Etiket arşivi: YargıtayCeza

YARGITAYCeza Genel Kurulu Esas: 2003/6-232Karar: 2003/250- SAHTE BELGENİN ALDATMA YETENEĞİNİN BULUNMASI GEREKİR

T.C. YARGITAYCeza Genel Kurulu

 

Esas: 2003/6-232Karar: 2003/250 Karar Tarihi: 14.10.2003

ÖZET: Resmi belgede sahtecilik suçunun oluşması için, belgenin hukuki sonuç doğurmaya elverişli nitelikte bulunması gerekir. Yine bu suçun oluşumu bakımından belgenin sahte olarak düzenlenmesi yeterli olup, kullanılması zorunlu değildir. Bu nedenle zarar olasılığının bulunması için belgede yapılan sahteciliğin çok sayıda kişiyi aldatacak nitelikte olması, bir başka anlatımla belgenin nesnel olarak aldatıcılık yeteneğinin bulunması gerekir. Aldatma keyfiyeti belgeden objektif olarak anlaşılmalıdır. Muhatabın hatasından, dikkatsizlik veya özensizliğinden kaynaklanan fiili iğfal, aldatma yeteneğinin varlığını göstermez. Trafik kaza tutanağı resmi memurlar tarafından düzenlenebilecek belgelerden olduğundan, resmi belge niteliğindedir. Sanık, söz konusu belgeyi el yazısı ile düzenleyip görevli isim ve imzaları ile aslına uygunluğunu onaylayan bölümlerini başka bir belge fotokopisinden kesip yapıştırarak oluşturmuştur. 

 

(765 S. K. m. 339, 342) (1412 S. K. m. 372)

 

Resmi belgede sahtecilik suçundan sanık Birol' un TCY' nın 342/1. maddesi uyarınca 2 yıl ağır hapis cezası ile cezalandırılmasına, katılan lehine avukatlık ücretine hükmedilmesine, sanık hakkında nitelikli dolandırıcılık suçundan suç duyurusunda bulunulmasına ilişkin Ankara 7. Ağır Ceza Mahkemesinden verilen 23.5.2001 gün ve 222-101 sayılı hüküm sanık ve vekili tarafından temyiz edilmekle dosyayı inceleyen Yargıtay 6. Ceza Dairesince 3.4.2002 gün ve 16213-4276 sayı ile;

 

"31.7.1997 tarih ve 28373 sayılı trafik kazası tespit tutanağının onaylı suretinin onaysız fotokopisinin ne şekilde aldatma yeteneğine sahip olduğuna ilişkin neden ve kanıtları açıklanıp gösterilmeden mahkumiyet hükmü kurulması" isabetsizliğinden bozulmuştur. 

 

Yerel mahkeme 4.7.2002 gün ve 154-194 sayı ile;

 

"Suça konu trafik kazası tespit tutanağı kullanıldığı şekli ile yakınan sigorta kurumundan istenilmiş, sanığın şirkete verdiği bu evrakın asıl evrak olmadığı, tasdikli fotokopi olup tasdik kısmının da fotokopi şeklinde olduğu görülmüştür.

 

Sanık Birol'un 31.7.1997 gün ve 1997/28373 sayılı trafik kazası tespit tutanağını sahte olarak düzenleyip, 06 XXX XX plakalı aracı, hakkında beraat karan verilen sanık Mehmet'e ait araçla kaza yapmış gibi gösterdiği, suça konu bu tutanağın orijinallerinden farksız olduğu, asıl olarak düzenlenen sahte trafik kazası tespit tutanağından fotokopi çıkarıldığı, bu fotokopide tasdik bölümünün de bulunduğu, sanığın bu belge ile sigorta şirketine ihbar ve müracaatta bulunarak, vekili olduğu araç sahibi Nilüfer adına sigorta bedelini istediği, kazaya katılan başka bir benzer aracı sigorta eksperlerine göstererek tutanak düzenlettiği ve belirlenen hasar bedelini sigorta şirketinden aldığı anlaşılmaktadır.

 

Sanık Birol'un düzenlediği belge trafik görevlileri tarafından tutulması gereken bir tutanak olduğundan, resmi belge niteliğindedir. Resmi belgenin düzenlenmesi ile ;uç oluşmaktadır. Sanık suret belge düzenlemiş olup, bu belgeden çekilen fotokopide tasdik bölümü bulunmaktadır. Buna göre sanık, tasdikli suret değil, öncelikle doğudan doğruya sahte resmi belge düzenlemiş, sonra bunun fotokopisini çekmiştir. Bu nedenle eylemi TCK' nun 342/1. maddesi kapsamındadır. Uygulamada trafik kazası tespit tutanakları sadece bir nüsha olarak düzenlenmekte, belge aslı trafik dairesinde saklı tutulmaktadır. İlgililere ya da adliyeye verilmesi gereken hallerde, trafik dairesinin aslından çektiği fotokopi örnekleri verilmektedir. Dolayısıyla sigorta şirketleri de fotokopi belge üzerinden işlemlerini sürdürmektedir. Diğer taraftan kullanılan belge benzerleri ile aynıdır. Sanığın sigorta şirketine ibraz ettiği suça konu bel:e fotokopi olmakla beraber bu belgeye istinaden sigorta şirketinin hasar bedelini ödemiş bulunması karşısında, düzenlenen bu belgenin aldatıcı nitelikte olduğu, böylece sanığa yüklenen sahte belge düzenlemek suçunun tüm unsurları ile oluştuğu anlaşılmıştır." gerekçesiyle önceki hükümde direnmiştir.

 

Bu hükmün de sanık vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya Yargıtay C. Başsavcılığının 8.9.2003 gün ve 160293 sayılı "bozma" istekli tebliğnamesi ile Birinci Başkanlığa gönderilmekle, Ceza Genel Kurulunca okundu, gereği konuşulup düşünüldü.

 

CEZA GENEL KURULU KARARI

 

Sanık Birol'un sahte resmi belgede düzenlemek suçundan TCY'nın 342/1. maddesi uyarınca cezalandırılmasına karar verilen olayda özel daire ile yerel mahkeme arasındaki uyuşmazlık, resmi belgede sahtecilik suçunun veya resmi belge suretinde sahtecilik suçunun unsurları itibariyle oluşup oluşmadığı noktasında toplanmaktadır.

 

İnceleme konusu olayda;

 

Oto alım satımı ile uğraşan ve önceden sigortacılık da yapan sanığın, elde ettiği bir trafik kazası tespit tutanağı formu fotokopisinin ön ve arka yüzündeki boş kısımlarını, Nilüfer'e vekaleten satın alıp trafiğe tescilini yaptırdığı 06 XXX XX plakalı aracı, 06 XX 772 plakalı bir başka araçla kaza yapmış gibi gösterecek biçimde doldurduğu, gerçek olarak düzenlenmiş bir başka tutanak fotokopisinden, düzenleyen görevlilerin ad ve soyadları ile sicil numaralan ve imzalarını içeren bölüm ile yine aslının aynıdır kaşesini ve onaylayan memurun adı ve soyadı ile imzasını taşıyan kısımlarını kesip, oluşturduğu 31.7.1997 gün ve 28373 sayılı belgeye yapıştırmak suretiyle sahte resmi belge sureti düzenlediği, ardından bu belgeden çektiği onaysız fotokopiyi sigorta şirketine verip, belgenin onaylı suretini istemeyen görevlilerin özensiz davranışından da yararlanarak araç sahibine vekaleten hasar bedelini aldığı, düzenlenen ekspertiz raporunda aracın plakası, motor ve şasi numaralan ile diğer teknik bilgilerin gösterilmiş ve kazaya karıştığı belirtilen aracın fotoğraflarının da eklenmiş olması karşısında, sanığın sigorta eksperlerine başka bir aracı gösterip tutanak düzenlettiği hususunda kanıt bulunmadığı, iddia, savunma ve dosyadaki diğer kanıtlardan anlaşılmaktadır.

 

Ceza Hukuku yönünden varaka, olayları nakleden veya irade beyanlarını içeren ve bir kimse tarafından oluşturulan her türlü yazılı belge olarak tanımlanabilir. Varakanın esas işlevi ise, hukuki faaliyetlerde kanıtlamaya hizmet etmektir.

 

İşte bu nedenledir ki, belgelere duyulan ihtiyaç ve güven, bunlar üzerindeki sahteciliğin suç olarak düzenlenmesini sağlamış ve böylelikle hukuki ilişkilerde ispat aracı olan belgelerin doğruluğu ve gerçekliğine duyulan güven korunmak istenmiştir.

 

Belgede sahtecilik cürümleri yönünden yapılan en önemli ayırım resmi ve özel belge ayırımı olup, bir de resmi belgeye eşit sayılan belge söz konusudur. Ceza Yasamızda ise resmi belgenin tanımı yapılmamıştır. Ancak doktrinde görüş birliği ile ileri sürüldüğü ve yargısal kararlarda istikrarlı biçimde vurgulandığı üzere, bir belgenin resmi belge sayılabilmesi için şu iki unsurun bulunması gerekir.

 

1) Belge bir memur tarafından düzenlenmiş olmalı,

 

2) Bu düzenleme ile memurun gördüğü fonksiyon arasında nedensellik bağı bulunmalı, başka bir deyişle belge görev gereği düzenlenmiş olmalıdır.

 

Öte yandan, Ceza Yasamız ispat kuvvetleri bakımından resmi belgeler arasında fark gözetmiş ve bu kuvvetin derecesi oranında cezayı ağırlaştırmıştır. Gerçekten, 339. madde taklit veya tahrif olunan resmi belgenin, 342. maddenin 2. fıkrası ise resmi belge suretinin "sahteliği ispat edilmedikçe muteber olan evrak kabilinden" olması halini ayrıca öngörmüş ve bu durumda daha ağır bir ceza kabul etmiştir. Yine Ceza Yasamız, daha üstün bir ispat gücünü taşıdıkları içindir ki, resmi belge asıllarında memurların yaptığı sahteciliği 339 ve 340. maddelerinde, memur olmayanların yaptığı sahteciliği de 342. maddesinin 1. fıkrasında daha ağır bir ceza ile karşılamış, suretlerde yapılan sahteciliği ise memur failler bakımından 341. maddesinin 1. fıkrasında, memur olmayan failler yönünden de 342. maddenin 3. fıkrasında, bunların belge aslında yaptıkları sahteciliğe nazaran daha hafif bir biçimde cezalandırmıştır.

 

Resmi belgede sahtecilik suçunun oluşması için, belgenin hukuki sonuç doğurmaya elverişli nitelikte bulunması gerekir. Yine bu suçun oluşumu bakımından belgenin sahte olarak düzenlenmesi yeterli olup, kullanılması zorunlu değildir. Bu nedenle zarar olasılığının bulunması için belgede yapılan sahteciliğin çok sayıda kişiyi aldatacak nitelikte olması, bir başka anlatımla belgenin nesnel olarak aldatıcılık yeteneğinin bulunması gerekir. Aldatma keyfiyeti belgeden objektif olarak anlaşılmalıdır. Muhatabın hatasından, dikkatsizlik veya özensizliğinden kaynaklanan fiili iğfal, aldatma yeteneğinin varlığını göstermez.

 

Resmi belgenin aslı, resmi memur tarafından ilk olarak meydana getirilmiş nüshalarıdır. Suret ise, aslın tam bir örneğini ifade eder. Ancak teknik hukukta suretin daha dar bir anlamı vardır; bu anlamda suret, "resmi bir daire veya noterlikte saklı bulunan bir resmi varakanın aslına tamamen ve kelimesi kelimesine uygun bulunan ve bu uygunluğu yetkili memur tarafından onaylanan belge" anlamına gelir.

 

Bu itibarla, burada söz konusu olan suretin şu nitelikleri taşıması gereklidir:

 

a) Yetkili memur tarafından düzenlenmiş olmalı,

 

b) Suretin aslına uygun olduğu memur tarafından onaylanmış bulunmalı,

 

c) Asıl mevcut ve resmi bir daire veya noterlikte saklı olmalı,

 

d) Suretin aslına uygunluğunu onaylayan memur, tasdik hususunda yetkili bulunmalıdır.

 

Görüleceği üzere, suret sıfatı yetkili memurun onayı ile doğmaktadır. Böyle olunca, asıl belgenin, el yazısı, yazı makinesi veya fotokopi yoluyla çıkarılan suretleri de, onaylanmış olmak şartıyla geçerlidir.

 

Bu nitelikleri taşıyan suretler kanıt olabilme yeteneğini taşıdığından, kanun koyucu bunlarda yapılan sahteciliğin kamunun güvenini sarsacağım kabul etmiş ve buna yönelik eylemlerin cezalandırılmasını öngörmüştür. Gerçekten Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 311. maddesi, mahkeme kalemine verilecek bir senedin sureti yetkili memur tarafından çıkarılıp da mahkeme başkanına tasdik ettirilince bu suretin "asıl hüküm ve kuvvetinde" olduğunu belirtmektedir. Esasen bu özel hüküm dışında da, suretin -aslın ibrazı talep edilinceye kadar veya ibrazdan sonra asla uygunluğu tespit olununca- aslın taşıdığı ispat gücüne aynen malik olacağı kuşkusuzdur. Ancak, surette yapılan sahtecilik eylemi, asılda yapılan sahteliğe oranla, daha az bir tehlike arzeder. Aslın ibrazı daima istenebileceği ve -yasal istisnalar dışında- bundan kaçınılamayacağı cihetle, suretin asla uygun olup olmadığı kontrol edilebilir ve sahtelik kolaylıkla meydana çıkarılabilir.

 

Somut olaydaki sahtecilik eylemine konu trafik kazası tespit tutanağı, ancak resmi trafik görevlileri tarafından düzenlenebilecek bir belge olduğundan, resmi belge niteliğinde sayılacağında kuşku bulunmamaktadır. Ancak, başlangıçtan itibaren kastı sahte resmi belge sureti düzenlemek olan sanığın, bu belgeyi el yazısı ile düzenleyip, belgenin tamamlanabilmesi için gerekli olan görevli isim ve imzaları ile aslına uygunluğu onaylayan bölümlerini başka bir belge fotokopisinden kesip yapıştırmak suretiyle doğrudan doğruya sahte resmi belge sureti oluşturduğundan, memur olmayanların resmi belge aslındaki sahtecilik suçlarını düzenleyen TCY'nın 342. maddenin 1. fıkrasının uygulanması olanağı bulunmamaktadır. Kaldı ki, bu yolla düzenlenen belge sanık tarafından yok edilmesi nedeniyle elde edilemediğinden, aldatıcılık yeteneğinin araştırılmasına da olanak bulunmamaktadır.

 

Sanığın bu belgeden çektiği fotokopi ise onaysız olup, bu yönüyle suret belge özelliğini taşımadığı, hukuki sonuç doğurmaya elverişli nitelikte olmadığı ve aldatıcılık yeteneğinin bulunmadığı, şirket görevlilerinin belgenin onaylı suretini istememeleri biçimindeki özensiz davranışları nedeniyle ortaya çıkan fiili iğfalin de aldatıcılık yeteneğinin varlığını göstermeyeceği anlaşıldığından, sahte resmi belge sureti düzenlemek suçunun unsurları da oluşmamıştır.

 

Bu itibarla, sanığın sahte resmi belge düzenlemek suçundan mahkumiyetine ilişkin yerel mahkeme direnme hükmünün bozulmasına karar verilmelidir.

 

Kabule göre de;

 

Katılan şirket vekilinin son soruşturma aşamasında verdiği 20.9.2001 günlü dilekçede şikayetten vazgeçtiklerini beyan etmesi nedeniyle CYUY'nın 372. maddesi uyarınca müdahalenin hükümsüz kaldığı gözetilmeden, katılan lehine vekalet ücretine hükmedilmesi yasaya aykırı olup, hükmün bu nedenle de bozulmasına karar verilmelidir.

 

Sonuç: Açıklanan nedenlerle, yerel mahkeme direnme hükmünün BOZULMASINA, dosyanın yerine gönderilmek üzere Yargıtay C. Başsavcılığına tevdiine, 14.10.2003 günü tebliğnamedeki düşünceye uygun olarak oybirliği ile karar verildi.

YARGITAYCeza Genel Kurulu Esas: 2001/6-142Karar: 2001/147-EVRAKTA SAHTECİLİK-NESNEL OLARAK ALDATICILIK KABİLİYETİ BULUNMASI

T.C. YARGITAYCeza Genel Kurulu

 

Esas: 2001/6-142Karar: 2001/147Karar Tarihi: 03.07.2001

ÖZET: Nesnel ölçülere göre, birçok kimseyi aldatabilecek nitelikte olduğu belirlenen belgelerin sahte olarak memur sıfatını taşıyan sanıklarca düzenlenmesinde memurun evrakta sahteciliği suçunun oluştuğunun gözetilmesi gerekir.

 

(765 S. K. m. 59, 64, 240, 321, 339)

 

Dava: Sanıklar Remzi, Nilüfer, Nilgün ve Feridun’un resmi evrakta sahtecilik suçundan TCY’nın 64. maddesi delaletiyle aynı Yasanın 339/1, 59. maddeleri uyarınca 2 yıl 6 ay ağır hapis cezasıyla ayrı ayrı cezalandırılmalarına ilişkin İzmir 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nce 18.12.2000 gün ve 440-407 sayı ile verilen kararın sanıklar vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 6. Ceza Dairesi’nce 02.05.2001 gün ve 5276-7454 sayı ile hükmün onanmasına karar verilmiştir.

 

Yargıtay C. Başsavcılığı ise 14.6.2001 gün ve 89090 sayı ile;

 

kamu güvenine karşı işlenen bir suç türüdür. Suçun koruduğu hukuki varlık, her türlü saldırı ve ihlallere karşı korunmak istenen belgelere ilişkin kamu güvenidir.

 

Resmi evrakta sahtecilik suçunun mağduru Devlet olduğu için suç resmi belgenin sahte olarak düzenlenmesi ya da resmi belge üzerinde sahtecilik yapılmasıyla oluşur.

 

Evrakta sahtekarlık suçunda söz konusu olabilen kamunun güveninin sarsılmasından başka bir şey değildir, kamunun güveni ise ancak hukuki hüküm ifade eden, yani geçerli olan evrakta yapılan sahtekarlıkla sarsılabilir. (ERMAN-ÖZEK Ceza Hukuku Özel Bölüm s. 347)

 

Yapılan sahteciliğin aldatma gücü olması suçun maddi unsurlarındandır. Sahtecilik herkesçe kolaylıkla anlaşılabiliyorsa aldatma gücü olmadığından suçun maddi unsuru gerçekleşmemiş olacaktır.

 

Kalpazanlık suçlarında kalpazanlığın kolaylıkla anlaşılabilir olması cezayı azaltıcı bir sebep sayılmıştır (TCK 321). Sahtecilik suçlarında kanun böyle bir hüküm kabul etmemiştir, zira para dikkat edilmeksizin de alınan bir şeydir. Halbuki evrak için böyle düşünülemez. O halde kanunda açıkça işaret edilmemekle beraber iğfal kabiliyetini aramak lüzumludur.(Pof. Dr. Faruk Erem, Türk Ceza Kanunu Şerhi, Özel Hükümler C.2. s.1686-1687).

 

Mahkemece görevlendirilen balistik, grafoloji ve sahtecilik uzmanı bilirkişi A.Ç.’nin düzenlediği 23.9.2000 günlü raporda;

 

Dilekçelerin kaydedildiği defter ve ruhsat verilmesine esas teşkil eden makbuzlar üzerinde yapılan sahteciliklerin iğfal kabiliyetini haiz olmadıkları belirtilmiştir.

 

Her ne kadar suça konu belgeleri aynı zamanda kontrol etmekle de görevli olan sanıkların kendilerini aldatmalarının söz konusu olamayacağı düşünülebilirse de sahtecilik suçundaki aldatma gücü, fiili anlamda aldatma olmayıp yapılan sahteciliğin genel anlamda aldatma yeteneği taşımasıdır. Kaldı ki belediye işlemlerinin denetlenmesi sırasında denetim elemanlarınca da belgelerde yapılan tahrifatın derhal anlaşılması olanaklıdır.

 

Zararın doğması için aldatma olgusunun hukuken korunan güveni sarsacak oran ve düzeyde olması gerekir. Sahtecilik ilk bakışta anlaşılabiliyor ise aldatma gücünü yitireceğinden suçun hukuki konusu olan kamu güveni de sarsılmayacaktır.

 

(Yargıtay 6. C.D.nin 12.10.1984, 5662/7660 sayılı kararlarına atfen MALKOÇ İ.- GÜLER M. Türk Ceza Kanunu Özel Hükümler C.3 s.2515)

 

Sanıkların başlangıçtan itibaren kast ve amaçları yasaya aykırı olarak inşaat ruhsatı vermektir. Belgelerde tahrifat yapmadan da yasaya aykırı inşaat ruhsatı verebilirlerdi. Belgelerde tahrifat yapmadaki kasıtları sahtecilik suçunu işlemek değil yasaya aykırılığı gizlemektir.

 

Yasal görevlerini yaparken yasalara ve yazılı hukuka aykırı davrandıkları anlaşılan sanıkların eylemi TCY’nın 240. maddesinde yazılı, görevde yetkiyi kötüye kullanmak suçunu oluşturmaktadır. TCY’nın 339. maddesinde tarif edilen suçun yasal unsurları gerçekleşmemiştir.> görüşüyle itiraz yoluna başvurarak özel daire kararının kaldırılmasına ve hükmün bozulmasına karar verilmesini talep etmiştir.

 

Dosya Birinci Başkanlığa gönderilmekle Ceza Genel Kurulu’nca okundu, gereği konuşulup düşünüldü.

 

Ceza Genel Kurulu Kararı

 

Karar: A. Belediyesi sınırları içinde bulunan bir otel inşaatının, Kıyı Yasası ve bu yasanın Uygulama Yönetmeliğine aykırılık taşıyıp taşımadığı hususunda kurumlar ve kişiler arasında farklı görüşler ve başvurular bulunması nedeniyle İzmir Valiliğince görüş sorulması üzerine, İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Kontrolörlüğünce inceleme yapılmış ve 11.7.1992 tarihli Resmi Gazete yayımlanarak yürürlüğe giren değişiklik ile 3621 sayılı Kıyı Yasası’nda yer alan kıyılardaki yapılaşma yasağının 30 metreden 100 metreye çıkartılması nedeniyle anılan otel inşaatının bu değişiklikten etkilenmemesi için yapı ruhsatının 10.7.1992 tarihinde verilmiş gibi gösterilmek istendiği, bunun sağlanabilmesi için; yapı ruhsatı üzerinde ve makbuz asıllarında yol kanal harcı ile bina inşaat harcının 10.7.1992 tarihinde tahsil edilmişler gibi gösterildiği halde makbuz dipkoçanlarında 13.7.1992 ve 15.7.1992 tarihlerinin yer aldığı, ayrıca inşaatın bir süredir devam edip belli seviyeye geldiğini göstermek için, inşaatın fenni sorumlusu tarafından 8.5.1992 tarihinde yapılan bir başvuruya dayalı olarak 11.5.1992 tarihinde inşaata başlanabilmesi için ön izin verildiğine dair belge düzenlendiği halde başvuru dilekçesi ile verilen ön izin belgesinin ilgili defterlere kaydının 24.8.1992 tarihinde yapıldığı belirlenerek açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda sanıkların dolaylı ikrarları, bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamı itibarıyla, tahsilat makbuzlarının asılları ve dipkoçanlarında tahrifat yapan sanık Nilüfer’in, gerçeğe aykırı bu belgelere dayalı olarak yine gerçeğe aykırı şekilde inşaat ruhsatı düzenleyen sanık Feridun ile bu ruhsatı onaylayan sanık Nilgün’ün, ayrıca gerçeğe aykırı ön izin belgesi düzenleyen sanık Remzi’nin eylemleri sabit görülerek cezalandırılmalarına karar verilmiştir. Esasen sanıkların eylemlerinin sübutunda ve belirlenen bu oluşta bir uyuşmazlık da bulunmamaktadır.

 

Özel daire ile yerel mahkeme arasındaki uyuşmazlık, özde suça konu belgelerdeki sahtecilikte aldatıcılık unsuru bulunup bulunmadığı, buna bağlı olarak da sanıkların sabit olan eylemlerinin hangi suç niteliğine uyduğunun belirlenmesi noktasında toplanmaktadır.

 

Gerek yerleşmiş yargısal kararlarda, gerekse öğretide genellikle kabul gören görüşe göre evrakta sahtekarlık suçlarının hukuki konusu, kamunun güvenidir. Belgelerin gerçeğe aykırı olarak düzenlenmesi, gerçek bir belgeye eklemeler yapılması, tamamen veya kısmen değiştirilmesi eylemlerinin kamu güvenini sarstığı kabul edilerek suç sayılıp yaptırıma bağlanmıştır. Bu nedenle de fiilen bir zararın ortaya çıkması aranmamakta, zarar olasılığı yeterli görülmektedir.

 

Resmi evrakta sahtekarlık suçunda, evrakın sahte olarak düzenlenmesi yeterli olup kullanılması suçun oluşması için gerekli değildir. Bu nedenle zarar olasılığının bulunması için evrakta yapılan sahtekarlığın çok sayıda kişiyi aldatacak nitelikte olması, bir başka anlatımla belgenin nesnel olarak aldatma gücü olup olmadığının belirlenmesi gerekir. Belgede aldatma gücü olup olmadığını değerlendirmek, belge ile doğrudan ilişki kuran mahkemeye aittir. Mahkemece resmi belgede bulunması gereken başlık, sayı, tarih, imza, mühür vs. gibi zorunlu ögeler incelenmeli, nesnel olarak aldatma gücü olup olmadığı saptanmalıdır. Ancak aldatma gücü kavramının değişken ve göreceli bir kavram olması nazara alındığında açıklanan yöntemle sonuca ulaşılamazsa mahkemeye yardımcı olma ve aydınlatma bakımından konusunda uzman bilirkişinin görüşüne de başvurulabilir. Nitekim Ceza Genel Kurulu’nun 30.06.1998 gün ve 183-255 sayılı kararında da aynı husus vurgulanmıştır.

 

Bu açıklamalar ışığında somut olay ele alınıp değerlendirildiğinde;

 

Sanıkların sahte olarak düzenledikleri harç tahsiline ilişkin makbuzların dayanak alınarak kullanılması suretiyle yine gerçeğe aykırı olarak sahte inşaat ruhsatı, inşaatın ruhsat tarihinden 2 ay öncesinde başlayıp belli bir seviyeye ulaştığını kanıtlamak için de yine sahte olarak ön izin belgesi düzenlendiği, bu belgelerin kamu kurumlarına bildirilerek işlemler yapılmasının sağlandığı anlaşılmaktadır. Nitekim dosyada bulunan İzmir İl Bayındırlık Müdürlüğü’nün 3.12.1997 günlü inceleme raporu örneğinde bu belgelere dayanılarak, söz konusu inşaatın Kıyı Yasası ve Uygulama Yönetmeliği hükümlerine uygun yapıldığının bildirildiği görülmektedir. Yine, aynı belgelerin turizm teşvik belgesi için kullanıldığı da anlaşılmaktadır. Kaldı ki, İzmir Valiliğinin bu belgelerin varlığı karşısında kesin bir sonuca ulaşamayarak İçişleri Bakanlığından görüş istediği, yapılan kapsamlı araştırmada belgelerin sahteliğinin ortaya çıktığı da bir gerçektir. Her ne kadar mahkemece bilirkişi incelemesi yaptırılmış ve bilirkişi raporunda bir kısım belgelerin aldatma gücü olmadığını bildirmişse de bu tespitinin dosyadaki bilgi ve belgelere uymadığı anlaşıldığı gibi inşaatı yaptıran şirket tarafından ancak fotokopilerinin gönderilmiş olması karşısında makbuzların aldatıcılık ögesini taşıyıp taşımadığı hususunda bilirkişinin, görüş bildirilemeyeceğini beyan ettiği görülmektedir. Yerel mahkemece bilirkişi raporunun bu niteliği belirlenerek, genel ve hukuki bilgi ile dosyadaki belgelerin aldatma gücünün saptanması isabetlidir. Nesnel ölçülere göre, birçok kimseyi aldatabilecek nitelikte olduğu belirlenen belgelerin sahte olarak memur sıfatını taşıyan sanıklarca düzenlenmesinde TCY’nın 339/1. maddesindeki suçun unsurları oluşmuştur. Bu itibarla Yargıtay C. Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.

 

Çoğunluk görüşüne katılmayan bir kurul üyesi, görüşüyle karşı oy kullanmıştır.

 

Sonuç: Açıklanan nedenlerle Yargıtay C. Başsavcılığı itirazının REDDİNE, dosyanın yerine gönderilmek üzere Yargıtay C. Başsavcılığı’na TEVDİİNE, 03.07.2001 günü oyçokluğu ile karar verildi. 

Yargıtay,Ceza davası devam ettiği sürece hukuk davası zamanaşımına uğramaz

CEZA DAVASI DEVAM ETTİĞİ SÜRECE TAZMİNAT DAVASI AÇILABİLECEĞİ
HAKSIZ EYLEM ZAMANAŞIMIUZAMIŞ (CEZA) ZAMANAŞIMI

1803 Sa.Ka.1

BK.60, 132

765 Sa.Ka.102, 104

1 – Ayrı bir zamanaşımı öngörmüş olmadıkça, haksız eylemlerden doğan maddi ve manevi tazminat davalarında BK. m. 60`daki zamanaşımı uygulanır.

2 – Haksız eylem, aynı zamanda ceza yasaları gereğince suç teşkil ediyorsa, zamanaşımı süresi TCK. m. 102`ye göre belirlenir.

3 – Uzamış zamanaşımının uygulanabilmesi için, fail hakkında ceza davası açılmış veya hükümlülük kararı verilmiş olması ya da kovuşturulması şikayete bağlı suçlarda belli süre içinde şikayette bulunulması şart değildir.

4 – Af Yasası, kamu davası açılmadan çıkmış ise, bir yıllık hukuk zamanaşımı süresi Af Yasasının yürürlüğe girdiği tarihten; şayet Af Yasası kamu davasının açılmasından sonra çıkmış ise, bir yılık hukuk zamanaşımı, af nedeniyle kamu davasının düşmesine ilişkin kararın kesinleşmesi gününden itibaren işlemeye başlar.

5 – Ceza davası devam ettiği sürece hukuk davasının zamanaşımına uğraması mümkün değildir.

 

DAVA VE KARAR:

Taraflar arasındaki “tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda (İstanbul Onuncu Asliye Hukuk Mahkemesi)nce davanın reddine dair verilen 9.7.1975 gün ve 1973/904-458 sayılı kararın incelenmesi davacı tarafından istenilmesi üzerinde; Yargıtay Dördüncü Hukuk Dairesi`nin 22.4.1976 gün ve 1975/7949-4242 sayılı ilamiyle (… Uyuşmazlık, davacı kiracı ile davalı kiraya veren arasında kira sözleşmesi nedeni ile doğan uyuşmazlığa aittir. İleri sürülüşe göre davalı kiraya veren davacıyı süresinden önce kiralanandan çıkartabilmek için rahatsız edici davranışlarda bulunmuş ve hakaret etmiştir. Olay en geç davacının savcılığa şikayet günü olan 21.8.1972 gününde öğrenilmiştir. Mahkeme de öğrenmenin bu günde olduğunu benimsemektedir. Kiracıyı iz`aç eden haksız davranışlar aynı zamanda davalının üzerine sözleşme ile düşen ödevlerin halele uğratılması niteliğindedir. Bu yüzden davalı hakkında ceza davası açılmıştır. Ceza davasının konusu belirtilen iz`aç ve yazı ile hakaret eylemlerinden ibarettir. Dava ceza davası devam ederken 1.11. 1973 gününde yani aradan bir yıl geçtikten sonra açılmıştır. Ancak dava açıldığı günde ceza davası devam etmekte idi. Ceza hakimi çok daha sonra çıkan 1803 sayılı Af Yasası gereğince ceza davasını 20.5.1974 gününde düşürmüştür. Oysa BK.nun 60. maddesinin 2. fıkrası uyarınca bu dava ceza zamanaşımına tabidir ve ceza zamanaşımı da 5 yıldır. Ceza zamanaşımının bu davadaki şikayet hakkına ilişkin TCK.nun 108. maddesi hükmü ile karıştırılmaması gerektir. Mahkemenin kararında dayandığı İçtihadı Birleştirme Kararı ile Hukuk Genel Kurulu`nun kararlarının olayla bir ilişkisi, uzak veya yakın bir ilgisi yoktur. Dava zamanaşımı az yukarıda gösterilen esasa göre gerçekleşmeden ve süresinde açılmıştır. O halde, esas incelenecekken davanın reddi usul ve yasaya aykırıdır…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece, önceki kararda direnilmiştir.

Temyiz eden : Davacı vekili.

Hukuk Genel Kurulu`nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü :YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI: Özel yasalarda haksız eylem için başka bir zamanaşımı süresi tayin edilmiş olmadıkça, haksız eylemden doğan maddi ve manevi zararların tazmini için açılacak davalarda BK.nun 60. maddesinde öngörülen zamanaşımı uygulanmak gerekir. Anılan maddesinin I. fıkrası bir ve on yıllık zamanaşımından söz etmiş; II. fıkrası ise, tazminat isteminin ceza yasalarının daha uzun bir zamanaşımı süresine bağlı tuttuğu cezalandırılabilir bir eylemden ileri gelmesi halinde birinci fıkradaki kurala bir istisna getirmiş ve bu gibi durumlarda daha uzun olan ceza zamanaşımı süresinin uygulanacağını vurgulamıştır. BK.nun anılan maddesinin II. fıkrası hükmünün konuluş nedeni şudur. Bilindiği gibi, haksız eylemlerin bir kısmı, sadece hukuk açısından değil, ceza yasaları bakımından da sorumluluğu gerektirir; haksız eylemin faili, yani sorumlusu genellikle daha ağır sonuçları olan bir ceza koğuşturmasına konu olabileceği sürece, zarar görenin haklarını yitirmesinin mantık dışı olacağı kuşkusuzdur. Bu bakımdan haksız eylem aynı zamanda ceza yasası gereğince bir suç teşkil ediyorsa ve ceza yasası ya da ceza hükümlerini ihtiva eden sair yasalar bu eylem için daha uzun bir zamanaşımı süresi tayin etmişse, tazminat davası da ceza davasına ilişkin zamanaşımı, süresine tabi olur. Bu konu bir ana ilke olarak 7.12.1955 gün ve 17/26 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında da vurgulanmıştır. Zira, çoğunlukla ceza davasının zamanaşımı “suçun türüne göre değişmekle beraber” BK. m. 60/I`deki hukuki zamanaşımından daha uzundur. O halde, fail hakkında açılmış bir ceza davası devam eder ve fakat o davaya şahsi davacı olarak zarar görenin katılma imkanı sağlanmaz ya da o uzun süreye denk olarak hukuk mahkemesinde (hele ceza davası devam ederken) tazminat davası açmasına izin verilmezse, denge bozulmuş olurdu. Bu itibarla şayet zarar doğuran eylem aynı zamanda cezayı gerektirir nitelikte ise bakılacaktır. Eğer ceza kanunundaki ya da ceza hükümlerini taşıyan kanunlardaki bu eylem için kabul edilen zamanaşımı süresi, BK.ndaki 1 yıllık süreden daha kısa ise, o zaman yine BK. m. 60/I olaya uygulanacak; ceza kanunundaki zamanaşımı süresi BK. m. 60/I`deki süreden daha uzun ise, o zaman bu uzun süre tazminat davaları için de uygulama yeri bulacaktır. Bu durumda uygulanması söz konusu olan ceza davası zamanaşımı süresi, TCK. m. 102`ye göre belirlenecektir. Ancak hemen belirtmek gerekir ki; BK. m. 60/II`deki zamanaşımı, tamamen hukuka ait bir kurum olup, zamanaşımını durduran ve kesen nedenler yönünden TCK.nun 102, 104-107. maddeler değil, aksine BK. m. 132-137 uygulama alanı budur. Öte yandan tazminat davalarına daha uzun süreli ceza davasına ilişkin zamanaşımının uygulanması için fail hakkında ceza davasının açılmış veya mahkûmiyet kararı verilmiş bulunması gerekli değildir; sadece cezalandırılması kabil bir eylemin işlenmiş olması, bir diğer söyleyişle, haksız eylemin suç niteliğini taşıması yeterlidir. Bununla beraber hukuk hakimi, ceza tertibine ilişkin olarak ceza hakimince verilen ve suçun işlendiğine ya da işlenmediğini kesinlikle tespit eden bir hüküm varsa, bununla bağlıdır (BK. m. 53). Ancak, ceza hakimi eylemin suç olup olmadığı üzerinde durmaksızın delil yetersizliği nedeniyle beraat kararı vermiş olursa hukuk hakimi bununla bağlı olmayarak haksız eylemin suç niteliğini taşıyıp taşımadığını araştırır. Bunun gibi ortada böyle bir hükmün bulunmaması halinde de hukuk hakimi, cezai sorumluluğu gerektiren bir eylemin işlenmiş olup olmadığını serbestçe inceleyip takdir eder ve olaya uygulanacak zamanaşımını belirler.

Bundan başka, işlenen eylemin, kovuşturulması şikayete bağlı bir suç teşkil edip etmemesi de önemli değildir. Zira bu yön, ceza davasının açılabilmesinin bir şartıdır. Bu bakımdan şikayet süresinin (TCK. m. 108) geçirilmesinden ötürü, ceza davasının açılamamış olması, bu davaya ilişkin zamanaşımı süresinin, tazminat davasına uygulanmasına engel değildir (HGK. 3.6.1953 gün ve 4/71 E., 77.).

Böylece, zamanaşımı ile ilgili hususlara kısaca değinildikten sonra, temyize konu olay incelendikte :

Davalının 21 Ağustos 1972 gününde davacıya hakaret ve tehdit suçlarından ötürü hakkında 1972/484 E. sayılı bir dava açıldığı; yapılan yargılama sonunda 17.4.1973 günlü ilamla davalının TCK.nun 482/2 ve 541. maddeleri gereğince mahkûmiyetine ve cezasının teciline karar verildiği; davalının (sanığın) vaki temyizi üzerine, hükmün Yargıtay İkinci Ceza Dairesi`nin 2.11.1973 günlü ilamiyle “… duruşma tutanağının hakim tarafından imza edilmemesinin vusuku muhil bulunduğundan…” bahsile bozulup mahalline iade edildiği; bozmaya uyularak yapılan duruşma sırasında da davanın (ahiren yürürlüğe giren 1803 sayılı Af Yasasının 1/A ve TCK.nun 97. maddesi hükümlerince) 20.5.1974 günlü kararla ortadan kaldırıldığı; maddi ve manevi tazminata ilişkin hukuk davasının ise 1.11.1973 gününde, yani ceza davası devam ederken açıldığı, dosyadaki kanıtlardan anlaşılmaktadır. Esasen bu maddi olgular ve özellikle tarihler bakımından bir uyuşmazlık söz konusu değildir. Bu yön mahkemece de aynen benimsenmiştir. Ancak mahkeme, gerek bozulan kararında ve gerekse direnme kararında “… 7.12.1955 gün ve 17/26 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararına göre suç niteliği olan haksız eylemler, Af Yasaları uyarınca bu niteliklerini kaybederler, bu durumda BK.nun 60/I. maddesinde öngörülen bir yıllık zamanaşımı uygulanır, öte yandan ceza mahkemesine mahkûmiyet ve ne de beraat kararı değil, davanın düşürülmesine karar vermiştir. O halde 1803 sayılı Af Yasası ile eylemin suç niteliği ortadan kalktığına ve haksız eyleme uzamış zamanaşımının uygulanması olanağı bulunmadığına ve olay günü olan 21.8.1972 günü ile maddi ve manevi tazminat davasının açıldığı 1.11.1973 günü arasında bir yıldan fazla zaman geçtiğine göre, dava zamanaşımına uğramıştır…” gerekçesiyle davanın reddine karar vermiştir. Oysa özel daire bozma ilamında da kısaca değinildiği veçhile olayda zamanaşımı söz konusu değildir. Çünkü 7.12. 1955 gün ve 17/26 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararına göre “…cezayı gerektiren haksız eylemler af nedeniyle cezai niteliklerini kaybedeceklerinden ceza zamanaşımı bunlara uygulanmaz. Hukuk zamanaşımının uygulanması gerekir…”. Bu gibi durumlarda bütün sorun BK.nun 60/I. maddesinde öngörülen 1 yıllık hukuk zamanaşımının hangi tarihten itibaren başlıyacağıdır Yargıtay`ın bu güne kadar istikrarla vaki uygulamalarına göre; Af Yasası kamu davası açılmadan önce çıkmış ise, bir yıllık hukuk zamanaşımı süresi Af Yasasının yürürlüğe girdiği tarihten itibaren şayet Af Yasası kamu davasının açılmasından sonra çıkmış ise, bu takdirde de af nedeniyle ceza davasının düşmesine ilişkin kararın kesinleşmesi gününden itibaren işlemeye başlıyacaktır. Burada, suçtan zarar görenin kamu davasına katılmış olup olmamasının bir etkisi yoktur. Her iki halde de bir yıllık hukuk zamanaşımının uygulanması gerekir (Mustafa Reşit Karahasan Sorumluluk ve Tazminat Hukuku İstanbul 1981 / Sayfa 1731 ve onu izleyen sayfalardaki kararlar); (Mustafa Kayganaçıoğlu / Nihat Renda / Galip Onursan Orman Kanunu, İlgili Mevzuat Ankara 1976 Sayfa 584, dipnot 174`le ilgili metin ve sayfa 633 ve müteakip sayfalardaki kararlar). Temyize konu bu olayda Af Yasası kamu davası açıldıktan sonra çıkmış bulunduğuna göre, ceza mahkemesince verilen 20.5.1974 günlü düşme kararının kesinleştiği tarihten itibaren bir yıl içinde tazminat davası açılması mümkündür. Oysa hukuk davası 1.11.1973,-yani ilk mahkûmiyet kararından önce, diğer bir ifade ile ceza davası henüz devam ederken açılmıştır ki olayımızda zamanaşımından asla söz edilemez.  Zira ceza davası devam ederken tazminat davasının zamanaşımına uğrayabileceğini kabul etmek, herşeyden önce mahkemenin kararına, gerekçe yaptığı içtihadı birleştirme kararında mevcut “… ceza davası devam ettiği müddetçe mutazarrırın müdahil sıfatım alarak ceza mahkemesinden tazminat talep edebileceği (TCK. m. 38) ve bu itibarla haksız fiilin Devlet tarafından takibi mümkün oldukça tazminat davasını kabul etmememin manasız olacağı…” şeklindeki gerekçeye aykırı olacaktır. Bu gerekçenin aksi, yani mahkeme görüşü benimsendiği takdirde, çoğu zaman ceza davasının af ile ortadan kalkması ile beraber, zarar görenin tazminat davası açma olanağı da ortadan kalkmış olur ki, bunun mantıken ve hukuken izahı mümkün olamaz. Kaldı ki, Af Yasalarının, zarara uğrayan kimsenin genel hükümler dairesinde çıkarlarını kovuşturmalarına engel olacağı da düşünülemez. O halde bu güne kadarki uygulamalarda olduğu gibi, bu olayda, ortadan kaldırma kararının kesinleştiği tarihin hukuk zamanaşımı için başlangıç tarihi olarak alınması gerekir. Olayımızda hukuk davası, değil ortadan kaldırma kararının kesinleştiği tarihten sonra aksine daha ceza davası derdest iken, daha 1803 sayılı Af Yasası yürürlüğe girmemiş iken açıldığına göre zamanaşımı söz konusu değildir. Bu durumda özel daire bozma kararına uyulmak gerekirken eski hükümde direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır ve hüküm yukarıda anılan nedenlerle bozulmalıdır.

SONUÇ:

Davacı vekili Av. Suat`ın temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının özel daire bozma kararında gösterilen sebeplerden dolayı (BOZULMASINA), oybirliği ile karar verildi.