Yargıtay C G K E:2011/5-137 K: 2013/58 *İLETİŞİMİN TESPİTİ * DELİL NİTELİĞİ *SUÇ ÜSTÜ HALİ * HAKİM SAVCI SIFATI -(2.) BÖLÜMÜ

Yargıtay C G K  E:2011/5-137 K: 2013/58 *İLETİŞİMİN TESPİTİ * DELİL NİTELİĞİ *SUÇ ÜSTÜ HALİ * HAKİM SAVCI SIFATI -(2.) BÖLÜMÜ

01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK'nun "Rüşvet" başlıklı 252. maddesi; 

 

" (1) Rüşvet alan kamu görevlisi, dört yıldan oniki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Rüşvet veren kişi de kamu görevlisi gibi cezalandırılır. Rüşvet konusunda anlaşmaya varılması hâlinde, suç tamamlanmış gibi cezaya hükmolunur. 

 

(2) Rüşvet alan veya bu konuda anlaşmaya varan kişinin, yargı görevi yapan, hakem, bilirkişi, noter veya yeminli mali müşavir olması hâlinde, birinci fıkraya göre verilecek ceza üçte birden yarısına kadar artırılır. 

 

(3) Rüşvet, bir kamu görevlisinin, görevinin gereklerine aykırı olarak bir işi yapması veya yapmaması için kişiyle vardığı anlaşma çerçevesinde bir yarar sağlamasıdır. 

 

(4) Birinci fıkra hükmü, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, kamu kurum veya kuruluşlarının ya da kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının iştirakiyle kurulmuş şirketler, bunların bünyesinde faaliyet icra eden vakıflar, kamu yararına çalışan dernekler, kooperatifler ya da halka açık anonim şirketlerle hukukî ilişki tesisinde veya tesis edilmiş hukukî ilişkinin devamı sürecinde, bu tüzel kişiler adına hareket eden kişilere görevinin gereklerine aykırı olarak yarar sağlanması hâlinde de uygulanır. 

 

(5) Yabancı bir ülkede seçilmiş veya atanmış olan, yasama veya idarî veya adlî bir görevi yürüten kamu kurum veya kuruluşlarının memur veya görevlilerine veya aynı ülkede uluslararası nitelikte görevleri yerine getirenlere, uluslararası ticarî işlemler nedeniyle, bir işin yapılması veya yapılmaması veya haksız bir yararın elde edilmesi veya muhafazası amacıyla, doğrudan veya dolaylı olarak yarar teklif veya vaat edilmesi veya verilmesi de rüşvet sayılır" şeklinde iken, 05.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6352 sayılı Kanunun 87. maddesiyle; 

 

" (1) Görevinin ifasıyla ilgili bir işi yapması veya yapmaması için, doğrudan veya aracılar vasıtasıyla, bir kamu görevlisine veya göstereceği bir başka kişiye menfaat sağlayan kişi, dört yıldan oniki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. 

 

(2) Görevinin ifasıyla ilgili bir işi yapması veya yapmaması için, doğrudan veya aracılar vasıtasıyla, kendisine veya göstereceği bir başka kişiye menfaat sağlayan kamu görevlisi de birinci fıkrada belirtilen ceza ile cezalandırılır. 

 

(3) Rüşvet konusunda anlaşmaya varılması halinde, suç tamamlanmış gibi cezaya hükmolunur. 

 

(4) Kamu görevlisinin rüşvet talebinde bulunması ve fakat bunun kişi tarafından kabul edilmemesi ya da kişinin kamu görevlisine menfaat temini konusunda teklif veya vaatte bulunması ve fakat bunun kamu görevlisi tarafından kabul edilmemesi hâllerinde fail hakkında, birinci ve ikinci fıkra hükümlerine göre verilecek ceza yarı oranında indirilir. 

 

(5) Rüşvet teklif veya talebinin karşı tarafa iletilmesi, rüşvet anlaşmasının sağlanması veya rüşvetin temini hususlarında aracılık eden kişi, kamu görevlisi sıfatını taşıyıp taşımadığına bakılmaksızın, müşterek fail olarak cezalandırılır. 

 

(6) Rüşvet ilişkisinde dolaylı olarak kendisine menfaat sağlanan üçüncü kişi veya tüzel kişinin menfaati kabul eden yetkilisi, kamu görevlisi sıfatını taşıyıp taşımadığına bakılmaksızın, müşterek fail olarak cezalandırılır. 

 

(7) Rüşvet alan veya talebinde bulunan ya da bu konuda anlaşmaya varan kişinin; yargı görevi yapan, hakem, bilirkişi, noter veya yeminli mali müşavir olması halinde, verilecek ceza üçte birden yarısına kadar artırılır. 

 

(8) Bu madde hükümleri; 

 

a) Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, 

 

b) Kamu kurum veya kuruluşlarının ya da kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının iştirakiyle kurulmuş şirketler, 

 

c) Kamu kurum veya kuruluşlarının ya da kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının bünyesinde faaliyet icra eden vakıflar, 

 

d) Kamu yararına çalışan dernekler, 

 

e) Kooperatifler, 

 

f) Halka açık anonim şirketler, 

 

adına hareket eden kişilere, kamu görevlisi sıfatını taşıyıp taşımadıklarına bakılmaksızın, görevlerinin ifasıyla ilgili bir işin yapılması veya yapılmaması amacıyla doğrudan veya aracılar vasıtasıyla, menfaat temin, teklif veya vaat edilmesi; bu kişiler tarafından talep veya kabul edilmesi; bunlara aracılık edilmesi; bu ilişki dolayısıyla bir başkasına menfaat temin edilmesi halinde de uygulanır…" biçiminde değiştirilmiştir. 

 

Rüşvet suçu, bir tarafta rüşvet veren ile diğer tarafta ise rüşvet alan kamu görevlisinin yer aldığı bir karşılaşma suçu, dolayısıyla da çok failli bir suçtur. 5237 sayılı TCK'nun 252. maddesinde; "bir kamu görevlisinin, görevinin gereklerine aykırı olarak bir işi yapması veya yapmaması için kişiyle vardığı anlaşma çerçevesinde bir yarar sağlamasıdır" şeklinde tanımlanmak suretiyle yalnızca "nitelikli rüşvet suçu" ceza yaptırımına bağlanmış iken, 05.07.2012 günlü Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6352 sayılı Kanunun 87. maddesi ile 5237 sayılı TCK'nun 252. maddesinde yapılan değişiklikle öncekinden farklı olarak "basit rüşveti" de kapsayacak şekilde düzenlenmiştir. 

 

Yapılan değişiklikle 5237 sayılı TCK'nun 252. maddesinin birinci fıkrasında; "Görevinin ifasıyla ilgili bir işi yapması veya yapmaması için, doğrudan veya aracılar vasıtasıyla, bir kamu görevlisine veya göstereceği bir başka kişiye menfaat sağlayan kişi dört yıldan oniki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır" şeklinde "rüşvet veren" bakımından, 

 

İkinci fıkrasında ise; "Görevinin ifasıyla ilgili bir işi yapması veya yapmaması için, doğrudan veya aracılar vasıtasıyla, kendisine veya göstereceği bir başka kişiye menfaat sağlayan kamu görevlisi de birinci fıkrada belirtilen ceza ile cezalandırılır" biçiminde ifade edilmek suretiyle de "rüşvet alan kamu görevlisi" açısından "rüşvet suçu" tanımlanmıştır. Bu suretle de, sağlanan menfaatin "kamu görevlisinin görevinin gereklerine aykırı" bir işin yapılması amacına yönelik olması şartı kaldırılarak, görevinin gereklerine uygun davranması için kişilerden kendisine veya bir başkasına çıkar sağlamak fiili TCK'nun 257/3. maddesindeki görevi kötüye kullanmak suçu kapsamından çıkartılarak rüşvet suçuna dönüştürülmüştür. 

 

Diğer taraftan rüşvet suçunun, menfaatin kamu görevlisi tarafından temin edildiği anda tamamlandığı ilke olarak kabul edilmekle birlikte, izlenen suç siyaseti gereği olarak, rüşvet suçunun kamu görevlisi ile iş sahibi arasında görevinin ifasıyla ilgili bir işin yerine getirilmesi veya getirilmemesi amacına yönelik menfaat teminini öngören bir anlaşmanın yapılması durumunda dahi rüşvet suçu tamamlanmış gibi cezaya hükmedileceği maddenin üçüncü fıkrasında hüküm altına alınmıştır. Bunun için de; rüşvet teklif veya önerisinin kişi ya da kamu görevlisinden gelmesinin önemi bulunmamakla birlikte, bu istek ve önerinin, diğer bir anlatımla rüşvet anlaşmasının özgür iradeye dayalı olmasında zorunluluk bulunmaktadır. 

 

Rüşvet verme veya alma niyetinde olmayan kişi veya kamu görevlisinin, atlatmak veya yakalatmak ya da suç delillerini ortaya çıkartmak amacıyla kabul etmiş gibi gösterdiği biçimsel rızanın (görünüşteki rıza-dış rıza) özgür iradeye dayalı olmaması nedeniyle, rüşvet anlaşmasının varlığından söz edilemeyeceği cihetle, böyle bir durumda rüşvet alırken veya rüşvet verirken yakalanan failin eyleminin rüşvet suçuna teşebbüs olarak kabulü gerekmektedir. Ceza Genel Kurulu ve Özel Dairece sürdürülen istikrarlı uygulamalar da bu yöndedir. 

 

6352 sayılı Kanunun 87. maddesiyle 5237 sayılı TCK'nun 252. maddesinin 4. fıkrasında yapılan düzenleme ile TCK'nun 35. maddesindeki genel teşebbüs hükmünden ayrılarak rüşvet suçuna özgü özel bir teşebbüs hali öngörülmüş ve; "kamu görevlisinin rüşvet talebinde bulunması ve fakat bunun kişi tarafından kabul edilmemesi ya da kişinin kamu görevlisine menfaat temini konusunda teklif veya vaatte bulunması ve fakat bunun kamu görevlisi tarafından kabul edilmemesi hallerinde fail hakkında, birinci ve ikinci fıkra hükümlerine göre verilecek ceza yarı oranında indirilir" hükmü getirilmiştir. 

 

Daha önce, TCK'nun bağlılık kuralının öngörüldüğü 40/2. maddesinin; "özgü suçlarda, ancak özel faillik niteliğini taşıyan kişi fail olabilir. Bu suçların işlenişine iştirak eden diğer kişiler ise, azmettiren veya yardım eden olarak sorumlu tutulur" şeklindeki hükmü çerçevesinde iştiraki, dolayısıyla sorumluluk statüsü belirlenen "rüşvete aracılık eden kişinin", 6352 sayılı Kanunun 87. maddesiyle 5237 sayılı TCK'nun 252. maddesinin 5. fıkrasına getirilen yeni düzenleme ile; "kamu görevlisi sıfatını taşıyıp taşımadığına bakılmaksızın, eylemden müşterek fail olarak sorumlu tutulacağı" hüküm altına alınmıştır. Bu suretle de, Türk Ceza Kanununun genel hükümlerinden farklı olarak rüşvet suçuna özgü hükümler getirilmiştir. 

 

Maddenin yedinci fıkrasında, rüşvet alan veya talebinde bulunan ya da bu konuda anlaşmaya varan kişinin; yargı görevi yapan, hakem, bilirkişi, noter veya yeminli mali müşavir olması, suçun temel şekline nazaran daha ağır cezayı gerektiren nitelikli bir hal olarak kabul edilerek önceki düzenlemeye paralel olarak verilecek cezanın üçte birden yarısına kadar artırılacağı öngörülmüştür. 

 

Bu bilgiler ışığında somut olay değerlendirildiğinde; 

 

TCK'nun 6. maddesine göre yargı görevi yapan tanımı kapsamında yer alan sanık A. K.'un görevinin gereklerine aykırı olarak, yapmaması gereken bir işi yapmak yani V. O. Ç.'i tahliye etmek amacıyla, diğer sanık M. K. ile etkin görev bölüşümü altında, fikir ve eylem birliği içinde yaptıkları rüşvet teklifini, rüşvet verme niyetinde olmayan müşteki V. O. Ç.'in ve onun muvafakati ile sürece dahil olan gizli soruşturmacının kabul etmiş gibi görünerek gösterdikleri biçimsel rızasının (görünüşte rıza-dış rıza) özgür iradeye dayalı olmaması nedeniyle rüşvet anlaşmasının varlığından söz edilemeyeceğinden, sanık A. K.'un eyleminin rüşvet alma suçuna teşebbüs, sanık M. K.'un ise; bağlılık kuralının düzenlendiği TCK'nun 40/2. maddesi uyarınca eylemden azmettiren sıfatıyla suça iştirakten sorumlu tutulmasında suç ve hüküm tarihinde yürürlükte bulunan yasal düzenleme gözetildiğinde herhangi bir isabetsizlik bulunmamaktadır. 

 

Sanıklar A. K. ve M. K.'un sübuta eren suçlarının nitelendirilmesinin bu şekilde kabul edilmesinden sonra, rüşvet suçunun düzenlendiği TCK'nun 252. maddesinde hüküm tarihlerinden sonra, yürürlüğe giren 6382 sayılı Kanunun 87. maddesi ile değişiklik yapılması karşısında temyiz aşamasında gerçekleşen bu değişiklik nedeniyle lehe kanun değerlendirilmesinin hangi esaslara göre yapılacağının belirlenmesi gerekmektedir. 

 

5237 sayılı TCK'nun "zaman bakımından uygulama" başlıklı 7. maddesi, 765 sayılı Kanunun 2. maddesine benzer şekilde düzenlenmiş olup, her iki maddede de; ceza hukuku kurallarının yürürlüğe girdikleri andan itibaren işlenen suçlara uygulanacağına ilişkin ileriye etkili olma prensibi ile bu ilkenin istisnasını oluşturan, "failin lehine olan yasanın geçmişe etkili olması", "geçmişe etkili uygulama" veya "geçmişe yürürlük" ilkesine de yer verilmiştir. 

 

Bu ilke uyarınca, suçtan sonra yürürlüğe giren ve fail lehine hükümler içeren kanun, hükümde ve infaz aşamasında dikkate alınmalıdır. 

 

Lehe kanunun tespiti açısından, öğreti ve yargısal kararlara da konu olmuş, değişen ceza mevzuatı karşısında dahi halen geçerliliğini koruyan 23.02.1938 gün ve 23–9 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında; "Suçun işlendiği zamanın yasası ile sonradan yürürlüğe giren yasa hükümlerinin farklı olması halinde,her iki yasanın birbirine karıştırılmadan, ayrı ayrı somut olaya uygulanıp, her iki yasaya göre hükmedilecek cezalar belirlendikten sonra, sonucuna göre lehte olanı uygulanmalı" şeklinde, lehe kanunun tespitinde başvurulacak yöntem belirtilmiştir. 

 

Öğretide de anılan İçtihadı Birleştirme Kararındaki ilke benimsenerek, uygulanma imkanı bulunan tüm kanunların leh ve aleyhteki hükümleri birlikte ayrı ayrı ele alınarak somut olaya göre sonuçlarının karşılaştırılması gerekeceği ve sonunda fail bakımından daha lehe sonuç veren kanunun belirlenip hükmün buna göre verileceği görüşleri ileri sürülmüştür. (Ord. Prof. Dr. S. Dönmezer–Prof. Dr. S. Erman, Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku, c. 1, 11. Bası, s. 167; Ord. Prof. Dr. S. Dönmezer, Genel Ceza Hukuku Dersleri, s. 64; Prof. Dr. M. E. Artuk–Doç. Dr. A. Gökçen–Arş. Gör. A. C. Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, c. 1, s. 221) 

 

Diğer taraftan, Anayasamızın 141. maddesinin 4. fıkrası; "…Davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması yargının görevidir", 154. maddesinin 1. fıkrası ise; "Yargıtay, Adliye Mahkemelerince verilen ve kanunun başka bir adli yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme merciidir. Kanunla gösterilen belli davalara da ilk ve son derece mahkemesi olarak bakar" hükümlerini içermektedir. 

 

Bu hükümlerle birlikte, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesinin; "kişinin makul sürede yargılanma hakkı olduğuna" ilişkin normu da dikkate alındığında, temyiz davasında işin esasına girilerek dosyadaki tüm bilgi ve belgelerin incelenip değerlendirilmesinin esas olduğu kabul edilmelidir. 

 

Temyiz incelemesi sırasında kanun koyucu tarafından incelemeye konu suçlara ilişkin değişiklik yapılması durumunda, temyiz merciince sonradan yürürlüğe giren kanun nedeniyle lehe kanun hükümlerinin uygulanması yönünde mahkemesince değerlendirme yapılması gerektiği için işin esasına girilmeden bu yönde bozma yapılması mümkün ise de, yürürlüğe giren yeni kanunun açıkça lehe olduğunun anlaşıldığı durumlar dışında dosyanın temyiz merciince esastan incelenerek suçun oluşumu, sübutu ve uygulama denetlenip, önceki ve sonraki kanunlar bir bütün halinde değerlendirildikten sonra ortaya çıkan sonuçlar karşılaştırılmak suretiyle lehe kanunun belirlenmesi gerekmektedir. Önceki kanunun lehe olduğu belirlenip, ilk derece mahkemesi uygulamasının isabetli olduğunun anlaşılması durumunda hükmün onanmasına, sonradan yürürlüğe giren kanunun lehe olduğunun belirlenmesi durumunda ise hükmün bu yönden ve varsa diğer bozma nedenleri eklenmek suretiyle bozulmasına karar verilmelidir. 

 

Nitekim Ceza Genel Kurulunun 18.09.2012 gün ve 420-1771 ile 06.03.2012 gün 304-79 sayılı kararları da bu yöndedir. 

 

Bu açıklamalara göre somut olayda; rüşvet suçunu düzenleyen, gerek 5237 sayılı TCK'nun 252. maddesinin 1. fıkrasında, gerekse 6352 sayılı Kanunun 87. maddesiyle getirilen yeni düzenlemede belirlenen temel ceza ile rüşvet alan veya talebinde bulunan ya da bu konuda anlaşmaya varan kişinin yargı görevini yapan kişilerden olması halinde yapılacak artırım oranının aynı olması nedeniyle, yeni kanunun bu yönlerden lehe bir durum oluşturmadığı, buna karşın, 6352 sayılı Kanunun 87. maddesiyle 5237 sayılı TCK'nun 252. maddesinin 5. fıkrasında yapılan düzenleme ile "rüşvete aracılık eden kişinin" sorumluluk statüsü ağırlaştırılarak, eylemden "müşterek fail" olarak sorumlu tutulacağının hüküm altına alınması nedeniyle de yeni yasal değişikliğin aleyhe olduğu görülmektedir. 

 

6352 sayılı Kanunun 87. maddesiyle 5237 sayılı TCY'nın 252. maddesinin 4. fıkrasında yapılan yeni düzenlemeyle rüşvet suçuna özgü teşebbüs hali öngörülerek, bu durumda verilecek cezanın "yarı oranında" indirileceği hüküm altına alınmış, bu suretle de 5237 sayılı TCK'nun 35. maddesinin uygulama imkanı ortadan kaldırılmış ise de; Özel Dairece hüküm tarihi itibarıyla bu madde uyarınca uygulama yapılmasında bir isabetsizlik bulunmadığı gibi, sanıklar hakkında hükmolunan cezadan 3/4 oranında indirim yapılması karşısında yasal değişiklik bu yönden de sanıklar lehine sonuç doğurmayacaktır. 

 

Bu nedenlerle, sonradan yürürlüğe giren yasal değişikliğin sanıklar lehine hükümler içermediği ve Özel Daire hükmünün bu yönlerden isabetli olduğu sonucuna ulaşılmaktadır. 

 

Diğer taraftan, Özel Dairenin sanık M.K. hakkındaki 05.06.2009 gün ve 1-5 sayılı kararına ilişkin olarak; 

 

1) 5237 sayılı TCK'nun 53. maddesinin yürürlüğe girmesi nedeniyle 01.06.2005 tarihinden sonra işlenen suçlarda 2918 sayılı Kanunun 119/2. maddesinin uygulanamayacağının gözetilmemesi, 

 

2) TCK'nun 53/4 maddesindeki; "Kısa süreli hapis cezası ertelenmiş veya fiili işlediği sırada onsekiz yaşını doldurmamış olan kişiler hakkında birinci fıkra hükmü uygulanmaz" hükmü uyarınca, verilen 10 aylık kısa süreli hürriyet bağlayıcı ceza ertelenen sanık M.hakkında 53. maddesinin uygulanması imkanı bulunmamasına karşın, "TCK'nun 53/3. maddesi uyarınca c/2 yollaması ile 53/1-e bendinin uygulanmasına" karar verilmesi, 

 

İsabetsiz ise de, yeniden yargılama yapılmasını gerektirmeyen bu hukuka aykırılıkların 1412 sayılı CMUK'nun 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca yürürlükte bulunan 322. maddesi uyarınca düzeltilmesi mümkündür. 

 

Bu itibarla; 

 

1) Özel Dairenin sanık A. K. hakkında rüşvet alma suçuna teşebbüsten kurulan 02.02.2011 gün ve 1-5 sayılı mahkumiyet hükmünün onanmasına, 

 

2) Sanık M. K. hakkında rüşvet alma suçuna teşebbüse iştirakten kurulan 05.06.2009 gün ve 1-5 sayılı mahkumiyet hükmünün ise, sanık hakkında 2918 sayılı Kanunun 119/2 ve 5237 sayılı TCK'nun 53/1-e maddelerinin uygulanması isabetsizliklerinden bozulmasına, ancak bu aykırılıklar yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden, 2918 sayılı Kanunun 119/2 ve TCK'nun 53/1-e maddelerinin uygulanmasına ilişkin bölümlerin çıkartılması suretiyle hükmün düzeltilerek onanmasına karar verilmelidir. 

 

KARAR : Açıklanan nedenlerle; 

 

1- Yargıtay 5. Ceza Dairesinin 05.06.2009 gün ve 1-5 sayılı kararına ilişkin olarak: 

 

a-) Sanık A. K. hakkında suç işlemek amacıyla kurulan örgüte yardım etme suçundan verilen ve vekalet ücretine hükmedilmediği gerekçesiyle sanık müdafii tarafından temyiz edilen beraat hükmünün ONANMASINA, 

 

b-) Sanıklar H. K., R. S. ve H. Ş. hakkındaki hükümlerin ise, kendilerini müdafii ile temsil ettirmelerine ve yargılandıkları suçtan beraat etmelerine karşın lehlerine maktu vekalet ücretine hükmedilmemesi isabetsizliğinden BOZULMASINA, 

 

Ancak yeniden yargılamayı gerektirmeyen bu konuda 1412 sayılı CMUK'nun, 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 322. maddesi gereğince karar verilmesi mümkün olduğundan, Özel Dairenin 05.06.2009 gün ve 1-5 sayılı kararının hüküm fıkrasına; "19.12.2008 tarihinde yürürlüğe giren ve karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesine göre Yargıtay'da ilk derecede görülen davalar için belirlenen 1.250 Lira maktu vekalet ücretinin hazineden alınarak sanıklar H. K., R. S. ve H. Ş.'e ayrı ayrı verilmesine" ibaresinin eklenmesi suretiyle sanıklar H. K., R. S. ve H. Ş. hakkındaki beraat hükümlerinin DÜZELTİLEREK ONANMASINA, 

 

2- Yargıtay 5. Ceza Dairesinin sanık A. K. hakkında rüşvet alma suçuna teşebbüsten kurulan 02.02.2011 gün ve 1-5 sayılı mahkumiyet hükmünün ONANMASINA, 

 

3- Özel Dairenin sanık M. K. hakkında rüşvet alma suçuna teşebbüse iştirakten kurulan 05.06.2009 gün ve 1-5 sayılı mahkumiyet hükmünün ise, sanık hakkında 2918 sayılı Kanunun 119/2 ve 5237 sayılı TCK'nun 53/1-e maddelerinin uygulanması isabetsizliklerinden BOZULMASINA, 

 

Ancak, yeniden yargılama yapılmasını gerektirmeyen bu konuda 1412 sayılı CMUK'nun 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 322. maddesine göre karar verilmesi mümkün olduğundan, 2918 sayılı Kanunun 119/2 ve TCK'nun 53/1-e maddelerinin uygulanmasına ilişkin bölümlerin çıkartılması suretiyle sanık M.K. hakkındaki Yargıtay 5. Ceza Dairesinin 05.06.2009 gün ve 1-5 sayılı hükmünün DÜZELTİLEREK ONANMASINA, 

 

4- Dosyanın Yargıtay 5. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 19.02.2013 günü yapılan müzakerede, "sanık A. K. ile yeğeni sanık M. K. ve kardeşi olan H. K. arasında yapılan ve mahkeme kararıyla dinlenilmesi ve kayda alınmasına karar verilen telefon konuşmalarının yasal delil olarak kabul edilip edilemeyeceğine" ilişkin önsorun yönünden oyçokluğu, diğer tüm uyuşmazlıklar yönünden ise oybirliğiyle karar verildi."

 

KARARIN İLK BÖLÜMÜ

https://www.facebook.com/notes/y%C3%BCksek-mahkeme-i%C3%A7tihatlar%C4%B1/yarg%C4%B1tay-ceza-genel-kurulu-e20115-137-k-201358-ileti%C5%9Fimin-tespiti-delil-niteli%C4%9Fi/728267900526086 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir