında sanığın en önemli hakkının savunma hakkı olduğu kuşkusuzdur. Gerek Anayasanın 36. maddesi ve gerekse de İHAS’da yer alan düzenlemeler savunma hakkını yalnızca bir hak olarak tanımakla kalmamış, daha ileriye giderek bu hakkın gerçekten yaşama geçirilerek kullanılmasının gerektiği belirtilmiştir. Bunun dışında sanığın kendisini savunabileceği gibi bir savunmacıdan da yararlanma olanağı bulunduğu vurgulanmıştır.

Müdafii, 5271 sayılı CMK’nın 2/1-c maddesinde; şüpheli veya sanığın ceza yargılamasında savunmasını yapan avukatı olarak tanımlanmıştır. Savunma hakkının bir savunmacı aracılığı ile daha etkin bir şekilde kullanılacağı da kuşkusuzdur.

Bunun gereği olarak 5237 sayılı CMK, önceki Usul Yasasının aksine savunma hakkının zaafiyete uğramaması için zorunlu müdafiilik sistemini kabul etmiştir. CMK’nın savunma hakkına ilişkin hükümleri, daha çok bir savunmacı yardımından yararlanmak üzere inşa edilmiştir. Nitekim 5271 sayılı CMK’nın savunma başlığını taşıyan Birinci Kitap Altıncı Kısım başlığı, müdafii seçimi, görevlendirilmesi, görev ve yetkileri hakkında düzenlemeler getirmektedir. (m 149-156). Şüpheli veya sanık, soruşturma ve kovuşturmanın her aşamasında müdafii yardımından yararlanabilir. (m.149/1). Müdafiinin ifade alma bakımından da önemli bir rolü bulunmaktadır. Müdafii hazır bulunmaksızın kollukça alınan ifade, hakim veya mahkeme huzurunda şüpheli veya sanık tarafından doğrulanmadıkça hükme esas alınamaz. (m. 148/4). Soruşturma evresinde dosyayı inceleme hakkının müdafiiye verildiği (m.153/1) belirtilmiştir. Yine hüküm için önemli olan hususlarda mahkeme kararı ile savunma hakkının sınırlandırılmış olması (m.289/1-h) hukuka kesin aykırılık halidir.

Diğer taraftan CMK’nın 226. maddesinin 4. fıkrası uyarınca ek savunmaya ilişkin bildirimlerin varsa sanığın müdafiine yapılacağı ve müdafiin sanığa tanınan haklardan onun gibi yararlanacağı hükme bağlanmıştır.

1412 sayılı CMUK’nın 251. maddesine paralel bir düzenleme getiren 5271 sayılı CMK’nın ‘delillerin tartışılması’ başlığını taşıyan 216. maddesinde;

’1) Ortaya konulan delillerle ilgili tartışmada söz, sırasıyla katılana veya vekiline, Cumhuriyet savcısına, sanığa ve müdafiine veya kanuni temsilcisine verilir.

2) Cumhuriyet savcısı, katılan veya vekili, sanığın, müdafiinin veya kanuni temsilcisinin açıklamalarına, sanık ve müdafii ya da kanuni temsilcisi de, Cumhuriyet savcısının ve katılanın veya vekilinin açıklamalarına cevap verebilir.

3) Hükümden önce son söz, hazır bulunan sanığa verilir.’ hükmü yer almaktadır.

Görüldüğü gibi sanığın yokluğunda duruşmada onu temsil eden müdafiine ‘son söz hakkı’ tanınacağına ilişkin bir usul kuralı gerek CMUK’nın 251. maddesinde gerekse de 5271 sayılı CMK’nın 216. maddesinde yer almamaktadır. Ancak, CMK’nın her konuyu ayrıntılarına kadar düzenleyerek kural koyması beklenemez ve ek savunmaya ilişkin olarak 226/4. maddede yer alan ‘sanığa tanınan haklardan müdafiinin de yararlanmasına olanak sağlayan kuralın kıyas yolu ile CMK’nın 216. maddesinde de uygulanması gerekir. Usul yasalarında düzenlenmeyen hususların, yasanın özüne, ruhuna aykırı olmamak ve hak ve özgürlükler yararına olmak üzere kıyas yolu ile tamamlanması olanaklıdır.

Diğer taraftan, son sözün sanığa verilmesinden amaç, hükümden önceki son beyanın sanığa ait olması başka bir anlatımla son olarak sanığın konuşmasıdır. Müdafiinin hazır bulunup sanığın hazır bulunmaması halinde ise, hükümden önce son söz CMK’nın özü ve ruhuna uygun olarak sanık adına müdafiine verilmelidir. Sanık adına müdafiinin konuşmasından, son söz hakkını sanık adına kullanmasından daha doğal bir şey olamaz.

Bu açıklamalardan sonra olayı değerlendirdiğimizde;

Sanığın hazır bulunmadığı son oturumda yasada öngörülen konuşma sırasına uyulmadığı gibi; son söz katılan vekiline verilmek suretiyle CMK’nın 216/3. maddesine aykırı davranılmıştır. Sanık müdafiinin hazır olduğu oturumda hükümden önce son konuşan katılan vekili olmuştur. Ceza Genel Kurulunun 17.02.2009 gün, 172/26 sayılı kararında ‘……. CYY’nun 216/3. maddesi uyarınca sanığın oturumda hazır bulunmaması halinde hükümden önce son sözün, hazır bulunan müdafiiye verilmesi zorunludur. Savunma hakkı ile yakından ilgili bulunan bu zorunluluğa uyulmaması yasaya mutlak aykırılık oluşturmaktadır. Ceza yargılamasında sanığın en önemli hakkı savunma hakkı olup, bu hak hiçbir şekilde kısıtlanamaz.’ denilmiştir. Böylece müdafiinin sanığa tanınan haklardan onun gibi yararlanması sağlanmış, yasadaki eksiklik, kişi hak ve özgürlükleri yararına kıyas yöntemi ile doldurulmuştur.

Verilen son karar ise, önceki kararla çelişkilidir. Kısa denilebilecek sürede aynı konuda birbiriyle çelişki oluşturan kararların verilmesinin, Yargıtay’ın hukukun tüm ülkede aynı şekilde uygulanma işlevine yarar sağlamayacağı düşüncesinde olduğum ve son kararın kişinin savunma hakkını kısıtlaması sonucunu doğurduğuna inandığım için sayın çoğunluğun görüşüne karşıyım” düşüncesiyle,

Çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul Üyesi V. Dirim; “Yargıtay 3. Ceza Dairesi ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasındaki uyuşmazlık; sanığın duruşmada bulunmaması halinde, son sözün hazır bulunan sanık müdafıine verilip verilmeyeceği hususundadır.

Adil yargılanma hakkının en önemli başlıklarından birini oluşturan savunma hakkı, temel bir insanlık hakkı olarak İHAS 6. ve 2709 sayılı Anayasa’mızın 36. maddeleriyle 5271 sayılı CMK’nın çeşitli hükümlerinde güvence altına alınmıştır.

Bilindiği üzere, ceza yargılamasında; iddia, savunma ve yargı olmak üzere, üç makamdan söz edilmektedir. Savunma makamı deyince, doğal olarak aklımıza öncelikle şüpheli ve sanık gelir. Ancak; müdafi de savunma makamının çok çok önemli bir diğer sujesidir.

Savunma makamına atfedilen önem dolayısıyla, sadece yargılamanın sonunda değil; her aşamasında son sözün savunma makamına verilmesi gerektiği, tıpkı 1412 sayılı CMUK’nda olduğu gibi, 5271 sayılı CMK’nda da kabul edilmiş önemli bir prensiptir.

Nitekim bu prensibin bir tezahürü olan 5271 sayılı CMK’nın ‘Delillerin tartışılması’ başlıklı, 216. maddesinde de;

‘(1) Ortaya konulan delillerle ilgili tartışmada söz, sırasıyla katılana veya vekiline, Cumhuriyet savcısına, sanığa ve müdafıine veya kanunî temsilcisine verilir.

(2) Cumhuriyet savcısı, katılan veya vekili, sanığın, müdafiinin veya kanunî temsilcisinin açıklamalarına; sanık ve müdafii ya da kanunî temsilcisi de Cumhuriyet savcısının ve katılanın veya vekilinin açıklamalarına cevap verebilir.

(3) Hükümden önce son söz, hazır bulunan sanığa verilir.’ denilmek suretiyle, bu prensip açıkça ifade edilmiştir.

Sanık huzurda bulunmuyorsa son sözün sanık müdafıine verilmesi gerektiği kanunda açıkça yazılmış değildir. Ancak; her şeyin mutlaka kanunda yazılı olması beklenemez. Esasen CMK’nın 226. maddesinin 4. fıkrasında ‘Yukarıdaki fıkralarda yazılı bildirimler, varsa müdafıe yapılır. Müdafii sanığa tanınan haklardan onun gibi yararlanır.’ denilmiştir.

Ek savunma için bile müdafıe sağlanan bu hakkın, esas hakkında yapılan son savunma ve son söz için de mevcut olduğunu kabul etmek; insan haklarına ve hukuk devleti ilkelerine uygun bir yorum olarak kabul edildiğinden, uzun yıllardan beri, sanık huzurda değilse; son sözün sanık müdafıine verilmesi gerektiği, bir prensip olarak benimsenmiştir.

Askeri yargıda ise; son sözün sanık müdafıine verilmesiyle yetinilmemekte, ilâveten huzurda bulunmayan sanığın ifadeleri de okunarak duruşma bitirilmektedir.

Gerçi Yargıtay içtihatlarına göre; huzurda bulunan sanığa son sözü sorulmamakla birlikte fiilen son sözü sanık söylemişse ya da sanık huzurda değilken sanık müdafii esas hakkında savunmasını yaptıktan sonra esaslı bir işlem yapılmamışsa bu durumun, kesin hukuka aykırılık oluşturmadığı belirtilmiştir. Fakat; Yargıtay CGK’nun 17.02.2009 günlü, 2008/1-172 esas ve 2009/26 sayılı son içtihadında özetle ‘sanık huzurda bulunmuyorsa son sözün sanık müdafıine verilmemesi halinde savunma hakkının kısıtlanacağı belirtilmiştir’ Bu içtihattan dönülmesini gerektirir bir durum olmadığını düşünüyoruz.

Bu kısa açıklamadan sonra somut olaya geçecek olursak;

Hükmün verildiği 21.01.2010 günlü oturumda, sanık huzurda değildir. Deliller ortaya konulduktan sonra, sırasıyla iddia makamı esas hakkındaki mütalaasını vermiş, daha sonra sanık müdafii esas hakkındaki savunması ile Cumhuriyet savcısının mütalaasına karşı diyeceklerini sorulmuştur. Bundan sonrasında ise, tutanağa geçirilen özgün biçimiyle;

‘… Katılan vekilinden esas hakkındaki savunması ve esas hakkındaki mütalaaya karşı diyecekleri soruldu, mütalaya bir diyeceğimiz yoktur, sanığın cezalandırılmasını istiyoruz, dedi

Sanık olmadığından esas hakkındaki savunması ve esas hakkındaki mütalaaya karşı diyecekleri sorutamadı.

Sanık olmadığından son sözü sorulamadı

Dosya incelendi, araştırılması ve incelenmesi gerekli başka bir husus kalmadığı anlaşıldığından yargılamanın bittiği bildirildi Açık yargılamaya son verildi

Gereği düşünüldü… ‘ denilerek yâni, son olarak katılan vekilinin esas hakkında savunması ve mütalaaya karşı diyecekleri sorulduktan sonra karar verilmiştir. Bu durumda, fiilen son sözün savunmaya verildiğini ya da sanık müdafiinden esas hakkındaki savunması ve mütalaaya karşı diyecekleri sorulduktan sonra katılan vekilinin esas hakkında savunması ve mütalaaya karşı diyecekleri sorulduğu için, esaslı bir işlem yapılmadığını kabul etmeye imkân yoktur.

Kanaatimizce; böylelikle hem 5271 sayılı CMK’nın 216. maddesinin 1. fıkrasındaki sıraya, hem de aynı maddenin 3. fıkrasındaki son sözün savunmaya verilmesi prensibine riayet edilmemiş olup, bu durum; savunma hakkının kısıtlanması nedeniyle ‘kesin hukuka aykırılık nedeni’dir ve ilk derece mahkemesinin kararı bozulmalıdır.

Açıklanan sebeplerle, çoğunluk görüşüne katılmıyorum.” görüşüyle,

Çoğunluk görüşüne katılmayan sekiz Genel Kurul Üyesi de; benzer düşüncelerle Özel Daire bozma kararının isabetli olduğu yönünde karşı oy kullanmıştır.

SONUÇ:

Açıklanan nedenlerle;

1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,

2-Yargıtay 3. Ceza Dairesinin 05.06.2012 gün ve 7566-23198 sayılı bozma kararının KALDIRILMASINA,

3- Dosyanın, hükmün esasının incelenmesi için Yargıtay 3. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 22.01.2013 günü yapılan müzakerede oyçokluğuyla karar verildi

SANIĞIN SON SÖZ HAKKI / DİRENME KARARI / YETERSİZ GEREKÇE

T.C.
YARGITAY
Ceza Genel Kurulu
E: 2006/4-112
K: 2006/112
T: 11.04.2006
SANIĞIN SON SÖZ HAKKI
DİRENME KARARI
YETERSİZ GEREKÇE
ÖZET: Yasal yeterli ve geçerli bir gerekçeye dayanılma­dan karar verilmesi, yasa koyucunun amacına uygun düş­meyeceği gibi, uygulamada da keyfiliğe yol açar. Bir karar bozulmakla tamamen ortadan kalkacağından, Yerel Mah­kemece yeniden hüküm kurulması ve gerekçenin gösteril­mesi zorunludur. Önceki hükümde direnilirken, direnme nedenlerinin kararda gösterilmesi, bozma kararına niçin uyulmadığının denetlenebilir düzeyde açıklanması gerekir.
Direnme hükmü verilen oturumda, bozma kararı­na karşı diyecekleri sorulan sanığa, C. Savcısının görüşün­den sonra son söz hakkı verilmelidir.
5271 s. CEZA MUHAKEMESİ KANUNU [Madde 34]
5271 s. CEZA MUHAKEMESİ KANUNU [Madde 216]
1412 s. CEZA MUHAKEMELERİ USULÜ KANUNU (1) [Madde 32]
1412 s. CEZA MUHAKEMELERİ USULÜ KANUNU (1) [Madde 251]
1412 s. CEZA MUHAKEMELERİ USULÜ KANUNU (1) [Madde 260]
1412 s. CEZA MUHAKEMELERİ USULÜ KANUNU (1) [Madde 261]
1412 s. CEZA MUHAKEMELERİ USULÜ KANUNU (1) [Madde 268]
1412 s. CEZA MUHAKEMELERİ USULÜ KANUNU (1) [Madde 308]
Sanığın etkili eylem suçundan beraatına ilişkin Karşıyaka Dördüncü As­liye Ceza Mahkemesince 30.05.2002 gün ve 6-417 sayı ile verilen kararın, o yer C.savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay Dördüncü Ceza Dairesince 15.03.2004 gün ve 4031-3077 sayı ile;
“Yakınanın aşamalarda değişmeyen tutarlı yakınması ile aynı doğrultu­daki tanık Güllü’nün anlatımı, ilgili rapor ve 06.12.2001 tarihli tanıma tutana­ğı yöntemince irdelenip reddedilmeden, iddia dışında başkaca kanıt bulun­madığından söz edilerek yasal olmayan yetersiz gerekçeyle beraat kararı ve­rilmesi”isabetsizliğinden hükmün bozulmasına karar verilmiştir.
Yerel Mahkeme ise 29.12.2004 gün ve 383-850 sayı ile; “Mahkememiz­ce verilen 30.05.2002 gün ve 2002/6-417 E-K sayılı beraat kararında yazılı gerekçe dosya kapsamına ve olaya uygun düşmüş olup Yargıtay 4. Ceza Da­iresinin anılan bozması dosya kapsamı karşısında usul ve yasaya uygun bu­lunmadığından” gerekçesiyle önceki hükümde direnmiştir.
Bu hükmün de o yer C.Savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dos­ya, Yargıtay C.Başsavcılığının “bozma” istekli 16.09,2005 gün ve 26162 sa­yılı tebliğnamesi ile Yargıtay 3. Ceza Dairesine ve Özel Dairece Birinci Baş­kanlığa gönderilmekle. Ceza Genel Kurulunca okundu, gereği konuşulup, düşünüldü;
Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasındaki uyuşmazlık, somut olayda sa­nığa yüklenen etkili eylem suçunun sübuta erip ermediğine ilişkindir.
Ancak, dosyanın incelenmesinde;
1- Yerel Mahkemece, direnme hükmünün verildiği 29.12.2004 tarihli oturumda, sanıktan bozma kararına karşı diyecekleri sorulduktan sonra, C.Savcısından da görüşünün sorulduğu ve en son söz sanığa verilmeyerek, başkaca bir işlem yapılmadan yargılamaya son verildiği görülmektedir.
CYUY.nın 251. maddesi uyarınca “….en son söz sanığındır.” Maddenin son fıkrasında ise, “sanık namına müdafii tarafından müdafaada bulunulsa dahi müdafaaya ilave edecek bir şeyi olup olmadığı sanığa sorulur.” hükmü yer almaktadır. Bu hüküm gereğince katılmış olduğu takdirde duruşma mut­laka son söz sanığa verilerek bitecektir. Direnme hükmünün verilmesinden sonra 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Yasasının 216/3. maddesinde de hükümden önce son sözün sanığa verile­ceği kuralı getirilmiştir. Ceza Genel Kurulunun yerleşik kararlarında da vur­gulandığı üzere, savunma hakkı ile yakından ilgili bulunan bu usul kuralı bu­yurucu nitelikte olup uyulmaması yasaya mutlak aykırılık oluşturmaktadır. Ceza yargılamasında sanığın en önemli hakkı savunma hakkı olup, bu hak hiç bir şekilde kısıtlanamaz.
İlk defa hüküm kurulurken “son sözün sanığa verilmesi” kuralı, bozma­dan sonra başlayan yargılamada da kamu davasının kesintisizlik ve sürekli­lik ilkesinin doğal sonucu olarak aynen geçerlidir. Çünkü, dava sonuçlanma­mış yargılama devam etmektedir. Bu nedenle, “en son söz”ün sanığa veril­memesi CYUY.nın 251. maddesine aykırıdır.
2- Yerel mahkemece direnme kararı verilirken, dosyadaki kanıtların tar­tışması yapılmadığı gibi, direnme nedenleri de açıklanmadan, bozulmakla ortadan kalkan önceki hükmün gerekçesine atıf yapılarak doğru olduğunun belirtilmesiyle yetinilmiştir.
Anayasanın 141 ve CYUY.nın 32. maddeleri gereğince mahkeme karar­larının gerekçeli olması zorunludur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Yasasının 34. maddesinde de aynı nitelikte bir kural getirilmiştir. Yasal, yeterli ve ge­çerli bir gerekçeye dayanılmadan karar verilmesi, yasa koyucunun amacına uygun düşmeyeceği gibi, uygulamada da keyfiliğe yol açar. Ceza Genel Ku­rulunun yerleşmiş uygulamalarına göre de, bir karar bozulmakla tamamen ortadan kalkacağından. Yerel Mahkemece CYUY.nın 260, 261, 268 ve 308. maddeleri uyarınca yeniden hüküm kurulması ve gerekçenin gösterilmesi zorunludur.
Ancak, Yerel Mahkemece önceki hükümde direnilirken bu ilkeler doğ­rultusunda işlem yapılmamış olup, kanıtların tartışılmaması, bozulmakla ta­mamen ortadan kalkan eski hükümde direnilmesine karar verildikten sonra, direnme nedenlerinin kararda gösterilmemesi, bozma kararına niçin uyulma­dığının denetlenebilir düzeyde açıklanmaması yasaya aykırıdır.
Bu itibarla diğer yönleri incelenmeyen direnme hükmünün öncelikle saptanan bu iki usuli yanılgı nedeniyle bozulmasına karar verilmelidir.
Sonuç: Açıklanan nedenlerle;
1 Yerel Mahkeme direnme hükmünün diğer yönleri incelenmeksizin öncelikle saptanan usuli yanılgılar nedeniyle (BOZULMASINA),
2 Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığına tevdiine, 11.04.2006 tarihinde sonuçta tebliğnamedeki isteme uygun olarak oybirliğiyle karar verildi.