YHGK 11.3.2009 E.2009/8-75 – K.2009/116


 YHGK 11.3.2009 E.2009/8 75 – K.2009/116

– MUHTESATIN MÜLKİYETİNİN TESBİTİ (Hukuki Yarar)

– HUKUKİ YARAR  (Muhtesat Mülkiyetinin Tesbiti)

– HARİCEN SATIŞ  (Tapulu Yerin)

– TAPULU YERİN HARİCEN SATIŞI –

TMK.706,718 – BK.61,213 – 2942 Sa.Ka.19 – HUMK.566,567

1. Davacının tapuda kayıtlı taşınmazı haricen satın almasına TMK.nun 706, BK.nun 213. maddesi karşısında değer verilemez. Tapu iptali tescil davasının reddine karar verilmiş olmasında usul ve kanuna aykırı bir yön bulunmamaktadır.
2. Davacı haricen satın aldığı taşınmaz üzerine ev yapmıştır.  Bu hususta ihtilaf bulunmamaktadır. Kayıt malikleri arasında ortaklığın giderilmesi davası vardır. Ortaklığın satış yoluyla giderilmesine karar verildiği taktirde 768 ada 5 numaralı parselin üzerindeki muhdesatla birlikte satılacağı hususunda tereddüt bulunmamaktadır. Bu hale göre taşınmaz üzerinde bulunan evin değerinin ve kime ait olduğunun belirlenmesinde davacının hukuki yararı bulunmaktadır.    Mahkemenin muhdesatın tespitine yönelik davacı talebinin reddine karar vermiş olmasında isabet bulunmamaktadır.

DAVA ve KARAR:

Taraflar arasındaki “Muhtesatın Tespiti-Tapu İptal ve Tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Şanlıurfa Asliye 1. Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 16.1.2007 gün ve 2006/532-2007/3 sayılı kararın incelenmesi davacı tarafından istenilmesi üzerine,

Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 15.10.2007 gün ve 2007/4224 – 5537 sayılı ilamı;

(…Davacı, dava konusu taşınmazı 768 ada 5 parselde hissedar olan Mehmet Emin Algülü’den haricen satın aldığını ve üzerine ev yaptığını açıklayıp tapu kaydının iptaliyle adına tescilini ayrıca taşınmaz üzerindeki evin kendisine ait olduğunun tespitini istemiştir.

Davalılar, davanın reddine karar verilmesini savunmuşlardır.

Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı, davalılardan Mehmet Emin Algülü’den taşınmazı satın aldığını iddia etmiş, satış senedi ibraz etmiştir. Oysa dava konusu 768 ada 5 numaralı parsel 80/480’er hisse olarak davalılar Mehmet Emin, Emine Algülü ile Tuna Bazer ve dava dışı üçüncü kişiler adına tapuda kayıtlıdır. Davacının tapuda kayıtlı taşınmazı haricen satın almasına TMK.nun 706, BK.nun 213. maddesi karşısında değer verilemez. Tapu iptali tescil davasının reddine karar verilmiş olmasında usul ve kanuna aykırı bir yön bulunmamaktadır. Bu nedenle davacının tapu iptali tescil davasının reddine ilişkin hüküm bölümüne yönelik temyiz isteğinin REDDİNE,

Davacının muhdesata yönelik temyiz talebine gelince; davacı haricen satın aldığı taşınmaz üzerine ev yapmıştır. Bu hususta ihtilaf bulunmamaktadır.   Kayıt malikleri Tuna Bazer, Emine Algülü, Mehmet Emin Algülü,  Müyesser Çakır, Emine Mehtap Aksu, Meral Çekin, Ömer Karadeniz ve Ahmet Karadeniz arasında Şanlıurfa Sulh Hukuk Mahkemesinin 2005/1390 esasında kayıtlı ortaklığın giderilmesi davası vardır. Ortaklığın satış yoluyla giderilmesine karar verildiği taktirde 768 ada 5 numaralı parselin üzerindeki muhdesatla birlikte satılacağı hususunda tereddüt bulunmamaktadır. Bu hale göre taşınmaz üzerinde bulunan evin değerinin ve kime ait olduğunun belirlenmesinde davacının hukuki yararı bulunmaktadır. Mahkemenin muhdesatın tespitine yönelik davacı talebinin reddine karar vermiş olmasında isabet bulunmamaktadır…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle,    yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI:

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle, davacı tarafından inşa edildiği ihtilafsız olan dava konusu muhdesatın üzerinde bulunduğu parsel hakkında paydaşlar arasında derdest bulunan ortaklığın giderilmesi davası sonunda taşınmazın muhdesatla birlikte satılarak yıkılması durumunun yanı sıra; tapuda mevcut zemin paydaşları veya ortaklığın giderilmesi davası sonucunda taşınmazı satın alan yeni zemin malikinin men’i müdahale ve   kal davası açmak suretiyle davacı muhtesat sahibine taşınmazdan el çektirme ihtimalinin bulunmasına, bu itibarla hukuken himaye edilmesi gereken hakkı yakın bir tehlike altında bulunan davacının eldeki tespit davasını açmakta hukuki yararının bulunduğunun kabulü gerektiğine; nitekim Hukuk Genel Kurulu’nun 7.4.2004 gün ve E.2004/7-185 – K.2004/207 sayılı kararında da aynı ilkenin benimsenmiş olmasına göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire Bozma Kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ: Davacının temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının    Özel Daire Bozma Kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, yapılan ikinci görüşmede, oyçokluğu ile karar verildi.

Y.H.G.K. 11.3.2009 E.2009/8-75 – K.2009/116

KARŞI OY YAZISI:

Somut olayda yerel mahkeme ile yüksek özel daire arasındaki uyuşmazlık, paydaşı olmadığı taşınmaza bina yaptığını öne süren davacının  binanın  değerinin ve kime ait olduğunun tespiti istemiyle dava açmakta hukuki yararı bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır.

Hukuk Genel Kurulunun 2004/7-411 Esas ve 477 Karar sayılı ilamında kapsamlı biçimde açıklandığı gibi, tespit davaları bir hukuki ilişkinin var olup olmadığının tespiti istemiyle açılan  bir dava türüdür. Tespit davaları sonucunda verilen hükümler, bir hukuki ilişkinin tespitini sağlayan ve yalnızca bu yönü itibarıyla kesin hüküm oluşturabilen,  bu işlevi dışında başka bir hukuki sonuç doğurmayan, cebrî-icraya yetki vermeyen hükümlerdir. Eda davaları ise hukuki ilişkinin tespiti yanında ayrıca bir eda bölümünü de içerir. Bu davalardaki eda bölümü tespit davalarında yoktur.  Bu olgunun sonucu olarak eda davaları, hukuki ilişkinin tespiti istemini de içeren daha geniş kapsamlı bir dava türü olup, tespit davaları ileride açılacak eda davasının öncüsüdür.

Bazı özel yasalarımızda tespit davalarını düzenleyen özel hükümler mevcut ise de, usul yasamızda tespit davaları düzenlenmiş değildir. Buna rağmen öğreti ve uygulamada koşullarının varlığı halinde tespit davalarının dinlenebilir olduğu konusunda tam bir görüş birliği vardır.

Tespit davalarının dinlenebilmesi için kural olarak genel dava koşullarından başka tespit davalarının kendine özel koşulları olarak nitelendirilen 2 özel koşula daha ihtiyaç bulunmaktadır. Bunlardan ilki  “ HUKUKİ İLİŞKİ “ ikincisi ise “ HUKUKİ YARAR “ dır.

Birinci koşul olan hukuki ilişkiden maksat, bir kişi ile diğer bir kişi veya bir mal (eşya) arasında somut bir olaydan doğan hukuki ilişkidir. Tespit davasının konusunu ancak bir hukuki ilişki oluşturabilir. Gerçekten  tespit hükmü ile ancak bir hak ve alacağı doğuran hukuki ilişkinin mevcut olup olmadığı belirlenir. Bu nedenle uygulamada, yalnızca maddi olay yada olayların tespiti için açılan tespit davalarının dinlenemeyeceği, bunların ancak hukuki bir ilişki ile birlikte tespit davasına konu edilebilecekleri kabul edilmektedir.

İkinci koşul olan hukuki yarar koşuluna gelince, tespit davalarının dinlenebilmesi için davacının hukuki ilişkinin hemen tespitinde hukuki yararının bulunması zorunludur. Her davada bulunması gereken hukuki yararın önemi, kendisini özellikle tespit davalarında göstermektedir. Hukuki yarar koşulu, tespit davalarını düzenleyen tüm yasalarda, öğreti ve uygulamada kararlılıkla aranmaktadır. Öte yandan, bir hukuki ilişkinin hemen tespitinde  hukuki yararın varlığından sözedilebilmesi için, üç koşulun birlikte bulunması zorunludur. Bunlar;

-“ Davacının bir hakkının veya hukuki durumunun güncel ve halen devam eden bir tehlike ile ciddi biçimde tehdit edilmiş olması “,

-“ Bu tehdit nedeniyle davacının hukuki durumunun belirsizlik içinde bulunması ve objektif olarak değerlendirildiğinde tehdidin davacıya zarar verebilecek nitelikte olması “ ,

-“ Davacının hukuken korunma ihtiyacının bulunması,yalnızca kesin hüküm sonucunu doğuran, cebri icraya yetki vermeyen tespit hükmünün tehlikeyi ortadan kaldırmaya elverişli olması “ dır.

Öğreti ve uygulamada kural olarak hukuki korunma ihtiyacının başka bir yolla tamamen giderilmesinin mümkün olduğu hallerde, soyut  hukuki ilişkinin tespiti istemiyle tespit davası açılamayacağı, bu olgunun sonucu olarak halen görülmekte olan veya ileride açılacak bir davada iddia veya savunma olarak ileri sürülebilecek bir hukuki ilişkinin tespiti için ayrıca ve bağımsız olarak bir tespit davası açmakta hukuki yararın bulunmayacağı, buna bağlı olarak eda davası açılabilecek hallerde tespit davası açılamayacağı kabul edilmektedir.  Eda davası açılabilecek hallerde tespit davası açılamaz kuralının uygulanabilmesi için eda davası sonunda verilecek hükmün tespite ilişkin bölümü ile tespit davası sonunda verilecek hüküm arasında, meydana getirdikleri kesin hüküm etkisi bakımından hiç biri fark bulunmaması,  başka bir deyişle tespit davası ile istenen sonucun, eda davası ile tamamen elde edilebilecek nitelikte olması gerekir. Eda davası ile elde edilecek tespit hükmünün kapsamının tespit davası ile elde edilecek tespit hükmünün kapsamından daha dar olması ve eda hükmünün hukuki korunma ihtiyacını tam olarak karşılayamaması halinde davacının tespit davası açmakta hukuki yararının bulunacağı kuşkusuzdur.
Açıklanan bu tespit davasının kendine özgü koşulları aynı zamanda dava koşulu olduğundan taraflarca öne sürülmese bile mahkemelerce kendiliğinden (resen) dikkate alınması gerekir.

4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 718. maddesi hükmünde arazi üzerindeki mülkiyetin, kullanılmasında yarar olduğu ölçüde, üstündeki hava ve altındaki arz katmanlarını kapsayacağı,   bu mülkiyetin kapsamına yasal sınırlamalar saklı kalmak üzere yapılar, bitkiler ve kaynakların da gireceği belirtildiğinden taşınmaz üzerinde bulunan bütünleyici parça niteliğindeki muhtesatların mülkiyeti kural olarak arzın mülkiyetine tabidir. Kat mülkiyeti gibi ayrık bir durum sözkonusu olmadıkça muhtesatın taşınmazın arzından ayrı bir mülkiyetinden sözedilemez. Bu hukuksal olgunun sonucu olarak yüksek 6. Hukuk Dairesinin kökleşmiş içtihatlarında da açıklandığı üzere ortaklığın giderilmesi davalarının taşınmazın paydaşları arasında görülüp sonuçlandırılması ve paydaşlığın satış suretiyle giderilmesine karar verilmesinin istenilmesi halinde, muhtesatın paydaşlardan birine veya birkaçına ait olduğu konusunda tapuda şerh varsa yada bu konuda bütün paydaşlar arasında oybirliği sağlanmışsa arza ve muhtesata ayrı ayrı değer biçilmesi, bu değerlerin toplanarak taşınmazın toplam değerinin bulunması, bulunan toplam değerin ne kadarının arza ne kadarının muhtesata isabet ettiğinin oran kurulmak suretiyle belirlenmesi, taşınmazın üzerindeki muhtesatlarla birlikte satışına, satış bedelinden muhtesata isabet eden kısmın muhtesatın ait olduğu paydaş veya paydaşlara, geri kalan bedelin ise payları oranında bütün paydaşlara dağıtılmasına imkan sağlayacak şekilde paydaşlara dağıtılmasına karar verilmesi gerekir. Taşınmazda paydaş olmayan kişilerin ortaklığın giderilmesi davasında taraf olmaları mümkün olmadığından taşınmaz üzerinde üçüncü kişilere ait muhtesat bulunması halinde ortaklığın giderilmesi davasına bakan mahkemece bu durumun dikkate alınmaması, az yukarıda açıklanan Türk Medeni Kanununun genel kuralı dikkate alınarak muhtesat taşınmaz paydaşlarına aitmiş gibi hüküm verilmesi gerekir.   Bu tür davalarda taşınmazda paydaş olmayan muhtesat sahibine taşınmazın satış bedelinden hiçbir şekilde pay verilemez. Ne var ki, ortaklığın giderilmesi davalarını düzenleyen HUMK. nun 566 ve 567. maddeleri hükümleri bir bütün olarak incelenip değerlendirildiğinde ortaklığın giderilmesi davalarının görülmesi sırasında aynı zamanda taşınmazda malik veya paydaş olan davanın tarafları arasında taşınmaz üzerindeki muhtesatın aidiyeti konusunda çıkan uyuşmazlıkların miktar itibarıyla sulh hakiminin görevine girmesi halinde ortaklığın giderilmesi davasına bakan mahkemece,  görevini aşması halinde ise  hak sahibi olduğunu öne süren paydaş tarafından açılacak dava sonucunda Asliye Hukuk Mahkemesince çözümlenmesi gerekir. Asliye Hukuk Mahkemesinde tespit davası şeklinde açılan ve niteliği gereği sadece taşınmazda malik ve paydaş olan kişiler arasında görülebilen bu dava sonucunda verilecek hükmün ortaklığın giderilmesi davasının tarafları yönünden kesin hüküm oluşturacağı ve ortaklığın giderilmesi davasına bakan mahkemeyi de bağlayacağı gözetildiğinde ortaklığın giderilmesi davasına konu taşınmazda malik ve paydaş olan kişilerce diğer malik ve paydaşlar hasım gösterilerek açılacak böyle bir tespit davasının dinlenebileceği, davacının hukuki sonuç doğuracak nitelikteki böyle bir davayı açmakta hukuki yararı bulunacağı kuşkusuzdur.

Bunun yanında 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu`nun 19. maddesi hükmünde de “… Başkası adına tapulu yerin kamulaştırılmasında, bina ve ağaçların takdir olunan bedelinin taşınmaz malikine değil, bina ve ağaçların zilyedine ödeneceği …” açıklanmıştır.    Öğreti ve uygulamada bu halde de taşınmazın arzında malik veya paydaş olmasa dahi muhtesatı meydana getiren kişinin anılan hükümden yararlanarak muhtesatın kamulaştırma bedelinin kendisine verilmesini sağlama amacıyla tespit davası açabileceği kabul edilmektedir.

İşte ortaklığın giderilmesi davasının varlığına ve kamulaştırma yapılmasına bağlı olarak açılacak bu tür davalarda kendisine yasa ile tanınan bir hakkı kullanan muhtesat sahiplerinin tespit davası açmakta hukuki yararları tartışılamaz. Bu iki hal dışındaki tespit davalarında ise az yukarıda açıklanan tespit davasının kendine özgü koşullarının aranması, bu koşulların ve özellikle hukuki yarar koşulunun mevcut olduğunun belirlenmesi halinde davanın esasına girilmesi ve kanıtlanması halinde davanın kabulüne karar verilmesi gerekir.

Açıklanan bu olgular karşısında, muhtesatın üzerinde bulunduğu taşınmazla ilgili olarak açılmış bir ortaklığın giderilmesi davasının bulunmaması veya tespit isteyen davacının ortaklığın giderilmesi davasına konu taşınmazda malik olmaması yada taşınmaz veya üzerinde bulunduğu muhtesatın kamulaştırmasının sözkonusu olmaması halinde davacının muhtesatı kendisinin meydana getirdiğinin tespiti istemiyle açacağı davanın dinlenebilmesi için tespit davasının kendisine özgü koşullarının varolduğunun belirlenmesi gerekir. Aksi halde açılacak bu davanın hukuki yarar yokluğu nedeniyle reddi gerekir.

Somut olaya gelince; dosya içeriğinden davacının taşınmazda paydaş olmadığı, paydaşlardan birisinden haricen ve geçersiz adi senetle taşınmazın bir bölümünü satın alarak üzerine davaya konu muhtesat nitelikli binayı yapıp taşınmazı işgal eden üçüncü kişi konumunda bulunduğu, taşınmazda paydaş olmaması nedeniyle ortaklığın giderilmesi davasında taraf olmasının mümkün olmadığı, buna rağmen gereksiz yere  ortaklığın giderilmesi davasında davaya dahil edildiği, taşınmazın kamulaştırılmasının da sözkonusu olmadığı, davacının taşınmaz paydaşları olan davalılar tarafından açılan ve gerçek tarafı olmadığı ortaklığın giderilmesi davasından ve bu dava sonucunda taşınmazın satılacak olmasından sözederek muhtesatın kendisine aidiyetinin tespiti istemiyle görülen davayı açtığı anlaşılmaktadır.

Az yukarıda açıklanan hukuksal olgular gözetildiğinde muhtesatın üzerinde bulunduğu taşınmazda paydaş olmayan ve bu nedenle ortaklığın giderilmesi davasında taraf olması da gerekmeyen davacının muhtesata ilişkin hak iddiasının ortaklığın giderilmesi davasında hiçbir şekilde dikkate alınamayacağı, taşınmazın ortaklığın giderilmesi davası sonucunda üzerinde bulunan muhtesatla birlikte satışına ve satış bedelinin taşınmazda paydaş olan davalılar arasında payları oranında dağıtılmasına karar verileceği, davacının muhtesat nedeniyle satış bedelinden pay almasının yasal olarak mümkün olmadığı, alınacak tespit hükmünün oratklığın giderilmesi davasını etkilemeyeceği, herhangi bir hukuki sonuç da doğurmayacağı kuşkusuzdur. Davacının gereksiz yere ortaklığın giderilmesi davasına dahil edilmiş olması da bu sonucu değiştirmez.

Davacı ancak ve koşullarının varlığı halinde Borçlar Kanununun 61 ve devam eden maddelerinde düzenlenen sebepsiz zenginleşme kurallarına göre ileride açacağı eda nitelikli bir alacak davası ile muhtesat bedelini taşınmaz paydaşlarından isteyebilir. Bunun yanında davacının tapu tapu maliki olan  davalılar karşısında hukuken korunması gereken herhangi bir hakkı da bulunmamaktadır. İleride açılacak eda nitelikli alacak davasında davaya bakacak mahkemece öncelikle  muhtesatın kim tarafından yapıldığının ve değerinin belirleneceği, bunun sonucuna göre karar verileceği kuşkusuzdur.

Davacının görülen dava sonucunda alacağı tespit hükmü ortaklığın giderilmesi davası yönünden hiçbir hukuki sonuç doğurmaz ve böyle bir hükme dayanılarak ortaklığın giderilmesi davasında davacıya muhtesatı nedeniyle taşınmaz satış bedelinden pay verilemez. Verilecek tespit hükmü ancak  ileride açacağı eda davasında muhtesatın kendisi tarafından yapıldığı olgusu yönünden kesin hüküm oluşturacaktır.  Davacının şimdilik hiçbir şekilde işine  yaramayacak ancak ileride açacağı eda davasında öncelikle tartışılıp değerlendirilecek bir hukuki ilişkinin önceden tespiti istemiyle böyle bir davayı açmakta hukuki yararı bulunmadığının kabulü gerekir.

Hal böyle olunca  Yüksek Özel Dairenin Bozma Kararında isabet bulunmadığından yerinde olan yerel mahkemenin direnme kararının onanması gerektiği düşüncesindeyiz.

PicLensButton YHGK 11.3.2009 E.2009/8 75 – K.2009/116

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir