Etiket arşivi: TAHSİLİ

Danıştay, Zorunlu taşıt sigortasında vekaletname ile tahsili yasaklayan genelgeyi iptal etti

Zorunlu motorlu taşıt sigortalarında tazminat istemlerinin tahsilinde görevlendirilen vekillerin tahsil edilen meblağları gereği gibi hak sahiplerine iletmemeleri gerekçesi ile zorunlu motorlu taşıt sigortalarında bedeni zararların vekil marifetiyle tahsilinde sigorta şirketleri ve Güvence Hesabınca uyulması gerekli kuralların belirlendiği Başbakanlık Hazine Müsteşarlığı’nın 05.11.2010 gün ve 2010/18 no’lu Zorunlu Motorlu Taşıt Sigortalarında Tazminatların Vekâletle Takip ve Tahsil Edilmesine İlişkin Genelgenin iptali ve yürütmesinin durdurulması istemli olarak Baromuzca Danıştay 10. Dairede açılan davada, 23.05.2011 gün ve 2011/5130 E. no’lu karar ile genelgenin yürütmesinin durdurulmasına karar verilmiş, bu karara yapılan itiraz da Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 08.12.2011 gün ve 2011/530 YD İtiraz no’lu kararı ile reddedilmişti.

Bu sefer Danıştay 10. Dairesinin 09.03.2015 gün ve 2011/5130 E. 2015/870 K. no’lu kararı ile: “zorunlu taşıt sigortası tazminatının hak sahibi konumundaki kişi ile bu kişinin sigorta tazminatını kendi adına tahsilinde yetkilendirdiği vekil arasında imzalanan ve ilgili mevzuat çerçevesinde tarafların iradesi ile içeriği belirlenen vekaletnameler özel hukuk sözleşmesi niteliğinde olduğundan; davalı idarenin bu sözleşmenin içeriğine ilişkin olarak işlem tesis etme yetkisi bulunmadığı sonucuna ulaşılmıştır” denilerek genelgenin iptaline karar verilmiştir.

Dava konusu genelgede;

“1. Vekilin temsil ettiği kişiye tahsil ettiği tazminatın ne kadarını iade edeceğine ilişkin vekâletnamede asgari ‘Tahsil edilen tazminatın %…si müvekkile iletilecektir’ veya benzeri bir ifade yer almalıdır. Vekâletnamede bu çerçevede bir ifade olmaması halinde aynı içerikte –hak sahibinin imzası noter tarafından usulen tasdik olunmuş- beyanını içeren bir belge başvuru esnasında ibraz edilecektir.

2. Hak sahibi lehine tespit edilen tazminattan yukarıda asgari içeriği

belirlenen Vekâletnamede veya onaylı belgede belirtilen tutara denk gelen kısmı hak sahibine kalanı ise vekile ödenecektir.

3. Bu genelgenin 1 inci maddesi kapsamında vekâletname veya onaylı belge sunmayan vekillerin başvuruları sigorta şirketlerince işleme alınmayacaktır” denilmişti.

Yargıtay Hukuk Daireleri Kararları • HIRSIZLIK,SİGORTA BEDELİ TAHSİLİ TALEBİ,TİCARİ DEFTERLERİN USULÜNE UYGUN TUTUL..

T.C.
YARGITAY
11. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO. 2003/13281
KARAR NO. 2004/9840
KARAR TARİHİ. 14.10.2004

> İŞYERİ HIRSIZLIK SİGORTA BEDELİNİN TAHSİLİ TALEBİ— TİCARİ DEFTERLERİN USULÜNE UYGUN TUTULMAMIŞ OLMASI— FAİZ ORANININ TEREDDÜDE YER VERMEYECEK AÇIKLIKTA BELİRLENMESİ GEREĞİ

6762/m.82, 1299/2
3095/m.2/2

ÖZET :1- Dava, işyeri sigorta poliçesi ile hırsızlık rizikolarının sigorta örtüsüne alınmış olmasına dayalı tazminat istemine ilişkindir. Somut olayda poliçe özel koşullarının 5 nci maddesi ile zararın tespitinin giriş, çıkış ve envanter kayıtları ile yapılacağı, belge ile kanıtlanamayan emtialar için tazminat talebinde bulunulamayacağı benimsendiğine göre, bilirkişi raporunun da öncelikle bu çerçevede düzenlenmesi gerekmektedir. Ne var ki, mahkemenin hükme esas aldığı bilirkişi raporunda davacının defterlerinin TTK.nun ve Vergi Usul Kanunu hükümlerine uygun biçimde tutulmadığı belirtilmiş, varsayımlara dayalı olarak da rizikodan bir gün önceki stok durumu belirlenmeye çalışılmış olup, bu tespitin de yeterli olmadığı anlaşılmaktadır. Mahkemece, sigorta poliçesi özel koşullarındaki zarar tespitine ilişkin delil sözleşmesi de dikkate alınmak suretiyle davacının uğradığı gerçek zararın inandırıcı bir şekilde belirlenebilmesi için varsayıma dayalı hükmün bozulması gerekmiştir.

2- Hüküm fıkrasında, tazminata yasal ticari faiz uygulanmasına karar verilmiş olup, faizin niteliği ve oranının tereddüde yer vermeyecek biçimde açıklanmamış olması da bozmayı gerektirmiştir.

DAVA : Taraflar arasında görülen davada İstanbul Asliye 3.Ticaret Mahkemesi’nce verilen 29.05.2003 tarih ve 2001/1784-2003/672 sayılı kararın Yargıtay’ca incelenmesi duruşmalı olarak davalı vekili tarafından istenmiş olmakla, duruşma için belirlenen 12.10.2004 günde davacı avukatı Nurhayat T ile davalı avukatı Berk D gelip, temyiz dilekçesinin de süresinde verildiği anlaşıldıktan ve duruşmada hazır bulunan taraflar avukatları dinlenildikten sonra, duruşmalı işlerin yoğunluğu ve süre darlığından ötürü işin incelenerek karara bağlanması ileriye bırakılmıştı. Dava dosyası için Tetkik Hakimi Ali Orhan tarafından düzenlenen rapor dinlenildikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili, davalının işyeri sigorta poliçesi ile hırsızlık rizikolarına karşı da sigorta güvencesi verdiği müvekkilinin işyerinde 19.04.2001 tarihinde hırsızlık yapılması sonucu 4.500.000.000.-TL zarar oluştuğunu ileri sürerek, bu miktarın riziko tarihinden itibaren %84 ticari faiz ile birlikte davalıdan tahsilini istemiştir.

Davalı vekili, olay sonrasında görevlendirilen eksperce davacının defterlerinin incelendiğini ve defter giriş ve çıkış kayıtlarının sağlıklı tutulmadığının, faturasız mal giriş ve çıkışı bulunduğunun saptanıp herhangi bir hasar tespit edilemediğini, istenen faizin yüksek olduğunu savunarak, davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna göre, hırsızlık sonucunda sigortalı işyerinden 4.500.000.000.-TL.lık zarar oluştuğu gerekçesiyle davanın kabulüne, bu miktarın 20.04.2001 tarihinden itibaren yasal ticari faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir.

Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir.

1- Dava, işyeri sigorta poliçesi ile hırsızlık rizikolarının sigorta örtüsüne alınmış olmasına dayalı tazminat istemine ilişkindir.

Taraflar arasındaki 23.02.2001 tarihli sigorta poliçesinin özel koşulları 5 nci maddesinde hasar gerçekleştiğinde tazminatın, ancak giriş-çıkış ve envanter kayıtları ile diğer bütün evrakın inceleme ve saptanması sonucunda ödeneceği, sigortalının varlığını belge ile kanıtlayamadığı emtia ve demirbaşlar için herhangi bir tazminat talebinde bulunamayacağı belirtilmiştir.

Somut olayda poliçe özel koşullarının 5 nci maddesi ile zararın tespitinin giriş, çıkış ve envanter kayıtları ile yapılacağı, belge ile kanıtlanamayan emtialar için tazminat talebinde bulunulamayacağı benimsendiğine göre, bilirkişi raporunun da öncelikle bu çerçevede düzenlenmesi gerekmektedir. Ne varki, mahkemenin hükme esas aldığı bilirkişi raporunda davacının defterlerinin TTK.nun ve Vergi Usul Kanunu hükümlerine uygun biçimde tutulmadığı belirtilmiş, varsayımlara dayalı olarak da rizikodan bir gün önceki stok durumu belirlenmeye çalışılmış olup, bu tespitin de yeterli olmadığı anlaşılmaktadır. Mahkemece, sigorta poliçesi özel koşullarındaki zarar tespitine ilişkin delil sözleşmesi de dikkate alınmak suretiyle davacının uğradığı gerçek zararın inandırıcı bir şekilde belirlenebilmesi için varsayıma dayalı hükmün bozulması gerekmiştir.

2- Ayrıca, hüküm fıkrasında, tazminata yasal ticari faiz uygulanmasına karar verilmiş olup, faizin niteliği ve oranı tereddüde yer vermeyecek biçimde açıklanmamış, infazda duraksamaya yol açacak bir ifade biçimi kullanılmıştır. O halde, davalının bu yöne ilişen temyiz itirazının da kabulü gerekmiştir.

SONUÇ : Yukarıda 1 ve 2 nolu bentlerde açıklanan nedenlerle kararın davalı yararına BOZULMASINA, takdir edilen 375.000.000.-TL duruşma vekillik ücretinin davacıdan alınarak davalıya verilmesine, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 14.10.2004 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Bilgiler: Tarih-Gönderici: hukukçu — Pzr Mar 15, 2015 4:46 pm


Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararları • ZİYNET EŞYASI BEDELİNİN TAHSİLİ, BELGE ÜZERİNE SONRADAN EKLEME YAPILDIĞI İDDİASI

YARGITAY Hukuk Genel Kurulu
ESAS: 2013/650
KARAR: 2014/144

Taraflar arasındaki “ziynet alacağı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; …10.Aile Mahkemesi’nce davanın “reddine” dair verilen 29.12.2011 gün ve 2011/541 E-2011/1330 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 6.Hukuk Dairesi’nin 26.04.2012 gün ve 2012/2914 E-2012/6633 K. sayılı ilamı ile;

(…Dava, ziynet eşyası bedelinin tahsili istemine ilişkindir. Mahkemece istemin reddine karar verilmesi üzerine hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı vekili, dava dilekçesinde, davacıya ait ziynet eşyalarının davalıda kaldığını,evden ayrılırken götürme imkanı bulamadığını belirterek ziynet eşyalarının bedeli olan 31.119.-TL’nin tahsilini talep etmiştir. Davalı vekili, cevap dilekçesinde, davacının tüm çeyiz eşyaları ile birlikte ziynet eşyalarını da aldığını, buna ilişkin davacı imzasını taşıyan yazılı belge olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece davalı tarafından ibraz edilen davacı imzasını taşıyan belge ile davacının ziynet eşyalarının tümünü davalıdan teslim aldığı ve davalıdan davacının ziynet alacağı kalmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Davalının dayandığı belgedeki ziynet eşyalarının teslim alındığına ve dava hakkından feragat edildiğine ilişkin kısımların sonradan metne eklendiğine ilişkin davacı savunması üzerine, ibraz edilen metindeki “ziynet eşyalarının teslim alındığına ve dava hakkından feragat edildiğine ilişkin kısımların” sonradan eklenip eklenmediği hususunda adli tıp kurumu fizik ihtisas dairesinden rapor alınmış ise de, 29.09.2011 tarihli rapora davacı tarafça itiraz edilmiştir. Hükme esas alınan Adli Tıp kurumunun raporu yeterince açıklayıcı ve kesin kanaat bildirir nitelikte değildir. Bu nedenle mahkemece davacının adli tıp kurumu raporuna itirazları da dikkate alınarak Adli Tıp Kurumu Genel Kurulundan da rapor alınarak, belgeye sonradan ilave yapılıp yapılmadığının kesin olarak tespit edilmesinden sonra sonucuna göre karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile karar verilmesi doğru olmadığından hükmün bozulması gerekmiştir.) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Davacı N.. A.. vekili 25/02/2011 harç tarihli dava dilekçesinde özetle; 14.09.2010 tarihinde kesinleşen karara istinaden boşandıklarını, 2007 yılının 11.ayında davalının ailesi ile birlikte oturdukları haneden özel eşyalarını (giyim, kuşam) alarak uzaklaşmak zorunda kaldığını, davacıya düğün sırasında takılan ziynet eşyalarının davalının uhdesinde kaldığını, ziynet eşyalarının yanında götürülmesine imkan olmadığı gibi cebir şiddet tokat sonucu ayrıldığı evden canını zor kurtardığını iddia ederek ziynet eşyalarının toplam tutarı 31.119,00 TL nin davalıdan alınarak müvekkiline verilmesini talep etmiştir.

Davalı vekili, 14/04/2011 havale tarihli cevap dilekçesi ile; davacının yazılı belge ile ziynet eşyalarını ve tüm eşyalarını aldığını ve başkaca alacağının kalmadığını ve dava hakkından feragat ettiğini, davacıya çeyiz eşyaları ile birlikte ziynet eşyalarının da teslim edildiğini, teslime dair belgelerin olduğunu savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

Mahkemece “davalı tarafça ibraz edilen ve davacı kadın tarafından da altındaki imzanın kendisine ait olduğu doğrulanan 26/06/2009 tarihli belgeye ve belge hakkında İstanbul Adli Tıp Kurumu Fizik İhtisas Dairesince düzenlenen 29/09/2011 tarihli rapora göre; davacının davalıdan ziynet eşyalarının tamamını aldığı, davalıdan ziynet alacağı kalmadığı anlaşıldığından ispatlanamayan davanın reddine karar verilmiş, hükmün davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine yukarıda belirtilen gerekçe ile mahkeme kararı bozulmuştur.

Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; Adli Tıp Kurumu Fizik İhtisas Dairesi Adli Belge İnceleme Şubesi tarafından incelenen 26/06/2009 tarihli belge hakkında Adli Tıp Genel Kurulu’ndan rapor alınmasına gerek olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

Davalı tarafından 26/06/2009 tarihli belgenin ibraz edilmesi üzerine davacı, söz konusu belge altındaki imzanın kendisine ait olduğunu, ancak ziynet eşyaları ile ilgili kısmın sonradan eklendiğini savunmuştur.

Davacının savunması dikkate alınarak 26/06/2009 tarihli belge hakkında Adli Tıp Kurumu, Fizik İhtisas Dairesi Adli Belge İnceleme Şubesi’nden rapor alınmış, alınan raporda “inceleme konusu belgede iddialar doğrultusunda ilave yapıldığını gösterir nitelikte ve yeterlilikte bulgu saptanmadığı” bildirilmiştir.

Davacı vekili; Adli Tıp Kurumu raporunu kabul etmediklerini, raporun denetime açık olmadığını, sonuca nasıl bir inceleme sonucu varıldığının belirli olmadığı gibi, bilimsel ve teknik imkanlar kullanılarak bir tetkik yapılmadığını, İstanbul Polis Laboratuarlarından rapor alınması gerektiğini savunmuştur.

Mahkeme davacının bu talebini; “inceleme ve sonuç kısmının 1.paragrafında hangi aletler ve cihazlar ile inceleme yapıldığı açıklandığı” gerekçesi ile reddetmiştir.

Yargıtay 6.Hukuk Dairesi bozma kararında “mahkemece davacının adli tıp kurumu raporuna itirazları da dikkate alınarak Adli Tıp Kurumu Genel Kurulundan da rapor alınarak, belgeye sonradan ilave yapılıp yapılmadığının kesin olarak tespit edilmesinden sonra sonucuna göre karar verilmesi gerekir” gerekçesi ile bozulmuştur. Konu ile ilgili Adli Tıp Kurumu Kanunu Uygulama Yönetmeliği’nin “Adlî Tıp Genel Kurulunun Çalışma Usulüne Ait Genel Hükümler” başlıklı 23.maddesinin (I) bendinde; Fizik ihtisas dairesi adlî belge inceleme şubesi ve trafik ihtisas dairesinin işleri Adlî Tıp Genel Kurulunda incelemeye alınamayacağı, bu dairelerden birinin raporu ile diğer bir bilirkişi raporu arasında çelişki varsa, mahkeme veya Cumhuriyet savcılıklarınca gerekçesi belirtilmek suretiyle ihtisas dairesinin en az yedi uzmanın katılımıyla rapor hazırlayacağı düzenlenmiş, devamında ise raporun hazırlanmasındaki usul kuralları belirlenmiştir. Yönetmeliğin söz konusu maddesi dikkate alındığında Fizik İhtisas Dairesi Adlî Belge İnceleme Şubesi’nin raporlarına karşı Adlî Tıp Genel Kurulu’na gidilemeyeceğine göre, Özel Dairenin bu yöne ilişkin bozması yönetmeliğe uygun düşmemektedir.

Ancak davacının savunması ve dava konusu evrak dikkate alındığında Adli Tıp Kurumu Fizik İhtisas Dairesi Adlî Belge İnceleme Şubesi’ne ait raporun yeterli olmadığı anlaşıldığından mahkemece başka bir uzman bilirkişi heyetinden rapor alınması, alınacak bu rapor ile Fizik İhtisas Dairesi Adlî Belge İnceleme Şubesi’ne ait rapor arasında çelişki doğması halinde Yönetmeliğin 23.maddesine göre işlem yapılması gereklidir.

Belirtiren nedenlerle yerel mahkemenin direnme kararının bu değişik gerekçe ile bozulması gerekmiştir.

S O N U Ç : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda gösterilen değişik gerekçeden dolayı 6217 sayılı Kanunun 30.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, aynı kanunun 440/1.maddesi uyarınca hükmün tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 26.02.2014 gününde yapılan ikinci görüşmede oyçokluğu ile karar verildi..

Bilgiler: Tarih-Gönderici: admin — Pzt Mar 09, 2015 8:36 pm


Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararları • İŞÇİLİK ALACAKLARININ TAHSİLİ, HÜKÜM FIKRASININ ŞÜPHE VE TEREDDÜT UYANDIRMASI

YARGITAY Hukuk Genel Kurulu
ESAS: 2013/595
KARAR: 2014/82

Taraflar arasındaki “işçilik alacakları” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Samsun 1.İş Mahkemesi’nce davanın kısmen kabulüne dair verilen 28.05.2012 gün ve 2010/631 E- 2012/539 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 9.Hukuk Dairesi’nin 05.09.2012 gün ve 2012/27000 E-2012/27685 sayılı ilamı ile;

(…A) Davacı İsteminin Özeti:
Davacı, iş sözleşmesinin davalı işveren tarafından haksız olarak feshedildiğini bildirerek kıdem ve ihbar tazminatları ile izin, fazla çalışma, ulusal bayram genel tatili ücreti ve ücret alacaklarının tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

B) Davalı Cevabının Özeti:
Davalılar, davanın reddini istemiştir.

C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti:
Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

D) Temyiz:
Kararı davalı temyiz etmiştir.

E) Gerekçe:
Mahkemece yapılan yargılama sonunda 28.05.2012 tarihli son duruşmada kısa karar
“Davacının yıllık izin talebinin Reddine,
Davacının kıdem ve ihbar tazminatı talebinin ıslahen kabulüne, vazgeçtiği bölümle ilgili talebinin vaki vazgeçme nedeniyle Reddine,
Fazla mesai ücreti ve ücret alacağı ve de UBGT alacaklarının ıslahen Kabulüne,” şeklinde açıklanmıştır.

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 297’nci maddesi uyarınca, mahkeme kararlarının;
a) Hükmü veren mahkeme ile hâkim veya hâkimlerin ve zabıt kâtibinin ad ve soyadları ile sicil numaraları, mahkeme çeşitli sıfatlarla görev yapıyorsa hükmün hangi sıfatla verildiğini,
b) Tarafların ve davaya katılanların kimlikleri ile Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası, varsa kanuni temsilci ve vekillerinin ad ve soyadları ile adreslerini,
c) Tarafların iddia ve savunmalarının özetini, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususları, çekişmeli vakıalar hakkında toplanan delilleri, delillerin tartışılması ve değerlendirilmesini, sabit görülen vakıalarla bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebepleri,
ç) Hüküm sonucu, yargılama giderleri ile taraflardan alınan avansın harcanmayan kısmının iadesi, varsa kanun yolları ve süresini,
d) Hükmün verildiği tarih ve hâkim veya hâkimlerin ve zabıt kâtibinin imzalarını,
e) Gerekçeli kararın yazıldığı tarihi, içermesi, hükmün sonuç kısmında, gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında, açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi zorunludur.
Basit yargılama usulüne tabi yargılamalara ilişkin olarak 6100 sayılı HMK.nun “Hüküm” başlıklı 321.maddesinde aynen;

“Hüküm
MADDE 321- (1) Tahkikatın tamamlanmasından sonra, mahkeme tarafların son beyanlarını alır ve yargılamanın sona erdiğini bildirerek kararını tefhim eder. Taraflara beyanda bulunabilmeleri için ayrıca süre verilmez.

(2) Kararın tefhimi, mahkemece hükme ilişkin tüm hususların gerekçesi ile birlikte açıklanması ile gerçekleşir. Ancak zorunlu hâllerde, hâkim bu durumun sebebini de tutanağa geçirmek suretiyle, sadece hüküm özetini tutanağa yazdırarak kararı tefhim edebilir. Bu durumda gerekçeli kararın en geç bir ay içinde yazılarak tebliğe çıkartılması gerekir.” hükmü düzenlenmiştir.

321.maddedeki “hükme ilişkin tüm hususlar” dan kastedilen HMK.nun 297.maddesindeki unsurlardır. Madde gerekçesinde tefhimin hüküm özetinin yazdırılması olduğu açıklanmıştır.

Bu nedenlerle basit yargılamada da tefhim edilecek hüküm HMK.nun 297/2. maddesindeki unsurları taşımakla birlikte HMK.nun 321.maddesi uyarınca gerekçeli olmak zorundadır. Ancak Mahkemelerin iş yoğunluğu ve buna bağlı olarak duruşma dosyalarının çokluğu nedeni ile gerekçenin duruşmada yazdırılamaması halinde gerekçeli kararın en geç bir ay içinde yazılarak tebliğe çıkartılması gerekir.

Bu yasal şekil yargıda açıklık ve netlik prensibinin gereğidir. Aksi hal, hükmün infazında zorluklara ve tereddütlere, yargılamanın ve davaların gereksiz yere uzamasına, davanın tarafı bulunan kişi ve kurumların mağduriyetlerine sebebiyet verecek ve kamu düzeni ve barışını olumsuz yönde etkileyecektir (Hukuk Genel Kurulu-2007/14-778 E, 2007/611 K, Dairemizin 01.04.2008 gün ve 2007/38353 Esas, 2008/7142 Karar sayılı ilamı).

Halen yürürlükte olan 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanununun 8’inci maddesine göre, iş mahkemelerince verilen nihaî kararlara karşı kanun yoluna başvurma süresi, karar yüze karşı verilmişse nihaî kararın taraflara tefhimi, yokluklarında verilmiş ise tebliği tarihinden itibaren sekiz gündür.

Taraflar hükmün tefhiminin HMK.nun 297/2.maddesinde sayılan unsurları taşımaması halinde hak ve borçlarını bilemeyeceklerinden temyiz süresini kaçırmamak, hak kaybına uğramamak için kararı gereksiz yere temyiz etmek zorunda kaldıkları bir gerçektir.
Bu nedenlerle hükmün tefhimi sırasında HMK.nun 297/2.maddesinde belirtildiği üzere “taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında; açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir.

Somut olayda, davacının birden fazla talebi olduğu halde hüküm “Davacının yıllık izin talebinin Reddine,

Davacının kıdem ve ihbar tazminatı talebinin ıslahen kabulüne, vazgeçtiği bölümle ilgili talebinin vaki vazgeçme nedeniyle Reddine,
Fazla mesai ücreti ve ücret alacağı ve de UBGT alacaklarının ıslahen Kabulüne,” şeklinde açıklanmıştır.

Bu şekilde kurulan ve açıklanan hükümde taraflara yüklenen hak ve borçların açık ve şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde belirtilmediği ortadadır.

Açıklanan hüküm sonucunda davacının hangi taleplerinin reddedildiği, yargılama giderlerinin (masraf ve vekalet ücretleri) ne şekilde hüküm altına alındığı, kanun yoluna başvurma süresinin ne kadar olduğu Yasanın emredici hükmüne rağmen açıkça belirtilmemiştir.
6100 sayılı HMK.nun 298/2.maddesine göre “Gerekçeli karar, tefhim edilen hüküm sonucuna aykırı olamaz.”

Yukarıda belirtildiği üzere duruşmada açıklanan hüküm sonucu ile gerekçeli kararın hüküm sonucunun da aynı olduğu söylenemez.
Bu nedenlerle 6100 sayılı yasanın 297, 298/2 ve 321.maddelerinde belirtilen zorunlu unsurların hiç birisini taşımadığı anlaşılan hükmün bozulmasına karar vermek gerekmiştir…)

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece, önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, işçilik alacaklarının tahsili istemine ilişkindir.

Mahkemece, bozma öncesi yapılan yargılamanın bitirildiği 28.05.2012 günlü oturumda kısa kararda; “Davacının yıllık izin talebinin reddine, davacının kıdem ve ihbar tazminatı talebinin ıslahen kabulüne, vazgeçtiği bölümle ilgili talebinin vaki vazgeçme nedeniyle reddine, fazla mesai ücreti ve ücret alacağı ve de UBGT alacaklarının ıslahen kabulüne” şeklinde hüküm oluşturulmuş, gerekçeli kararın hüküm fıkrasında ise, bu kez taraflara yüklenen hak ve borçların neler olduğu açık ve tereddüde meydan vermeyecek biçimde ayrıntılı olarak belirtilmiş, ayrıca yargılama harç ve giderleri de hüküm altına alınmıştır.

Karar davalı vekilinin temyizi üzerine, Özel Daire’ce yukarıda yazılı gerekçelerle bozulmuş; yerel mahkemece, önceki kararda direnilmiştir.

Hükmü temyize, davalı vekili getirmiştir.

Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; yerel mahkemece bozma öncesi oluşturulan kısa karar ile gerekçeli kararın hüküm fıkraları arasında çelişki olup olmadığı; dolayısıyla kısa kararın hüküm fıkrasının 6100 sayılı HMK’nun 297, 298/2 ve 321.maddesi hükümlerine uygun olarak oluşturulup oluşturulmadığı, noktasında toplanmaktadır.

Hemen belirtilmelidir ki, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK)’nun 294.maddesinin 3.fıkrasında “hükmün tefhimi herhalde hüküm sonucunun duruşma tutanağına geçirilerek okunması suretiyle olur” hükmüne yer verilmiştir. Ayrıca mahkeme kararlarında nelerin yazılacağı HMK’nun 297.maddesinde belirtilmiştir. Buna göre, hüküm sonucu kısmında gerekçeye ait her hangi bir söz tekrar edilmeksizin isteklerin her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların sıra numarası altında açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gerekir.

Bu biçim yargıda açıklık ve netlik prensibinin gereğidir. Aksi hal, yeni tereddüt ve ihtilaflar yaratır. Hatta giderek denebilir ki, dava içinden davalar doğar ve hükmün hedefine ulaşması engellenir. Kamu düzeni ve barışı oluşturulamaz.

Nitekim, Yargıtay’ın yerleşmiş görüşü de bu yöndedir (Hukuk Genel Kurulu’nun 19.06.1991 gün ve 323/391 sayılı;10.09.1991 gün ve 281-415 sayılı; 25.9.1991 gün ve 355-440 sayılı; 05.12.2007 gün ve E:2007/3-981, K:936; 23.01.2008 gün ve E:2008/14-29, K:4; 21.10.2009 gün ve E:2009/9-397, K:453; 21.11.2012 gün ve E:2012/9-839, K:2012/833; 12.06.2013 gün ve E:2012/9-1681, K:2013/831; 18.09.2013 gün ve E:2012/9-1686, K:2013/1374 sayılı ilamları).

Somut olayda da, yukarıda belirtilen şekilde 6100 s. HMK’nun 294/3, 297, 298/2 ve 321.maddesi hükümlerine uygun bir hüküm fıkrası oluşturulmamış; kısa kararın hüküm fıkrasında yalnızca "davacının yıllık izin talebinin reddine, davacının kıdem ve ihbar tazminatı talebinin ıslahen kabulüne, vazgeçtiği bölümle ilgili talebinin vaki vazgeçme nedeniyle reddine, fazla mesai ücreti ve ücret alacağı ve de UBGT alacaklarının ıslahen kabulüne" denilmekle yetinilmiş, taraflara yüklenen borç ve tanınan haklar sıra numarası altında açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmemiştir.

O itibarla mahkemece, yukarıda belirtilen HMK’nun ilgili maddeleri gözetilmeksizin yazılı biçimde karar verilmesi doğru değildir.
Hal böyle olunca; yerel mahkemece, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

S O N U Ç : Davalı K.. A.. vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı 6217 Sayılı Kanunun 30.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, bozma nedenine göre bu aşamada davalı vekilinin sair temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 8/son maddesi gereğince karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 05.02.2014 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Bilgiler: Tarih-Gönderici: admin — Prş Şub 26, 2015 8:59 am


Yargıtay HGK, Kayıp ve kaçak bedellerini kurallara uyan aboneden tahsili adalet düşüncesi ile bağdaşmaz

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2013/7-2454 E., 2014/679 K., 21.05.2014 T.

Taraflar arasındaki “hakem heyeti kararını şikayet” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Silifke 1.Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 11.06.2012 gün ve 2012/383 E., 2012/383 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 7.Hukuk Dairesinin 11.07.2013 gün ve 2013/814 E-2013/13167 K. sayılı ilamı ile;

(…Dava elektrik abonelerinden tahsil edilen kaçak kayıp bedeli hakkında verilen tüketici sorunları hakem heyeti kararının itirazen kaldırılması istemine ilişkindir.

Mahkemece verilen davanın reddine ilişkin kararın davacı tarafça temyizi üzerine, kararın kesin olduğu gerekçesiyle temyiz isteminin reddine karar verilmiş, asıl ve ek karar davacı tarafından temyiz edilmiştir.

1-Hemen belirtmek gerekir ki kayıp kaçak bedelinin başvuru tarihinden sonraki faturaların düzenleme biçimine de etkisi olacağı, bir başka deyişle kararın ileriye yönelik uygulaması bulunduğu ve bu yöndeki talebin de devamlılık arz eden bir isteme ilişkin olduğu, yine Dairemizce de benimsenen Hukuk Genel Kurulu’nun aynı doğrultudaki uygulaması da gözetildiğinde yerel mahkemece verilen kararın kesin olduğundan söz etmek mümkün değildir. Hal böyle olunca mahkemece temyiz isteminin yazılı gerekçeyle reddine karar verilmesi isabetsiz olup, davacı tarafın bu yöne ilişen temyiz itirazının kabulü ile temyiz isteminin reddine ilişkin mahkemece verilen ek kararın KALDIRILMASINA,

2-Davacı tarafın asıl hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesine gelince; taraflar arasındaki uyuşmazlık, elektrik faturalarına yansıtılan kayıp-kaçak bedelinin tüketiciden alınıp alınamayacağı hususundadır.

Kayıp-kaçak miktarı, dağıtım sistemine giren enerji ile dağıtım sisteminde tüketicilere tahakkuk ettirilen enerji miktarı arasındaki farkı göstermektedir. Yani kayıp-kaçak bedeli elektrik sisteminde ortaya çıkan teknik ve teknik olmayan kaybın maliyetinin kayıp-kaçak bedeli oranları ölçüsünde karşılanabilmesi amacıyla belirlenen bir bedeldir. 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’nun 4.maddesinin 2.fıkrasında kurumun “Bu kanunda yer alan fiyatlandırma esaslarını tespit etmekten sorumlu olduğu belirtilmektedir.

Buna göre Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu elektrik faturalarında bulunacak ve ücretlendirilecek tarife unsurlarını belirleme yetkisine sahiptir. Kayıp-kaçak bedeli, Kurumun Kanunun kendisine verdiği yetki çerçevesinde ve Kanunun temel amaçlarına uygun şekilde belirlediği bir bedeldir. Söz konusu bedeli belirlemek üzere alınan kurul kararı kurumun bir düzenleyici işlemi olarak tüm tüzel ve gerçek kişileri bağlayıcı niteliğe haizdir. Tarifelerin uygulanması lisans sahibi şirketler bakımından yasal bir zorunluluktur. Lisans sahibi şirketler, tarifeyi değiştiremeyeceği gibi, tarifede yer almayan bir bedeli de tahsil veya düzenlenen tarifeler kapsamında belirlenmiş bir bedeli de tahsil etmeme gibi bir davranışta bulunamazlar.

Bu sebeple, perakende satış lisansı sahibi dağıtım şirketlerinin tarifeleri uygulayıp uygulamama ve kayıp-kaçak bedelini tahsil edip etmeme gibi bir inisiyatifi bulunmamaktadır.

Tarifelere uyma yükümlülüğünün bir gereği olarak kayıp-kaçak bedeli perakende satış tarifesinin bir unsuru olarak faturalarda yer almaktadır. Bu nedenle, dağıtım şirketlerinin söz konusu karara aykırılık teşkil edecek bir işlemde bulunmaları mümkün değildir.

Açık bir anlatımla az yukarıda belirtilen EPDK kararı idari yargı yerinde iptal edilmedikçe tüm tüketicileri bağlar.

Hal böyle olunca; mahkemece davanın (itirazın) kabulü ile tüketici sorunları hakem heyetinin itiraza konu kararının kaldırılmasına karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsizdir…) Gerekçesiyle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın bozulması ile dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda dilenilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davacı vekili

 HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, elektrik abonelerinden tahsil edilen kaçak kayıp bedeli hakkında verilen tüketici sorunları hakem heyeti kararının itirazen kaldırılması istemine ilişkindir.

Davacı, davalı elektrik abonesi tarafından 2011/4-2012/2 arasındaki dönem faturalarında 26,64 TL lik kayıp/kaçak bedelinin tahakkuk ettirildiği gerekçesiyle Tüketici Sorunları Hakem Heyetine  başvurulduğunu, hakem heyetince tüketicinin talebinin kabulü ile 26,64 TL nin tüketiciye iadesine karar verildiğini, Tüketici Hakem Heyeti Kararı’nın hukuka aykırı olduğunu belirterek, Silifke Kaymakamlığı Tüketici Sorunları Hakem Heyeti Başkanlığı’nın 17.04.2012 tarih ve 306 no’lu kararının kaldırılmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı, savunmada bulunmamıştır.

Mahkemece, abonelerden kayıp/kaçak bedeli adı altında tahsil edilen bedelin, 11.08.2002 gün ve 24843 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan “Perakende Satış Hizmet Geliri ile Perakende Enerji Satış Fiyatlarının Düzenlenmesi Hakkındaki Tebliğ” gereğince davacı tarafından tahakkuk ve tahsil edildiğini, anılan düzenlemenin 4077 sayılı Kanun’un 6.maddesi gereğince haksız şart niteliği taşıdığını belirterek davanın reddine karar verilmiş; hükmün, davalı tarafın temyizi üzerine, mahkemece verilen kararın kesin olması nedeniyle temyiz talebinin reddine karar verilmiş, hem asıl kararın hem de ek kararın davacı tarafından temyizi üzerine;

Özel Dairece, metni yukarıda aynen yazılı gerekçeler ile karar bozulmuştur.

 

Mahkemece, önceki gerekçeler genişletilmek suretiyle hem hükmün kesin olduğuna hem de esas yönünden direnme kararı verilmiştir.

Direnme kararını, davacı vekili temyize getirmektedir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacı Kurum’un abonelerinden kayıp-kaçak bedeli isteyip isteyemeyeceği; buradan varılacak sonuca göre Tüketici Hakem Heyeti Kararını’nın iptaline karar verilip verilmeyeceği noktalarında toplanmaktadır.

İşin esasına geçilmeden önce, mahkemece verilen kararın kesin olup olmadığı; buradan varılacak sonuca göre Özel Daire’nin ve Hukuk Genel Kurulu’nun işin esasını inceleyip inceleyemeyeceği hususu ön sorun olarak tartışılmıştır.

4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkın Kanun (TKHK)’nun, ‘Tüketici Sorunları Hakem Heyeti’ başlıklı 22.maddesinin 5.fıkrasında; “Değeri beş yüz milyon liranın altında bulunan uyuşmazlıklarda tüketici sorunları hakem heyetlerine başvuru zorunludur. Bu uyuşmazlıklarda heyetin vereceği kararlar tarafları bağlar. Bu kararlar İcra ve İflas Kanununun ilamların yerine getirilmesi hakkındaki hükümlerine göre yerine getirilir.

Taraflar bu kararlara karşı on beş gün içinde tüketici mahkemesine itiraz edebilirler. İtiraz, tüketici sorunları hakem heyeti kararının icrasını durdurmaz.

Ancak, talep edilmesi şartıyla hakim, tüketici sorunları hakem heyeti kararının icrasını tedbir yoluyla durdurabilir. Tüketici sorunları hakem heyeti kararlarına karşı yapılan itiraz üzerine tüketici mahkemesinin vereceği karar kesindir.” denilmiştir.

Aynı maddenin 6.fıkrasında ise; “Değeri beş yüz milyon lira ve üstündeki uyuşmazlıklarda tüketici sorunları hakem heyetlerinin verecekleri kararlar, tüketici mahkemelerinde delil olarak ileri sürülebilir. Kararların bağlayıcı veya delil olacağına ilişkin parasal sınırlar her yılın Ekim ayı sonunda Devlet İstatistik Enstitüsünün Toptan Eşya Fiyatları Endeksinde meydana gelen yıllık ortalama fiyat artışı oranında artar. Bu durum, Bakanlıkça her yıl Aralık ayı içinde Resmi Gazetede ilan edilir.” hükmüne yer verilmiştir.

Madde metninden Tüketici Sorunları Hakem Heyetlerinin ancak değeri “beş yüz milyon liranın altında” bulunan uyuşmazlıklar için vereceği kararlara karşı on beş gün içerisinde tüketici mahkemesinde itiraz edilebileceği, bu miktarın daha sonraki yıllarda ise DİE’nin, TEFE’ne göre artırılacağı açıkça anlaşılmaktadır. Bu miktar 2012 yılı için 1.161,67 TL, 2013 yılı için ise 1.272.TL’dir.

Bu miktarı aşan uyuşmazlıklarda ise Tüketici Sorunları Hakem Heyetlerinin vereceği kararların tüketici mahkemelerinde sadece delil olarak ileri sürülebileceği de yine madde de düzenlenmiştir.

Somut olayda, davacı vekili, Silifke Tüketici Sorunları Hakem Heyetinin 17.04.2012 tarih ve 306 sayılı kararının iptalini istemiştir.

Sözü edilen kararda, kayıp kaçak adı altında alınan bedelin davalıya iadesine karar verildiği dosyada bulunan karardan açıkça anlaşılmaktadır. Verilen bu karar aynı zamanda tespit hükmü taşıdığından sözleşme ilişkisi nedeniyle ileriki dönemlere de etkili (art etkili) olduğundan kesin olduğundan söz etmek mümkün değildir.

Bu durumda uyuşmazlık hakkında genel hükümlerdeki sürelere tabi olarak dava açılabileceğinden, anılan Kanun’un 22.maddenin 6.fıkrası gereğince hakem heyeti kararı yargılamada delil niteliğindedir. (Aynı ilkeler Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 24.04.2013 gün ve 2012/13-1229 E., 2013/577 K. sayılı kararında da benimsenmiştir.) İşin esasının incelenmesine gelince;

Davacı ile davalı arasında 29.12.2009 tarihinde abonelik sözleşmesi düzenlendiği, dava konusu hakem heyeti kararına konu dönemde davacı tarafından davalıdan kayıp/kaçak bedeli olarak 26,64 TL tahakkuk ettirildiği, Silifke Tüketici Sorunları Hakem Heyetinin 17.04.2012 gün ve 2012/186-306 nolu kararı ile söz konusu bedelin davalıya iadesine karar verildiği hususlarında tartışma bulunmamaktadır.

Kayıp-kaçak miktarı, dağıtım sistemine giren enerji ile dağıtım sisteminde tüketicilere tahakkuk ettirilen enerji miktarı arasındaki farkı göstermektedir. Yani kayıp-kaçak bedeli elektrik sisteminde ortaya çıkan teknik ve teknik olmayan kaybın maliyetinin kayıp-kaçak bedeli oranları ölçüsünde karşılanabilmesi amacıyla belirlenen bir bedeldir.

Davacı Kurum tarafından elektrik enerjisinin üretiminden, tüketicilere ulaştırılıncaya kadar oluşan elektrik eksikliği kayıp bedeli olarak; enerji nakil hatlarından çeşitli sebeplerle sayaçtan geçirilmeksizin, herhangi bir bedel ödemeden kullanılan elektrik bedeli de kaçak bedeli olarak diğer kullanıcı abonelere yansıtılmaktadır.

4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’nun 4.maddesinin 1.fıkrasında, bu Kanun ile verilen görevleri yerine getirmek üzere Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’nun kurulduğunu belirtmiş, aynı maddenin 2.fıkrasında ise; “Kurum, tüzel kişilerin yetkili oldukları faaliyetleri ve bu faaliyetlerden kaynaklanan hak ve yükümlülüklerini tanımlayan Kurul onaylı lisansların verilmesinden, işletme hakkı devri kapsamındaki mevcut sözleşmelerin bu Kanun hükümlerine göre düzenlenmesinden, piyasa performansının izlenmesinden, performans standartlarının ve dağıtım ve müşteri hizmetleri yönetmeliklerinin oluşturulmasından, tadilinden ve uygulattırılmasından, denetlenmesinden, bu Kanunda yer alan fiyatlandırma esaslarını tespit etmekten, piyasa ihtiyaçlarını dikkate alarak serbest olmayan tüketicilere yapılan elektrik satışında uygulanacak fiyatlandırma esaslarını tespit etmekten ve bu fiyatlarda enflasyon nedeniyle ihtiyaç duyulacak ayarlamalara ilişkin formülleri uygulamaktan ve bunların denetlenmesinden ve piyasada bu Kanuna uygun şekilde davranılmasını sağlamaktan sorumludur…” hükmüne yer verilmiştir.

Madde metninden de açıkça anlaşılacağı üzere, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’na tüketicilere yapılacak elektrik satışlarında uygulanacak fiyatlandırmaya esas unsurları tespit etme görevi verilmiştir.

Bu maddede de anlatılmak istenilen hususun 1 kw elektrik enerjisinin tüketicilere ulaşıncaya kadarki maliyet ve kar payı olup, yoksa Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’na sınırsız bir fiyatlandırma unsuru belirleme yetkisi ve görevi vermediği açıktır.

Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu bu maddeye dayanarak 11.08.2002 gün ve 24843 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan “Perakende Satış Hizmet Geliri ile Perakende Enerji Satış Fiyatlarının Düzenlenmesi Hakkında Tebliğ”i yayımlamış ve lisans sahibi şirketlerde bu tebliğe uygun olarak tüketiciden kayıp-kaçak bedeli adı altında bedel tahsil etmişlerdir.

 

Ancak yukarıda açıklandığı üzere tebliğin dayanağı olan 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’nun 4.maddesinde, Elektrik Piyasası Düzenleme Kurumu’na sınırsız bir fiyat belirleme hak ve yetkisi verilmemiştir.

Elektrik enerjisinin nakli esnasında meydana gelen kayıp ile başka kişiler tarafından hırsızlanmak suretiyle kullanılan elektrik bedellerinin, kurallara uyan abonelerden tahsili yoluna gitmek hukuk devleti ve adalet düşünceleri ile bağdaşmamaktadır.

Hem bu hal, parasını her halükarda tahsil eden davacı Kurum’un çağın teknik gelişmelerine ayak uydurmasına engel olur, yani davacı kendi teknik alt ve üst yapısını yenileme ihtiyacı duymayacağı gibi; elektriği hırsızlamak suretiyle kullanan kişilere karşı önlem alma ve takip etmek için gerekli girişimlerde de bulunmasını engeller. Oysaki elektrik kaybını önleme ve hırsızlıkları engelleme veya hırsızı takip edip, bedeli ondan tahsil etme görevi de bizzat enerjinin sahibi bulunan davacıya aittir.

Bununla birlikte, tüketici olan vatandaşın faturalara yansıtılan kayıp-kaçak bedelinin hangi miktarda olduğunun apaçık denetlenebilmesi ve hangi hizmetin karşılığında ne bedel ödediğini bilmesi, yani şeffaflık hukuk devletinin vazgeçilmez unsurlarındandır.

Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler esnasında bir kısım üyelerce, bozmanın yerinde olduğunu; bazı üyelerce de idarenin kaçak bedelini alamayacağını ancak kayıp bedelini alabileceğini, bu bakımdan kararın belirtilen değişik gerekçe ile bozulması gerektiğini ileri sürmüşler iseler de bu görüşler kurul çoğunluğu tarafından belirtilen nedenlerle kabul edilmemiştir.

Tüm bu nedenlerle, yerel mahkemenin yazılı şekilde karar vermesinde bir isabetsizlik görülmediğinden, usul ve yasaya uygun direnme kararının onanması gerekmiştir.

Açıklanan nedenlerle direnme kararının onanması gerekir.

SONUÇ: Açıklanan gerekçeyle; davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile temyiz olunan direnme kararının ONANMASINA, gerekli temyiz ilam harcı peşin alındığından başkaca harç alınmasına mahal olmadığına, 6217 sayılı Kanunun 30.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununa eklenen “ Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440.maddesi uyarınca 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 21.05.2014 gününde oy çokluğu ile karar verildi.

Yargıtay Hukuk Daireleri Kararları • YAPI KULLANMA İZİN BELGESİNİN İPTALİ, CEZAİ ŞARTIN TAHSİLİ

YARGITAY 23. Hukuk Dairesi
ESAS: 2013/7754
KARAR: 2014/1227

Taraflar arasındaki ipoteğin kaldırılması ve alacak davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı asıl ve karşı davanın kısmen kabulüne yönelik olarak verilen hükmün taraf vekillerince duruşmalı olarak temyiz edilmesi üzerine ilgililere çağrı kağıdı gönderilmişti. Belli günde davalı ve karşı davacılar vekili avukat M…, davalı B… ve 3 arkadaşı vekili avukat H…, davalı İ…, A… vekili avukat R… ile davacı-karşı davalı vekili avukat O…’ın gelmiş olmalarıyla duruşmaya başlanarak hazır bulunan avukatların sözlü açıklamaları dinlenildikten ve temyiz dilekçesinin süresinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

KARAR

Davacı vekili, taraflar arasında imzalanan arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi gereğince, davacı yüklenicinin inşaatı tamamladığını, iskân izni belgelerini aldığını, ancak davalı arsa sahiplerinin sözleşmenin 26. maddesi gereğince davacıya ait bağımsız bölümler üzerindeki inşaat ipoteğini ihtarnamelere rağmen kaldırmadıklarını ileri sürerek, dava konusu bağımsız bölümler üzerinde bulunan ipoteklerin kaldırılmasını ve sözleşmede düzenlenen, ipoteğin zamanında kaldırılmaması halinde ödenmesi gereken cezai şartın tahsilini talep ve dava etmiştir.

Davalılar vekilleri, halen eksik ve kusurlu işler bulunduğunu, iskân izninin usulsüz alındığını ve iptali için idare mahkemesinde dava açıldığını savunarak, davanın reddini istemişler; bir kısım davalı arsa sahibi vekili, karşı davada, eksik ve kusurlu işbedeli ile sözleşmenin 47. maddesi ve devamında belirlenen inşaatın süresinde ve gereği gibi bitirilmemesi halinde ödenmesi gereken cezai şartın tahsilini talep ve dava etmiştir.

Mahkemece, inşaatın tamamlandığı, ipoteğin kaldırılması şartlarının gerçekleştiği ancak cezai şartın koşullarının bulunmadığı, site duvarında ayıplı imalat olduğu gerekçesiyle, asıl davanın kısmen kabulü ile bir kısım bağımsız bölüm üzerindeki ipoteklerin kaldırılmasına ve cezai şart talebinin reddine; karşı davada ise, ayıplı imalat nedeniyle karşı davacıların hisselerine düşen miktarın tahsiline, ceza koşulu alacağının oluşmadığı gerekçesiyle, cezai şart isteminin reddine karar verilmiştir.

Karar, taraf vekillerince temyiz edilmiştir.

1)Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle gerektirici sebeplere, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, taraf vekillerinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.

2)Asıl davada, 12.05.2004 günlü arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi uyarınca edimlerin tümüyle yerine getirildiği ileri sürülerek, dava dilekçesinde bildirilen bağımsız bölümler üzerindeki arsa sahibi lehine tesis edilen ipoteklerin terkini talep edilmiş; 13.03.2013 tarihinde harçlandırılan ıslah dilekçesi ile de D bloktaki dört adet bağımsız bölüm üzerindeki ipoteklerin de terkini istenmiştir.

Öncelikle, yüklenici tarafından inşaata, 24.07.2009 tarihinde yapı kullanma izin belgesi alınmış ise de işin projesine ve imar mevzuatına aykırı olduğu iddiasıyla, belgenin iptali için İstanbul 9. İdare Mahkemesi’nin 2013/701 esas sayılı davanın açıldığı, ayrıca bu belgeyi düzenleyen belediye görevlileri hakkında suç duyurusunda bulunulduğu bildirilmiştir. Dava konusu bağımsız bölüm üzerindeki ipotekler, arsa sahibi lehine konulmuş teminat ipotekleri olduğundan iddia gibi, gerçekten, inşaatın, projesine ve imar mevzuatına aykırı yapıldığının saptanması halinde, yapı kullanma izin belgesinin iptali sözkonusu olabileceğinden, hem idari davanın hem de açılmışsa ceza davası dosyasının incelenerek ve gerekirse sonucunun beklenerek hüküm verilmesi gerekirken, belirtilen bu hususların gözden kaçırılması hatalı olmuştur.

Bunun yanında, D bloktaki bağımsız bölüm üzerinde mevcut ipoteklerin de ıslah yolu ile fekki istendiği halde, bu husus değerlendirilmeksizin bir yandan D blok hakkında talep olmadığından bahisle, bir yandan da şartları oluşmadığından bahisle çelişkili gerekçe ile D bloktaki bağımsız bölümler yönünden red kararı verilmesi de kabule göre doğru olmamıştır.

Karşı davada, sözleşmenin 47 ve devamı maddelerine istinaden cezai şartın tahsili de talep edilmiştir. Mahkemece, istenilen cezai şartın mahiyetinin ne olduğu, inşaatın tümüne mi, bir kısım bağımsız bölümlere ilişkin mi talep edildiği, karşı davacılara açıklatılmadan ve buna uygun inceleme ve değerlendirme yapılmadan, karar yerinde, hem işin süresinden sonra teslim edildiği hem de gereği gibi bitirilmediği belirtildikten sonra, koşullar oluşmadığından karşı davadaki cezai şartın reddine karar verilmesi de yerinde görülmemiştir.

Açıklanan nedenlerle, mahkeme kararının bozulması gerekmiştir.

SONUÇ:Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, taraf vekillerinin diğer temyiz itirazlarının reddine, (2) numaralı bent uyarınca temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının taraflar yararına BOZULMASINA, peşin alınan harçların istek halinde temyiz edenlere iadesine, 1.100,00 TL duruşma vekalet ücretinin davalılardan alınarak davacı şirkete verilmesine, 1.100,00 TL duruşma vekalet ücretinin davacıdan alınarak, davalılara verilmesine, kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 20.02.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Bilgiler: Tarih-Gönderici: admin — 13 Ara 2014, 17:42


YURTDIŞINDAKİ HİZMETLERİN BORÇLANILMASI / KESİN DÖNÜŞ YAPILMADIĞINDAN MAAŞIN İPTALİ TALEBİ / FUZULEN ÖDENEN YAŞLILIK AYLIĞININ TAHSİLİ

T.C.
YARGITAY
Onuncu Hukuk Dairesi
E: 2005/14050
K: 2006/3722
T: 3.4.2006
YURTDIŞINDAKİ HİZMETLERİN BORÇLANILMASI
KESİN DÖNÜŞ YAPILMADIĞINDAN MAAŞIN İPTALİ TALEBİ
FUZULEN ÖDENEN YAŞLILIK AYLIĞININ TAHSİLİ
3201 s. YURT DIŞINDA BULUNAN TÜRK VATANDAŞLARININ YURT DIŞ… [Madde 3]
3201 s. YURT DIŞINDA BULUNAN TÜRK VATANDAŞLARININ YURT DIŞ… [Madde 6]
Davacı, 01.02.1993-20.09.2000 tarihleri arasında ödenen yaşlılık aylığı tutan 3.885.769.981 Liranın yasal faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesini istemiştir.
Mahkeme, ilamında belirtildiği şekilde isteğin kısmen kabulüne karar vermiştir.
Hükmün, davalı Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi Hatice Kamışlık tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi:
Dava; yurt dışındaki hizmetlerini 2147 ve 3201 Sayılı Yasalar uyarınca borçlanan davalıya bağlanan yaşlılık aylığının yurda kesin dönüş yapmadığından bahisle iptali ile 01.02.1993-20.09.2000 tarihleri arasında fuzulen ödenen aylıkların faiziyle tahsiline ilişkin olup, Mahkemece yurt içi çalışması ve 2147 Sayılı Yasaya göre borçlanması nazara alınarak yaşlılık aylığı bağlanmasını hak eden davalının, 3201 borçlanması nedeniyle elde ettiği gün sayısı nedeniyle haksız olarak aldığı fark aylıkların iadesine karar verilmiştir. Ne var ki, davalının temyiz dilekçesine ekli 01.03.2005 tarihli Kurum yazısında; “…01.02.1993-20.09.2000 süresi 3.885,77 YTL borcu ise, iptal edildiği anlaşılmış olup…” denilmektedir. Söz konusu yazı ile dava konusu talep çelişmektedir. Her ne kadar bu husus temyiz aşamasında ileri sürülmüş ise de; sosyal güvenlik hakkının kamu düzenine ilişkin, kişiye bağlı, vazgeçilmez ve kaçınılmaz hak ve yükümlülük olması nedeniyle bu husus araştırılarak hasıl olacak sonuca göre karar verilmesi gerekir.
Mahkemece belirtilen bu maddi ve hukuki olgular dikkate alınmaksızın yazılı olduğu şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
O halde, hükmü temyiz eden davacının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davalıya iadesine, 03.04.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.

TEDAVİ MASRAFLARININ TAHSİLİ

T.C.
YARGITAY
Onuncu Hukuk Dairesi
E: 2006/159
K: 2006/9871
T: 27.6.2006

1479 s. ESNAF VE SANATKARLAR VE DİĞER BAĞIMSIZ ÇALIŞANLAR … [Ek Madde 12]
Fazlaya dair hakları saklı kalmak kaydıyla 19.500.000.000 lira tedavi masrafının yasal faizi ile birlikte tahsili davasının yapılan yargılaması sonunda; ilâmda yazılı nedenlerle davanın reddine ilişkin hükmün süresi içinde duruşmalı olarak temyizen incelenmesi davacı Avukatı tarafından istenilmesi üzerine, dosya incelenerek, işin duruşmaya tâbi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 27/06/2006 Salı günü tayin edilerek taraflara çağrı kağıdı gönderilmiştir.Duruşma günü davacı adına Av.Ö…….. ile karşı taraf adına Av. N…….. geldiler. Duruşmaya başlandı.Hazır bulunan Avukatların sözlü açıklamaları dinlendikten sonra duruşmaya son verilerek aynı günde Tetkik Hâkimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi. Koroner arter hastalığı teşhisiyle, 29.01.2003-08.02.2003 tarihleri arasında İstanbul M…… Hastanesi’nde tedavi gören sigortalı tarafından karşılanan tedavi giderlerinin, sağlık sigortası kapsamında davalı Kurumdan tazminine yönelik davanın yargılaması sonucunda, “…sağlık yardımından yararlanılabilmesi için sağlık ve sigorta primi borcu bulunmaması…” gereğine ilişkin koşulun gerçekleşmediğinden bahisle davanın reddine karar verilmiştir. Davanın yasal dayanaklarından olan 1479 Sayılı Yasanın Ek 12. Maddesi hükmü ile sağlık sigortası yardımlarından faydalanabilmek ; Kuruma “…sağlık ve sigorta prim borcu bulunmaması” koşuluna bağlanmıştır. Ancak, davacının özlük dosyası içeriğindeki belgelerin incelenmesinden, davacının 1479 sayılı Yasa uyarınca tescilinin, 14.4.1992 tarihli giriş bildirgesine dayalı olarak, 20.4.1982 tarihi itibariyle ve 6. basamaktan yapıldığı, sonradan intikal eden 506 sayılı Yasaya tabi sigortalılık süreleri gözetildiğinde ise, tescil tarihinin 01.01.1985, tescile esas basamağının ise 8 olarak değiştirildiği anlaşılmaktadır. Ayrıca, 15.4.1992 tarihinde prim ödemeye başlayan sigortalının, özellikle 24.9.2001 tarihinden tedavinin başladığı tarihe kadarki dönemde düzenli prim ödemesinin bulunduğu anlaşılmakla birlikte, 25.12.2002 tarihli ekstrede 874.005.650 TL fazla ödemesi,Ocak 2003 tarihli ekstrede ise 988.256.534 TL fazla ödemesi, bunun yanında tecilli borcunun bulunduğu görünmektedir. Davacının tescil tarihi ve basamağı konusunda yapılan intibak işlemleri, tecilli borcun kaynağı, borç ve fazla ödemenin aynı anda varlığının gerekçeleri araştırılmaksızın; yapılacak inceleme ve araştırmada ortaya çıkan borcun, yaşamın olağan akışı içerisinde göz ardı edilebilecek cüzî miktarda olduğu veya sigortalının düzenli prim ödeme konusundaki iradesini ortaya koyarak ödemesini sürdürdüğü dönemde, Kurumun intibak işlemlerini de kapsayan hesap hatası veya yanılgısından kaynaklanmış olduğunun tespiti durumunda, bu olguyu sigortalının sağlık yardımından yararlanmasını engelleyen prim borcu olarak kabulünün, Anayasal sosyal güvenlik ilkesi ve Medeni Kanun’un 2.maddesinde belirtilen objektif iyiniyet kuralıyla bağdaştırılmasının mümkün olmayacağı yönleri üzerinde durulmaksızın, eksik inceleme ve araştırmayla sonuca varılmış olması, usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir. O hâlde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, Davacı Avukatı yararına takdir edilen 450,00 YTL duruşma avukatlık parasının davalıya yükletilmesine, temyiz harcının istek hâlinde davacıya iadesine, 27.06.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.