YHGK 24.2.2010 E.2010/6-94 – K.2010/100


 YHGK 24.2.2010 E.2010/6 94 – K.2010/100

– Önalım Hakkının Kullanılabilmesi (Muvazaalı Bağış)
– Şuf`A Hakkının Kullanılabilmesi (Muvazaalı Bağış)
– Bağış (Paydaşın Muvazaa İddiası – Şuf`A Hakkı)
– Hibe (Paydaşın Muvazaa İddiası – Şuf`A Hakkı)
– Muvazaa (Hibe Sözleşmesi – Şuf`A Hakkı)
– Paylı Mülkiyet (Muvazaalı Bağış – Şuf`A Hakkı) –

TMK.6,732,733 – HUMK.186 – YİBK.14.2.1951 gün E.1949/17/1 – K.1951/1

Dava, şuf’a hakkı nedeniyle tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir.

Kötüniyetli temliklerde salt araya bağış işleminin girmesi nedeniyle şuf’a hakkının kullanılamayacağının kabul edilmesi durumunda, pay satın alanların şuf’a hakkının kullanılmasını önlemek için kötüniyetli bir şekilde hemen satın aldıkları payı bir yakınlarına bağış yoluyla devrederek şuf’a hakkının kullanılması olanağını büsbütün ortadan kaldıracakları; bu durumun da kanun koyucunun amacı ile bağdaşmayacağı kuşkusuzdur.

O halde, somut olayda “muvazaalı şekilde yapılan bağış olarak gösterilen işlemin; davacı yönünden geçersiz ve asıl amacın davacının şuf’a hakkını kullanımının engellenmesi olduğuna, bu nedenle yapılan ilk satış nedeniyle davacının şufa hakkını kullanabileceğine” ilişkin yerel mahkemenin direnme kararı yerindedir.

“Şuf’a (önalım) hakkının kullanılabileceği yönündeki” direnme uygun bulunmakla, davacı vekilinin karar düzeltme isteminin kabulü ile Hukuk Genel Kurulu`nun 11.11.2009 gün ve 2009/6-427 E. – 492 K. sayılı bozma kararının kaldırılmasına, dosyanın diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için ALTINCI HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, karar verilmiştir.

DAVA ve KARAR:

Taraflar arasındaki şuf’a (önalım) davasından dolayı verilen kabul kararının bozulması üzerine direnme yoluyla; (Antalya Dördüncü Asliye Hukuk Mahkemesi)`nden verilen 17.6.2009 gün ve 158 -253 sayılı kararın bozulmasını kapsayan ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulundan çıkan 11.11.2009 gün, 2009/6-427 E. – 492 K. sayılı ilamın, karar düzeltilmesi yoluyla incelenmesi davacı vekili tarafından verilen dilekçe ile istenilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu`nca dilekçe, düzeltilmesi istenen ilam ve dosyadaki ilgili bütün kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI:

Dava, şuf’a hakkı nedeniyle tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir.

Davalı Mehmet 28.2.2005`de A… K… Mah. 7463 ada 13 parselden 528/972 pay satın almış; davacı diğer paydaş şuf’a hakkını kullanmadan önce de, 29.9.2005 tarihinde eşi Şefika`ya hibe etmiştir. Eldeki dava 6.7.2006 tarihinde açılmıştır.

Yerel Mahkemece, davalılardan Şefika ile Mehmet karı-koca olmaları ve akit tablosunda gösterilen rayiç değer ile tanık beyanları gözetildiğinde, davalılar arasındaki bağışlama sözleşmesinin davacı hissedarın önalım hakkını bertaraf etmek için muvazaalı olarak yapıldığı kanaatine varılarak, davanın kabulüne ve tapu kaydının iptali ile davacı adına tesciline karar verilmiştir.

Özel Daire`ce, davacının tapuda yapılan bağışın satış olduğunu kanıtlayamadığı, önalım hakkının sadece payın üçüncü kişiye satılması halinde kullanılabileceği ve dava konusu edilen payın da davalı Şefika`ya bağışlanmış olduğu anlaşıldığından, davanın reddine karar verilmesi gerektiği, gerekçesi ile hükmün bozulması üzerine; Yerel Mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu`nca davalılar vekilinin temyizi üzerine yapılan incelemede Özel Daire`nin bozma kararı benimsenerek direnme kararı bozulmuş; davacı vekili karar düzeltme isteminde bulunmuştur.

Uyuşmazlık; eşler arasındaki bağışın gerçekte şuf’a hakkının kullanılmasını engelleme amacı ile muvazaalı olarak yapılıp yapılmadığı; dolayısı ile şuf’a hakkının kullanılıp kullanılamayacağı noktasında toplanmaktadır.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu`nun “Devir Hakkının Kısıtlamaları” üst başlığı altında “yasal önalım hakkı” kenar başlıklı 732. maddesi; “Paylı mülkiyette bir paydaşın taşınmaz üzerindeki payını tamamen veya kısmen üçüncü kişiye satması halinde, diğer paydaşlar önalım hakkını kullanabilirler.” hükmünü içermektedir.

Madde gerekçesinde ise: “maddede paylı mülkiyette herhangi bir paydaşın kendi payını ister tamamen, ister kısmen bir başkasına satması halinde, diğer paydaşların önalım haklarını kullanabilecekleri öngörülmüştür. Bu suretle, önalım hakkının, bir payın üçüncü kişiye tamamen veya kısmen satılması durumunda da kullanılabileceği vurgulanmıştır.” denmektedir.

Aynı Kanun`un “Kullanma Yasağı, Feragat ve Hak Düşürücü Süre” kenar başlıklı 733. maddesi; “Yapılan satış, alıcı veya satıcı tarafından diğer paydaşlara noter aracılığıyla bildirilir. Önalım hakkı, satışın hak sahibine bildirildiği tarihin üzerinden üç ay ve her halde satışın üzerinden iki yıl geçmekle düşer.” şeklinde düzenlenmiştir.

Madde gerekçesinde de; “Bununla önalım hakkının, paylı mülkiyetteki payın, pay sahibinin iradi satışlarında kullanılabileceği vurgulanmış, bu satış pay sahibinin kendi serbest iradesine dayanmıyor, cebri arttırmaya dayanıyorsa önalım hakkının kullanılamayacağı öngörülmüştür…

Maddenin üçüncü fıkrası satışın alıcı ya da satıcı tarafından diğer paydaşlara bildirilmesi yükümlülüğünü getirmiştir. Bu bildirimin noter aracılığı ile yapılması öngörülmüştür. 1984 tarihli öntasarının 653. maddesinin beşinci fıkrasında da yer alan bu hüküm sayesinde uygulamada en büyük sıkıntıya neden olan, önalım hakkı sahibinin, satıştan haberdar olmadığı iddiasıyla bu hakkın kullanılabileceği üst süre olan 10 yılın bitimine kadar bu hakkını kullanmasının önlenmesi amaçlanmıştır.” denmektedir.

Kural olarak; bir taşınmazda önceden beri paydaş olan bir kimsenin kendi payını doğrudan eşine bağışlaması durumunda, bu işleme karşı şuf’a (önalım) hakkının kullanılamayacağı her türlü izahtan varestedir.

Ne var ki, eldeki davada davalı Mehmet`in baştan beri paydaş olmayıp, şufalı payı satın alan ve hemen ardından diğer davalı eşine bağışlayan durumunda bulunduğu; davacı paydaşın da gerçekte böyle bir bağış ya da devrin olmadığı, bağışın muvazaalı olduğu iddiasıyla, bu işleme dayalı kaydın iptali istemiyle şuf’a (önalım) hakkını kullandığı belirgindir.

Bu noktada, muvazaa kavramının hukuksal niteliği hakkında şu açıklamaların yapılmasında yarar görülmüştür:

Muvazaa, en basit tanımıyla, bir sözleşmenin taraflarının, üçüncü kişilerden gerçek durumu gizleyerek, onları aldatmak maksadıyla, gerçek iradelerine uymayan ve kendi aralarında geçerli olmayan bir hususta anlaşmalarıdır. Bu şekilde yapılan işlemlere de, muvazaalı işlemler adı verilir.

Nispi (mevsuf) muvazaa, ya sözleşmenin niteliğinde, ya konusunda ve şartlarında ya da tarafların şahsında ortaya çıkabilir. Bu durumda, görünüşteki işlem tarafların gerçek iradesine uygun bulunmadığından, her koşulda geçersizdir. Gizli işlem ise, yasanın o işlem için öngördüğü şekil şartına ve ayrıca herhangi bir sözleşmenin geçerli olabilmesi için aradığı genel geçerlilik şartlarına uygun bulunduğu takdirde geçerli olabilecektir.

Diğer taraftan görünüşteki hukuki işlemin muvazaa nedeniyle geçersiz bulunduğu iddiası, hukuken korunması gereken bir hakkı bulunan üçüncü kişiler tarafından da ileri sürülebilir.

Çünkü, muvazaalı bir hukuki işlem ile üçüncü kişinin zarara uğratılması, ona karşı işlenmiş bir haksız fiil niteliğindedir. Somut olay yönünden önem taşıyan yön de budur.

Görünüşteki işlemin geçerliliği ve ispatı bir şekle bağlı bulunsa bile, üçüncü kişiler muvazaa iddiasını tanık da dahil olmak üzere her türlü delille ispat edebilirler. Esasen, üçüncü kişiye, tarafı olmadığı bir sözleşmedeki muvazaa olgusunu yazılı delille kanıtlama yükümü getirilmesine hukuken olanak da yoktur (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu`nun 2.10.2002 gün ve 2002/6-618 E. – 659 K. sayılı kararı).

Diğer taraftan, 14.2.1951 tarih ve 1949/17 E. – 1951/1 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında da; “Vakıa ve karinelerden olayda kanunen iyiniyet iddiasında bulunamayacak durumu belirmiş olan kimsenin kötüniyetinin diğer tarafa ispat ettirilmesine artık sebep ve vecih kalmayacağı ve dava hakkının doğumunu sağlayan veya bertaraf eden iyi ve kötüniyetin bu durumda mahkemece re`sen nazara alınabileceği” kabul edilmiştir.

Bu ilke ve kurallar ışığında somut olay değerlendirildiğinde:

Davaya konu davacının paydaş olduğu A… K… Mah. 7463 ada 13 parsel sayılı taşınmazda bulunan 528/972 pay; bir kısım paydaşlar tarafından

28.2.2005 tarihinde 13.000.- YTL. bedelle davalılardan Mehmet`e satılmış; yapılan bu satış alıcı veya satıcı tarafından diğer paydaşa noter aracılığıyla bildirilmemiştir. Bu arada davalı Mehmet, söz konusu payı 29.9.2005 tarihinde diğer davalı eşine tapuda 13.000.- YTL. bedel göstererek bağışlamıştır.

Davacı, paydaşı olduğu taşınmazda davalılardan Mehmet`e yapılan satış işlemine karşı şuf’a hakkının kullanılmasını önlemek için, Mehmet`in diğer davalı eşiyle yaptığı bağış sözleşmesi ile muvazaalı şekilde payını devrettiğini ve bu nedenle yapılan son bağış işleminin gerçek bir bağış olmadığını ifadeyle, 6.7.2006 tarihinde eldeki davayı açmış; bağış sözleşmesine dayalı tapu kaydının iptali ile şuf’a hakkının kullandırılarak, bu payın kendisi adına tescilini istemiştir.

Şu hale göre, bozma ilamında işaret edilen; davacının, son temlikin muvazaalı olup, gerçekte payın satıldığını ileri sürerek önalım davası açtığı yönündeki belirleme somut olaya uygun düşmemekte; davacının, bağış şeklinde yapılan son temlikin aslında satış olduğu yönünde bir iddiası da bulunmamaktadır.

Öte yandan, yapılan ilk satış işleminde alıcı konumunda bulunan Mehmet ve onun tarafından yapılan bağış sonucu temlik alıcısı Şefika davada davalı olarak yer almışlardır. Taraflar arasındaki son bağış işleminin muvazaalı olduğu iddiası mevcut olduğundan, muvazaalı işlemin tarafı olan her iki kişinin de görülmekte olan davada davalı olarak yer almasında taraf sıfatı yönünden bir sorun bulunmamaktadır.

Mahkemece yerinde yapılan keşif sonrasında düzenlenen 2.10.2007 tarihli bilirkişi raporunda, temlik tarihi itibariyle payın değerinin 382.528.96.- YTL., dava tarihi itibariyle ise 421.509.44.- YTL. olduğu belirtilmiştir.
Dinlenen tanıklar da yeminli beyanlarında; şufalı payın gerçek alıcısının aslında Hakan olduğu halde muvazaalı olarak davalı Mehmet üzerine satın alındığını ve onun da eşi olan diğer davalı Şefika`ya bağışladığını, tüm bu işlemlerdeki gerçek amacın satış ya da bağış olmayıp, şuf’a hakkının kullanılmasının engellenmesi olduğunu, Hakan`ın davalı Mehmet`in de bulunduğu bir ortamda tanıklar huzurunda “biz burayı başkası üzerine aldık, o da eşine hibe etti, ne yaparsanız yapın, bir şey yapamazsınız, hak iddia edemezsiniz” şeklinde beyanda bulunduğunu ifade etmişlerdir.

Hal böyle olunca; tüm dosya kapsamına göre; davalı Mehmet`in dava konusu taşınmazın 528/972 payını 28.2.2005 tarihinde 13.000.- TL.`ye satın aldığı halde, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu`nun 733. maddesi uyarınca davacı paydaşa pay satın aldığını noter kanalı ile bildirmeyerek üzerine düşen yükümlülüğü yerine getirmediği ve bu payı satın aldıktan kısa bir süre sonra da 29.9.2005 tarihinde eşine bağış göstererek, şuf’a hakkının kullanımını engellemek için temlik ettiği anlaşılmaktadır. Davalı Şefika`nın, eşinin diğer paydaşa noter bildirimi yapmadığını ve eşinin kötüniyetli olduğunu bilebilecek bir konumda bulunduğu sabittir.

Olayların gelişiminden, gerek davalı Mehmet`in, gerekse eşi Şefika`nın tarafı bulundukları bağış işleminde kötüniyetli oldukları; asıl amaçlarının bağış işlemi yapmak olmayıp, şuf’a hakkının kullanılmasının önlenmesi olduğu açık bir biçimde anlaşılmaktadır.

Bu şekildeki kötüniyetli temliklerde salt araya bağış işleminin girmesi nedeniyle şuf’a hakkının kullanılamayacağının kabul edilmesi durumunda, pay satın alanların şuf’a hakkının kullanılmasını önlemek için kötüniyetli bir şekilde hemen satın aldıkları payı bir yakınlarına bağış yoluyla devrederek şuf’a hakkının kullanılması olanağını büsbütün ortadan kaldıracakları; bu durumun da kanun koyucunun amacı ile bağdaşmayacağı kuşkusuzdur.

O halde, somut olayda “muvazaalı şekilde yapılan bağış olarak gösterilen işlemin; davacı yönünden geçersiz ve asıl amacın davacının şuf’a hakkını kullanımının engellenmesi olduğuna, bu nedenle yapılan ilk satış nedeniyle davacının şuf’a hakkını kullanabileceğine” ilişkin Yerel Mahkemenin direnme kararı yerindedir. Ancak, diğer temyiz itirazları Özel Daire`ce incelenmemiştir.

Bu nedenle, davacı vekilinin karar düzeltme isteminin kabulü ile “bozma” yönündeki Hukuk Genel Kurulu`nun 11.11.2009 gün ve 2009/6-427 E. – 492 K. sayılı kararının kaldırılması ve direnme uygun bulunmakla, diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daire`ye gönderilmesi gerekir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle; “şuf’a (önalım) hakkının kullanılabileceği yönündeki” direnme uygun bulunmakla, davacı vekilinin karar düzeltme isteminin kabulü ile Hukuk Genel Kurulu`nun 11.11.2009 gün ve 2009/6-427 E. – 492 K. sayılı bozma kararının kaldırılmasına, dosyanın diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için ALTINCI HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE , oyçokluğu ile karar verildi.

Y.H.G.K. 24.2.2010 E.2010/6-94 – K.2010/100

KARŞI OY YAZISI

Dava: Önalım hakkı sebebiyle tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Uyuşmazlık: Tapuda “bağış” şeklinde yapılan işlemin gerçekte önalım hakkının kullanılmasını engelleme amacı ile muvazaalı olarak yapılıp yapılmadığı noktasındadır.

Davacı vekili; dava konusu payın Mehmet tarafından satın alındıktan sonra önalım hakkını bertaraf etmek için diğer davalı eşi Şefıka`ya muvazaalı olarak bağışladığını ileri sürerek, yapılan bağış işleminin muvazaa sebebiyle iptaline, önalım hakkı nedeniyle de payın iptali ile davacı adına tapuya tescilini istemektedir. Davalılar vekili; önalım hakkının, payın 3. kişiye satılması halinde kullanılabileceğini, oysa, dava konusu payın davalı Mehmet tarafından diğer davalı eşi Şefika`ya bağışlandığını, bağışta da önalım hakkının kullanılamayacağını, bu nedenle dava şartının bulunmaması sebebiyle davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

Önalım hakkı; paylı mülkiyet hükümlerine tabi taşınmazlarda, payın üçüncü kişiye satılması halinde, diğer paydaşlara o payı öncelikle satın alma yetkisi veren bir haktır. Önalım hakkı, paylı mülkiyet ilişkisi kurulduğu anda doğar ve payın üçüncü kişiye satılması ile kullanılabilir hale gelir. Önalım hakkı, her pay satışından sonra yeniden doğar. Başka bir deyişle her satış, yeni bir önalım hakkı kullanılması yetkisini verir. Önalım hakkının kullanılabilmesi için gerçek bir satış sözleşmesinin bulunması gerekmektedir. Satış, niteliği olmayan temliklerde önalım hakkının kullanılması mümkün değildir. Ancak, davacı, tapudaki işlemin tarafı olmadığından, tapuda “bağış” şeklinde gösterilen işlemin muvazaalı olduğunu, gerçekte satış olduğunu ileri sürebilir. İşlemde muvazaa yapıldığını ileri süren davacı, bu iddiasını, tanık dahil her türlü delille kanıtlayabilir. Önalım davalarında işlemde muvazaa iddiası, genellikle bağış işleminin altında satış iradesi bulunduğu, nadiren de bağışın salt önalım hakkını engellemek amacıyla yapıldığı şeklinde ileri sürülmektedir.

Somut olayda; taşınmazda ilk pay satışı davalılardan Mehmet`e 28.2.2005 tarihinde 13.000.- TL. bedel ile yapılmıştır. Yapılan bu satış ile davacının önalım hakkı doğmuştur. Aradan 7 ay gibi uzunca bir zaman geçtikten sonra, davalı Mehmet bu defa satın aldığı payı 29.9.2005 tarihinde eşi diğer davalı Şefika`ya bağışlamıştır. Davacı, 6.7.2006 tarihinde her iki davalı hakkında açtığı bu davada, davalı Mehmet`in dava konusu payı, eşine bağışladığını kabul etmekle birlikte, bu bağışın, önalım hakkını bertaraf etmek amacıyla muvazaalı olarak yapıldığını iddia etmektedir. Bu durumda davacı, yapılan bu bağışın muvazaalı olduğunu kanıtlamak durumundadır. TMK.`nın 6. maddesine göre “kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür.”

Davalılar, işlemin “bağış” olduğunu, Mehmet`in 26.12.2005 tarihinde başlayacak 15 ay süreli askerlik hizmetine başlamadan önce, ne olur – ne olmaz düşüncesiyle payı, eşine hibe ettiğini savunmuşlardır. Davacı, ileri sürdüğü iddiasını kanıtlamak amacıyla iki tanık dinletmiştir. Bunlardan biri davacının oğlu, diğeri de damadıdır. Yeminsiz dinlenen bu tanıklar, payı satın alan kişiyi araştırdıklarında; Hakan isimli bir kişinin kendisinin aldığını söylediğini, neden aldığını sorup, dava açacaklarını bildirdiklerinde, tapuyu Mehmet`in üzerine aldıklarını, onun da eşine bağışladığını, ne yaparsanız yapın, bir hak iddia edemezsiniz dediğini bildirmişlerdir. Dava konusu payın değerinin tapudaki devir tarihinde 382.528.96.- YTL. olduğu keşfen saptanmıştır.

Mahkemece bu deliller esas alınarak davalılar arasındaki “bağış” işleminin muvazaalı olduğu kabul edilerek, davanın kabulüne karar verilmiştir. Oysa ki, davalılardan Mehmet, payı 28.2.2005 tarihinde satın aldıktan ve 7 ay gibi uzunca bir zaman bekledikten sonra eşi Şefika`ya 29.9.2005 tarihinde bağışlamıştır. Davacı, bu süre içinde dava açma olanağına sahip iken açmamıştır. Davalı Şefika`nın bu pay karşılığında hiçbir bedel ödemediği de saptanmıştır. Davacı tanıklarının 3. kişi ile yaptıkları konuşmalar, bağışın muvazaalı yapıldığını kanıtlamaya yeterli değildir. Gerçekten, davalıların önalım hakkını bertaraf etmek gibi bir düşünceleri olsa idi, bağış işlemini hemen birkaç gün içinde gerçekleştirmeleri gerekirdi. Oysa, bağış işleminin aradan 7 ay geçtikten sonra gerçekleştirilmiş olması, onların, önalım davası açılacağı endişesi ve saikiyle hareket etmediklerini göstermektedir. Davalının, önalım davası açılacağı hakkında bir duyum aldığını gösteren herhangi bir delil de ileri sürülmemiştir. Bu nedenle kötüniyetli olduklarından da söz edilemez. Satışın, diğer paydaşlara bildirilmemiş olması da davalının kötüniyetli olduğunu göstermez. Kanıtlanmadıkça, satıştan hemen sonra payın bağışlanması başlı başına işlemin muvazaalı olduğunu kabule yeterli görülemez. Önalım hakkı sahibinin, temlikin muvazaalı olduğunu tespit ettirmesi, hiç olmazsa son malikin kötüniyetli olduğunu kanıtlaması gerekir. Bu tür temlikleri kendiliğinden geçersiz saymak olanağı yoktur (Eraslan Özkaya, İnançlı İşlem – Muvazaa Davaları, sayfa 151). Somut olayın özelliği itibariyle 14.2.1951 tarih 17/1 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulanması olanağı da bulunmamaktadır. Davanın açıldığı tarihte davalı Mehmet üzerinde pay kaydı bulunmamaktadır. Şayet Mehmet`e karşı önalım davası açıldıktan sonra, yargılama sırasında pay Şefika`ya bağışlanmış olsa idi ve davacı HUMK.`nun 186. maddesine göre davasını ayın davası olarak Şefika`ya yöneltse idi, o takdirde kanıtlanmaya gerek olmadan 14.2.1951 tarih 17/1 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca yapılan işlemin, önalım hakkını engellemek amacıyla muvazaalı olarak yapıldığı kabul edilecekti. Bağış işlemi tamamen mülkiyet hakkının tanıdığı tasarruf hakkı çerçevesinde yapılmıştır. Davacı iddiasını kanıtlayamamıştır. Yapılan işlem gerçek bir bağış olup, batıl kabul edilemez. Bağış işlemine karşı önalım hakkı kullanılamayacağından davanın reddi gerekir. Dairemizin 4.11.2008 gün ve 9209-11961 sayılı bozma kararı yerleşik uygulamalarımıza usul ve yasaya uygun bulunduğundan karar düzeltme isteğinin reddine karar verilmesi gerekirken, kabule ilişkin sayın çoğunluğun görüşüne katılamıyorum.

PicLensButton YHGK 24.2.2010 E.2010/6 94 – K.2010/100

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir